Hayatın ağır yüklerinden biri de hayata dair umutsuzluk yükünü yüklenmektir. Umutsuzluk öyle ağır öyle incitici bir duygudur ki insanı sürekli tedirgin, huzursuz ve mutsuz kılar. Korku içinde günlerini, yıllarını elinden alıp götürür. Umutsuzluk, tedavisi zor bir hastalık gibidir. Bir defa bir bünyede kök saldı mı; bütün uzuvların işlevini değiştirebilir.
Gören göz artık eskisi gibi bakmıyor; sadece kötümseri görüyor. Karanlığı güneşe tercih ediyor. İşiten kulak artık sadece olumsuzu duyuyor. Güzeli, faydalıyı duymuyor. Akıl, doğruyu-yanlışı birbirinden ayıramıyor. Etrafında ‘umut’ verici ne kadar olay vuku bulursa bulsun, kişi bunların farkında bile olmuyor.
Umutsuzluk, yaşarken yaşamıyor gibi hayatın dışına itilmek, ya da bu dünya hayatı oyunundan başrol kendisinden alınmış gibi hissetmektir. Artık kendi hayatının kontrolü, kendi istek ve hedefleri, anlam yitirip-değersizleşmiştir. Rüzgârın önündeki kuru ot misali rüzgâr hangi yöne uçurursa oraya gitmektir. Direnişini, gücünü yitirmektir. Melankolik bir duygu atmosferi içinde ‘asıl amacını’ yitirip O’na sonsuz merhamet sunan gücü unutmasıdır.
“İnsan sonsuzluk yolunun yolcusudur, Allah’ı ancak o bulacaktır. Onun bu yürüyüşünü engellemekten daha büyük günah olur mu? Başkalarının ruh kuvvetini, ümit ve imanını felce uğratan hatta zedeleyen bütün hareketlerimiz günahtır” (Nurettin Topçu, Var Olmak, Dergâh Yay.)
Umutsuzluk, sürekli şikâyet edenleri takip eder. Kendinden ümit kesenleri ve yaşamlarından şükrü uzak kılanları izler. Umutsuzluk susuz bir vahaya benzer. Orda görülen; seraplar, sahici olmayan umutlardır. Ve bu da umutsuz kişiyi daha çok yorar. İnsan hangi konuda umutsuz ise o konuda kendini yetersiz hisseder… Kendisiyle yüzleşmek, eksiğini, yanlışını görmek istemez.
Umutsuz bir ruh, bahar mevsimini kaybetmiş gibidir. Renkli çiçekleri açmayan, yağmuru bulutlarından inmeyen, dalları meyveye durmayan ağaçların gölgesinde yaşamaya benzer umutsuzluk. Dokusunu kaybetmiş bir tende yaşamaya benzer umutsuzluk…
Umutsuzluk eylemsizliği getirir. Yılgınlık, takatsizlik… Ve sonra içinden çıkılması zor karanlık bir zihin… Oysa nefes alıp veriyorsa bir yürek, umutsuzluk orda barınamamalı. Doğan güneşi karşılıyorsa bir beden, umutsuzca pencereden bakmamalı. Doğan her yeni gün, kendinden ve içinde bulunduğun dünyadan ümit kesmemeyi anlatmaya çalışır. Mehmed Akif’in ifade ettiği gibi;
Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
Kendin mi senin yoksa ümidin mi yüreksiz?
…
Azmiyle ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Meyus olanın vicdanını, ruhunu bağlar…
Umutsuzluk, içinde bulunduğumuz âna, zamana ve kendimize zulüm etmektir. Bu haksızlığa hiç kimse maruz kalmamalı. Hele de yüreğinde imanı olanlar, asla bu duyguya yenik düşmemeli. Sahici hedeflerinin arkasında olup bunları bir temenniden ibaret görmemeli. Çünkü ‘umut’ temenniden daha ötesidir.
“Deki; Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz ki Allah bütün günahları affeder. Çünkü o çok bağışlayandır; çok merhamet edendir.” (Zümer-53)
Gelin bu bahar umutsuzluk uğramasın diye yürek hanelerimize umut ekelim ve umut olsun ektiğimiz ve ekeceğimiz bütün tohumların adı… Umut ekelim gördüğümüz tüm kalplere… Neşe olsun, sevinç olsun, tüm yüreklere inanç dolsun… Nadasa bırakılmış zihinlere, çoraklaşmış bünyelere; umutla bırakalım düşünceleri, umutla bırakalım fikirleri… ‘Bundan ne olur’ bakışıyla değil,’ bununla çok şey değişir’ nazarıyla bakalım hayata…
Umut ekenler elbette ki rahmet biçerler, elbette ki bereket hissederler… Yaptıkları her faydalı işten lezzet alırlar… Bir aydınlanma yaşayacaksa insanlık, bu umutla olacaktır.
