Biliyorum, modern zamanların çıkmazlarında, savrulmamak için çabalıyorsun… Bir okyanus ortasında pusulasını kaybetmiş gemi kaptanı gibi tedirgin ve bir o kadar kaygılısın. Ya bir daha kıyıya, o güvenli limana ulaşamazsan! Ya bir daha seni kucaklayacak toprağa ayaklarını basamazsan! O sıcaklığı hissedemezsen! Yitirdiğin duygulara bir yenisini daha eklersen! Ruhunu yitirmiş, kimsesizliğe razı olmuş bu derin okyanusta kaybolup gidersen! Ya bir duyguyu daha yitirmenin hayal kırıklığını yaşayıp sonra buna alışırsan!
Kötülüğe alışmak… Sessiz çığlıkların içinde bir metafor oluşturup kendini bunlarla oyalamak. Her gün izlenilen olumsuzluklara, yaşanılan dramlara bir yenisi eklenirken, sadece ‘oyalanma’ davranışlarının içinde kendini gereksiz bir nesne gibi kenarda köşede bırakmak…
Her güzel şey yerini çirkinliklere bırakmak zorunda mı? Nasıl bir savaş, nasıl bir mücadele bu? Nasıl savaşılır bu duygu dünyasında? Kiminle, nasıl savaşacağını bilmemek kadar zor bir şey yokmuş hayatta…
Biliyorum, birçok güzel duyguyu yitirmenin yenilmişliğini yaşamak istemiyorsun artık. İçten, pazarlıksız, çıkarsız, tüm samimiyetiyle seni; sen olduğun için sarıp sarmalayacak; yürekler, zihinler arıyorsun… Ait olmak istiyorsun,; kişi hayata aidiyet duygusuyla tutunurmuş. Köksüz bir bitki başka köklerde yer bulurmuş. Kendi köklerinde kalmak, onlarla boy verip geleceğe uzanmak istiyorsun…
“Ancak bir şeyler yanlış gittiğinde -iflasın eşiğine gelindiğinde, alışık olmadığımız şeyler gerçekleştiğinde ya da “normların dışına çıkılıp” dünyanın nasıl bir yer olduğu ve dünyada neler olabileceğine dair zımnî varsayımlarımıza meydan okuyan şeylerle karşılaşıldığında- şeyleri görür, onların farkına ve bilincine varırız.” (Martin Heidegger)
Yüreğine ve zihnine almadığın kimsenin hayatına dokunamazsın… Onunla bir ünsiyet kuramazsın… Bunun içindir yalnızlığın… Çünkü herkesin hayatı çok dolu! Günleri, ayları, mevsimleri çok dolu! Ne bir baharı var sana ayıracak ne sonbaharı… Ne bir sabah üzeri zamanı ne ikindi sonrası zamanı var… Bunca kaygının sebebi bu, biliyorum. Kimse kimseye yurt olmak istemiyor. Güven vermek ve güven almaktan kaçıyor. El-emin olmak, el-Halil olmak, el-Münib olmak ürkütüyor… Başka isimler başka vasıflar alma telaşesinde insanlık… Geçici hayatın köprüsünü adımladığının farkında olmayarak.
Onun için vatanlarındaki bunca mülteci zihin, vatansız mültecilere bakarken duyarlılığı artmıyor. Dünya bir mülteci kampına doğru evriliyor; herkes yurtsuz herkes kimsesiz ve herkes hep başkasının kendisine vatan olmasını, sıcacık bir tebessümle içini ısıtmasını bekliyor. Oysa bilinmiyor ki beklenen, bekleyenden daha evla değildir…
“Niçin başka güneş başka toprak ararsın? / Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?” (Montaigne)
İçinde bulunduğumuz toplum, önünden ayrılamadığımız ekran, o kadar çok korku üretmeye başladı ki; güven zemininden her gün biraz daha uzaklaşıyoruz. Her an başımıza ne geleceğinin endişesini o kadar çok zihin altımıza, olumsuz örnek ve davranışlarla gösteriliyor ki; herkes herkesin düşmanı, herkes herkesin celladı olmuş durumda. Böyle bir ortamda güvenden, fedakârlıktan ve en önemlisi samimiyetten koparılıyoruz. Ve kendimizi nereye ait hissedeceğiz duygusuyla zamana yenik düşüyoruz.
