Sanki yıllarca uykuda kalmışım Ashab-ı Kehf gibi, birden uyanmışım da her şey değişmiş, çağ bile.
“Sen neden, kimden kaçtın da bunca zaman derin uykulara daldın?” diye soruyorum kendime. Her günüm bir yıl gibi geçmişçesine derin izler bırakırken kalbimde, “Değdi mi bu kadar uykuya?” diye sormadan edemiyorum. Ashab-ı Kehf’in mücadelesini sen ne kadar yaşadın da kaçmayı hak ettin sorusu gelir ardından. Onlar kadar dinin için mücadele ettin mi? Peki, onlar kadar imanın var mı ki senin? Ama onlar tek değillerdi de senin gibi. Gerçi sen de tek sayılmazsın. Senden öte senden ziyade kaç benlik daha taşıyorsun bu topraktan olma bedende. Taşıdığın her sıfatla yeni bir sen oluyorsun. Bazen “evlat” vasfınla sorumluluğunun altında eziliyorsun, “Yeterince evlatlık yapabildim mi?” sorusu ve “Acaba?”lar arasında gelgitler yaşarken buluyorsun kendini. Evlatlık sıfatının hakkını verememenin endişesi sararken ruhunu, bir bakmışsın, nefes alasın diye “anne” sıfatın devreye girmiş ve kendini bir anda kıyıya vurmuş Yûnus gibi hissediyorsun. Şöyle bir sendeledikten sonra yavrucuğunun karşısında -ama ona hiç sezdirmeden- yapman gerekeni yaparsın. İstemiyorsun, tabiî ki can parçan acılarını hissetmesin, devrik bir evlat olarak görmesin anneciğini. Her ne kadar evlat olarak vazifeni yerine getirdiğini düşünsen de yine “Az mı yaptım, daha fazla mı olmalıydı?” diye içini kemiren düşüncelerden kurtulamıyorsun. Tıpkı Yûnus gibi, belki de kaçmak istiyorsun, sorumluluklarından da Rabb’in seni Kehf Ashabı gibi derin uykulara daldırıyor. Oysa sen de bir sağa bir sola dönüp duruyordun uykunda. Düşler miydi gerçeğin, yoksa uyanışın mı? Pişmanlıkların mıydı seni kazançlı eden, yoksa fedakârlıkların mı? Beynini kemiren ve ruhunu saran hesaplaşmalarının girdabından sıyırıp açtın mı kollarını yeni umutlara, ufuklara…
Çabalamadan olmaz, bilirsin. Bilirsin ve bildiğine de inanırsın ki her zorluk beraberinde muhakkak ki en az iki kolaylıkla gelir. Yaşamanın can sıkıntısından farksız olduğu anlar olur ki işte o anlar…
Can sıkıntısıyla kalsa iyi; bunalımların, depresyonların, streslerin ardı arkası kesilmez. Ölmekten başka isteğin olmaz ama ölmeye de cesaretin yoktur. Ölmek istedikçe daha çok ömür eklenir yaşam takvimine sanki. Her günü bir ömür gibi geçirirsin ama yaşayarak değil ölmeden ölerek. Ancak zorlukla gelen kolaylıkları görebilirsen tüm bu darlıklardan kurtulabilirsin. Hayatının bir anlamı olduğunu, bir amaca göre yaratıldığını, bu amaca götürecek rehberinin olduğunu ve onun doğrultusunda yoluna ışık tutarsan en güzele ulaşacağını bilmenin haklı gururunu taşıyorsan kurtuluşa erdin demektir.
Hayat; giriş, gelişme ve sonuçtan oluşan bir kompozisyona benzer. İyi bir kompozisyonun dereceyi hak etmesi gibi hayata en güzel kıvamla başlanmalı ve bu kıvam bozulmadan yaşanmalı. Sonra verilen emanet hakkıyla teslim edilip gidilmeli. Acısıyla tatlısıyla yaşadığımız hayatın kendisi önemli olmakla birlikte, sonuç hepsinden daha güzel olmalıdır.
Kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur, vesselam…
Bilmeni isterim ki yazmak da okumak da benim çok işime yarıyor. Hayatın haritasında gidilecek veya gidilmeyecek yolları görmeme yardım ediyor… Diğerinin düşünceleri kendime ayna tutarken yardım ediyor. Bazen aynı ateşte yandığım, bazen aynı gölgeyi canlı saydığım insanlarla karşılaşıyorum okuduklarımın, dinlediklerimin bir yerinde…
Filmler algılarımızı yeniden kavramaya ve bilme ilişkilerine açan değişik coğrafyalara götürür ve dünyayı kavramaya yönelik bakışımızı çoğaltabilme potansiyeline sahiptir (Süalp, 2014) . Filmler hem bir başka bilme alanı açar, hem de bir toplumu bir başka topluma açmanın/tanıştırmanın yollarını gösterir.
Çocukların olduğu yerde umutlar, meraklı bakışlar vardır. Kahkahaların ve gülümsemelerin bulaşıcılığı söz konusudur çocukların olduğu yerlerde. Eğitimci Mösyö Lazhar, çocukların masumiyetinin mükemmel bir tasvirinin olduğu yerde çalışan, değişim talebini maskeleyen bir sığınak olarak okullarda “insan olmayı öğrenme” sürecine kafa yormaktadır.
Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana ya Rabbi
Taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya Rabbel alemin
tütmesi gereken ocak nerde?
İnsanlık tüketmeyi öğrendiğinden beri huzura kavuşamadı. Çünkü tüketmeyi öğrenen insanın kodlarına yok etmenin temel hazları işlendi. Temel sorun yok edilenin de evrende bir yer kaplayacağını düşünmemekti. Sonsuzluk algısında meydana gelen dönüşüm de bu konuda etkili. Ebediyet fikrinde olmuş olan, olacak olan ve olan birbirinden kopmaz bir bütündür ve her şeyin bir yeri vardır bu evrende.
Derin Uykular
Sanki yıllarca uykuda kalmışım Ashab-ı Kehf gibi, birden uyanmışım da her şey değişmiş, çağ bile.
“Sen neden, kimden kaçtın da bunca zaman derin uykulara daldın?” diye soruyorum kendime. Her günüm bir yıl gibi geçmişçesine derin izler bırakırken kalbimde, “Değdi mi bu kadar uykuya?” diye sormadan edemiyorum. Ashab-ı Kehf’in mücadelesini sen ne kadar yaşadın da kaçmayı hak ettin sorusu gelir ardından. Onlar kadar dinin için mücadele ettin mi? Peki, onlar kadar imanın var mı ki senin? Ama onlar tek değillerdi de senin gibi. Gerçi sen de tek sayılmazsın. Senden öte senden ziyade kaç benlik daha taşıyorsun bu topraktan olma bedende. Taşıdığın her sıfatla yeni bir sen oluyorsun. Bazen “evlat” vasfınla sorumluluğunun altında eziliyorsun, “Yeterince evlatlık yapabildim mi?” sorusu ve “Acaba?”lar arasında gelgitler yaşarken buluyorsun kendini. Evlatlık sıfatının hakkını verememenin endişesi sararken ruhunu, bir bakmışsın, nefes alasın diye “anne” sıfatın devreye girmiş ve kendini bir anda kıyıya vurmuş Yûnus gibi hissediyorsun. Şöyle bir sendeledikten sonra yavrucuğunun karşısında -ama ona hiç sezdirmeden- yapman gerekeni yaparsın. İstemiyorsun, tabiî ki can parçan acılarını hissetmesin, devrik bir evlat olarak görmesin anneciğini. Her ne kadar evlat olarak vazifeni yerine getirdiğini düşünsen de yine “Az mı yaptım, daha fazla mı olmalıydı?” diye içini kemiren düşüncelerden kurtulamıyorsun. Tıpkı Yûnus gibi, belki de kaçmak istiyorsun, sorumluluklarından da Rabb’in seni Kehf Ashabı gibi derin uykulara daldırıyor. Oysa sen de bir sağa bir sola dönüp duruyordun uykunda. Düşler miydi gerçeğin, yoksa uyanışın mı? Pişmanlıkların mıydı seni kazançlı eden, yoksa fedakârlıkların mı? Beynini kemiren ve ruhunu saran hesaplaşmalarının girdabından sıyırıp açtın mı kollarını yeni umutlara, ufuklara…
Can sıkıntısıyla kalsa iyi; bunalımların, depresyonların, streslerin ardı arkası kesilmez. Ölmekten başka isteğin olmaz ama ölmeye de cesaretin yoktur. Ölmek istedikçe daha çok ömür eklenir yaşam takvimine sanki. Her günü bir ömür gibi geçirirsin ama yaşayarak değil ölmeden ölerek. Ancak zorlukla gelen kolaylıkları görebilirsen tüm bu darlıklardan kurtulabilirsin. Hayatının bir anlamı olduğunu, bir amaca göre yaratıldığını, bu amaca götürecek rehberinin olduğunu ve onun doğrultusunda yoluna ışık tutarsan en güzele ulaşacağını bilmenin haklı gururunu taşıyorsan kurtuluşa erdin demektir.
