Bir secde gayretinde, hayatı yorumlayıp yaşayabilmek… Bir secde yakınlığıyla kendisini yaratanı Halık bilip; mahlûk olmanın mütevazılığını anlayabilmek… Her günün gecesinde bir muhasip gibi kendini sorguya çekebilmek… Ve gözlerini yumarken karanlıkların içinde yarının aydınlığının kendine rahmet getireceği ve getirmesi ümidiyle; sabahlara uyanabilmek…
Doğum ve ölüm… İkisi arasında geçen zaman yolculuğumuza hayat ya da diğer ismiyle yaşam diyoruz. Ne doğmamalıyım diyebiliyor insan ne de ölmemeliyim… İnsanın kaçınılmaz kaderi… Yaşamın döngüsünü oluşturan iki önemli husus. İki kaçınılmaz son.
Her doğum bir umut, bir heyecan, bir neşe katarken etrafındaki insanlara; her ölüm bir ayrılık, bir hüzün, gözlerden dökülen yaşlar bırakır avuçlara. Aslında her doğum ölümünü kucağında taşır ve her ölüm de cennetini avuçlarında götürür. Ve kimse hatırlamaz doğduğu günü ama herkes bilir yolun sonunda bir ölüm olduğunu.
Her insan bir gün bu dünyadaki yolculuğunun biteceğini; günlerinin, aylarının, yıllarının sayılı olduğunu bilir. Her insan fani bir dünyada faniliğinin farkındadır. Ölüm, sınırları olan bir varlık olduğumuzu her daim hatırlatır. Ama insanın şöyle de bir gerçeği vardır: Kendisine ve yakınlarına ölüm gelinceye kadar içsel olarak bu ölümlerden kendisine paye biçmek istemez veya etkilenmez. Başkasının ölümü, başkasının hayat hikâyesinin son bulması… Başkasının artık yeryüzünde olmaması; onun kendi dünyasında çok şey değiştirmeyebilir. Ta ki kendi dünyasındaki insanların ölümüne şahitlik ettiğinde ölümün idrakine varır.
Ağızların tadını bozan ölüm… Nasihat olarak yeten ölüm… Küçük kıyametin kopması olarak tarif edilen ölüm… Sağlam kaleler içinde dahi olunsa gelip bizi bulacak olan ölüm… Vakti geldiğinde ne bir an geri ne de ileri gitmeyen; vakti, saati, salisesi şaşmayan ölüm… Zengin-fakir, güçlü-zayıf, güzel-çirkin ayırmayan ölüm… Ve oyun bittiğinde şah ve piyonun aynı kutuya girdiği ölüm… Bir vuslat, bir kavuşma; yeniden diriliş ve sonsuza doğru bir akıştır ölüm.
Ölüm, insanın kendi varlığı kadar gerçek ve reddedilemeyecek kadar kesindir. İkna edilecek bir alan değil; direk varlığına iman edilmesi gereken bir durak… İster ölümü kabullenin ister kabullenmeyin, ister gündeminize alın isterseniz almayın. Ölüm her halükarda gelip sahibini bulacaktır. Ve “Her nefis ölümü tadacaktır.” (3:185)
Ölümün bu dünyadaki hüznü, acısı elbette büyüktür. Ama ölümden sonraki hayatın doğuşu için bu kaçınılmazdır. Bedenin faniliği ruhun ölümsüzlüğünü kısıtlayamaz. İnsan imtihan olarak bulunduğu bu dünyayı aslında yurt edinemez. Ne kadar dünyayı ve içindekileri sevse de benimsese de iç dünyasında sürekli onu rahatsız eden; “dünyalı” olmadığını, olamayacağını haykıran bir ses ve bir his duyacaktır.
Seküler anlamda çok gelişen toplumlara baktığımızda ‘dünya seviciliğinin’ bir yerden sonra anlam kayması ya da insanın asıl amacından saptırdığı için kalıcı bir mutluluk ve neşe getirmediği görülmüştür. Çünkü ölümlü bir dünyada insan en konforlu, en mutlu, bütün enlerin buluştuğu bir hayatı da yaşasa yine de o istediği, arzuladığı dünya tatminliğini yakalayamayacaktır. Fanilik duygusu, ölümlü olduğu bilgisi ne kadar insan zihninden ve yaşamından uzak tutulmaya çalışılırsa çalışılsın, hiçbir zaman insan o duygudan bağımsız olmayacaktır. Son kertede yine ölümün o soğuk yüzü gelip hayatın orta yerinde varlığını gösterecektir.
