Fantastik metinler büyüye gark olmuş, adım başı tekinsizliklerin yaşandığı, inlerin cinlerle ver kaç yapıp iskeletlerin koruduğu kaleye topu plaselediği, gerçeğe sırtını dönmüş oyunbazlıklar mıdır? Boşlukta salınırcasına keyfilikte ilerleyen kurgu okurun ne ölçüde umrunda olur? Yeni nesil okur bile aile sorunlarının, akran çatışmalarının, iyi kötü mücadelesinin çekimindeki fantazyayı daha bir merakla, şevkle okuyor. Nasıl iyi bir gerilim, habire birilerinin telef olduğu mezhabalar gibi iş görmüyorsa, iyi fantazya, dupduru suya özenle damlatılan birkaç damlanın mayaladığı belirsizlikle güçlenip derinleşiyor. Avucumuzun içi gibi bildiğimizi sandığımız bir sokağın gözden kaçan kör noktası, ömrümüzü geçirdiğimiz konağın avlusundaki kuytu, hep karşısında dikildiğimiz kitaplığın tek bir rafındaki tuhaflık, bildiğimizi sandığımız dünyayı alt üst etmiyor mu?
Kitaplarının her birini hayranlıkla okuduğum Philippa Pearce, sabırla dokuduğu dramatik örgüye çok canlı bir tarihsel zemin katarken, can alıcı yerlerde gerçeği eğip bükerek tedirgin edici bir atmosfer oluşturuyor.
Tom Long, kızamık geçiren kardeşinin iyileşme sürecinde teyzesine gönderiliyor. Bahçeli hoş bir evde ve kafa dengi biraderi Peter ile yazı yaz etmeyi planlarken, bu hain gelişmelere lanet okuyor. Müşfik Gwen teyze, çok da cana yakın olmayan ve İngiliz sağduyusunun tipik bir örneği olan Alan eniştesiyle dört duvara sıkışacak olması yeterince kötü. Günleri sayarım biter gider diye düşünürken, erkencecik yatması ve hep mantıklı davranması dayatılınca, saatleri bile saymaya başlıyor.
‘Kelimelerin kalbi neresidir?’ diye soracak olduğumda; soruma karşı bir soruyu duyuveriyorum: ‘Kelimelerin bir kalbi var mıdır?’ Sorular çoğalıyor… ’Peki kalbin bir raf ömrü var mıdır?’ ‘Bedenin ve kalbin ölümü hep eş zamanlı mıdır?’ ‘Hem çürümenin hem de onarımın merkezi orası mı oluyor?’ ‘Ne emek ne ekmek önce kalbimiz bozuluyor, diyen haklı mı?’
Tüm renkler yan yana sıralanmıştı. Yılda bir kez kurulan panayırın her memleketten misafiri vardı. Renklerin gösterisi bir cümbüş havasındaydı. Hayatına yeni bir renk arayanlar, eskisini değiştirmek isteyenler dükkânlarının önünden geçiyordu. En usta satıcılar, ellerinde bulunan renkleri pazarlamaya çalışıyor, tezgâhtaki ürününü öve öve bitiremiyordu.
Sinemanın, sadece bir eğlence aracı olmanın ötesinde, anlam üreten, toplumsal gerçekliği yansıtan ve yeniden inşa eden bir sanat dalı olduğunu anlamakla başlayabiliriz . Bu alanda derinlemesine bir kavrayış geliştirmek için bazen hem teknik estetik katmanlara, bazen de hem de sosyolojik ve felsefi meselelere eğilmek önemlidir. İşte bu sebeple, günümüzün en güncel konularından biri olan medya okuryazarlığı kavramını ve onun önemli bir dalı olarak kabul edilen sinema okuryazarlığını anlamak, araştırmak gerekmektedir.
Ken Loach’un “Sorry We Mıssed You” filmi, modern kapitalist dünyanın en güncel ve en görünmez yüzü olan güvencesiz çalışma biçimlerini ve bunun bir ailenin dokusuna nasıl sirayet ettiğini çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.
Geçinmek, insanın kendisi ve dış dünya ile kurduğu bağın niteliğine gönderme yapar.
İç âlemin bütünlüğünü korumak hiç de öyle kolay değildir. İnsanın kendi ihtiyaçlarını, arzularını, hayallerini anlama ve tanıma yolculuğu, geçmiş ve gelecek algısını düzenleme becerisi kişinin dış dünya ile bağını oluşturur.
“Kişinin iç ve dış dünya ile kurduğu ilişkinin niteliğini belirleyen kaynak nedir?” sorusu, bilimsel çalışmaların sorularından biridir. Bağlanma kuramı bu noktada kişinin ilişki yapılarını açıklayan bağlanma örüntülerinden bahseder. Bireyin erken dönem ilişkilerini, ergenin iç ve dış çevreye uyumunu, yetişkinlerin özel ve sosyal ilişkilerinin temelini bağlanma stilleriyle açıklar.
