İslâm siyaset düşüncesine konu olan bir külliyatla karşı karşıyayız. Bunların birçoğu gün yüzüne çıkmış, büyük bir çoğunluğuysa gün yüzüne çıkarılmayı bekliyor gibi. Bu külliyat hakkında konuşalım istiyoruz. Bu konudaki araştırmalarınız ve görüşleriniz bir kitap ve birçok röportaja konu oldu. Biz, İslâm siyaset düşüncesine konu olan bu metinlerdeki ‘eleştiri’ ve ‘muhalefet’ dili üzerindeki görüş ve değerlendirmelerinizi almak istiyoruz. Fakat giriş olarak, kısaca tanımlamaları yaparak başlayalım. Nasihatnâme, siyasetnâme ve Ahkâmu’s-Sultaniyye tarzı daha hukuki ve fıkhî metinler…
Nedir bu metinler, aralarındaki fark ve mahiyetleri?
İslam siyaset düşüncesi değişik tür ve ekollerce farklı biçimlerde ele alınmıştır. Felsefe, Kelam, Fıkıh gibi ekollerde ve Ahkâmu’s-Sultaniyye, Siyasetü’ş-Şeria ve Siyasetnane gibi türlerden her birinin siyaset, yani devlet yönetimi ile ilgili görüş ve tarzları farklıdır. Söz gelimi Ahkâmu’s-Sultaniyye türündeki kitaplar, tamlamanın da ifade ettiği gibi “devlet yönetimiyle ilgili hükümler”i içeren kitaplardır. Dolayısıyla devlet başkanının özellikleri, seçimi, devletin esas teşkilâtı, idarî, malî, kazaî yapısı ve işleyişiyle ilgili hükümleri tamamen fıkıh kalıpları içinde ele alan kitaplardır. Siyasetnameler ise, devletle ve onun işleyişle ilgili konulardan söz eden bunları daha çok ahlaki açıdan ele alan kitaplardır. Siyasetnameler, devlet yöneticilerine aslında bilmedikleri şeyleri öğreten değil, zaten bildikleri şeyleri hatırlatan eserlerdir. En fazla da halka iyi davranmaya, insanca yaşamalarını sağlamaya ve adalete vurgu yapılır.
Genel itibariyle şöyle bir kanaatin hakim olduğunu biliyoruz. ‘Müslüman siyaset düşüncesinde ne var ki! Yazılmış üç beş kitap, onlar da derli toplu bir devlet yapı ve biçimi ortaya koymayan, bir de nasihatler’. Bu yaklaşımı değerlendirmekle başlayalım. Sizce durum nedir? Gerçekten durum bu kadar vahim mi?
Tarihte görülen en büyük, en geniş ve en etkili devletleri kurmuş ve yönetmiş olan Müslümanların, siyaset üzerinde düşünmemiş ve yazmamış olmaları mümkün görülemez. Tam tersine yukarıda saydığımız ekoller ve türlerde çok sayıda kitaplar yazılmıştır. Siyaset konusu çeşitli mezhepler, özellikle ehl-i sünnet ve şia arasında birçok tartışmalara konu olmuştur. Fakat günümüzün siyaset anlayışı daha çok Batılı anlayışlar tarafından yönlendirildiği için, İslâm dünyasında ele alınan siyasetle ilgili dile yabancılaştırıldık. Dolayısıyla yabancısı olunan, bilinmeyen veya anlaşılmayan şeyler yok sayılıyor. Yani İslâm siyaset düşüncesi hakkındaki küçümseyici veya yok sayıcı anlayışlar, doğrudan kültürsüzleştirilen bir toplumun cehaletine sunulan yapay düşüncelerdir.
Konunun büyük kısmını merak edenleri kitabınızla başbaşa bırakacağız. Burada sizden kısaca İslâm siyaset düşüncesinde başlıklar hâlinde de olsa ve/veya köşe taşı denilebilecek eserler düzeyinde neler var?
Ben bu kitapla siyasetname özellikli kitaplar üzerinde çalıştığım için siyaset düşüncesinin bu türüyle ilgili konuşursak, onların ilk bakışta birbirinin tekrarı gibi, aynı konuları neredeyse benzer üsluplarla anlatan eserler olduğunu görürüz. Fakat bu yüzeysel bakış aldatıcıdır. Yazılan her kitap aslında döneminin idari anlamda bir aynasıdır. O dönemde, yönetim açısından üzerinde durulması gereken konular hakkında önemli görüşlere ulaşmak mümkün. Yönetimin aksayan yönleri ve daha da ağırlık verilmesi gereken, düzeltilmesi gereken yönlerin münasip bir dille anlatıldığı görülür. Bu bakımdan siyasetnameleri gereği gibi anlayabilmek için dönemin ve mekanın tarihsel olarak da araştırılması gerekir. Bu bakımdan her eseri, aslında döneminin idari uygulamaları için birer köşe taşı olarak görebiliriz. Bu anlamda Osmanlı’nın nispeten daha sonraki dönemlerinde yazılmış siyasetnameleri örnek olarak gösterebiliriz. Bunlarda yönetime karşı ağır eleştiriler yöneltildiğini ve aynı zamanda çareler önerildiğini görüyoruz.
Batı siyasal düşüncesi dediğimizde Sokrat’tan bu günlere uzanan, ‘mükemmel’e doğru birikimli ilerleyen bir hat çizmek adettendir. ‘İslâm siyaset düşüncesi’ne konu olan bu eserlerdeki tarihsel seyir ne durumda? Yukarıda bahsettiğimiz kurgu ve İslâm siyaset düşüncesine konu olan bu metinleri Batı siyasal düşüncesiyle kıyaslayabilir misiniz?
Batı siyaset düşüncesi ne yazık ki günümüzde başat düşünce hâline gelmiştir ve herkes tarafından da bu durum kabullenilmiş gibidir. Aslında bence bu, bir illüzyondur. İslâm dünyasında siyaset düşüncesinin gelişim çizgisi gereği gibi ortaya konulamamıştır. Batı siyasal düşüncesi hemen bütün ayrıntılarıyla ortaya konulmuş, Platon’dan başlayarak günümüze kadar, neredeyse kesintisiz ve süreklilik içinde getirilmiştir. Batı siyasal düşüncesinin tarihi yazılmış, her düşünür üzerinde geniş araştırmalar yapılmış, üniversite müfredatında yer verilmiştir. Tabii buradan dev bir Batı siyasal düşüncesi çıkarılmış ve adeta zihinlere kazınmıştır. Buna karşılık İslâm dünyası, kendi siyasal düşünce tarihini, geçmişle bugünü birbirine bağlayacak şekilde yazamamıştır. Bu tarihi bile biz, Batılılardan öğreniyoruz. Onlar da kendilerine göre yazdıkları için, ne yazık ki, kendi tarihimizi onların gözlüğüyle görüyoruz.
Bu tür metinler, içine doğduğu bir zemine yaslanıyor. Bizim kültür ve sosyo-politik havzamızı kastederek, siyasetnâmeleri ortaya çıkaran zemini biraz tasvir edebilir misiniz?
Bu soruya cevap verebilmek için, siyasetnamelerin yazıldıkları dönemle ilişkisini ortaya koyacak çalışmalardan mahrumuz. Bunu ancak üzerinde nispeten biraz daha fazla çalışma bulunan Nizamülmülk, Maverdî, Gazzalî, Kınalızade gibi kişilerde görebiliyoruz. Bu gibi isimlerin dönemlerindeki siyaset ve onların bu siyasetle ilişkileri, tam olarak olmasa da, belirli oranda ortaya konulmuştur. Ama bir düşünceyi ancak kesintisizliği içinde anlamamız, ya da takip etmemiz mümkündür. Ülkemizde artan sayıdaki üniversitelerimizde tarihle, sosyolojiyle ve felsefeyle ilgili bölümlerin sayısı çoğalmıştır. Bu konular oralardaki akademisyenler tarafından araştırılmayı bekliyor. İnşallah tarihimizin ve kültürümüzün yaslandığı zeminleri sağlam bir şekilde araştırıp ortaya çıkaracak bilim adamlarımız yetişir.