Akıllı bir insanın dünyada ölümsüzlük peşine takılarak kendini oyalayıp zamanını ziyan etmek yerine; ölümün arkasındaki hakikatleri keşfedip oraya yoğunlaşması gerekir. Oradaki güzellikleri görüp ruhunu bu geçici dünyanın hazlarında köreltmemelidir. “Bedenin ölümsüzlüğü peşinde koşmak suretiyle ruhun en derin özlemlerine körleşebilir ve bu hayatı daha iyi yaşama fırsatını da kaçırabiliriz. Ölümlülüğü kabul etmekle insan, ‘yaşama ödevini’ hatırlamış olur.” (Kemal Sayar)
İnsan bu dünyanın geçiciliğini, bedenin faniliğini kabul ettiği anda hem sorumluluklarının farkına varır hem de dünyadaki sorunların içerisinde kaybolmaz. Aslında ölüm, insan için büyük bir kılavuzdur. Bazen dünyanın sıkıntıları, zorlukları, bazen refahı, konforu insanı asıl amacından saptırabiliyor. Ama öyle bir şey ki ölüm; bu iki duyguyu da dengede tutmayı insana öğretiyor. Her sıkıntının ölümle biteceği ve her konfor ve seküler hayatın da ölümle yüzleşeceği; her mazlumun hakkını alacağı, her zalimin hesap vereceği bir mizanın olması, insana ölümü sevimli kılıyor.
Dünyanın bir gölgelik olduğu, bir uğrak yeri, mutlak saadeti kazanmak için verilen bir imtihan olduğu; günlük gaile ve endişeler arasında kaybolup gidiyor. Ölüm, insana geçici olduğunu, değer ve anlam kattığı her şeyin bir gün yok olacağını haber veriyor. Ama bu yok oluş gerçek bir yok oluş değil; aksine, tekrar bir dirilmenin habercisidir. Ölümden sonra bir hayatın olması kimi zihinlere çok uzak gelebiliyor. Çünkü başkasının ölümü denildiğinde ‘ölüm ötekileşiyor.’ Oysa her ölüm biraz da bizim ölümümüz değil midir? Bize ölümlü olduğumuzu hatırlatmaz mı? Ölümü inkâr hiçbir zaman için insanı ölümden uzaklaştırmıyor ya da ölümsüzleştirmiyor.
Ama ölümden önce bir hayat var. Ölümden sonra nasıl yaşayacağımız, ölümden önce nasıl yaşadığımızla paralellik arz ediyor. Burada edindiğimiz karakter, ahlâk ve erdemlerle uhrevi hayatımızı da inşa ediyoruz. Yanı başımızda duran hayata kıymet biçmemizi istiyor ölüm. Aslında bu dünyada iyilik adına, kulluk adına yaptığımız her eylem, sonsuzluk diyarında bize göz aydınlığı nimetler olacaktır. Yeter ki yaşadığımız her günü ‘takva azığı’ ile rızıklandırmak için çabalayalım. Ölümün bizi nerede, ne zaman karşılayacağını bilmiyoruz. Seneca’nın dediği gibi; ‘en iyisi biz onu her yerde bekleyelim.’
Saatlerimizi doğru kuralım, zamanımızı doğru yerlere, salih ve yararlı işler için kullanalım. Bir salisemizi bile boşa geçirecek bir dünya değil burası. Dünyadan ayrılmak asıl kederimiz, hüznümüz, kaygımız olmamalı. Asıl kaygımız; ‘Bu dünyadan nasıl ayrılıyoruz, yanımızda neleri götürüyoruz? Neleri götürmeliyiz? Ardımızda neleri bırakıyoruz?’ olmalı. Dünyayı doğru konumlandırma kılavuzunu -vahyi- okuyup anlayarak, ona göre birikim ve yatırımlarımızı yapabilmeliyiz.
“İnsan ne zaman ölür bilir misin, tembellikten, inançsızlıktan ve hayatı yaşamaya değer kılmayı becerememekten…” (Bernard Shaw)
Asıl ölüm; insanın, yaşarken yaşamıyor gibi davranması; bitkisel bir hayatın içinde her an fişi çekilecekmiş gibi, kendini aciz, yetersiz ve işe yaramaz hissettiğinde gerçekleşmiş oluyor.
