“Rabbimiz biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamazsan Ziyana uğrayanlardan oluruz.”
(A’râf, 7:23)
Ne oldum değil, ne olacağımın dünyasıdır yaşadığımız dünya… ‘Asla yapmam’ dediklerimizle yarınlarda yapabileceklerimiz arasında saklanan yerdir dünya… Keşkelerin, pişmanlıkların, endişelerin sıra sıra dizilip hayat yolculuğumuzda tecrübeye dönüştüğü yerdir dünya… Kınadığımız şeylerden kınanacağımız, söyleyip de arkasında durmadığımız söylevlerden uyarılacağımız yerdir dünya…
“Bana bir şey olmaz.” deyip “Bir defalık yanlıştan ne çıkar?” diyerek yol alanların; yolun sonunda “ne çok yanılgı yaşadım.” diyenlerin yeridir dünya… Kimi zaman hatalarla yüzleşmekten kaçındığımız, kimi zaman kendimizden kaçtığımız yerdir dünya…
Fani bir kapıdan, ebedi bir âleme geçiş yapacağımız yerdir dünya… Bir imtihan, bir sınav, bir kendini tanıma, anlam yolculuğudur dünya. Neden, niçin, nasılların cevap bulduğu yerdir dünya. Yaratılış amacımızın doğasından kopmayarak, bu seyirde yol alabilmenin; cesareti ve gayreti içinde olduğumuz yerdir dünya…
Her gün yeni fırsatların, güneş gibi üzerimize doğduğu… Pencerelerimizin önüne konduğu, kapı eşiklerinde bizi bekleyen büyük ikramların ikram edildiği yerdir dünya. Her yeni günde dünde yapılan yanlışın, dünde kalması için verilen bir mucizenin saklı olduğu yerdir dünya… Hayatı ciddiye alanlara bahşedilen en büyük ikramdır tövbe…
Öyle bir ikram ki kişinin kendi benliğine yaptığı kötülüğü, çevresine verdiği zararı; kirlettiği yaşamı, sanki hiç zarar vermemiş, benliğini kirletmemiş gibi; yepyeni, pırıl pırıl, tertemiz bir günü tekrar kendisine hediye ediyor. Var mı böyle bir şey? Siz en kötü cürmü işliyorsunuz, ama ötelerden bir ses “Benim rahmetim her şeyin üstündedir.” diyor, yeter ki rahmet kapısından girmeyi ‘nasûh’ bir tövbeyle bilin.
“Ey iman edenler! Tövbe-i nasûh ile Allah’a tövbe edin!” (Tahrîm, 66:8)
Dünya ve içindekilerin insanı daralttığı, bunalttığı bir zamanda hangi güç hangi insana ferahlık ve içsel bir huzur bahşedebilir ki? Ka’b b. Mâlik gibi kaç insan elli gün bekleyebilir? Yaptığı yanlışın dünyevî anlamda telafisi o an için yoksa… Bir kere geri kalmışsa… O seferin içinde olmamışsa… Bir de üstüne toplumu içinde eleştirilmiş, yaptığı yanlış herkes tarafından öğrenilmişse… Çaresizliğin en zorunu yaşamışsa… Kim ve nasıl bu ruh hâline şifa gelebilir ki? İşte böyle bir zamanda tövbe en büyük müjde ve bir mucize kıymetinde olur insan için…
Kaçırılan bir ikramın farkında olup onu düzeltmek için emek vererek, samimiyetle gayret eden, bir daha böyle bir şeye tevessül etmeyeceğinin kararlığı içinde olan kişiye; yepyeni bir nimet kapısıdır tövbe…
Hangi büyük ikramiye, yaşadığınız tüm yanlış ve hataları silip yepyeni bir gün, günahlarla kirletilmemiş bir yaşam vadedebilir ki?
