Ankara’da Kriter dergisinin yayımlandığı yirminci asrın yetmişli yıllarında üstat M. Said Çekmegil’in bir yazısı çıkmıştı, ismi: Fikri Ceht şeklindeydi. Şimdi maksadım o yazıdan söz açmak değil elbette. Bu yalnızca bir hatırlatmaydı. Niçin buna ihtiyaç duyduğum önemlidir. Söz konusu yazı esasen müminlerin bütün zamanlarda kamufle edilmiş ismi Fikri Ceht olan içtihad ibadetiyle mükellef bulunduklarını anlatıyordu. Ancak alabildiğine dehşet ve şiddetle etkin bir muhafazakâr mahalle baskısı vardı o tarihlerde. İçtihad ismini bizzat kullanarak bu mükellefiyetin her dönemde üzerimize vacip olduğunu zikredenler hakkında bazı fitne ocaklarını harekete geçirecek bir tehlike pusuda yatmaktaydı. Bugün bile kısmen kırılmış olmasına rağmen aynı muhitlerin mezhep ve içtihad bahsine bakışlarında çok bir değişiklik yoktur. Onlara göre bu ibadet vaktiyle dört ünlü ilim insanı tarafından yerine getirilmiş ve kapısı da sıkıca kapatılmıştır. Artık hiçbir hususta içtihada ihtiyaç kalmamıştır. “Dört Mezhep Haktır” mottosu klasik ehlisünnetin akaid ve fıkıh kitaplarına kodlanmış; değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez inanç ilkelerine dönüştürülmüştür. Aksini söyleyenler mezhepsiz yaftasıyla aforoz edilerek ehlisünnetin dışına itilmeye çalışılmıştır.
Mesele üzerinde yeniden düşünürken içtihad kavramını merkeze almadan önce kavramlara bakış noktasında genel bir çerçeve çizmekte yarar görüyorum. Çünkü dil sorununu çözmeden hemen hiçbir meselede sağlıklı sonuçlara ulaşılamaz. Nefs kelimesini tipik bir örnek olarak ele alalım ki bu konuda da üstat M. Said Çekmegil’in harika yaklaşımlarını içeren Müslüman Nefse Hakaret Edilebilir Mi başlıklı ayrı bir makalesi vardı. Oradaki kanaatleri paylaşarak diyoruz ki evet, Müslümanlar bu kavram üzerinde geleneğin, hâkim ehlisünnet ve tasavvuf kültürünün bakış açısını mutlaka ama mutlaka sorgulamalı, tartışmalı ve nihayet değiştirmelidirler. Zira Kur’an’daki nefs kavramı asla insandaki kötülük odağı şeklinde anlaşılmamalıydı. Özellikle mistik telakkilerde tıpkı batılı Hıristiyan inanışlarında olduğu gibi hayatı kutsal ve profan diye düalist bir mantaliteyle ikiye parçalayarak anlama, anlamlandırma temayülü egemendir. Dünya hayatı kötülük odaklı diye görüldüğünden onlara göre kilise dışında yaşanan her tutum, duruş ve modele kötülük bulaşır. Bu nedenle haftada bir kiliseye uğrayarak papaz, ruhban, aziz, keşiş gibi yüceltilmiş kutsal sayılan kimseleri Tanrı ile insan arasında aracı kılmaktadırlar. Dünya hayatında bulaşmış kötülüklerden kurtulmak, günah çıkartarak temizlenmek ancak böylece mümkün sanılmaktadır. Bu anlamda onlara göre nefs zaten daha en başından yaratılırken günahkâr doğmaktaydı. Müslüman kültürüne nefsi kötülük odağı şeklinde görmek, muhtemelen bu ve benzeri telakkilerden sıçramıştır.