Ölümden sonraki hayatın güzelliği, iyiliği şu anda yanında durduğumuz, elde etmek için gayret ettiğimiz iyilik ve güzelliklerle ilgilidir. Fâni bir âlemden bâki bir âleme giderken kontrolü kaybetmemek için ölümü sürekli zihnimizde taze tutmaya çalışalım. Ölüme ibret nazarıyla bakıp ‘Bu ölen ben de olabilirdim!’ diyerek, ölümün bizi terbiye etmesine izin verelim.
Ölümün bir vuslat, bir kavuşma, bir yeniden doğuş olduğunu ve imtihanı doğru verirsek bâki bir saadetle ikram olunacağımızı unutmayalım. Biz, ölüme, ölümün de öleceği bir güne iman ettik. Her ölümle gözümüz yaşarır, kalbimiz hüzünlenir ama asıl yurdumuzda vuslatın olacağı ruhumuza sekinet verir.
Yol bazen çok uzunmuş gibi gelir insana.
Yapılacak şeyleri yaymışsındır daha yaşayacağını sandığın hayatına.
Kafanda hayata dair kaba taslak bir plan vardır.
Birgün aniden birşeyler oluverir.
Birden yolunun kısaldığını anlarsın.
Her an başka başka nedenlerle seni bulabilecek “son” düşüncesi daha da yakınlaşmıştır sana.
Sığdırmaya çalışırsın kısalan yoluna, uzunca gördüğün yol için düşündüklerini.
Hayat ne kadar gürültülüyse, ölüm o kadar sessiz. Hayat ne kadar teslim almaya gayreti zorluyorsa, ölüm teslim olmanın adresi. Hayat sahip olma telaşesi iken, ölüm vazgeçişin belgesi. Hayat iddia kumkuması iken, ölüm ispatın tarifi. Hayat telaşenin canlı filmi ise ölüm sükûnetin resmi. Söylenecek ne çok tarif varken benim aklıma gelenler bunlardı işte. Bence hayatı idrak ölümü doğru anlamakla birebir alakalı. Ancak yaşayanlar ölecektir öyle değil mi?
“Çok okuyan mı, yoksa çok gezen mi daha çok bilir?” diye meşhur bir söz vardır. Doğrusu ben bu sözü çok gerekli bir söz olarak görmüyorum. Çünkü ‘bilmek’ tek başına bir anlam ifade etmeye yetmez. Zira aslolan bilmek değil, anlamaktır. Dolayısıyla âlemin bilmek üzerine değil, anlamak üzerine inşâ edildiğini düşünüyorum. Anlamak, zihnin bilgi üzerinde arayış hamlesiyle takla atmasıdır.
İlk seansta çocuklara “akıllı olmak” ne demek şeklinde bir soru yöneltilebilir.
Muhtemel cevaplar: “Akıllı, uslu olmak”, “yaramazlık yapmamak”, “annemin babamın sözünü dinlemek” gibi cevaplar gelecektir.
“Akıllı olmanın karşıtı, zıttı nedir?” Bu şekilde bir soru sorulabilir.
Muhtemel cevaplar: “Deli olmak”, “söz dinlememek”.
“Deli olmak ne demek?”
Muhtemel cevaplar: “Topluma ayak uyduramayan kişilere deli denir. Bu kişiler kurallara uymazlar.”
“Topluma ayak uydurmak kurallara uymak mı demek? Bir de hangi kurallara uymak? Ailenin kuralları, kabilenin kuralları, kendi kuralların?” Bir hikâye etrafında bu tür sorgulamalar daha iyi yapılabilir.
Bazı yönetmenlerin film yapma arzusu çok öncelere dayanır. Gökyüzü Kadar Kırmızı filminin yönetmeni Bortone’un ileride müzikle ilgili bir film yapmak istemesi ve 2004 Fransız yapımı “Koro” (Les Choristes) filminin yönetmeni Christophe Barratier’in küçük yaştan itibaren müziğe olan sevdasından ötürü müzikle alâkalı bir film yapmak istemesi buna örnek gösterilebilir. Yönetmenlerin birçoğu kendi hissettiklerini, yaşadıklarını belgelemek, hatıralarını görselliğe dökmek amacı içinde olabiliyorlar.
Ölümü Anlayabilmek…
Öleceğiz; müjdeler olsun, müjdeler olsun!
Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun!