Her şeye rağmen, hatasıyla sevabıyla; hüznüyle, mutluluğuyla sorumluluklarımızdan vazgeçmeyeceğimizin adıdır tövbe… Bir defa düştüysem tekrar kalkarım, düşmelere razı olup orda kalmamamın adıdır tövbe…
Bu diyardan alın aklığıyla kalp ve zihin duruluğuyla ayrılabilmek… Ne büyük saadet? “Faniyim, fani olanı istemem.” deyip geçici duygu ve algıların peşinde bir ömrü -oyalanma davranışlarıyla- geçirmemenin adıdır tövbe. Kendini sıygaya çekip kendi kendinin muhasibi olmaktır tövbe…
Hayatı, bir ciddiyet, bir rikkat ve ihtimam üzere inşa edebilmek için; büyük bir içsel zenginlik ve güç kaynaklarının farkında olanlar için; hangi imtihan hangi zorluk hangi günah ‘olması gereken’ kıvamdan ayrı koyabilir ki? Hangi bataklık, kişi çıkmayı bildikten sonra zorla içine çekebilir ve oraya mecbur tutabilir? Hangi günah içinden çıkılmayacak kadar derin olabilir ki?
Hangi yolun yanlışlığı anlaşılınca geri dönüşü olmaz? Hangi farkındalık eski hâle rücu etmiş ki? Hangi kabuk içten kırılıp da hayat bulmamış? Her yolun bir gidişi bir de dönüşü vardır. İşte tövbe, böyle bir yaşamın içinde insanlık için bir cankurtaran işlevi görür. Tövbe, geri dönüşün, aslına rücu edişin, pişmanlıkların onda anlam bulduğu yerdir.
Tövbe, yeri geldiğinde eğriyi doğrultmak, yanlışı düzeltmek gibidir. Hep bir fırsatın yanı başımızda durmasıdır. Yaşanılan her ne olursa olsun onun (tövbenin) arınmışlığıyla, onun (tövbenin) kararlılığıyla, hiç yaşanmamış gibi hayata kaldığı yerden devam edebilmektir. Affediştir kendini, bağışlanmayı dilemektir. “Nasıl yaptım!” duygusuna kendisini kaptırarak kaygı ve vicdanının esaretine kapılmayıp; bir daha aynı hatayı yapmamak için ondan öğrendiklerini tecrübeye dönüştürüp tekrarı olmaması için çaba göstermektir tövbe.
Büyük bir kurtuluştur tövbe. Omuzları çökerten ağır yükleri indirebilmektir. Kalpten zihne ulaşan bu iki merkezi kontrol edip, yanlış giden davranışı düzeltmektir… İster bir mağarada ister bir rezidansta ister yalnızlıkta ister kalabalıkta, kişi o sıkışmışlığı nerede yaşarsa yaşasın, nefes aldıran, tekrar hayata döndüren bir manevradır tövbe.
Nasıl ki yapılan hiçbir kötülük sadece kendi ile kalmıyor, başka kötülüklere de kapı aralıyorsa; tövbe de sadece yapılan bedende kalmıyor kendi fıtrî yapısını düzelttiği gibi diğer bünyelere de sirayet ediyor. İyilik ve kötülüğün kol kola gezindiği bir dünyada; iyi olmak ve iyi kalmak ancak nasûh bir tövbe kararlılığıyla mümkün olabiliyor.
Tövbe “her gün yeniden doğarız, bizden kim usanası” umuduyla günahın bireysel ve toplumsal zincirlerini kırıp özüne kavuşmaktır.
Kendini özünden ayıran bütün engelleri aşma çabası içinde olmaktır. Kötülük sel gibi aksa da İbrahim misali tek kalsa da elindeki baltayı kötülüğün boynuna asma cesaretini gösterebilmektir tövbe. Bir affedilişin insana nasıl hayat bahşettiğinin adıdır tövbe.
Kötülükten iyilik, cehaletten bilgelik, kirliden temiz, ölüden diri çıkarandır tövbe… Kendinden ümit kesmemenin iradesini gösterip kendisine bu hayatı bahşeden rabbinin her zaman onun yanında olduğunu hissettiren itkidir tövbe. Rabbini tanıdıkça ona güveni artıkça insanın kendine de güveni artar. Tövbe her şeye rağmen kendinden ümit kesmemektir.
İşte tövbe, Rabbimizin görmemizi istediği şekilde kendimize bakmayı öğrenip hem yaşadığımız dünyayı daha korunaklı hâle getirir hem de zihinsel güç olarak kendimizi güçlü hissettirir. Çünkü günah, insan olmamızın bir göstergesi olduğu gibi tövbe de irademizi kullanıp günahtan dönme, günahı tercih etmeme yetkinliğimizin olduğunun bir göstergesidir.