Somut sorunlardan ziyade sanki ‘ideal devlet’ ve ‘ideal yönetici’ yaklaşımının bu metinlere hakim olduğunu söyleyebilir miyiz?
Tam tersine, İslâm siyaset düşüncesi somut sorunları ele alır ve somut olaylara dayanır. Daha önce de söylediğimiz gibi, her şeyden önce halkın huzuru ve pratik hayatını iyi ve düzenli bir şekilde sürdürmesi önemlidir. Devletin gücü de, hazinenin dolu olması da buna bağlıdır. Devletin en önemli geliri üretimdir. İnsanların üretimde önleri açılmalı ki, devlete vergilerini versinler. Yoksulluk içindeki halk kendisini bile geçindiremezken devlete olan vergisini nasıl ödesin? Bu da devlet tarafından yapılacak işlerin yapılamaması anlamına gelir. Adalet en başta gelen şeydir. Yönetici adaletli olmalıdır. Görüldüğü gibi siyasetnamelerde ele alınan konular hep somut konulardır ve reeldir. İdeal devlet ve ideal devlet adamı anlayışı daha çok felsefi düşüncede geçerlidir. Kısacası İslâm siyaset anlayışının odağında insan bulunmaktadır. Dolayısıyla burada teori pratik tarafından belirlenmektedir. Oysa Batılı siyaset anlayışları daha çok teoriktir ve pratiğe bu yolla ulaşmaya çalışırlar. Batı’da çok sayıda ütopya yazarlarının ve kitaplarının ortaya çıkmasının nedeni budur.
Adalet dairesi dediğimiz siyasetnâmeleri, bize sistematik bir düşünce veya bir teori sunan metinler olarak görmek mümkün mü?
Adalet dairesi, siyasetnamelerin ortak konularının başında gelir. İbn Haldun bunu, eski İran kaynaklı bir hikâye ile anlatır: Buna göre devlet ancak Şeriatın hükümlerini hakim kılmakla, Allah’a ibadet ve ülkeyi onun emirlerine uygun olarak idare etmekle ayakta kalır. Şeriat de ancak devlet sayesinde geçerli olur. Devlet, onu yönetecek ve koruyacak insanlar sayesinde şevketli ve kudretli olur. Bu yönetici ve koruyucu memur ve askerler ancak mal ve para sayesinde yaşayabilirler. Para ve mal ise, ancak yurdun bayındırlığı sayesinde elde edilir. Yurdun bayındırlığı ise ancak adaleti hakim kılmakla mümkündür. Adalet, Allah’ın yaratıkları arasında kurulmuş bir ölçüdür. Onu Allah kurmuş ve bu ölçünün başına da bir yönetici, yani hükümdar dikmiştir. Bu temel anlayışta devletin dört kaide üzerinde durduğu, bunların ekonomi (para ve mal), adalet (hukuk), asker (savunma-ordu) ve halk olduğu görülüyor. Siyasetnamelerin sistematiğinin temel omurgası budur. Eğer bu omurgayı oluşturan halkalardan biri eksik olursa devlet yapısı çöker.
Bu metinlerin yazarlarının, genel itibariyle, kalemiye gibi görevlerde bulunuyor olmalarına rağmen direk bir devlet görevi üstlenen isimler olmadığı dikkat çekiyor. Ve bir diğer dikkat çeken konu metinlerine yöneticiye, hükümdara ‘övgüyle’ başlanılması. Bunu nasıl yorumlamalıyız?
Siyasetnamelerin yazarları genellikle devletin üst görevlileri olmuştur. Bunlar arasında sadrazamlar ve hatta varislerine yönetim tecrübelerini aktarmak için düşüncelerini yazan sultanlar bile vardır.
Sebüktekin’in, oğlu Sultan Mahmut’a, kölelikten sultanlığa giden ilginç hayat hikâyesini anlattığı Pendnâme’sini; Sultan Murad’ın, oğlu Fatih Sultan Mehmed’e olan nasihatlarını buna örnek verebiliriz. Sultan Alparslan’ın veziri meşhur Nizamülmülk’ün Siyasetname adlı eseri, türün en tanınmış örneğidir. Kanunî Sultan Süleyman’ın veziri Lütfi Paşa’nın Asafnâme adlı eseri ile, birbiri arkasına tahta çıkan iki kardeş hükümdara, IV. Murat’la Sultan İbrahim’e sunduğu risalelerle bilinen Koçi Bey’i de bu arada sayabiliriz.
Yani siyasetname yazarları çok farklı kesimlerden çıkmıştır. Bunların bazıları üst görevde bulundukları için kendilerinden daha alttakilere, bazıları da alt görevde olarak üstlerine yazılmıştır. Bu sonuncular da eserlerini, hemen genellikle zamanının sultanına veya vezirine sunmuşlardır. Bunun için de eserini sunduğu hükümdara övgülerle başlamaktadırlar. Aksi takdirde ona sunmalarının bir önemi kalmaz. Aynı zamanda sunulan hükümdar veya vezir, kendisine sunulan kitabı okumak durumunda kalacak, dolayısıyla eserin yazılmasındaki fayda elde edilmiş olacaktır. Bir de eser dolayısıyla hükümdardan beklenilen maddi bağış vardır. Kitap yazanların, kitaplarını günümüzdeki gibi çok sayıda basıp satma veya telif alma imkânları olmadığından, o dönemlerin bütün yazarlarının genellikle bu yolu izledikleri görülür.
Sizce siyasetnameler yazıldıkları dönemin sorunlarına cevap üretebiliyorlar mı? Ya da tümüyle böyle bir iddiayı taşıyorlar mı?
Siyasetnamelerin tek başına yazıldıkları dönemin sorunlarına çare ürettiklerini düşünmek elbette mümkün değil. Daha doğrusu yazılan diğer türlerin de böyle bir özelliği olmamıştır. Dolayısıyla böyle bir iddia da taşımamışlardır. Zaten siyasetnameler, bir açıdan ve genellikle yöneticilere bilmedikleri bir şeyi öğretme iddiası taşıyan kitaplar değildir. Bunlar, bir bakıma bazı temel konuları hatırlatma özellikli eserlerdir. Belki de bu kitapların en önemli özelliklerinden biri de, herkesin zevkle okuyabileceği, teknik veya fıkhi açıklamalara girişmeksizin, içinde tarihten güzel kıssaların ve hikâyelerin yer aldığı sade bir dille yazılmış olmalarıdır. Böylece halkın da devlet ve onun yöneticisinden beklentilerini ve buna karşılık kendisinin devlete karşı yükümlülüklerini kolayca anlamaları amacı güdülüyor, bir bakıma ortalama insanların da siyasetle ilgili düşünce sahibi olmaları amaçlanıyordu. Bu bakımdan bu tür eserlerin önemli gir görevi yerine getirdiklerini söyleyebiliriz.
Peki bu metinler içerisinde bizzat ve direk dönemin sorunları üstüne gidenler söz konusu mu? Biraz bahsedebilir misiniz?