N.Fazıl Kısakürek
Bir secde gayretinde, hayatı yorumlayıp yaşayabilmek… Bir secde yakınlığıyla kendisini yaratanı Halık bilip; mahlûk olmanın mütevazılığını anlayabilmek… Her günün gecesinde bir muhasip gibi kendini sorguya çekebilmek… Ve gözlerini yumarken karanlıkların içinde yarının aydınlığının kendine rahmet getireceği ve getirmesi ümidiyle; sabahlara uyanabilmek…
Doğum ve ölüm… İkisi arasında geçen zaman yolculuğumuza hayat ya da diğer ismiyle yaşam diyoruz. Ne doğmamalıyım diyebiliyor insan ne de ölmemeliyim… İnsanın kaçınılmaz kaderi… Yaşamın döngüsünü oluşturan iki önemli husus. İki kaçınılmaz son.
Her doğum bir umut, bir heyecan, bir neşe katarken etrafındaki insanlara; her ölüm bir ayrılık, bir hüzün, gözlerden dökülen yaşlar bırakır avuçlara. Aslında her doğum ölümünü kucağında taşır ve her ölüm de cennetini avuçlarında götürür. Ve kimse hatırlamaz doğduğu günü ama herkes bilir yolun sonunda bir ölüm olduğunu.
Her insan bir gün bu dünyadaki yolculuğunun biteceğini; günlerinin, aylarının, yıllarının sayılı olduğunu bilir. Her insan fani bir dünyada faniliğinin farkındadır. Ölüm, sınırları olan bir varlık olduğumuzu her daim hatırlatır. Ama insanın şöyle de bir gerçeği vardır: Kendisine ve yakınlarına ölüm gelinceye kadar içsel olarak bu ölümlerden kendisine paye biçmek istemez veya etkilenmez. Başkasının ölümü, başkasının hayat hikâyesinin son bulması… Başkasının artık yeryüzünde olmaması; onun kendi dünyasında çok şey değiştirmeyebilir. Ta ki kendi dünyasındaki insanların ölümüne şahitlik ettiğinde ölümün idrakine varır.
Ağızların tadını bozan ölüm… Nasihat olarak yeten ölüm… Küçük kıyametin kopması olarak tarif edilen ölüm… Sağlam kaleler içinde dahi olunsa gelip bizi bulacak olan ölüm… Vakti geldiğinde ne bir an geri ne de ileri gitmeyen; vakti, saati, salisesi şaşmayan ölüm… Zengin-fakir, güçlü-zayıf, güzel-çirkin ayırmayan ölüm… Ve oyun bittiğinde şah ve piyonun aynı kutuya girdiği ölüm… Bir vuslat, bir kavuşma; yeniden diriliş ve sonsuza doğru bir akıştır ölüm.
Ölüm, insanın kendi varlığı kadar gerçek ve reddedilemeyecek kadar kesindir. İkna edilecek bir alan değil; direk varlığına iman edilmesi gereken bir durak… İster ölümü kabullenin ister kabullenmeyin, ister gündeminize alın isterseniz almayın. Ölüm her halükarda gelip sahibini bulacaktır. Ve “Her nefis ölümü tadacaktır.” (3:185)
Ölümün bu dünyadaki hüznü, acısı elbette büyüktür. Ama ölümden sonraki hayatın doğuşu için bu kaçınılmazdır. Bedenin faniliği ruhun ölümsüzlüğünü kısıtlayamaz. İnsan imtihan olarak bulunduğu bu dünyayı aslında yurt edinemez. Ne kadar dünyayı ve içindekileri sevse de benimsese de iç dünyasında sürekli onu rahatsız eden; “dünyalı” olmadığını, olamayacağını haykıran bir ses ve bir his duyacaktır.
Seküler anlamda çok gelişen toplumlara baktığımızda ‘dünya seviciliğinin’ bir yerden sonra anlam kayması ya da insanın asıl amacından saptırdığı için kalıcı bir mutluluk ve neşe getirmediği görülmüştür. Çünkü ölümlü bir dünyada insan en konforlu, en mutlu, bütün enlerin buluştuğu bir hayatı da yaşasa yine de o istediği, arzuladığı dünya tatminliğini yakalayamayacaktır. Fanilik duygusu, ölümlü olduğu bilgisi ne kadar insan zihninden ve yaşamından uzak tutulmaya çalışılırsa çalışılsın, hiçbir zaman insan o duygudan bağımsız olmayacaktır. Son kertede yine ölümün o soğuk yüzü gelip hayatın orta yerinde varlığını gösterecektir.