Oysa insan samimiyetiyle, saflığıyla ve fıtrata yakınlığıyla insan olabilirdi. Samimiyetti insanlığa huzur ve neşe katan. Samimiyetti kişiyi olduğu gibi kılan. Konuşmasıyla, davranışıyla uyumlu yapan.
Samimiyetti dillerin değil davranışların konuştuğu yer. Samimiyetti eksisini, artısını bilip doğruyu aramaktan vazgeçirmeyen… Samimiyetti konuşulana itibar ettiren. Sözüm senettir diyen.
Samimiyetti doğan her güne şükrü borç bilip hakkıyla yerine getirmeye çalışan, kalpten kalbe yol verdiren… Gözleri yaşartan, kalpleri yumuşatan, insanı naif ve tevazu sahibi kılandı samimiyet. Sınırlarını bilen, ayaklarını hizaya koyan, empati yaptıran, yargılamayandı samimiyet. Taş duvarları yıkıp köprüler imar edendi. Elleri semaya kaldıran, gözde kullar arasına katandı samimiyet.
Yaptığı iyiliği, fedakârlığı saydırmayan, kimsenin gözüne sokmayan, sade ve yalın olmaktı samimiyet. Kendini, kendilik cihadını gerçekleştirmek için arınmaktı. Riyadan, gösterişten, farklı farklı yüzlerle görünmekten alıkoyandı samimiyet. Sahici ve gerçek olmaktı. ‘Şartlar bunu gerektiriyor.’ cümlesini kurdurtmayandır. Lehine ya da aleyhine de olsa davranışlarında tutarlı olmaktı samimiyet.
Kısa vadeli değil uzun vadeli ilişkilerin altındaki zemindir samimiyet. Bir fincan kahveye kırk yıllık ömür biçendir samimiyet. Göründüğü gibi olmaktan olduğu gibi görünmekten çekinmeyendir samimiyet. Dünyanın öbür ucundaki merhametsizliğe gözyaşı ile bağ kurandır samimiyet. Dini, ırkı, rengi, statüsü ne olursa olsun adaletsizlik karşısında tepkisini dile getirendi samimiyet.
“Din samimi olmaktır. Din samimi olmaktır. Din samimi olmaktır.” diyen peygamberimize sahabeler; “Din kime karşı samimi olmaktır?” diye sorduklarında, sevgili peygamberimiz: “Allah’a karşı, kitabına karşı, peygamberine karşı, Müslümanlara karşı samimi olmaktır.” demiştir. (Müslim, İman-95)
Büyük bir gösteri ve gösteriş yerine dönen dünyada; kutsanan hazlar, beğeni alma çabası… “Herkes umutsuzca başkalarının gözlerinde onay, hayranlık ya da sevgi arıyor gayretle. Unutmayalım ki başkalarının ‘onay ve hayranlığı’ ile sağlanan özsaygının temelleri zayıftır.” (Kaufmann)
Tüketim çılgınlığı, insanlığın can damarları olan değerlerinden bir bir koparıyor. İnsanlık, kıyımını kendi açgözlülüğüyle gerçekleştiriyor. Biraz daha haz, biraz daha tutku, biraz daha gösteriş derken kendi ‘kendiliğinden’ koptuğunu fark edemiyor.
‘Hastalıklı koşuşturmalar’ içinde yanı başında olup bitenlerin veya kendinden her geçen gün göçüp giden çok değerli hasletlerin farkında bile olmuyor. Çünkü hep dışardan görünen ‘Ben’iyle ilgilenilmesi isteniyor. Yüzeysellikten içtenliğine inilmesine fırsat verilmiyor.