Şüphesiz ki bu özelliği taşıyan çok sayıda eser vardır. Söz gelimi, Lütfi Paşa Asafnâme’sinde, Osmanlı ülkesinde ulak emri kadar çarpık bir zulmün olmadığını yazar ve bunun kanuna aykırı olduğunu söyler. Osmanlılarda önceleri padişah veya mensuplarının ulak hizmetini yapanlar, ellerindeki ulak emriyle, halktan kendisi, hizmetkârları ve kılavuzları için beygir alırlar, eşyalarını taşıtmak için de beygir isterlerdi. Ulaklar bu hayvanları gittikleri yerlerde bırakır, dönüşte yorgun olmayan dayanıklı beygirlere el koyarlardı. Yolda hayvanlarının zayıf düşmesi durumunda rastladıkları bir kimsenin beygirini alabilirlerdi. Onların bu hareketi belgelerde “ulak zulmü” diye geçer. Lütfi Paşa bu uygulamayı eleştirirken tamamen halkın yanında yer almıştır. Gelibolulu Mustafa Âli, günlük taleplerin gerekli yerlere ulaşması için ellerinde olan kâtiplerin yetersiz olduklarını ve işlerini gerektiği gibi yapmadıklarını belirterek “zamanımızda bunların çoğu afyon ve uyuşturucu kullanarak zevk ve eğlenceye dalmışlardır. Dolayısıyla görevlerini gereği gibi yapamıyorlar. Türlü hile ve saptırmalarla devlet işleyişine fesat karıştırıyorlar. Bunlardan kurtulup kalem gibi doğru, kâğıt gibi yüzü ak olanların bu göreve getirilmesine özen gösterilmelidir” diyerek yolsuzluk yapan veya görevivi layıkıyla yerine getirmeyen devlet görevlilerini eleştiriyor ve sultandan bu durumu düzeltmesini istiyordu. Onun Nushatü’s-Selâtin adlı eserinin ikinci bölümünde, tamamen kanuna aykırı davranışlar sonucunda ortaya çıkan karışıklıklar anlatılmakta ve bu durumu önleyecek tedbirler açıklanmaktadır.
Özellikle üç tane, yazarının adı bilinmeyen, daha doğrusu adını bilinçli olarak vermeyen yazara ait siyasetname vardır ki, bunlar çok açık biçimde devletin içinde bulunduğu kötü uygulamaları ortaya koymakta ve somut uygulamalardan yola çıkarak kıyasıya eleştirmektedirler. Meselâ bunlardan Hırzü’l-Mülük adını taşıyanı, padişahı, tasavvuf zümresine karşı mesafeli, hatta tedbirli davranmaya davet etmektedir. O, hanedan kızlarının vezirlere veya beylerbeylerine verilmesine de karşı çıkmıştır. Padişah hasları, zeamet ve tımar olması gereken toprakların çoğunun vakıf ve mülk hâline geldiğini, zeamet ve kılıç tımarlarının azaldığını söyleyen yazar şu acı eleştiriyi yapmaktadır: “Yalnız bir vezire kırk-elli parça köyün mülk olarak verilmesi insafla bağdaşır mı? Vezirlik gibi yüksek bir mansıpla ödüllendirilmeleri yetmez mi? Ayrıca köy vermeye ne gerek var? O zaten her kimin elinde mülk olarak köy, mezra, değirmen, çiftlik, hamam ve benzeri ne varsa bir yolunu bulup almıştır. Bu konuda sözümün kesin kanıtı, Veziriazam Mehmet Paşa’ya Sultan Süleyman Han’ın yüz parça köyler, mezralar, bağımsız kasabalar, iskeleler ve nice verimli yerleri mülk olarak vermesidir.” Yazar burada doğrudan bir sultan tarafından yapılan haksızlığı, hem de bir veziriazamın bu yolsuzluğa ortaklığını açıkça yazarak haksız tahsislerin nasıl kitabına uydurulduğunu bütün açıklığı ve ilginçliğiyle anlatmaktadır. Bunlar sadece bir çırpıda akla gelenlerdir. Bu konuları korkusuzca anlatan, yolsuzluk ve haksızlıklara karşı çıkan değerli siyasetname yazarları çoktur.
Siyasetnamelerde bir devlet yapısından bahsetmek mümkün görünmüyor değil mi? Ya da sizce yüklenmeliler miydi, gerekli miydi? Yazıldıkları dönem itibariyle değerlendirecek olsanız neler söylersiniz?
Siyasetnamelerin bu özellikte kitaplar olmadıklarını biliyoruz. Bunların ahlakî özellikli kitaplar olduğunu unutmamalıyız. Fakat elbette bazı siyasetname yazarlarının devlet yapısıyla ilgili görüşleri de eserlerinde kendini göstermektedir. Nizamülmülk, Nasıreddin Tusî, Gazzalî, Kınalızade Ali ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’yı bunlar arasında sayabiliriz. Söz gelimi Kınalızade’nin eseri Devlet ve Aile Ahlâkı adını taşır. Kendisinden iki yüzyıl sonra yaşamış olan J. J. Rousseau’nun savunduğu “toplum sözleşmesi” görüşünün ilk izlerini çok açık biçimde Kınalızâde’nin şu sözlerinde buluyoruz: “Medenî toplum, farklı grupların ve birbirine zıt milletlerin bir araya gelmesi, anlaşma ve intizamından ibarettir. Bu toplumu meydana getiren unsurlar, lâyık ve uygun oldukları mertebede özel bir işle meşgul olup mal ve makam itibarıyla hak kazandıkları seviyeye ulaştırıldıklarında, genelin tabiat ve karakteri, bu medenî anlayış ve yaşayış nedeniyle normal durumuna kavuşur; hastalık ve düzensizlikten uzak kalır.”
Yöneticiyi, hükümdarı denetleyen mekanizma arama çabası dikkatinizi çekti mi? Buna dair bir dil söz konusu mu?
Siyasetnamelerde hükümdarı denetleyen mekanizma, manevi düzeyde söz konusu edilmiştir. Siyasetnameler devlet başkanlığının Allah tarafından verilmiş bir lütuf ve çok büyük bir sorumluluk olduğunu belirtirler.
Hükümdarı denetleyen, kendisine o sorumluluğu veren Allah’tır. Hükümdar bu büyük lütfun vericisi olan Allah’ı bir an bile unutmadan görevini yapacaktır. Bugün demokrasilerde bu yetkinin halk tarafından verildiği ve denetleyenin de halk olduğu söyleniyor. İslâm siyaset anlayışında bu denetleme manevi düzeyde olduğu gibi, söz gelimi hakimiyet de aynı düzeydedir.
‘Allah’ın yeryüzündeki gölgesi’, ‘yetkiyi Allah’tan almaları’ gibi ifadeler bu metinlerde karşımıza çıkıyor. Peki, siyasetnamelerimizdeki ‘yönetici, hükümdar tanımlaması’nı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Siyasetname yazarlarının ve fıkıhçıların çoğunluğu “Allah’ın gölgesi” deyimini doğru bulmazlar. Sadruddin Mustafa siyasetnamesinde Peygamber Efendimiz’den naklettiği “padişah, bütün mazlumların kendisine sığındığı Allah’ın yüce zatının yeryüzündeki gölgesidir” hadisinden sonra bunun anlamının “halife veya hükümdarın işlerini gören” demek olduğunu söylüyor. Dolayısıyla konunun nezaketinin farkında olduğu için, bu deyimi yorumlama ihtiyacı duyuyor. Dolayısıyla bu kullanım siyasetnamelerin bir özelliğini teşkil etmez. Siyasetnamelerde yöneticilik Allah’ın herkese nasip olmayan, kullarından çok az kişiye verdiği bir lütuftur. Yöneticilik yetkisi Allah’tandır. Bir başka ifadeyle hükümdar yetkiyi doğrudan Allah’tan bir lütuf olarak almaktadır ve bunun değerini iyi takdir etmelidir. Meşruiyeti Allah’tan aldığı için hesabı da Allah’a verecektir. Yani demokrasilerde halka karşı sorumluluk, siyasetnamelerde Allah’a karşı sorumluluktur. Bu manevi sorumluluk çok daha ağır bir sorumluluktur ve yönetici sürekli bu sorumluluğu duyarak hareket edecektir. Aksi takdirde Allah katındaki meşruiyeti ortadan kalkacaktır ki, bu inançlı bir insan için, asla istemeyeceği bir durumdur.