Bazen bir kelebek kanadıyla hafif ve yavaşta olsa umut; dünyanın öte tarafında bir kıpırdanış, bir esinti meydana getirecektir. Çünkü umutla çıkılan yolda başarısızlık yoktur. Umutla çıkılan yolun sonu hep bahardır. Hep istikrardır… Hep güvendir…
Umutla açılan ellerin, ayakları hedeflerine daha yakındır; umutla söylenilen cümlelerin muhatapları daha cesurdur. Çünkü umut cesaretle, gayretle yol alır. Umutla bakan gözlerin vahaları yeşerttiği kâbildir. Umutla bekleyen ellerin nasırı, hasat mevsiminin hak edilişidir…
Umut, kendisine sahip çıkan zihinleri yarı yolda bırakmaz, hakikate mutlaka ulaştırır. Ve hakikat yolcuları da umutlarını her daim yanlarında bulunduranlardır.
Umutsuzluk bize galebe gelmesin. Her daim umudumuz gayretimizle gidilecek yolumuzu ferah kılsın. Çünkü bir çehreye en çok yakışmayan şey ‘umutsuzluk’tur.
Gerçeklik olarak “Amele özgü olan nedir?”, yöntemine ilişkin olarak da “Yapılması uygun düşen amel nedir?” iki soruyla amel mefhumunun manevî boyutunu anlamlandırma ile pratik hayattaki işlevsel boyutunu kullanma yönünde karşılaştırmalı bir bakış açısı geliştirmek önemli.
Bir karanlık bul ve onu yıka.
Akıl kıyısında eşelenme, kalp denizine dal. Karanlığı karanlıkla yenebileceğin düşüncesinden tevbe et.
Uyanmak karanlığı bulmaktır aslında. Yüzümüzde ezbere bildiğimiz mahmurlukla karanlığı bileklerinden yakalamaktır uyanmak.
Karanlığı yıkamak neyi değiştirir fikri seni eylemesin.
Kur’a hep kendi içimizdeki günahkâra çıkar.
Sen kendi aksini izlemeye meyledip denize düşeni ve içinde haksızlık olan karanlığı yutan balığı hatırla.
Yazmak insanlık tarihi kadar eski midir diye düşünenler için cevap olsun burada, ilk insana her şeyi öğreten Rabbim yazıyı da öğretmiştir muhakkak. Yazıya yemin eden Rabbim’e hamdolsun ki yazabilme imkânına sahibiz, okuma imkânına da. Yazı mektubun can damarıdır ya, ondan böyle başladım bu mektuba… Ne kadar açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum, bu da anlaşılmama yorgunluğumun göstergesi sayılıversin, öyle ya anlaşılma sancım olmasa niye yazayım ki…
Aşikâr ki ölüm dikkatini yitirmeden dünyanın -ve iç dünyamızın- ayartıcılarına tam anlamıyla kapılamıyoruz. Bunun farkında olarak çarklarını döndürmek isteyen sistem, ölüm düşüncesini hayatın büsbütün dışına atmak için elinden geleni yapıyor. Bunu yapamadığındaysa ona alışmamızı ve sıradan bir hadise olarak yorumlamamızı istiyor.
Hayat ne kadar gürültülüyse, ölüm o kadar sessiz. Hayat ne kadar teslim almaya gayreti zorluyorsa, ölüm teslim olmanın adresi. Hayat sahip olma telaşesi iken, ölüm vazgeçişin belgesi. Hayat iddia kumkuması iken, ölüm ispatın tarifi. Hayat telaşenin canlı filmi ise ölüm sükûnetin resmi. Söylenecek ne çok tarif varken benim aklıma gelenler bunlardı işte. Bence hayatı idrak ölümü doğru anlamakla birebir alakalı. Ancak yaşayanlar ölecektir öyle değil mi?
Azmiyle Ümidiyle Yaşar Hep Yaşayanlar
Bir şeyden ümitsiz olan, ondan uzak olur.