İnançtaki samimiyetle insanlığın arasına mesafe girdikçe, insanın hem kendine hem de içinde bulunduğu topluma yabancılaşması kaçınılmaz oldu. Çünkü davranışlarında, ihlası ıskalayan bir mü’minin yaptıklarının da çok bir ehemmiyeti yoktur. “Riya ile safiyetini kaybeden ameller, Rabbinizin katında, az bir toprak parçası bulunan ve şiddetli yağmura maruz kalınca çıplak bir hale gelen kayaya benzer.” (Bkz. Bakara 264)
“Rabbimiz Allah’tır!” deyip sonra da özde ve sözde dosdoğru olarak, inanç, amel ve ahlâkta sapmadan doğru yolu takip edenler var ya, onlara hiçbir korku yoktur ve onlar asla üzülmeyeceklerdir. Onlar cennetin yâran ve yoldaşlarıdır; yaptıklarının bir mükâfatı olarak orada ebedî kalacaklardır.” (Ahkâf 13-14)
İnsanlığın ve inancın özü olan ihlas ve samimiyete savaş açanlara karşı savunma mekanizmalarımız; inancımızı ve samimiyetimizi arttıracak hal ve davranışların içinde bulunmak olacaktır. Gelin şu cümleyle bu savunmamızı başlatalım. Samimiyetin hünerli atmosferinde kendimizi güçlendirelim: “Ben bir eğitimli değilim, herhangi bir alanda uzman da değilim. Ama samimiyim ve samimiyetim en büyük referansımdır.” (Malcolm X)
Son zamanlarda sıklıkla kentsel yaşamın yergisi yapılırken, modern teknolojik bireyin çağdaş ağıdı yakılmakta ve herkes bâkir olarak varsayılan doğaya davet edilmektedir. Bir tür popüler kültür eleştirisi yapan bu popüler söylem bu yazının çıkış noktasını tayin etmektedir. Genel anlayışa göre kent, hakkında eleştiri yapmanın tüm yollarının sonuna kadar açık olduğu yozlaşmayı ve kayıtsızlığı ifade ederken, doğa da kentin diyalektiği olarak kusursuz güzelliği ve öze/maziye dönüşü portrelemektedir.
Varlık gayemizin dışında yaşamak; iğne ile kesmeye, makas ile dikmeye çalışmak gibi. Bu nedenle, sorunun nedeni, sancının merkezi dile getirilirken konu burada kilitleniyor. Derdin devası, sorunun cevabı, problemlerin çözümü belli. Hükmün sahibi ne diyorsa o…
İncecik bir ip çizgi şeklinde boydan boya uzanıyor. Çocuk, elinde ip cambazlarına has olan sopayla dengesini korumaya ve karşıya geçmeye çalışıyor. Üstelik ipin bir ucunu tutan başka bir el var. Çocuğun kaderi biraz da bu ele bağlı. Kendi çabasıyla bu çaba birleştiğinde karşıya geçmek mümkün olabilecek. Kaderinin başka ellere de bağlı olduğu söylenebilir. Neyi anlatıyorum? Hüseyin Karatay’ın geçtiğimiz aylarda ikinci basımı yapılan Hayal Tutkusu kitabının kapağını. Yorumlamaya çalıştığımız kapak ile Karatay’ın anlatımı oldukça örtüşüyor.
Gözyaslarımı biriktiriyorum… Bir tufana dönüşsün ve müslüman aklıyla istihza eden soy-suzlar boğulsun istiyorum…Soylu direnisin ardında ki nefesleri hissediyorum…
Biliyorum bu his bu düşünce , düstüğümüz yerden bizi kaldıracak ve onurlu bir hayatın parçası kılacak…
Hergün, ölen bebeklerin yasını tutamayan anne ve babaların öfkelerine ortak oluyorum. Onlardan bir hisse alıp öfkeyi zamana yayıyorum
“Ey gönlüm, derdin varsa eğer uyan uykudan! Seni yemen ve uyuman için getirmediler. Farz edelim cümle âlemi yedin, ölümden kurtulamazsın savaşsan da! Kendinden daha ne kadar zarar göreceksin? Ey kendine afet olan! Afet musibet sensin; kalk kendi önünden.”