Metinlerdeki ‘yöneticiye itaat’ konusu üzerinde duralım biraz hocam. ‘Yöneticiye itaat’ mevzusunun, ‘yöneticiye muhalefet veya isyan Allah’a muhalefettir’ noktasında, neredeyse itikad mevzusu olarak görülmesi veya ‘aynı dönemde tek bir halife olması’ şart ve kaidelerini nasıl yorumluyorsunuz? Dönemin sosyo-kültürel ve politik şartlarıyla ilişkilendirebilir miyiz? Yoksa bu hususlar, bu metinlerin en önemli vurgusu olan Kur’ân ve Sünnet’in yorumlanmasıyla mı bu metinlerde önemli bir yer tutuyor.
Yöneticiye itaat, yöneticinin Allah’a itaatine bağlıdır. Siyasetnamelerde itaat konusunun muhatabı sultandır. Yani sultana hitaben “eğer yönetimin altındakilerden itaat bekliyorsan, sen de yönetimi altında olduğun Allah’a itaat edeceksin; sen itaat görevini yapmazsan, halkın sana itaatini de bekleyemezsin” deniliyor. Yöneticiye mutlak itaat diye bir şey yok yani. Hiçbir siyasetnamede ya da siyasetle ilgili diğer türlerde, her ne olursa olsun sultana itaat edeceksin diye bir tavsiye yok. Buna rağmen uygulamada ne yazık ki kendisine mutlak itaat bekleyen yöneticiler çok olmuştur.
Aynı dönemde tek halife bulunması kuralı, İslâm Birliğinin sağlanması içindir. Bu bakımdan ancak birbirinden çok uzak bölgelerde, denizlerle birbirinden ayrılmış olan kıtalarda bunun olabileceği belirtilmiştir. Müslümanların tek bir millet olduğu gerçeğine dayanarak birçok fıkıh bilgini bu hükme varmışlardır.
Günümüzde toprak ve nüfus açısından küçük bir devletin ne kadar gelişmiş olursa olsun ayakta durmasının oldukça güç olduğunu görüyoruz. Bunun yanında fizikî büyüklüğün vazgeçilmezliği açıkça ortada. Zaten dünyanın reel görüntüsü de bu yönde. Dünya üzerinde söz sahibi olan ülkelere baktığımızda ABD, Rusya ve Çin’in niçin büyük oldukları ortada. Avrupa devletlerinin birleşerek bir bütün oluşturma düşünceleri de aslında bu büyük olma düşüncesine dayanıyor. Gelişmiş olmak yetmiyor, büyük de olmak gerekiyor. Müslümanların pratiği de budur aslında. Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı devletleri bunun örnekleri.
Öyle görülüyor ki eserinizin dışında da birçok siyasetnâme tetkik ettiniz. İncelediğiniz eserlerden yola çıkarak şu soruyu sormak istiyorum: Bugün bir siyasetnâme yazılacak olsa – ki denemeleri yapılıyor-, neler dikkate alınmalı? Geçmiş metinlerde görülen eksik ve zaaflardan yola çıkarak bugün neler önemsenmeli, neler bilinmeli? Nasıl bir dil üzerinde yoğunlaşılmalı?
İslam dünyası ne yazık ki gelenekten gereği gibi yararlanamıyor. Bunun da sebebi, gelenekle aramıza büyük boşlukların girmiş olmasıdır. Müslümanlar eğer geçmişlerinden faydalanmayı öğrenebilirlerse, her konuda olduğu gibi siyaset düşüncesi konusunda da çok önemli şeyler üretebilirler. Şüphesiz ki bugün siyaset çok farklı anlayışlarla ve daha çok bir güç odağı olarak ele alınıyor. Elde edilen güç de, kendi dışındaki insana karşı kullanılıyor. Özellikle dış politikada bu çıkar konusunun çok rahatlıkla telaffuz edildiğini görüyoruz. Biz insan odaklı ve meşruiyetini haktan alan bir siyaset anlayışı geliştirebiliriz. Bunun kavramlaştırılması ve ayrıntılarının ortaya konulması için her türlü imkâna sahibiz. Batılı şablonlardan uzak, onların etkisinden kurtulmuş olarak yepyeni siyaset anlayışları ortaya koymak mümkündür. Her türden olduğu gibi, siyasetname türünden de yazılacak önemli eserlere olan ihtiyacımız elbette büyüktür.
Zamanla daha da çıkacak ve çalışmalar derinleşerek sürecektir inşallah. Bu metinler bize bugün, İslâm siyaset düşüncesinin oluşması bağlamında ne gibi imkânlar sunuyor?
Geçmiş olmadan bugünü kuramadığımız gibi, geleceği de oluşturamayız. Geçmişi reddetmek yerine onu yenileyerek günümüze taşımak zorundayız. Bu “yenilenme” kavramı çok önemli.
Hiçbir şey geçmişten günümüze olduğu gibi getirilemez. Bu, eşyanın tabiatına aykırı. Bu eserler bize doğrudan fayda sağlamayabilir. Ama çok büyük imkânlar sağladıkları asla inkâr edilemez. İşte önemli olan, bu imkânları elde edecek ve değerlendirecek bir anlayışa ulaşmamızdır.
Türkü yakmak, türküyle yanmak ve türkü okumak. Bu coğrafya insanın kaderidir türküler. Hüznü, sevinci, yoksulluğu, aşkı ve ölümü türkülerle/türkülerde anlatmıştır Anadolu insanı. Bu sebeple türküleri anlamayan bu coğrafyanın insanını da anlayamaz, anlatamaz. Yunus Emre, Karacaoğlan, Ahi Evran gibi nice halk ozanlarını da anlayamaz.
Kur’an’dan bizim öğrendiğimiz ise şu: İnananlar kendi üzerlerine düşen sorumluluğu bütünüyle yerine getirdikten sonra Tanrı o süreçte müminlere yardım ediyor, müdahale ediyor her anlamda… Sen kendi üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeden başına bir kötülük geldiğinde dua et Tanrıya: “Bu kötülüğü bizden kaldır.” Hayır, bu racona ters!
İnsanlar bilimle etkileşmez ki. Sadece bilim insanı ve entelektüeller bilimle etkileşir. İnsanlar teknoloji ile etkileşir. Teknoloji dolayısı ile toplumu şekillendirmede etkilidir. Müslümanlar bilimle hesaplaştı, mesafe koydu ya da eleştirdi. Oysa teknolojiyi hiç sorgulamadan aldı… Sonuçta bireyci ve hazcı olduk. Bunu bize bilim yapmadı. Ama teknoloji yaptı.
Çok çarpıcı bir kavrama dikkat çekiyorsunuz: ‘Tarihsizlik’… İslam Dünyası Fikri kitabınız, ‘tarihsizliğin’ uzantısı olarak ortaya çıkan bir kavram olan İslam Dünyası ve bu kavram çerçevesince oluşmuş bir kavramlar kümesine işaret ediyor. Son yüzyılı aşkın zamanda kullanılagelen İslam Dünyası, Hilafet, İslam Birliği, Ümmet gibi kavramlar, bu tarihsizlikten nasibini alan kavramlar olarak sıralanıyor.
Sosyoloji disiplini için önemli başlıklardan olan köy ve şehir ayrımı konusu, özellikle bizim gibi geç ve ithal-ikameci modernleşen toplumlar için sosyal, siyasi, ekonomik ve sanatsal birçok açıdan önemli bir gerilime neden olmuştur. Gündelik hayatımızın derinliklerinde, sinemadan edebiyata, sosyal ilişkilerimizden, siyasal alana kadar her yerde duyduğumuz ve kullandığımız köy, köylü, şehir, şehirli, kır, kırsal gibi kavramlar ne anlama gelmektedir? Köye ve şehre has özellikler nelerdir? Köyde ve şehirde İslam’ın yorumları ve pratik görünümleri nasıl olmaktadır? Kapitalist kent ve İslam kenti nedir? Kültür, gelenek ve İslam’ın geleneksel yorumları köy ve şehir tartışmasında neye denk düşmektedir?