İnsan tövbesiyle Allah’a yaklaştıkça günahlardan uzaklaşacaktır. Çünkü siz rahmet kapısını çaldıkça kapılar size açılacak ve siz Rabbinizin elini tutmak istedikçe O sizi kucaklayacaktır. Çünkü Rabbimiz kendisine doğru açılan, uzanan hiçbir eli geri çevirmemiş ve çevirmeyecektir. Yeter ki o kapıdan bağışlanma dileyerek, tüm samimiyetimizle doğru bir şekilde girelim. Amenna ve Saddakna…
Frankfurt Okulu’nun önemli temsilcilerinden Adorno’nun deyişiyle “kültür endüstri”sine rağmen bir şeyler yapmak, akıntıya karşı küreklere davranmaya benziyor. Bu nedenle farklı yaş grubundaki bireylerin, dayatılan tek tip müzik endüstrisinden sıyrılıp aynı şarkılara, ezgilere gönlünde yer açması gittikçe türüne az rastlanan bir durum.
Bir yerler karışıyor ve birileri yollara düşüyor, insanlar doğdukları ülkelerde değil de, rüyalarında bile görmedikleri ülkelerde doyuyor, çoğalıyor ve ölüyor. Rûmi’ye Rûmi dediğim için beni milliyetçi olmakla suçlamıştı Şiraz’da Hafız’ın mezarı başındaki İranlı insandaşım. Belhî, Belhî diye düzeltmişti hatamı. Hassasiyetleri anlayabiliyorum ama gene de anlı şanlı Cibran’a Bostonlı denmesinin onun Lübnan’daki köklerine halel getirmeyeceğine, birilerinin daha sahiplenmesinin dünya adına büyük bir kazanım olacağına inanıyorum.
Seyyah gözünü çimenlerin üzerinde açmış olmanın şaşkınlığıyla doğrulmuş. Etrafını incelerken buraya nasıl ve ne zaman geldiğini hatırlamaya çalışsa da başaramamış. Bu hiç bir tepenin görülmediği dümdüz araziyi adımlamış, kocaman ovanın her hangi bir yere varmadığını görmüş. Uzay boşluğunda öylece duran koca bir bahçe mi? Rüya mı, hayal mi, masal mı bilememiş seyyah… Yemyeşil kocaman bu arazinin ortasında iki büyük kapı varmış. Kapılar dik bir şekilde arazinin orta yerinde birbirlerine dönük ve hiçbir yerle bağlantısı olmadan duruyormuş. Seyyah merakla kapılardan birini açmış, içeri adım atmış. Farklı bir dünyaya açılmış kapı; yüzyıllar önceymiş sanki…
11 Eylül sonrası dünya sinemalarında öne çıkan önemli bir mesele de Müslüman kadınların toplumdaki konumu, değeri üzerindedir. Bu meselenin can alıcı tarafını ikiye ayırdığımızda kadınların gerek İslam toplumunda gerekse Batı toplumlarında yaşadıkları sorunlar karşımıza çıkar. Müslüman kadınların Batıda yaşadığı sorunları bir tarafa bırakıp Doğu’da, daha doğru kendi toplumunda yaşadıklarını bu yazıda ele alacağız.
Bazı yönetmenlerin film yapma arzusu çok öncelere dayanır. Gökyüzü Kadar Kırmızı filminin yönetmeni Bortone’un ileride müzikle ilgili bir film yapmak istemesi ve 2004 Fransız yapımı “Koro” (Les Choristes) filminin yönetmeni Christophe Barratier’in küçük yaştan itibaren müziğe olan sevdasından ötürü müzikle alâkalı bir film yapmak istemesi buna örnek gösterilebilir. Yönetmenlerin birçoğu kendi hissettiklerini, yaşadıklarını belgelemek, hatıralarını görselliğe dökmek amacı içinde olabiliyorlar.
Hayatı Ciddiye Almanın Bir Adıdır Tövbe
“Rabbimiz biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamazsan Ziyana uğrayanlardan oluruz.”