Akıllı bir insanın dünyada ölümsüzlük peşine takılarak kendini oyalayıp zamanını ziyan etmek yerine; ölümün arkasındaki hakikatleri keşfedip oraya yoğunlaşması gerekir. Oradaki güzellikleri görüp ruhunu bu geçici dünyanın hazlarında köreltmemelidir. “Bedenin ölümsüzlüğü peşinde koşmak suretiyle ruhun en derin özlemlerine körleşebilir ve bu hayatı daha iyi yaşama fırsatını da kaçırabiliriz. Ölümlülüğü kabul etmekle insan, ‘yaşama ödevini’ hatırlamış olur.” (Kemal Sayar)
İnsan bu dünyanın geçiciliğini, bedenin faniliğini kabul ettiği anda hem sorumluluklarının farkına varır hem de dünyadaki sorunların içerisinde kaybolmaz. Aslında ölüm, insan için büyük bir kılavuzdur. Bazen dünyanın sıkıntıları, zorlukları, bazen refahı, konforu insanı asıl amacından saptırabiliyor. Ama öyle bir şey ki ölüm; bu iki duyguyu da dengede tutmayı insana öğretiyor. Her sıkıntının ölümle biteceği ve her konfor ve seküler hayatın da ölümle yüzleşeceği; her mazlumun hakkını alacağı, her zalimin hesap vereceği bir mizanın olması, insana ölümü sevimli kılıyor.
Dünyanın bir gölgelik olduğu, bir uğrak yeri, mutlak saadeti kazanmak için verilen bir imtihan olduğu; günlük gaile ve endişeler arasında kaybolup gidiyor. Ölüm, insana geçici olduğunu, değer ve anlam kattığı her şeyin bir gün yok olacağını haber veriyor. Ama bu yok oluş gerçek bir yok oluş değil; aksine, tekrar bir dirilmenin habercisidir. Ölümden sonra bir hayatın olması kimi zihinlere çok uzak gelebiliyor. Çünkü başkasının ölümü denildiğinde ‘ölüm ötekileşiyor.’ Oysa her ölüm biraz da bizim ölümümüz değil midir? Bize ölümlü olduğumuzu hatırlatmaz mı? Ölümü inkâr hiçbir zaman için insanı ölümden uzaklaştırmıyor ya da ölümsüzleştirmiyor.
Ama ölümden önce bir hayat var. Ölümden sonra nasıl yaşayacağımız, ölümden önce nasıl yaşadığımızla paralellik arz ediyor. Burada edindiğimiz karakter, ahlâk ve erdemlerle uhrevi hayatımızı da inşa ediyoruz. Yanı başımızda duran hayata kıymet biçmemizi istiyor ölüm. Aslında bu dünyada iyilik adına, kulluk adına yaptığımız her eylem, sonsuzluk diyarında bize göz aydınlığı nimetler olacaktır. Yeter ki yaşadığımız her günü ‘takva azığı’ ile rızıklandırmak için çabalayalım. Ölümün bizi nerede, ne zaman karşılayacağını bilmiyoruz. Seneca’nın dediği gibi; ‘en iyisi biz onu her yerde bekleyelim.’
Saatlerimizi doğru kuralım, zamanımızı doğru yerlere, salih ve yararlı işler için kullanalım. Bir salisemizi bile boşa geçirecek bir dünya değil burası. Dünyadan ayrılmak asıl kederimiz, hüznümüz, kaygımız olmamalı. Asıl kaygımız; ‘Bu dünyadan nasıl ayrılıyoruz, yanımızda neleri götürüyoruz? Neleri götürmeliyiz? Ardımızda neleri bırakıyoruz?’ olmalı. Dünyayı doğru konumlandırma kılavuzunu -vahyi- okuyup anlayarak, ona göre birikim ve yatırımlarımızı yapabilmeliyiz.
“İnsan ne zaman ölür bilir misin, tembellikten, inançsızlıktan ve hayatı yaşamaya değer kılmayı becerememekten…” (Bernard Shaw)
Ölümden sonraki hayatın güzelliği, iyiliği şu anda yanında durduğumuz, elde etmek için gayret ettiğimiz iyilik ve güzelliklerle ilgilidir. Fâni bir âlemden bâki bir âleme giderken kontrolü kaybetmemek için ölümü sürekli zihnimizde taze tutmaya çalışalım. Ölüme ibret nazarıyla bakıp ‘Bu ölen ben de olabilirdim!’ diyerek, ölümün bizi terbiye etmesine izin verelim.