Hz. Ömer
Hayatın ağır yüklerinden biri de hayata dair umutsuzluk yükünü yüklenmektir. Umutsuzluk öyle ağır öyle incitici bir duygudur ki insanı sürekli tedirgin, huzursuz ve mutsuz kılar. Korku içinde günlerini, yıllarını elinden alıp götürür. Umutsuzluk, tedavisi zor bir hastalık gibidir. Bir defa bir bünyede kök saldı mı; bütün uzuvların işlevini değiştirebilir.
Gören göz artık eskisi gibi bakmıyor; sadece kötümseri görüyor. Karanlığı güneşe tercih ediyor. İşiten kulak artık sadece olumsuzu duyuyor. Güzeli, faydalıyı duymuyor. Akıl, doğruyu-yanlışı birbirinden ayıramıyor. Etrafında ‘umut’ verici ne kadar olay vuku bulursa bulsun, kişi bunların farkında bile olmuyor.
Umutsuzluk, yaşarken yaşamıyor gibi hayatın dışına itilmek, ya da bu dünya hayatı oyunundan başrol kendisinden alınmış gibi hissetmektir. Artık kendi hayatının kontrolü, kendi istek ve hedefleri, anlam yitirip-değersizleşmiştir. Rüzgârın önündeki kuru ot misali rüzgâr hangi yöne uçurursa oraya gitmektir. Direnişini, gücünü yitirmektir. Melankolik bir duygu atmosferi içinde ‘asıl amacını’ yitirip O’na sonsuz merhamet sunan gücü unutmasıdır.
“İnsan sonsuzluk yolunun yolcusudur, Allah’ı ancak o bulacaktır. Onun bu yürüyüşünü engellemekten daha büyük günah olur mu? Başkalarının ruh kuvvetini, ümit ve imanını felce uğratan hatta zedeleyen bütün hareketlerimiz günahtır” (Nurettin Topçu, Var Olmak, Dergâh Yay.)
Umutsuzluk, sürekli şikâyet edenleri takip eder. Kendinden ümit kesenleri ve yaşamlarından şükrü uzak kılanları izler. Umutsuzluk susuz bir vahaya benzer. Orda görülen; seraplar, sahici olmayan umutlardır. Ve bu da umutsuz kişiyi daha çok yorar. İnsan hangi konuda umutsuz ise o konuda kendini yetersiz hisseder… Kendisiyle yüzleşmek, eksiğini, yanlışını görmek istemez.
Umutsuz bir ruh, bahar mevsimini kaybetmiş gibidir. Renkli çiçekleri açmayan, yağmuru bulutlarından inmeyen, dalları meyveye durmayan ağaçların gölgesinde yaşamaya benzer umutsuzluk. Dokusunu kaybetmiş bir tende yaşamaya benzer umutsuzluk…
Umutsuzluk eylemsizliği getirir. Yılgınlık, takatsizlik… Ve sonra içinden çıkılması zor karanlık bir zihin… Oysa nefes alıp veriyorsa bir yürek, umutsuzluk orda barınamamalı. Doğan güneşi karşılıyorsa bir beden, umutsuzca pencereden bakmamalı. Doğan her yeni gün, kendinden ve içinde bulunduğun dünyadan ümit kesmemeyi anlatmaya çalışır. Mehmed Akif’in ifade ettiği gibi;
Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
Kendin mi senin yoksa ümidin mi yüreksiz?
…
Azmiyle ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Meyus olanın vicdanını, ruhunu bağlar…
Umutsuzluk, içinde bulunduğumuz âna, zamana ve kendimize zulüm etmektir. Bu haksızlığa hiç kimse maruz kalmamalı. Hele de yüreğinde imanı olanlar, asla bu duyguya yenik düşmemeli. Sahici hedeflerinin arkasında olup bunları bir temenniden ibaret görmemeli. Çünkü ‘umut’ temenniden daha ötesidir.
“Deki; Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz ki Allah bütün günahları affeder. Çünkü o çok bağışlayandır; çok merhamet edendir.” (Zümer-53)
Gelin bu bahar umutsuzluk uğramasın diye yürek hanelerimize umut ekelim ve umut olsun ektiğimiz ve ekeceğimiz bütün tohumların adı… Umut ekelim gördüğümüz tüm kalplere… Neşe olsun, sevinç olsun, tüm yüreklere inanç dolsun… Nadasa bırakılmış zihinlere, çoraklaşmış bünyelere; umutla bırakalım düşünceleri, umutla bırakalım fikirleri… ‘Bundan ne olur’ bakışıyla değil,’ bununla çok şey değişir’ nazarıyla bakalım hayata…
Umut ekenler elbette ki rahmet biçerler, elbette ki bereket hissederler… Yaptıkları her faydalı işten lezzet alırlar… Bir aydınlanma yaşayacaksa insanlık, bu umutla olacaktır.