Yüksel Kanar ile İslam Siyaset Metinleri ve Eleştirellik Üzerine Röportaj
İslâm siyaset düşüncesine konu olan bir külliyatla karşı karşıyayız. Bunların birçoğu gün yüzüne çıkmış, büyük bir çoğunluğuysa gün yüzüne çıkarılmayı bekliyor gibi. Bu külliyat hakkında konuşalım istiyoruz. Bu konudaki araştırmalarınız ve görüşleriniz bir kitap ve birçok röportaja konu oldu. Biz, İslâm siyaset düşüncesine konu olan bu metinlerdeki ‘eleştiri’ ve ‘muhalefet’ dili üzerindeki görüş ve değerlendirmelerinizi almak istiyoruz. Fakat giriş olarak, kısaca tanımlamaları yaparak başlayalım. Nasihatnâme, siyasetnâme ve Ahkâmu’s-Sultaniyye tarzı daha hukuki ve fıkhî metinler…
Nedir bu metinler, aralarındaki fark ve mahiyetleri?
İslam siyaset düşüncesi değişik tür ve ekollerce farklı biçimlerde ele alınmıştır. Felsefe, Kelam, Fıkıh gibi ekollerde ve Ahkâmu’s-Sultaniyye, Siyasetü’ş-Şeria ve Siyasetnane gibi türlerden her birinin siyaset, yani devlet yönetimi ile ilgili görüş ve tarzları farklıdır. Söz gelimi Ahkâmu’s-Sultaniyye türündeki kitaplar, tamlamanın da ifade ettiği gibi “devlet yönetimiyle ilgili hükümler”i içeren kitaplardır. Dolayısıyla devlet başkanının özellikleri, seçimi, devletin esas teşkilâtı, idarî, malî, kazaî yapısı ve işleyişiyle ilgili hükümleri tamamen fıkıh kalıpları içinde ele alan kitaplardır. Siyasetnameler ise, devletle ve onun işleyişle ilgili konulardan söz eden bunları daha çok ahlaki açıdan ele alan kitaplardır. Siyasetnameler, devlet yöneticilerine aslında bilmedikleri şeyleri öğreten değil, zaten bildikleri şeyleri hatırlatan eserlerdir. En fazla da halka iyi davranmaya, insanca yaşamalarını sağlamaya ve adalete vurgu yapılır.
Genel itibariyle şöyle bir kanaatin hakim olduğunu biliyoruz. ‘Müslüman siyaset düşüncesinde ne var ki! Yazılmış üç beş kitap, onlar da derli toplu bir devlet yapı ve biçimi ortaya koymayan, bir de nasihatler’. Bu yaklaşımı değerlendirmekle başlayalım. Sizce durum nedir? Gerçekten durum bu kadar vahim mi?
Tarihte görülen en büyük, en geniş ve en etkili devletleri kurmuş ve yönetmiş olan Müslümanların, siyaset üzerinde düşünmemiş ve yazmamış olmaları mümkün görülemez. Tam tersine yukarıda saydığımız ekoller ve türlerde çok sayıda kitaplar yazılmıştır. Siyaset konusu çeşitli mezhepler, özellikle ehl-i sünnet ve şia arasında birçok tartışmalara konu olmuştur. Fakat günümüzün siyaset anlayışı daha çok Batılı anlayışlar tarafından yönlendirildiği için, İslâm dünyasında ele alınan siyasetle ilgili dile yabancılaştırıldık. Dolayısıyla yabancısı olunan, bilinmeyen veya anlaşılmayan şeyler yok sayılıyor. Yani İslâm siyaset düşüncesi hakkındaki küçümseyici veya yok sayıcı anlayışlar, doğrudan kültürsüzleştirilen bir toplumun cehaletine sunulan yapay düşüncelerdir.
Konunun büyük kısmını merak edenleri kitabınızla başbaşa bırakacağız. Burada sizden kısaca İslâm siyaset düşüncesinde başlıklar hâlinde de olsa ve/veya köşe taşı denilebilecek eserler düzeyinde neler var?
Ben bu kitapla siyasetname özellikli kitaplar üzerinde çalıştığım için siyaset düşüncesinin bu türüyle ilgili konuşursak, onların ilk bakışta birbirinin tekrarı gibi, aynı konuları neredeyse benzer üsluplarla anlatan eserler olduğunu görürüz. Fakat bu yüzeysel bakış aldatıcıdır. Yazılan her kitap aslında döneminin idari anlamda bir aynasıdır. O dönemde, yönetim açısından üzerinde durulması gereken konular hakkında önemli görüşlere ulaşmak mümkün. Yönetimin aksayan yönleri ve daha da ağırlık verilmesi gereken, düzeltilmesi gereken yönlerin münasip bir dille anlatıldığı görülür. Bu bakımdan siyasetnameleri gereği gibi anlayabilmek için dönemin ve mekanın tarihsel olarak da araştırılması gerekir. Bu bakımdan her eseri, aslında döneminin idari uygulamaları için birer köşe taşı olarak görebiliriz. Bu anlamda Osmanlı’nın nispeten daha sonraki dönemlerinde yazılmış siyasetnameleri örnek olarak gösterebiliriz. Bunlarda yönetime karşı ağır eleştiriler yöneltildiğini ve aynı zamanda çareler önerildiğini görüyoruz.
Batı siyasal düşüncesi dediğimizde Sokrat’tan bu günlere uzanan, ‘mükemmel’e doğru birikimli ilerleyen bir hat çizmek adettendir. ‘İslâm siyaset düşüncesi’ne konu olan bu eserlerdeki tarihsel seyir ne durumda? Yukarıda bahsettiğimiz kurgu ve İslâm siyaset düşüncesine konu olan bu metinleri Batı siyasal düşüncesiyle kıyaslayabilir misiniz?
Batı siyaset düşüncesi ne yazık ki günümüzde başat düşünce hâline gelmiştir ve herkes tarafından da bu durum kabullenilmiş gibidir. Aslında bence bu, bir illüzyondur. İslâm dünyasında siyaset düşüncesinin gelişim çizgisi gereği gibi ortaya konulamamıştır. Batı siyasal düşüncesi hemen bütün ayrıntılarıyla ortaya konulmuş, Platon’dan başlayarak günümüze kadar, neredeyse kesintisiz ve süreklilik içinde getirilmiştir. Batı siyasal düşüncesinin tarihi yazılmış, her düşünür üzerinde geniş araştırmalar yapılmış, üniversite müfredatında yer verilmiştir. Tabii buradan dev bir Batı siyasal düşüncesi çıkarılmış ve adeta zihinlere kazınmıştır. Buna karşılık İslâm dünyası, kendi siyasal düşünce tarihini, geçmişle bugünü birbirine bağlayacak şekilde yazamamıştır. Bu tarihi bile biz, Batılılardan öğreniyoruz. Onlar da kendilerine göre yazdıkları için, ne yazık ki, kendi tarihimizi onların gözlüğüyle görüyoruz.
Bu tür metinler, içine doğduğu bir zemine yaslanıyor. Bizim kültür ve sosyo-politik havzamızı kastederek, siyasetnâmeleri ortaya çıkaran zemini biraz tasvir edebilir misiniz?
Bu soruya cevap verebilmek için, siyasetnamelerin yazıldıkları dönemle ilişkisini ortaya koyacak çalışmalardan mahrumuz. Bunu ancak üzerinde nispeten biraz daha fazla çalışma bulunan Nizamülmülk, Maverdî, Gazzalî, Kınalızade gibi kişilerde görebiliyoruz. Bu gibi isimlerin dönemlerindeki siyaset ve onların bu siyasetle ilişkileri, tam olarak olmasa da, belirli oranda ortaya konulmuştur. Ama bir düşünceyi ancak kesintisizliği içinde anlamamız, ya da takip etmemiz mümkündür. Ülkemizde artan sayıdaki üniversitelerimizde tarihle, sosyolojiyle ve felsefeyle ilgili bölümlerin sayısı çoğalmıştır. Bu konular oralardaki akademisyenler tarafından araştırılmayı bekliyor. İnşallah tarihimizin ve kültürümüzün yaslandığı zeminleri sağlam bir şekilde araştırıp ortaya çıkaracak bilim adamlarımız yetişir.