Zaman Yok Artık: Duvar Saatinin On Üçüncü Gongu
Fantastik metinler büyüye gark olmuş, adım başı tekinsizliklerin yaşandığı, inlerin cinlerle ver kaç yapıp iskeletlerin koruduğu kaleye topu plaselediği, gerçeğe sırtını dönmüş oyunbazlıklar mıdır? Boşlukta salınırcasına keyfilikte ilerleyen kurgu okurun ne ölçüde umrunda olur? Yeni nesil okur bile aile sorunlarının, akran çatışmalarının, iyi kötü mücadelesinin çekimindeki fantazyayı daha bir merakla, şevkle okuyor. Nasıl iyi bir gerilim, habire birilerinin telef olduğu mezhabalar gibi iş görmüyorsa, iyi fantazya, dupduru suya özenle damlatılan birkaç damlanın mayaladığı belirsizlikle güçlenip derinleşiyor. Avucumuzun içi gibi bildiğimizi sandığımız bir sokağın gözden kaçan kör noktası, ömrümüzü geçirdiğimiz konağın avlusundaki kuytu, hep karşısında dikildiğimiz kitaplığın tek bir rafındaki tuhaflık, bildiğimizi sandığımız dünyayı alt üst etmiyor mu?
Kitaplarının her birini hayranlıkla okuduğum Philippa Pearce, sabırla dokuduğu dramatik örgüye çok canlı bir tarihsel zemin katarken, can alıcı yerlerde gerçeği eğip bükerek tedirgin edici bir atmosfer oluşturuyor.
Tom Long, kızamık geçiren kardeşinin iyileşme sürecinde teyzesine gönderiliyor. Bahçeli hoş bir evde ve kafa dengi biraderi Peter ile yazı yaz etmeyi planlarken, bu hain gelişmelere lanet okuyor. Müşfik Gwen teyze, çok da cana yakın olmayan ve İngiliz sağduyusunun tipik bir örneği olan Alan eniştesiyle dört duvara sıkışacak olması yeterince kötü. Günleri sayarım biter gider diye düşünürken, erkencecik yatması ve hep mantıklı davranması dayatılınca, saatleri bile saymaya başlıyor.
Bu yazının devamı 220. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
220. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
Günlerden Bir Gün
‘Kelimelerin kalbi neresidir?’ diye soracak olduğumda; soruma karşı bir soruyu duyuveriyorum: ‘Kelimelerin bir kalbi var mıdır?’ Sorular çoğalıyor… ’Peki kalbin bir raf ömrü var mıdır?’ ‘Bedenin ve kalbin ölümü hep eş zamanlı mıdır?’ ‘Hem çürümenin hem de onarımın merkezi orası mı oluyor?’ ‘Ne emek ne ekmek önce kalbimiz bozuluyor, diyen haklı mı?’
Tövbeler Olsun!
Tüm renkler yan yana sıralanmıştı. Yılda bir kez kurulan panayırın her memleketten misafiri vardı. Renklerin gösterisi bir cümbüş havasındaydı. Hayatına yeni bir renk arayanlar, eskisini değiştirmek isteyenler dükkânlarının önünden geçiyordu. En usta satıcılar, ellerinde bulunan renkleri pazarlamaya çalışıyor, tezgâhtaki ürününü öve öve bitiremiyordu.
1 Uzun 1 Kısa İle Sinema Okuryazarlığı: Wall-E& Kutu
Sinemanın, sadece bir eğlence aracı olmanın ötesinde, anlam üreten, toplumsal gerçekliği yansıtan ve yeniden inşa eden bir sanat dalı olduğunu anlamakla başlayabiliriz . Bu alanda derinlemesine bir kavrayış geliştirmek için bazen hem teknik estetik katmanlara, bazen de hem de sosyolojik ve felsefi meselelere eğilmek önemlidir. İşte bu sebeple, günümüzün en güncel konularından biri olan medya okuryazarlığı kavramını ve onun önemli bir dalı olarak kabul edilen sinema okuryazarlığını anlamak, araştırmak gerekmektedir.
Neo-Liberal Zincirler: Gig Ekonomisinin Görünmez Prangaları ve Kurye Hayatları
Ken Loach’un “Sorry We Mıssed You” filmi, modern kapitalist dünyanın en güncel ve en görünmez yüzü olan güvencesiz çalışma biçimlerini ve bunun bir ailenin dokusuna nasıl sirayet ettiğini çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.
Geçinmek Kavramı ve Bağlanma
Geçinmek, insanın kendisi ve dış dünya ile kurduğu bağın niteliğine gönderme yapar.
İç âlemin bütünlüğünü korumak hiç de öyle kolay değildir. İnsanın kendi ihtiyaçlarını, arzularını, hayallerini anlama ve tanıma yolculuğu, geçmiş ve gelecek algısını düzenleme becerisi kişinin dış dünya ile bağını oluşturur.
“Kişinin iç ve dış dünya ile kurduğu ilişkinin niteliğini belirleyen kaynak nedir?” sorusu, bilimsel çalışmaların sorularından biridir. Bağlanma kuramı bu noktada kişinin ilişki yapılarını açıklayan bağlanma örüntülerinden bahseder. Bireyin erken dönem ilişkilerini, ergenin iç ve dış çevreye uyumunu, yetişkinlerin özel ve sosyal ilişkilerinin temelini bağlanma stilleriyle açıklar.
Alışverişe devam et