Bazen bir kelebek kanadıyla hafif ve yavaşta olsa umut; dünyanın öte tarafında bir kıpırdanış, bir esinti meydana getirecektir. Çünkü umutla çıkılan yolda başarısızlık yoktur. Umutla çıkılan yolun sonu hep bahardır. Hep istikrardır… Hep güvendir…
Umutla açılan ellerin, ayakları hedeflerine daha yakındır; umutla söylenilen cümlelerin muhatapları daha cesurdur. Çünkü umut cesaretle, gayretle yol alır. Umutla bakan gözlerin vahaları yeşerttiği kâbildir. Umutla bekleyen ellerin nasırı, hasat mevsiminin hak edilişidir…
Umut, kendisine sahip çıkan zihinleri yarı yolda bırakmaz, hakikate mutlaka ulaştırır. Ve hakikat yolcuları da umutlarını her daim yanlarında bulunduranlardır.
Umutsuzluk bize galebe gelmesin. Her daim umudumuz gayretimizle gidilecek yolumuzu ferah kılsın. Çünkü bir çehreye en çok yakışmayan şey ‘umutsuzluk’tur.
İlgili Yazılar
Modern İnsandan Arınmış İnsan Çabası
Gerçeklik olarak “Amele özgü olan nedir?”, yöntemine ilişkin olarak da “Yapılması uygun düşen amel nedir?” iki soruyla amel mefhumunun manevî boyutunu anlamlandırma ile pratik hayattaki işlevsel boyutunu kullanma yönünde karşılaştırmalı bir bakış açısı geliştirmek önemli.
Şair Tutanağı: Yağmur Duası
Bir karanlık bul ve onu yıka.
Akıl kıyısında eşelenme, kalp denizine dal. Karanlığı karanlıkla yenebileceğin düşüncesinden tevbe et.
Uyanmak karanlığı bulmaktır aslında. Yüzümüzde ezbere bildiğimiz mahmurlukla karanlığı bileklerinden yakalamaktır uyanmak.
Karanlığı yıkamak neyi değiştirir fikri seni eylemesin.
Kur’a hep kendi içimizdeki günahkâra çıkar.
Sen kendi aksini izlemeye meyledip denize düşeni ve içinde haksızlık olan karanlığı yutan balığı hatırla.
Mektup IV
Yazmak insanlık tarihi kadar eski midir diye düşünenler için cevap olsun burada, ilk insana her şeyi öğreten Rabbim yazıyı da öğretmiştir muhakkak. Yazıya yemin eden Rabbim’e hamdolsun ki yazabilme imkânına sahibiz, okuma imkânına da. Yazı mektubun can damarıdır ya, ondan böyle başladım bu mektuba… Ne kadar açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum, bu da anlaşılmama yorgunluğumun göstergesi sayılıversin, öyle ya anlaşılma sancım olmasa niye yazayım ki…
Gassal: Randevuyla Çalışmıyoruz
Aşikâr ki ölüm dikkatini yitirmeden dünyanın -ve iç dünyamızın- ayartıcılarına tam anlamıyla kapılamıyoruz. Bunun farkında olarak çarklarını döndürmek isteyen sistem, ölüm düşüncesini hayatın büsbütün dışına atmak için elinden geleni yapıyor. Bunu yapamadığındaysa ona alışmamızı ve sıradan bir hadise olarak yorumlamamızı istiyor.
Mektup VIII
Hayat ne kadar gürültülüyse, ölüm o kadar sessiz. Hayat ne kadar teslim almaya gayreti zorluyorsa, ölüm teslim olmanın adresi. Hayat sahip olma telaşesi iken, ölüm vazgeçişin belgesi. Hayat iddia kumkuması iken, ölüm ispatın tarifi. Hayat telaşenin canlı filmi ise ölüm sükûnetin resmi. Söylenecek ne çok tarif varken benim aklıma gelenler bunlardı işte. Bence hayatı idrak ölümü doğru anlamakla birebir alakalı. Ancak yaşayanlar ölecektir öyle değil mi?