Hayat; giriş, gelişme ve sonuçtan oluşan bir kompozisyona benzer. İyi bir kompozisyonun dereceyi hak etmesi gibi hayata en güzel kıvamla başlanmalı ve bu kıvam bozulmadan yaşanmalı. Sonra verilen emanet hakkıyla teslim edilip gidilmeli. Acısıyla tatlısıyla yaşadığımız hayatın kendisi önemli olmakla birlikte, sonuç hepsinden daha güzel olmalıdır.
Kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur, vesselam…
İlgili Yazılar
XIV. Mektup / Son Mektup
Bilmeni isterim ki yazmak da okumak da benim çok işime yarıyor. Hayatın haritasında gidilecek veya gidilmeyecek yolları görmeme yardım ediyor… Diğerinin düşünceleri kendime ayna tutarken yardım ediyor. Bazen aynı ateşte yandığım, bazen aynı gölgeyi canlı saydığım insanlarla karşılaşıyorum okuduklarımın, dinlediklerimin bir yerinde…
Kısa Filmlerde Eğitimin Katmanlı Boyutlarına Bakmak
Filmler algılarımızı yeniden kavramaya ve bilme ilişkilerine açan değişik coğrafyalara götürür ve dünyayı kavramaya yönelik bakışımızı çoğaltabilme potansiyeline sahiptir (Süalp, 2014) . Filmler hem bir başka bilme alanı açar, hem de bir toplumu bir başka topluma açmanın/tanıştırmanın yollarını gösterir.
Diasporaki “Canım Öğretmenim” Dertlere Deva Olabilir Mi?
Çocukların olduğu yerde umutlar, meraklı bakışlar vardır. Kahkahaların ve gülümsemelerin bulaşıcılığı söz konusudur çocukların olduğu yerlerde. Eğitimci Mösyö Lazhar, çocukların masumiyetinin mükemmel bir tasvirinin olduğu yerde çalışan, değişim talebini maskeleyen bir sığınak olarak okullarda “insan olmayı öğrenme” sürecine kafa yormaktadır.
Üzerimde Kalan Yaşamak Suçu mu?
Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana ya Rabbi
Taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya Rabbel alemin
tütmesi gereken ocak nerde?
Baumanın Iskarta Hayatlar Kavramı Üzerinden ‘İsraf Atık Ve Getto’
İnsanlık tüketmeyi öğrendiğinden beri huzura kavuşamadı. Çünkü tüketmeyi öğrenen insanın kodlarına yok etmenin temel hazları işlendi. Temel sorun yok edilenin de evrende bir yer kaplayacağını düşünmemekti. Sonsuzluk algısında meydana gelen dönüşüm de bu konuda etkili. Ebediyet fikrinde olmuş olan, olacak olan ve olan birbirinden kopmaz bir bütündür ve her şeyin bir yeri vardır bu evrende.