Bu yazının devamı
219. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İslâm denildiği zaman, maziye âit takdir hislerimin dışında benim aklıma ne yazık ki, bu güne âit hiçbir coğrafya gelmiyor. Ne doğusu, ne batısı, ne de Ortadoğu’su (lânet bir Britanya tâbiri aslında) ile… Bu coğrafyalarda İslâm’a âit gibi görünen söylemleri çekip alınız, hayatın kendi gerçekliği içinde İslâm hüviyetine dâir tek bir şey bulamazsınız. Bulacağınız tek şey; sadece her gün tazelenen müstemleke zihniyeti, durmadan şekil değiştiren duygularımız, enkaza dönmüş bilinç altımızdır o kadar. Oysa İslâm’ın kendi gerçekliği içindeki o muazzam armonisini, en üstün mânâsını, ihtişamını ve saf renklerini gösterebilmesi; hissî intibalardan sıyrılmış, büyük emelleri olan yüksek şahsiyetlerin varlığına bağlıdır. İslâm’ı aslî hüviyeti ile kavramayı sağlayan ve hayâlî doyurmaların dışındaki gerçek insanı belirleyen tek şey ise şuurdur. Bu farkedilmediği sürece de, içinde hiçbir yüksek ahlâk yasasının bulunmadığı çağın ağır havası, minarelerimizin şerefelerini yıka yıka yoluna devam edecektir. Önümüze bir dünya haritası koyup onu dışarıdan bir gözle seyrettiğimizde bu iddianın neye dayandığı daha iyi anlaşılır.
Bir akıl tutulması… Bir çarpık ve manipüle edilmiş zihin yapısı… Model paradigmanın değişmezliğine iman edilmesi… Küresel tahakküme karşı durmanın yolunun onun dışında kalarak, yani nehrin suyundan bir avuç içerek veya hiç içmeyerek mümkün olabileceğinin umursanmayıp paradigma içi muhalefetin benimsenmesi ve nehrin suyundan içildikçe içilmesi… Nehrin suyundan bolca içtikleri için dizlerinin bağı çözülenlerin Calut’un mağlup edilemeyeceğine inanması…
“(Nehirden çokça içenler) ‘Bugün bizim Calut’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok’ dediler” (Bakara, 2/249) Demek ki zulmedenler ve onların yandaşları o nehirden tıka basa içmişler. Calut adına ve ondan korkarak…
Ahlâkın toplumda bir geçerlilik ve gerçeklik kazanabilmesi için bireyin kendisinde bulunanlardan daha üstün bir değere sahip ahlâki güçler olduğu ve bu güçlere boyun eğecek şekilde yetiştirilmiş olması gerektiği kabul edilmelidir. Bunu sağlamanın yolu da otoritenin varlığını kabul etmekten geçmektedir zira hiçbir duygu otorite duygusunun içine sızamamakta ve onu etkileyememektedir
Ağlayan bir çocuk görünce, onunla beraber ağlamak geliyor içimden. Gülen bir çocuk görünce de, gülmeden edemem. Nerede bir çocuk görsem, onu sevmek, onunla şakalaşmak ve oynamak isterim. Renkleri, ırkları, dilleri hiç önemli değil. Hepsi sevimli, hepsi günahsız, hepsi masum. Onlar zaten hep aynı dili konuşur. Daha çok ağlayışlarıyla ve gülüşleriyle meramlarını anlatmaya
Kavramların insanların anlam dünyalarında oldukça önemli bir yere sahip olduğu malumdur. Hiçbir din ve ideoloji yoktur ki kendine ait bir kavramlar bütününe sahip olmasın. Kişiler, tarihte vuku bulmuş kimi olaylar ve bunlarla birlikte zihinleri meşgul eden mevzular da tıpkı kavramlar gibi önemli