(A’râf, 7:23)
Ne oldum değil, ne olacağımın dünyasıdır yaşadığımız dünya… ‘Asla yapmam’ dediklerimizle yarınlarda yapabileceklerimiz arasında saklanan yerdir dünya… Keşkelerin, pişmanlıkların, endişelerin sıra sıra dizilip hayat yolculuğumuzda tecrübeye dönüştüğü yerdir dünya… Kınadığımız şeylerden kınanacağımız, söyleyip de arkasında durmadığımız söylevlerden uyarılacağımız yerdir dünya…
“Bana bir şey olmaz.” deyip “Bir defalık yanlıştan ne çıkar?” diyerek yol alanların; yolun sonunda “ne çok yanılgı yaşadım.” diyenlerin yeridir dünya… Kimi zaman hatalarla yüzleşmekten kaçındığımız, kimi zaman kendimizden kaçtığımız yerdir dünya…
Fani bir kapıdan, ebedi bir âleme geçiş yapacağımız yerdir dünya… Bir imtihan, bir sınav, bir kendini tanıma, anlam yolculuğudur dünya. Neden, niçin, nasılların cevap bulduğu yerdir dünya. Yaratılış amacımızın doğasından kopmayarak, bu seyirde yol alabilmenin; cesareti ve gayreti içinde olduğumuz yerdir dünya…
Her gün yeni fırsatların, güneş gibi üzerimize doğduğu… Pencerelerimizin önüne konduğu, kapı eşiklerinde bizi bekleyen büyük ikramların ikram edildiği yerdir dünya. Her yeni günde dünde yapılan yanlışın, dünde kalması için verilen bir mucizenin saklı olduğu yerdir dünya… Hayatı ciddiye alanlara bahşedilen en büyük ikramdır tövbe…
Öyle bir ikram ki kişinin kendi benliğine yaptığı kötülüğü, çevresine verdiği zararı; kirlettiği yaşamı, sanki hiç zarar vermemiş, benliğini kirletmemiş gibi; yepyeni, pırıl pırıl, tertemiz bir günü tekrar kendisine hediye ediyor. Var mı böyle bir şey? Siz en kötü cürmü işliyorsunuz, ama ötelerden bir ses “Benim rahmetim her şeyin üstündedir.” diyor, yeter ki rahmet kapısından girmeyi ‘nasûh’ bir tövbeyle bilin.
“Ey iman edenler! Tövbe-i nasûh ile Allah’a tövbe edin!” (Tahrîm, 66:8)
Dünya ve içindekilerin insanı daralttığı, bunalttığı bir zamanda hangi güç hangi insana ferahlık ve içsel bir huzur bahşedebilir ki? Ka’b b. Mâlik gibi kaç insan elli gün bekleyebilir? Yaptığı yanlışın dünyevî anlamda telafisi o an için yoksa… Bir kere geri kalmışsa… O seferin içinde olmamışsa… Bir de üstüne toplumu içinde eleştirilmiş, yaptığı yanlış herkes tarafından öğrenilmişse… Çaresizliğin en zorunu yaşamışsa… Kim ve nasıl bu ruh hâline şifa gelebilir ki? İşte böyle bir zamanda tövbe en büyük müjde ve bir mucize kıymetinde olur insan için…
Kaçırılan bir ikramın farkında olup onu düzeltmek için emek vererek, samimiyetle gayret eden, bir daha böyle bir şeye tevessül etmeyeceğinin kararlığı içinde olan kişiye; yepyeni bir nimet kapısıdır tövbe…
Hangi büyük ikramiye, yaşadığınız tüm yanlış ve hataları silip yepyeni bir gün, günahlarla kirletilmemiş bir yaşam vadedebilir ki?