Samimiyetin Hüneri
“Bir yığın söz ki samimiyet ancak hüneri…”
M.A. Ersoy
Biliyorum, modern zamanların çıkmazlarında, savrulmamak için çabalıyorsun… Bir okyanus ortasında pusulasını kaybetmiş gemi kaptanı gibi tedirgin ve bir o kadar kaygılısın. Ya bir daha kıyıya, o güvenli limana ulaşamazsan! Ya bir daha seni kucaklayacak toprağa ayaklarını basamazsan! O sıcaklığı hissedemezsen! Yitirdiğin duygulara bir yenisini daha eklersen! Ruhunu yitirmiş, kimsesizliğe razı olmuş bu derin okyanusta kaybolup gidersen! Ya bir duyguyu daha yitirmenin hayal kırıklığını yaşayıp sonra buna alışırsan!
Kötülüğe alışmak… Sessiz çığlıkların içinde bir metafor oluşturup kendini bunlarla oyalamak. Her gün izlenilen olumsuzluklara, yaşanılan dramlara bir yenisi eklenirken, sadece ‘oyalanma’ davranışlarının içinde kendini gereksiz bir nesne gibi kenarda köşede bırakmak…
Her güzel şey yerini çirkinliklere bırakmak zorunda mı? Nasıl bir savaş, nasıl bir mücadele bu? Nasıl savaşılır bu duygu dünyasında? Kiminle, nasıl savaşacağını bilmemek kadar zor bir şey yokmuş hayatta…
Biliyorum, birçok güzel duyguyu yitirmenin yenilmişliğini yaşamak istemiyorsun artık. İçten, pazarlıksız, çıkarsız, tüm samimiyetiyle seni; sen olduğun için sarıp sarmalayacak; yürekler, zihinler arıyorsun… Ait olmak istiyorsun,; kişi hayata aidiyet duygusuyla tutunurmuş. Köksüz bir bitki başka köklerde yer bulurmuş. Kendi köklerinde kalmak, onlarla boy verip geleceğe uzanmak istiyorsun…
“Ancak bir şeyler yanlış gittiğinde -iflasın eşiğine gelindiğinde, alışık olmadığımız şeyler gerçekleştiğinde ya da “normların dışına çıkılıp” dünyanın nasıl bir yer olduğu ve dünyada neler olabileceğine dair zımnî varsayımlarımıza meydan okuyan şeylerle karşılaşıldığında- şeyleri görür, onların farkına ve bilincine varırız.” (Martin Heidegger)
Yüreğine ve zihnine almadığın kimsenin hayatına dokunamazsın… Onunla bir ünsiyet kuramazsın… Bunun içindir yalnızlığın… Çünkü herkesin hayatı çok dolu! Günleri, ayları, mevsimleri çok dolu! Ne bir baharı var sana ayıracak ne sonbaharı… Ne bir sabah üzeri zamanı ne ikindi sonrası zamanı var… Bunca kaygının sebebi bu, biliyorum. Kimse kimseye yurt olmak istemiyor. Güven vermek ve güven almaktan kaçıyor. El-emin olmak, el-Halil olmak, el-Münib olmak ürkütüyor… Başka isimler başka vasıflar alma telaşesinde insanlık… Geçici hayatın köprüsünü adımladığının farkında olmayarak.
Onun için vatanlarındaki bunca mülteci zihin, vatansız mültecilere bakarken duyarlılığı artmıyor. Dünya bir mülteci kampına doğru evriliyor; herkes yurtsuz herkes kimsesiz ve herkes hep başkasının kendisine vatan olmasını, sıcacık bir tebessümle içini ısıtmasını bekliyor. Oysa bilinmiyor ki beklenen, bekleyenden daha evla değildir…
“Niçin başka güneş başka toprak ararsın? / Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?” (Montaigne)
İçinde bulunduğumuz toplum, önünden ayrılamadığımız ekran, o kadar çok korku üretmeye başladı ki; güven zemininden her gün biraz daha uzaklaşıyoruz. Her an başımıza ne geleceğinin endişesini o kadar çok zihin altımıza, olumsuz örnek ve davranışlarla gösteriliyor ki; herkes herkesin düşmanı, herkes herkesin celladı olmuş durumda. Böyle bir ortamda güvenden, fedakârlıktan ve en önemlisi samimiyetten koparılıyoruz. Ve kendimizi nereye ait hissedeceğiz duygusuyla zamana yenik düşüyoruz.