İçtihad Yanılma Hürriyeti
Kavramsal Analiz
Ankara’da Kriter dergisinin yayımlandığı yirminci asrın yetmişli yıllarında üstat M. Said Çekmegil’in bir yazısı çıkmıştı, ismi: Fikri Ceht şeklindeydi. Şimdi maksadım o yazıdan söz açmak değil elbette. Bu yalnızca bir hatırlatmaydı. Niçin buna ihtiyaç duyduğum önemlidir. Söz konusu yazı esasen müminlerin bütün zamanlarda kamufle edilmiş ismi Fikri Ceht olan içtihad ibadetiyle mükellef bulunduklarını anlatıyordu. Ancak alabildiğine dehşet ve şiddetle etkin bir muhafazakâr mahalle baskısı vardı o tarihlerde. İçtihad ismini bizzat kullanarak bu mükellefiyetin her dönemde üzerimize vacip olduğunu zikredenler hakkında bazı fitne ocaklarını harekete geçirecek bir tehlike pusuda yatmaktaydı. Bugün bile kısmen kırılmış olmasına rağmen aynı muhitlerin mezhep ve içtihad bahsine bakışlarında çok bir değişiklik yoktur. Onlara göre bu ibadet vaktiyle dört ünlü ilim insanı tarafından yerine getirilmiş ve kapısı da sıkıca kapatılmıştır. Artık hiçbir hususta içtihada ihtiyaç kalmamıştır. “Dört Mezhep Haktır” mottosu klasik ehlisünnetin akaid ve fıkıh kitaplarına kodlanmış; değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez inanç ilkelerine dönüştürülmüştür. Aksini söyleyenler mezhepsiz yaftasıyla aforoz edilerek ehlisünnetin dışına itilmeye çalışılmıştır.
Mesele üzerinde yeniden düşünürken içtihad kavramını merkeze almadan önce kavramlara bakış noktasında genel bir çerçeve çizmekte yarar görüyorum. Çünkü dil sorununu çözmeden hemen hiçbir meselede sağlıklı sonuçlara ulaşılamaz. Nefs kelimesini tipik bir örnek olarak ele alalım ki bu konuda da üstat M. Said Çekmegil’in harika yaklaşımlarını içeren Müslüman Nefse Hakaret Edilebilir Mi başlıklı ayrı bir makalesi vardı. Oradaki kanaatleri paylaşarak diyoruz ki evet, Müslümanlar bu kavram üzerinde geleneğin, hâkim ehlisünnet ve tasavvuf kültürünün bakış açısını mutlaka ama mutlaka sorgulamalı, tartışmalı ve nihayet değiştirmelidirler. Zira Kur’an’daki nefs kavramı asla insandaki kötülük odağı şeklinde anlaşılmamalıydı. Özellikle mistik telakkilerde tıpkı batılı Hıristiyan inanışlarında olduğu gibi hayatı kutsal ve profan diye düalist bir mantaliteyle ikiye parçalayarak anlama, anlamlandırma temayülü egemendir. Dünya hayatı kötülük odaklı diye görüldüğünden onlara göre kilise dışında yaşanan her tutum, duruş ve modele kötülük bulaşır. Bu nedenle haftada bir kiliseye uğrayarak papaz, ruhban, aziz, keşiş gibi yüceltilmiş kutsal sayılan kimseleri Tanrı ile insan arasında aracı kılmaktadırlar. Dünya hayatında bulaşmış kötülüklerden kurtulmak, günah çıkartarak temizlenmek ancak böylece mümkün sanılmaktadır. Bu anlamda onlara göre nefs zaten daha en başından yaratılırken günahkâr doğmaktaydı. Müslüman kültürüne nefsi kötülük odağı şeklinde görmek, muhtemelen bu ve benzeri telakkilerden sıçramıştır.