Her şeye rağmen, hatasıyla sevabıyla; hüznüyle, mutluluğuyla sorumluluklarımızdan vazgeçmeyeceğimizin adıdır tövbe… Bir defa düştüysem tekrar kalkarım, düşmelere razı olup orda kalmamamın adıdır tövbe…
Bu diyardan alın aklığıyla kalp ve zihin duruluğuyla ayrılabilmek… Ne büyük saadet? “Faniyim, fani olanı istemem.” deyip geçici duygu ve algıların peşinde bir ömrü -oyalanma davranışlarıyla- geçirmemenin adıdır tövbe. Kendini sıygaya çekip kendi kendinin muhasibi olmaktır tövbe…
Hayatı, bir ciddiyet, bir rikkat ve ihtimam üzere inşa edebilmek için; büyük bir içsel zenginlik ve güç kaynaklarının farkında olanlar için; hangi imtihan hangi zorluk hangi günah ‘olması gereken’ kıvamdan ayrı koyabilir ki? Hangi bataklık, kişi çıkmayı bildikten sonra zorla içine çekebilir ve oraya mecbur tutabilir? Hangi günah içinden çıkılmayacak kadar derin olabilir ki?
Hangi yolun yanlışlığı anlaşılınca geri dönüşü olmaz? Hangi farkındalık eski hâle rücu etmiş ki? Hangi kabuk içten kırılıp da hayat bulmamış? Her yolun bir gidişi bir de dönüşü vardır. İşte tövbe, böyle bir yaşamın içinde insanlık için bir cankurtaran işlevi görür. Tövbe, geri dönüşün, aslına rücu edişin, pişmanlıkların onda anlam bulduğu yerdir.
Tövbe, yeri geldiğinde eğriyi doğrultmak, yanlışı düzeltmek gibidir. Hep bir fırsatın yanı başımızda durmasıdır. Yaşanılan her ne olursa olsun onun (tövbenin) arınmışlığıyla, onun (tövbenin) kararlılığıyla, hiç yaşanmamış gibi hayata kaldığı yerden devam edebilmektir. Affediştir kendini, bağışlanmayı dilemektir. “Nasıl yaptım!” duygusuna kendisini kaptırarak kaygı ve vicdanının esaretine kapılmayıp; bir daha aynı hatayı yapmamak için ondan öğrendiklerini tecrübeye dönüştürüp tekrarı olmaması için çaba göstermektir tövbe.
Büyük bir kurtuluştur tövbe. Omuzları çökerten ağır yükleri indirebilmektir. Kalpten zihne ulaşan bu iki merkezi kontrol edip, yanlış giden davranışı düzeltmektir… İster bir mağarada ister bir rezidansta ister yalnızlıkta ister kalabalıkta, kişi o sıkışmışlığı nerede yaşarsa yaşasın, nefes aldıran, tekrar hayata döndüren bir manevradır tövbe.
Nasıl ki yapılan hiçbir kötülük sadece kendi ile kalmıyor, başka kötülüklere de kapı aralıyorsa; tövbe de sadece yapılan bedende kalmıyor kendi fıtrî yapısını düzelttiği gibi diğer bünyelere de sirayet ediyor. İyilik ve kötülüğün kol kola gezindiği bir dünyada; iyi olmak ve iyi kalmak ancak nasûh bir tövbe kararlılığıyla mümkün olabiliyor.
Kendini özünden ayıran bütün engelleri aşma çabası içinde olmaktır. Kötülük sel gibi aksa da İbrahim misali tek kalsa da elindeki baltayı kötülüğün boynuna asma cesaretini gösterebilmektir tövbe. Bir affedilişin insana nasıl hayat bahşettiğinin adıdır tövbe.
Kötülükten iyilik, cehaletten bilgelik, kirliden temiz, ölüden diri çıkarandır tövbe… Kendinden ümit kesmemenin iradesini gösterip kendisine bu hayatı bahşeden rabbinin her zaman onun yanında olduğunu hissettiren itkidir tövbe. Rabbini tanıdıkça ona güveni artıkça insanın kendine de güveni artar. Tövbe her şeye rağmen kendinden ümit kesmemektir.
İşte tövbe, Rabbimizin görmemizi istediği şekilde kendimize bakmayı öğrenip hem yaşadığımız dünyayı daha korunaklı hâle getirir hem de zihinsel güç olarak kendimizi güçlü hissettirir. Çünkü günah, insan olmamızın bir göstergesi olduğu gibi tövbe de irademizi kullanıp günahtan dönme, günahı tercih etmeme yetkinliğimizin olduğunun bir göstergesidir.