Somut sorunlardan ziyade sanki ‘ideal devlet’ ve ‘ideal yönetici’ yaklaşımının bu metinlere hakim olduğunu söyleyebilir miyiz?
Tam tersine, İslâm siyaset düşüncesi somut sorunları ele alır ve somut olaylara dayanır. Daha önce de söylediğimiz gibi, her şeyden önce halkın huzuru ve pratik hayatını iyi ve düzenli bir şekilde sürdürmesi önemlidir. Devletin gücü de, hazinenin dolu olması da buna bağlıdır. Devletin en önemli geliri üretimdir. İnsanların üretimde önleri açılmalı ki, devlete vergilerini versinler. Yoksulluk içindeki halk kendisini bile geçindiremezken devlete olan vergisini nasıl ödesin? Bu da devlet tarafından yapılacak işlerin yapılamaması anlamına gelir. Adalet en başta gelen şeydir. Yönetici adaletli olmalıdır. Görüldüğü gibi siyasetnamelerde ele alınan konular hep somut konulardır ve reeldir. İdeal devlet ve ideal devlet adamı anlayışı daha çok felsefi düşüncede geçerlidir. Kısacası İslâm siyaset anlayışının odağında insan bulunmaktadır. Dolayısıyla burada teori pratik tarafından belirlenmektedir. Oysa Batılı siyaset anlayışları daha çok teoriktir ve pratiğe bu yolla ulaşmaya çalışırlar. Batı’da çok sayıda ütopya yazarlarının ve kitaplarının ortaya çıkmasının nedeni budur.
Adalet dairesi dediğimiz siyasetnâmeleri, bize sistematik bir düşünce veya bir teori sunan metinler olarak görmek mümkün mü?
Adalet dairesi, siyasetnamelerin ortak konularının başında gelir. İbn Haldun bunu, eski İran kaynaklı bir hikâye ile anlatır: Buna göre devlet ancak Şeriatın hükümlerini hakim kılmakla, Allah’a ibadet ve ülkeyi onun emirlerine uygun olarak idare etmekle ayakta kalır. Şeriat de ancak devlet sayesinde geçerli olur. Devlet, onu yönetecek ve koruyacak insanlar sayesinde şevketli ve kudretli olur. Bu yönetici ve koruyucu memur ve askerler ancak mal ve para sayesinde yaşayabilirler. Para ve mal ise, ancak yurdun bayındırlığı sayesinde elde edilir. Yurdun bayındırlığı ise ancak adaleti hakim kılmakla mümkündür. Adalet, Allah’ın yaratıkları arasında kurulmuş bir ölçüdür. Onu Allah kurmuş ve bu ölçünün başına da bir yönetici, yani hükümdar dikmiştir. Bu temel anlayışta devletin dört kaide üzerinde durduğu, bunların ekonomi (para ve mal), adalet (hukuk), asker (savunma-ordu) ve halk olduğu görülüyor. Siyasetnamelerin sistematiğinin temel omurgası budur. Eğer bu omurgayı oluşturan halkalardan biri eksik olursa devlet yapısı çöker.
Bu metinlerin yazarlarının, genel itibariyle, kalemiye gibi görevlerde bulunuyor olmalarına rağmen direk bir devlet görevi üstlenen isimler olmadığı dikkat çekiyor. Ve bir diğer dikkat çeken konu metinlerine yöneticiye, hükümdara ‘övgüyle’ başlanılması. Bunu nasıl yorumlamalıyız?
Sebüktekin’in, oğlu Sultan Mahmut’a, kölelikten sultanlığa giden ilginç hayat hikâyesini anlattığı Pendnâme’sini; Sultan Murad’ın, oğlu Fatih Sultan Mehmed’e olan nasihatlarını buna örnek verebiliriz. Sultan Alparslan’ın veziri meşhur Nizamülmülk’ün Siyasetname adlı eseri, türün en tanınmış örneğidir. Kanunî Sultan Süleyman’ın veziri Lütfi Paşa’nın Asafnâme adlı eseri ile, birbiri arkasına tahta çıkan iki kardeş hükümdara, IV. Murat’la Sultan İbrahim’e sunduğu risalelerle bilinen Koçi Bey’i de bu arada sayabiliriz.
Yani siyasetname yazarları çok farklı kesimlerden çıkmıştır. Bunların bazıları üst görevde bulundukları için kendilerinden daha alttakilere, bazıları da alt görevde olarak üstlerine yazılmıştır. Bu sonuncular da eserlerini, hemen genellikle zamanının sultanına veya vezirine sunmuşlardır. Bunun için de eserini sunduğu hükümdara övgülerle başlamaktadırlar. Aksi takdirde ona sunmalarının bir önemi kalmaz. Aynı zamanda sunulan hükümdar veya vezir, kendisine sunulan kitabı okumak durumunda kalacak, dolayısıyla eserin yazılmasındaki fayda elde edilmiş olacaktır. Bir de eser dolayısıyla hükümdardan beklenilen maddi bağış vardır. Kitap yazanların, kitaplarını günümüzdeki gibi çok sayıda basıp satma veya telif alma imkânları olmadığından, o dönemlerin bütün yazarlarının genellikle bu yolu izledikleri görülür.
Sizce siyasetnameler yazıldıkları dönemin sorunlarına cevap üretebiliyorlar mı? Ya da tümüyle böyle bir iddiayı taşıyorlar mı?
Siyasetnamelerin tek başına yazıldıkları dönemin sorunlarına çare ürettiklerini düşünmek elbette mümkün değil. Daha doğrusu yazılan diğer türlerin de böyle bir özelliği olmamıştır. Dolayısıyla böyle bir iddia da taşımamışlardır. Zaten siyasetnameler, bir açıdan ve genellikle yöneticilere bilmedikleri bir şeyi öğretme iddiası taşıyan kitaplar değildir. Bunlar, bir bakıma bazı temel konuları hatırlatma özellikli eserlerdir. Belki de bu kitapların en önemli özelliklerinden biri de, herkesin zevkle okuyabileceği, teknik veya fıkhi açıklamalara girişmeksizin, içinde tarihten güzel kıssaların ve hikâyelerin yer aldığı sade bir dille yazılmış olmalarıdır. Böylece halkın da devlet ve onun yöneticisinden beklentilerini ve buna karşılık kendisinin devlete karşı yükümlülüklerini kolayca anlamaları amacı güdülüyor, bir bakıma ortalama insanların da siyasetle ilgili düşünce sahibi olmaları amaçlanıyordu. Bu bakımdan bu tür eserlerin önemli gir görevi yerine getirdiklerini söyleyebiliriz.
Peki bu metinler içerisinde bizzat ve direk dönemin sorunları üstüne gidenler söz konusu mu? Biraz bahsedebilir misiniz?