Ölümün bir vuslat, bir kavuşma, bir yeniden doğuş olduğunu ve imtihanı doğru verirsek bâki bir saadetle ikram olunacağımızı unutmayalım. Biz, ölüme, ölümün de öleceği bir güne iman ettik. Her ölümle gözümüz yaşarır, kalbimiz hüzünlenir ama asıl yurdumuzda vuslatın olacağı ruhumuza sekinet verir.
Öleceğiz, öleceğiz müjdeler olsun!
Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun!
Bu kıvamda olmak gayretiyle…
İlgili Yazılar
Yolun Sonu Görününce!
Yol bazen çok uzunmuş gibi gelir insana.
Yapılacak şeyleri yaymışsındır daha yaşayacağını sandığın hayatına.
Kafanda hayata dair kaba taslak bir plan vardır.
Birgün aniden birşeyler oluverir.
Birden yolunun kısaldığını anlarsın.
Her an başka başka nedenlerle seni bulabilecek “son” düşüncesi daha da yakınlaşmıştır sana.
Sığdırmaya çalışırsın kısalan yoluna, uzunca gördüğün yol için düşündüklerini.
Mektup VIII
Hayat ne kadar gürültülüyse, ölüm o kadar sessiz. Hayat ne kadar teslim almaya gayreti zorluyorsa, ölüm teslim olmanın adresi. Hayat sahip olma telaşesi iken, ölüm vazgeçişin belgesi. Hayat iddia kumkuması iken, ölüm ispatın tarifi. Hayat telaşenin canlı filmi ise ölüm sükûnetin resmi. Söylenecek ne çok tarif varken benim aklıma gelenler bunlardı işte. Bence hayatı idrak ölümü doğru anlamakla birebir alakalı. Ancak yaşayanlar ölecektir öyle değil mi?
Entelektüel Bir Haslet Olarak Eleştirellik
“Çok okuyan mı, yoksa çok gezen mi daha çok bilir?” diye meşhur bir söz vardır. Doğrusu ben bu sözü çok gerekli bir söz olarak görmüyorum. Çünkü ‘bilmek’ tek başına bir anlam ifade etmeye yetmez. Zira aslolan bilmek değil, anlamaktır. Dolayısıyla âlemin bilmek üzerine değil, anlamak üzerine inşâ edildiğini düşünüyorum. Anlamak, zihnin bilgi üzerinde arayış hamlesiyle takla atmasıdır.
Bir Felsefe Atölyesi Örneği
İlk seansta çocuklara “akıllı olmak” ne demek şeklinde bir soru yöneltilebilir.
Muhtemel cevaplar: “Akıllı, uslu olmak”, “yaramazlık yapmamak”, “annemin babamın sözünü dinlemek” gibi cevaplar gelecektir.
“Akıllı olmanın karşıtı, zıttı nedir?” Bu şekilde bir soru sorulabilir.
Muhtemel cevaplar: “Deli olmak”, “söz dinlememek”.
“Deli olmak ne demek?”
Muhtemel cevaplar: “Topluma ayak uyduramayan kişilere deli denir. Bu kişiler kurallara uymazlar.”
“Topluma ayak uydurmak kurallara uymak mı demek? Bir de hangi kurallara uymak? Ailenin kuralları, kabilenin kuralları, kendi kuralların?” Bir hikâye etrafında bu tür sorgulamalar daha iyi yapılabilir.
Sorunlu Olan Öğrenciler Mi Yoksa Onların Yetiştirilme Biçimleri Mi? Bir Eğitim Metodu Olarak Koro’dan Sesler
Bazı yönetmenlerin film yapma arzusu çok öncelere dayanır. Gökyüzü Kadar Kırmızı filminin yönetmeni Bortone’un ileride müzikle ilgili bir film yapmak istemesi ve 2004 Fransız yapımı “Koro” (Les Choristes) filminin yönetmeni Christophe Barratier’in küçük yaştan itibaren müziğe olan sevdasından ötürü müzikle alâkalı bir film yapmak istemesi buna örnek gösterilebilir. Yönetmenlerin birçoğu kendi hissettiklerini, yaşadıklarını belgelemek, hatıralarını görselliğe dökmek amacı içinde olabiliyorlar.