Oysa insan samimiyetiyle, saflığıyla ve fıtrata yakınlığıyla insan olabilirdi. Samimiyetti insanlığa huzur ve neşe katan. Samimiyetti kişiyi olduğu gibi kılan. Konuşmasıyla, davranışıyla uyumlu yapan.
Samimiyetti doğan her güne şükrü borç bilip hakkıyla yerine getirmeye çalışan, kalpten kalbe yol verdiren… Gözleri yaşartan, kalpleri yumuşatan, insanı naif ve tevazu sahibi kılandı samimiyet. Sınırlarını bilen, ayaklarını hizaya koyan, empati yaptıran, yargılamayandı samimiyet. Taş duvarları yıkıp köprüler imar edendi. Elleri semaya kaldıran, gözde kullar arasına katandı samimiyet.
Yaptığı iyiliği, fedakârlığı saydırmayan, kimsenin gözüne sokmayan, sade ve yalın olmaktı samimiyet. Kendini, kendilik cihadını gerçekleştirmek için arınmaktı. Riyadan, gösterişten, farklı farklı yüzlerle görünmekten alıkoyandı samimiyet. Sahici ve gerçek olmaktı. ‘Şartlar bunu gerektiriyor.’ cümlesini kurdurtmayandır. Lehine ya da aleyhine de olsa davranışlarında tutarlı olmaktı samimiyet.
Kısa vadeli değil uzun vadeli ilişkilerin altındaki zemindir samimiyet. Bir fincan kahveye kırk yıllık ömür biçendir samimiyet. Göründüğü gibi olmaktan olduğu gibi görünmekten çekinmeyendir samimiyet. Dünyanın öbür ucundaki merhametsizliğe gözyaşı ile bağ kurandır samimiyet. Dini, ırkı, rengi, statüsü ne olursa olsun adaletsizlik karşısında tepkisini dile getirendi samimiyet.
“Din samimi olmaktır. Din samimi olmaktır. Din samimi olmaktır.” diyen peygamberimize sahabeler; “Din kime karşı samimi olmaktır?” diye sorduklarında, sevgili peygamberimiz: “Allah’a karşı, kitabına karşı, peygamberine karşı, Müslümanlara karşı samimi olmaktır.” demiştir. (Müslim, İman-95)
Büyük bir gösteri ve gösteriş yerine dönen dünyada; kutsanan hazlar, beğeni alma çabası… “Herkes umutsuzca başkalarının gözlerinde onay, hayranlık ya da sevgi arıyor gayretle. Unutmayalım ki başkalarının ‘onay ve hayranlığı’ ile sağlanan özsaygının temelleri zayıftır.” (Kaufmann)
Tüketim çılgınlığı, insanlığın can damarları olan değerlerinden bir bir koparıyor. İnsanlık, kıyımını kendi açgözlülüğüyle gerçekleştiriyor. Biraz daha haz, biraz daha tutku, biraz daha gösteriş derken kendi ‘kendiliğinden’ koptuğunu fark edemiyor.
‘Hastalıklı koşuşturmalar’ içinde yanı başında olup bitenlerin veya kendinden her geçen gün göçüp giden çok değerli hasletlerin farkında bile olmuyor. Çünkü hep dışardan görünen ‘Ben’iyle ilgilenilmesi isteniyor. Yüzeysellikten içtenliğine inilmesine fırsat verilmiyor.