Şüphesiz ki bu özelliği taşıyan çok sayıda eser vardır. Söz gelimi, Lütfi Paşa Asafnâme’sinde, Osmanlı ülkesinde ulak emri kadar çarpık bir zulmün olmadığını yazar ve bunun kanuna aykırı olduğunu söyler. Osmanlılarda önceleri padişah veya mensuplarının ulak hizmetini yapanlar, ellerindeki ulak emriyle, halktan kendisi, hizmetkârları ve kılavuzları için beygir alırlar, eşyalarını taşıtmak için de beygir isterlerdi. Ulaklar bu hayvanları gittikleri yerlerde bırakır, dönüşte yorgun olmayan dayanıklı beygirlere el koyarlardı. Yolda hayvanlarının zayıf düşmesi durumunda rastladıkları bir kimsenin beygirini alabilirlerdi. Onların bu hareketi belgelerde “ulak zulmü” diye geçer. Lütfi Paşa bu uygulamayı eleştirirken tamamen halkın yanında yer almıştır. Gelibolulu Mustafa Âli, günlük taleplerin gerekli yerlere ulaşması için ellerinde olan kâtiplerin yetersiz olduklarını ve işlerini gerektiği gibi yapmadıklarını belirterek “zamanımızda bunların çoğu afyon ve uyuşturucu kullanarak zevk ve eğlenceye dalmışlardır. Dolayısıyla görevlerini gereği gibi yapamıyorlar. Türlü hile ve saptırmalarla devlet işleyişine fesat karıştırıyorlar. Bunlardan kurtulup kalem gibi doğru, kâğıt gibi yüzü ak olanların bu göreve getirilmesine özen gösterilmelidir” diyerek yolsuzluk yapan veya görevivi layıkıyla yerine getirmeyen devlet görevlilerini eleştiriyor ve sultandan bu durumu düzeltmesini istiyordu. Onun Nushatü’s-Selâtin adlı eserinin ikinci bölümünde, tamamen kanuna aykırı davranışlar sonucunda ortaya çıkan karışıklıklar anlatılmakta ve bu durumu önleyecek tedbirler açıklanmaktadır.
Özellikle üç tane, yazarının adı bilinmeyen, daha doğrusu adını bilinçli olarak vermeyen yazara ait siyasetname vardır ki, bunlar çok açık biçimde devletin içinde bulunduğu kötü uygulamaları ortaya koymakta ve somut uygulamalardan yola çıkarak kıyasıya eleştirmektedirler. Meselâ bunlardan Hırzü’l-Mülük adını taşıyanı, padişahı, tasavvuf zümresine karşı mesafeli, hatta tedbirli davranmaya davet etmektedir. O, hanedan kızlarının vezirlere veya beylerbeylerine verilmesine de karşı çıkmıştır. Padişah hasları, zeamet ve tımar olması gereken toprakların çoğunun vakıf ve mülk hâline geldiğini, zeamet ve kılıç tımarlarının azaldığını söyleyen yazar şu acı eleştiriyi yapmaktadır: “Yalnız bir vezire kırk-elli parça köyün mülk olarak verilmesi insafla bağdaşır mı? Vezirlik gibi yüksek bir mansıpla ödüllendirilmeleri yetmez mi? Ayrıca köy vermeye ne gerek var? O zaten her kimin elinde mülk olarak köy, mezra, değirmen, çiftlik, hamam ve benzeri ne varsa bir yolunu bulup almıştır. Bu konuda sözümün kesin kanıtı, Veziriazam Mehmet Paşa’ya Sultan Süleyman Han’ın yüz parça köyler, mezralar, bağımsız kasabalar, iskeleler ve nice verimli yerleri mülk olarak vermesidir.” Yazar burada doğrudan bir sultan tarafından yapılan haksızlığı, hem de bir veziriazamın bu yolsuzluğa ortaklığını açıkça yazarak haksız tahsislerin nasıl kitabına uydurulduğunu bütün açıklığı ve ilginçliğiyle anlatmaktadır. Bunlar sadece bir çırpıda akla gelenlerdir. Bu konuları korkusuzca anlatan, yolsuzluk ve haksızlıklara karşı çıkan değerli siyasetname yazarları çoktur.
Siyasetnamelerde bir devlet yapısından bahsetmek mümkün görünmüyor değil mi? Ya da sizce yüklenmeliler miydi, gerekli miydi? Yazıldıkları dönem itibariyle değerlendirecek olsanız neler söylersiniz?
Siyasetnamelerin bu özellikte kitaplar olmadıklarını biliyoruz. Bunların ahlakî özellikli kitaplar olduğunu unutmamalıyız. Fakat elbette bazı siyasetname yazarlarının devlet yapısıyla ilgili görüşleri de eserlerinde kendini göstermektedir. Nizamülmülk, Nasıreddin Tusî, Gazzalî, Kınalızade Ali ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’yı bunlar arasında sayabiliriz. Söz gelimi Kınalızade’nin eseri Devlet ve Aile Ahlâkı adını taşır. Kendisinden iki yüzyıl sonra yaşamış olan J. J. Rousseau’nun savunduğu “toplum sözleşmesi” görüşünün ilk izlerini çok açık biçimde Kınalızâde’nin şu sözlerinde buluyoruz: “Medenî toplum, farklı grupların ve birbirine zıt milletlerin bir araya gelmesi, anlaşma ve intizamından ibarettir. Bu toplumu meydana getiren unsurlar, lâyık ve uygun oldukları mertebede özel bir işle meşgul olup mal ve makam itibarıyla hak kazandıkları seviyeye ulaştırıldıklarında, genelin tabiat ve karakteri, bu medenî anlayış ve yaşayış nedeniyle normal durumuna kavuşur; hastalık ve düzensizlikten uzak kalır.”
Yöneticiyi, hükümdarı denetleyen mekanizma arama çabası dikkatinizi çekti mi? Buna dair bir dil söz konusu mu?
Hükümdarı denetleyen, kendisine o sorumluluğu veren Allah’tır. Hükümdar bu büyük lütfun vericisi olan Allah’ı bir an bile unutmadan görevini yapacaktır. Bugün demokrasilerde bu yetkinin halk tarafından verildiği ve denetleyenin de halk olduğu söyleniyor. İslâm siyaset anlayışında bu denetleme manevi düzeyde olduğu gibi, söz gelimi hakimiyet de aynı düzeydedir.
‘Allah’ın yeryüzündeki gölgesi’, ‘yetkiyi Allah’tan almaları’ gibi ifadeler bu metinlerde karşımıza çıkıyor. Peki, siyasetnamelerimizdeki ‘yönetici, hükümdar tanımlaması’nı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Siyasetname yazarlarının ve fıkıhçıların çoğunluğu “Allah’ın gölgesi” deyimini doğru bulmazlar. Sadruddin Mustafa siyasetnamesinde Peygamber Efendimiz’den naklettiği “padişah, bütün mazlumların kendisine sığındığı Allah’ın yüce zatının yeryüzündeki gölgesidir” hadisinden sonra bunun anlamının “halife veya hükümdarın işlerini gören” demek olduğunu söylüyor. Dolayısıyla konunun nezaketinin farkında olduğu için, bu deyimi yorumlama ihtiyacı duyuyor. Dolayısıyla bu kullanım siyasetnamelerin bir özelliğini teşkil etmez. Siyasetnamelerde yöneticilik Allah’ın herkese nasip olmayan, kullarından çok az kişiye verdiği bir lütuftur. Yöneticilik yetkisi Allah’tandır. Bir başka ifadeyle hükümdar yetkiyi doğrudan Allah’tan bir lütuf olarak almaktadır ve bunun değerini iyi takdir etmelidir. Meşruiyeti Allah’tan aldığı için hesabı da Allah’a verecektir. Yani demokrasilerde halka karşı sorumluluk, siyasetnamelerde Allah’a karşı sorumluluktur. Bu manevi sorumluluk çok daha ağır bir sorumluluktur ve yönetici sürekli bu sorumluluğu duyarak hareket edecektir. Aksi takdirde Allah katındaki meşruiyeti ortadan kalkacaktır ki, bu inançlı bir insan için, asla istemeyeceği bir durumdur.
Metinlerdeki ‘yöneticiye itaat’ konusu üzerinde duralım biraz hocam. ‘Yöneticiye itaat’ mevzusunun, ‘yöneticiye muhalefet veya isyan Allah’a muhalefettir’ noktasında, neredeyse itikad mevzusu olarak görülmesi veya ‘aynı dönemde tek bir halife olması’ şart ve kaidelerini nasıl yorumluyorsunuz? Dönemin sosyo-kültürel ve politik şartlarıyla ilişkilendirebilir miyiz? Yoksa bu hususlar, bu metinlerin en önemli vurgusu olan Kur’ân ve Sünnet’in yorumlanmasıyla mı bu metinlerde önemli bir yer tutuyor.