İnsan tövbesiyle Allah’a yaklaştıkça günahlardan uzaklaşacaktır. Çünkü siz rahmet kapısını çaldıkça kapılar size açılacak ve siz Rabbinizin elini tutmak istedikçe O sizi kucaklayacaktır. Çünkü Rabbimiz kendisine doğru açılan, uzanan hiçbir eli geri çevirmemiş ve çevirmeyecektir. Yeter ki o kapıdan bağışlanma dileyerek, tüm samimiyetimizle doğru bir şekilde girelim. Amenna ve Saddakna…
İlgili Yazılar
Barış’a da Bir Sorsalar
Frankfurt Okulu’nun önemli temsilcilerinden Adorno’nun deyişiyle “kültür endüstri”sine rağmen bir şeyler yapmak, akıntıya karşı küreklere davranmaya benziyor. Bu nedenle farklı yaş grubundaki bireylerin, dayatılan tek tip müzik endüstrisinden sıyrılıp aynı şarkılara, ezgilere gönlünde yer açması gittikçe türüne az rastlanan bir durum.
Yine Yoldayız: İnsanlık Ne Zaman Çıkıyor Yola?
Bir yerler karışıyor ve birileri yollara düşüyor, insanlar doğdukları ülkelerde değil de, rüyalarında bile görmedikleri ülkelerde doyuyor, çoğalıyor ve ölüyor. Rûmi’ye Rûmi dediğim için beni milliyetçi olmakla suçlamıştı Şiraz’da Hafız’ın mezarı başındaki İranlı insandaşım. Belhî, Belhî diye düzeltmişti hatamı. Hassasiyetleri anlayabiliyorum ama gene de anlı şanlı Cibran’a Bostonlı denmesinin onun Lübnan’daki köklerine halel getirmeyeceğine, birilerinin daha sahiplenmesinin dünya adına büyük bir kazanım olacağına inanıyorum.
Seyyah – III – Masalda üzerinde durulan duygu: Korku
Seyyah gözünü çimenlerin üzerinde açmış olmanın şaşkınlığıyla doğrulmuş. Etrafını incelerken buraya nasıl ve ne zaman geldiğini hatırlamaya çalışsa da başaramamış. Bu hiç bir tepenin görülmediği dümdüz araziyi adımlamış, kocaman ovanın her hangi bir yere varmadığını görmüş. Uzay boşluğunda öylece duran koca bir bahçe mi? Rüya mı, hayal mi, masal mı bilememiş seyyah… Yemyeşil kocaman bu arazinin ortasında iki büyük kapı varmış. Kapılar dik bir şekilde arazinin orta yerinde birbirlerine dönük ve hiçbir yerle bağlantısı olmadan duruyormuş. Seyyah merakla kapılardan birini açmış, içeri adım atmış. Farklı bir dünyaya açılmış kapı; yüzyıllar önceymiş sanki…
Afganistan’a Yolculuk ve Sabır Taşı’nın Çatlaması
11 Eylül sonrası dünya sinemalarında öne çıkan önemli bir mesele de Müslüman kadınların toplumdaki konumu, değeri üzerindedir. Bu meselenin can alıcı tarafını ikiye ayırdığımızda kadınların gerek İslam toplumunda gerekse Batı toplumlarında yaşadıkları sorunlar karşımıza çıkar. Müslüman kadınların Batıda yaşadığı sorunları bir tarafa bırakıp Doğu’da, daha doğru kendi toplumunda yaşadıklarını bu yazıda ele alacağız.
Sorunlu Olan Öğrenciler Mi Yoksa Onların Yetiştirilme Biçimleri Mi? Bir Eğitim Metodu Olarak Koro’dan Sesler
Bazı yönetmenlerin film yapma arzusu çok öncelere dayanır. Gökyüzü Kadar Kırmızı filminin yönetmeni Bortone’un ileride müzikle ilgili bir film yapmak istemesi ve 2004 Fransız yapımı “Koro” (Les Choristes) filminin yönetmeni Christophe Barratier’in küçük yaştan itibaren müziğe olan sevdasından ötürü müzikle alâkalı bir film yapmak istemesi buna örnek gösterilebilir. Yönetmenlerin birçoğu kendi hissettiklerini, yaşadıklarını belgelemek, hatıralarını görselliğe dökmek amacı içinde olabiliyorlar.