Bu yazının devamı 219. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
Ne Geleneksel İslam Ne Demo İslam…
İslâm denildiği zaman, maziye âit takdir hislerimin dışında benim aklıma ne yazık ki, bu güne âit hiçbir coğrafya gelmiyor. Ne doğusu, ne batısı, ne de Ortadoğu’su (lânet bir Britanya tâbiri aslında) ile… Bu coğrafyalarda İslâm’a âit gibi görünen söylemleri çekip alınız, hayatın kendi gerçekliği içinde İslâm hüviyetine dâir tek bir şey bulamazsınız. Bulacağınız tek şey; sadece her gün tazelenen müstemleke zihniyeti, durmadan şekil değiştiren duygularımız, enkaza dönmüş bilinç altımızdır o kadar. Oysa İslâm’ın kendi gerçekliği içindeki o muazzam armonisini, en üstün mânâsını, ihtişamını ve saf renklerini gösterebilmesi; hissî intibalardan sıyrılmış, büyük emelleri olan yüksek şahsiyetlerin varlığına bağlıdır. İslâm’ı aslî hüviyeti ile kavramayı sağlayan ve hayâlî doyurmaların dışındaki gerçek insanı belirleyen tek şey ise şuurdur. Bu farkedilmediği sürece de, içinde hiçbir yüksek ahlâk yasasının bulunmadığı çağın ağır havası, minarelerimizin şerefelerini yıka yıka yoluna devam edecektir. Önümüze bir dünya haritası koyup onu dışarıdan bir gözle seyrettiğimizde bu iddianın neye dayandığı daha iyi anlaşılır.
Meğer İsrail Gazze’nin Dışında Hemen Her Yeri İşgal Etmiş
Bir akıl tutulması… Bir çarpık ve manipüle edilmiş zihin yapısı… Model paradigmanın değişmezliğine iman edilmesi… Küresel tahakküme karşı durmanın yolunun onun dışında kalarak, yani nehrin suyundan bir avuç içerek veya hiç içmeyerek mümkün olabileceğinin umursanmayıp paradigma içi muhalefetin benimsenmesi ve nehrin suyundan içildikçe içilmesi… Nehrin suyundan bolca içtikleri için dizlerinin bağı çözülenlerin Calut’un mağlup edilemeyeceğine inanması…
“(Nehirden çokça içenler) ‘Bugün bizim Calut’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok’ dediler” (Bakara, 2/249) Demek ki zulmedenler ve onların yandaşları o nehirden tıka basa içmişler. Calut adına ve ondan korkarak…
Ahlâkın Sosyolojisi Sosyolojinin Ahlâkı
Ahlâkın toplumda bir geçerlilik ve gerçeklik kazanabilmesi için bireyin kendisinde bulunanlardan daha üstün bir değere sahip ahlâki güçler olduğu ve bu güçlere boyun eğecek şekilde yetiştirilmiş olması gerektiği kabul edilmelidir. Bunu sağlamanın yolu da otoritenin varlığını kabul etmekten geçmektedir zira hiçbir duygu otorite duygusunun içine sızamamakta ve onu etkileyememektedir
Çocukların Dünyası
Ağlayan bir çocuk görünce, onunla beraber ağlamak geliyor içimden. Gülen bir çocuk görünce de, gülmeden edemem. Nerede bir çocuk görsem, onu sevmek, onunla şakalaşmak ve oynamak isterim. Renkleri, ırkları, dilleri hiç önemli değil. Hepsi sevimli, hepsi günahsız, hepsi masum. Onlar zaten hep aynı dili konuşur. Daha çok ağlayışlarıyla ve gülüşleriyle meramlarını anlatmaya
İslami Kimlik Bağlamında Teorik Bütün Pratik Boşluk
Kavramların insanların anlam dünyalarında oldukça önemli bir yere sahip olduğu malumdur. Hiçbir din ve ideoloji yoktur ki kendine ait bir kavramlar bütününe sahip olmasın. Kişiler, tarihte vuku bulmuş kimi olaylar ve bunlarla birlikte zihinleri meşgul eden mevzular da tıpkı kavramlar gibi önemli
Alışverişe devam et
Nida Dergisi Destek
Size nasıl yardımcı olabiliriz?
Merhaba. Yardım almak istediğiniz konuyu aşağıdan seçebilirsiniz.
Hangi konuda yardımcı olabiliriz?
Bize mesaj bırakın
İletişim bilgileriniz yalnızca talebinize dönüş yapmak amacıyla kullanılır.