Yöneticiye itaat, yöneticinin Allah’a itaatine bağlıdır. Siyasetnamelerde itaat konusunun muhatabı sultandır. Yani sultana hitaben “eğer yönetimin altındakilerden itaat bekliyorsan, sen de yönetimi altında olduğun Allah’a itaat edeceksin; sen itaat görevini yapmazsan, halkın sana itaatini de bekleyemezsin” deniliyor. Yöneticiye mutlak itaat diye bir şey yok yani. Hiçbir siyasetnamede ya da siyasetle ilgili diğer türlerde, her ne olursa olsun sultana itaat edeceksin diye bir tavsiye yok. Buna rağmen uygulamada ne yazık ki kendisine mutlak itaat bekleyen yöneticiler çok olmuştur.
Aynı dönemde tek halife bulunması kuralı, İslâm Birliğinin sağlanması içindir. Bu bakımdan ancak birbirinden çok uzak bölgelerde, denizlerle birbirinden ayrılmış olan kıtalarda bunun olabileceği belirtilmiştir. Müslümanların tek bir millet olduğu gerçeğine dayanarak birçok fıkıh bilgini bu hükme varmışlardır.
Günümüzde toprak ve nüfus açısından küçük bir devletin ne kadar gelişmiş olursa olsun ayakta durmasının oldukça güç olduğunu görüyoruz. Bunun yanında fizikî büyüklüğün vazgeçilmezliği açıkça ortada. Zaten dünyanın reel görüntüsü de bu yönde. Dünya üzerinde söz sahibi olan ülkelere baktığımızda ABD, Rusya ve Çin’in niçin büyük oldukları ortada. Avrupa devletlerinin birleşerek bir bütün oluşturma düşünceleri de aslında bu büyük olma düşüncesine dayanıyor. Gelişmiş olmak yetmiyor, büyük de olmak gerekiyor. Müslümanların pratiği de budur aslında. Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı devletleri bunun örnekleri.
Öyle görülüyor ki eserinizin dışında da birçok siyasetnâme tetkik ettiniz. İncelediğiniz eserlerden yola çıkarak şu soruyu sormak istiyorum: Bugün bir siyasetnâme yazılacak olsa – ki denemeleri yapılıyor-, neler dikkate alınmalı? Geçmiş metinlerde görülen eksik ve zaaflardan yola çıkarak bugün neler önemsenmeli, neler bilinmeli? Nasıl bir dil üzerinde yoğunlaşılmalı?
İslam dünyası ne yazık ki gelenekten gereği gibi yararlanamıyor. Bunun da sebebi, gelenekle aramıza büyük boşlukların girmiş olmasıdır. Müslümanlar eğer geçmişlerinden faydalanmayı öğrenebilirlerse, her konuda olduğu gibi siyaset düşüncesi konusunda da çok önemli şeyler üretebilirler. Şüphesiz ki bugün siyaset çok farklı anlayışlarla ve daha çok bir güç odağı olarak ele alınıyor. Elde edilen güç de, kendi dışındaki insana karşı kullanılıyor. Özellikle dış politikada bu çıkar konusunun çok rahatlıkla telaffuz edildiğini görüyoruz. Biz insan odaklı ve meşruiyetini haktan alan bir siyaset anlayışı geliştirebiliriz. Bunun kavramlaştırılması ve ayrıntılarının ortaya konulması için her türlü imkâna sahibiz. Batılı şablonlardan uzak, onların etkisinden kurtulmuş olarak yepyeni siyaset anlayışları ortaya koymak mümkündür. Her türden olduğu gibi, siyasetname türünden de yazılacak önemli eserlere olan ihtiyacımız elbette büyüktür.
Zamanla daha da çıkacak ve çalışmalar derinleşerek sürecektir inşallah. Bu metinler bize bugün, İslâm siyaset düşüncesinin oluşması bağlamında ne gibi imkânlar sunuyor?
Hiçbir şey geçmişten günümüze olduğu gibi getirilemez. Bu, eşyanın tabiatına aykırı. Bu eserler bize doğrudan fayda sağlamayabilir. Ama çok büyük imkânlar sağladıkları asla inkâr edilemez. İşte önemli olan, bu imkânları elde edecek ve değerlendirecek bir anlayışa ulaşmamızdır.
İlgili Yazılar
Dursun Çiçek ile Türkünün Ötesi Neşet Ertaş Üzerine
Türkü yakmak, türküyle yanmak ve türkü okumak. Bu coğrafya insanın kaderidir türküler. Hüznü, sevinci, yoksulluğu, aşkı ve ölümü türkülerle/türkülerde anlatmıştır Anadolu insanı. Bu sebeple türküleri anlamayan bu coğrafyanın insanını da anlayamaz, anlatamaz. Yunus Emre, Karacaoğlan, Ahi Evran gibi nice halk ozanlarını da anlayamaz.
İlhami Güler İle Gazze, Vicdan ve İnsanlık Dramı Üstüne
Kur’an’dan bizim öğrendiğimiz ise şu: İnananlar kendi üzerlerine düşen sorumluluğu bütünüyle yerine getirdikten sonra Tanrı o süreçte müminlere yardım ediyor, müdahale ediyor her anlamda… Sen kendi üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeden başına bir kötülük geldiğinde dua et Tanrıya: “Bu kötülüğü bizden kaldır.” Hayır, bu racona ters!
Enis Doko ile Bilim ve Bilimsel Kavramların Manipülasyonu Üzerine
İnsanlar bilimle etkileşmez ki. Sadece bilim insanı ve entelektüeller bilimle etkileşir. İnsanlar teknoloji ile etkileşir. Teknoloji dolayısı ile toplumu şekillendirmede etkilidir. Müslümanlar bilimle hesaplaştı, mesafe koydu ya da eleştirdi. Oysa teknolojiyi hiç sorgulamadan aldı… Sonuçta bireyci ve hazcı olduk. Bunu bize bilim yapmadı. Ama teknoloji yaptı.
Cemil Aydın ile Dilin, Zihnin Ve Ufkun Değişmesi Meselesi Üzerine
Çok çarpıcı bir kavrama dikkat çekiyorsunuz: ‘Tarihsizlik’… İslam Dünyası Fikri kitabınız, ‘tarihsizliğin’ uzantısı olarak ortaya çıkan bir kavram olan İslam Dünyası ve bu kavram çerçevesince oluşmuş bir kavramlar kümesine işaret ediyor. Son yüzyılı aşkın zamanda kullanılagelen İslam Dünyası, Hilafet, İslam Birliği, Ümmet gibi kavramlar, bu tarihsizlikten nasibini alan kavramlar olarak sıralanıyor.
Alev Erkilet ile Şehir ve Köy ayrımı üzerine
Sosyoloji disiplini için önemli başlıklardan olan köy ve şehir ayrımı konusu, özellikle bizim gibi geç ve ithal-ikameci modernleşen toplumlar için sosyal, siyasi, ekonomik ve sanatsal birçok açıdan önemli bir gerilime neden olmuştur. Gündelik hayatımızın derinliklerinde, sinemadan edebiyata, sosyal ilişkilerimizden, siyasal alana kadar her yerde duyduğumuz ve kullandığımız köy, köylü, şehir, şehirli, kır, kırsal gibi kavramlar ne anlama gelmektedir? Köye ve şehre has özellikler nelerdir? Köyde ve şehirde İslam’ın yorumları ve pratik görünümleri nasıl olmaktadır? Kapitalist kent ve İslam kenti nedir? Kültür, gelenek ve İslam’ın geleneksel yorumları köy ve şehir tartışmasında neye denk düşmektedir?