İnançtaki samimiyetle insanlığın arasına mesafe girdikçe, insanın hem kendine hem de içinde bulunduğu topluma yabancılaşması kaçınılmaz oldu. Çünkü davranışlarında, ihlası ıskalayan bir mü’minin yaptıklarının da çok bir ehemmiyeti yoktur. “Riya ile safiyetini kaybeden ameller, Rabbinizin katında, az bir toprak parçası bulunan ve şiddetli yağmura maruz kalınca çıplak bir hale gelen kayaya benzer.” (Bkz. Bakara 264)
“Rabbimiz Allah’tır!” deyip sonra da özde ve sözde dosdoğru olarak, inanç, amel ve ahlâkta sapmadan doğru yolu takip edenler var ya, onlara hiçbir korku yoktur ve onlar asla üzülmeyeceklerdir. Onlar cennetin yâran ve yoldaşlarıdır; yaptıklarının bir mükâfatı olarak orada ebedî kalacaklardır.” (Ahkâf 13-14)
İnsanlığın ve inancın özü olan ihlas ve samimiyete savaş açanlara karşı savunma mekanizmalarımız; inancımızı ve samimiyetimizi arttıracak hal ve davranışların içinde bulunmak olacaktır. Gelin şu cümleyle bu savunmamızı başlatalım. Samimiyetin hünerli atmosferinde kendimizi güçlendirelim: “Ben bir eğitimli değilim, herhangi bir alanda uzman da değilim. Ama samimiyim ve samimiyetim en büyük referansımdır.” (Malcolm X)
İlgili Yazılar
Hayalin Şirin Tadı ya da Şehirden Kaçmanın Reçetesi
Son zamanlarda sıklıkla kentsel yaşamın yergisi yapılırken, modern teknolojik bireyin çağdaş ağıdı yakılmakta ve herkes bâkir olarak varsayılan doğaya davet edilmektedir. Bir tür popüler kültür eleştirisi yapan bu popüler söylem bu yazının çıkış noktasını tayin etmektedir. Genel anlayışa göre kent, hakkında eleştiri yapmanın tüm yollarının sonuna kadar açık olduğu yozlaşmayı ve kayıtsızlığı ifade ederken, doğa da kentin diyalektiği olarak kusursuz güzelliği ve öze/maziye dönüşü portrelemektedir.
Mektup XII
Varlık gayemizin dışında yaşamak; iğne ile kesmeye, makas ile dikmeye çalışmak gibi. Bu nedenle, sorunun nedeni, sancının merkezi dile getirilirken konu burada kilitleniyor. Derdin devası, sorunun cevabı, problemlerin çözümü belli. Hükmün sahibi ne diyorsa o…
Hayale Tutunmak ya da Hayalle Tutunmak
İncecik bir ip çizgi şeklinde boydan boya uzanıyor. Çocuk, elinde ip cambazlarına has olan sopayla dengesini korumaya ve karşıya geçmeye çalışıyor. Üstelik ipin bir ucunu tutan başka bir el var. Çocuğun kaderi biraz da bu ele bağlı. Kendi çabasıyla bu çaba birleştiğinde karşıya geçmek mümkün olabilecek. Kaderinin başka ellere de bağlı olduğu söylenebilir. Neyi anlatıyorum? Hüseyin Karatay’ın geçtiğimiz aylarda ikinci basımı yapılan Hayal Tutkusu kitabının kapağını. Yorumlamaya çalıştığımız kapak ile Karatay’ın anlatımı oldukça örtüşüyor.
Bir Soylu Öfke Biriktiriyorum…
Gözyaslarımı biriktiriyorum… Bir tufana dönüşsün ve müslüman aklıyla istihza eden soy-suzlar boğulsun istiyorum…Soylu direnisin ardında ki nefesleri hissediyorum…
Biliyorum bu his bu düşünce , düstüğümüz yerden bizi kaldıracak ve onurlu bir hayatın parçası kılacak…
Hergün, ölen bebeklerin yasını tutamayan anne ve babaların öfkelerine ortak oluyorum. Onlardan bir hisse alıp öfkeyi zamana yayıyorum
Kalk Kendi Önünden
“Ey gönlüm, derdin varsa eğer uyan uykudan! Seni yemen ve uyuman için getirmediler. Farz edelim cümle âlemi yedin, ölümden kurtulamazsın savaşsan da! Kendinden daha ne kadar zarar göreceksin? Ey kendine afet olan! Afet musibet sensin; kalk kendi önünden.”