Cemâleddîn Efgânî çokça yanlış tanınan, çokça eleştirilen, çokça istismar edilen, çokça konuşulup/tartışılan ve belki de çok az anlaşılan bir isim. Son yüzyıllarda İslam Dünyasında hatta Dünyada bu kadar etkili olmuş ikinci bir isim bulmak gerçekten zor. Kim olduğu? Amacının ne olduğu? Neler yaptığı? Kimleri etkilediği? Nelere neden olduğu? Neler düşündüğü bu kadar önemli olup da bu kadar az anlaşılan ve tanınılmayan başka ikinci bir isim bulmak da gerçekten zor. Yunus Polat’ın çok titiz bir şekilde yüksek lisans tezi için yazdığı “Cemâleddîn Efgânî’nin etkileri ve hakkındaki tartışmalar” çalışmasını röportajımızda cevapladığı sorular ile bizler için adeta özetledi. Emsallerinden farklı bir Efgânî çalışmasının sahibi olarak Yunus Polat bizlere; Cemil Meriç, Niyazi Berkes, Kemal Karpat, Mümtaz’er Türköne gibi önemli isimlerin Efgânî hakkındaki değerlendirmelerinden bahsedecek, tahrif ve iftiraları ifşa edecek ve Efgânî’nin neden bu kadar nefret edilen biri olduğu hakkında fikir verecek. Aynı zamanda Efgânî’nin Türk Yurdu Dergisi’ne, Mehmet Akif’e ve Osmanlı’nın yıkılış dönemi siyasi akımlarına etkilerinin boyutunda bahsedecek. Salt bir Efgânî yergisi veya Efgânî güzellemesi okumak yerine “Efgânî kimdir”i ve “Ne yapmıştır”ı anlamak için tabiri caizse kısa ve öz bir başlangıç olacağını düşündüğümüz röportajımızla sizleri baş başa bırakıyoruz.
Efgânî’nin ciddi bir muarız kitlesi var ve kendisine ciddi bir eleştiri enflasyonu var aslında. Efgânî tartışmaları bağlamında eleştirilerin ve muarızların mahiyeti hakkında neler söylemek istersiniz? Ajanlıkla suçlanacak kadar karşı çıkılan bir isim olmasını neye bağlıyorsunuz?
Efgânî özelinde belirli anlayış ve bakışların sonucunda bir külliyat oluşmuştur. Üzerinde çok fazla çalışılmış böyle bir kişilik hakkında haliyle enformasyon da dezenformasyon da fazla olmuştur. Bunu göz ardı etmeden olguya yaklaşmak, sekiz on kaynakla yetinmeden birçok dilde yayımlanmış daha fazla kaynağa ulaşmak ve hassas tedkiklerde bulunmak gerekmektedir. İnsan ve toplum gerçeğini siyaset, iktisat ve din temel belirleyenlerinden bir an bile ayrı düşünmemek son derece mühimdir. Kaldı ki bir olay veya durumla değil; bir şahsiyetle ilgili inceleme yapılırken işin zorlukları artmaktadır. O kişinin kendisinin kesin olarak bilebildiği birtakım düşünce ve hayallerini, o kişi hakkında araştırma yapanın net bir şekilde bilmesi ve bunu iddia etmesi hakikat ile izah edilemez. Gerçek dışı bu tutumlar ahlakî de değildir zaten.
Efgânî’nin kendisinin seçemediği yurdu, soyu ve mezhebi yerine, düşünce sistemi ve bu yoldaki mücadelesi, yetiştirdiği öğrencileri, tüm bunların etkileri ve sonuçları göz önüne alınarak araştırmaya konu edilmesi bugüne daha iyi ve nitelikli projeksiyonlar sağlayacaktır. Değilse spekülatif bilgiler eşliğinde magazinel bir bakış ortaya çıkmakta, hayalleri dahi yargılanan bir şahsiyetin kendini savunamazlığından istifade edilerek, oportünist bir tavır sergilenmektedir. Burada elzem olan şu soruları da sormak gerekir: Efgânî’nin Şiî ve İranlı olmasının düşüncesine, mücadelesine ne tür bir engeli olmuştur? Efgânî gizli bir Şiî olarak Sünnîlerin aleyhine ne tür bir girişimde bulunmuştur? Kaç kişiyi Şiî yapmıştır? Şiî-Sünnî yakınlaşması için çalışan birinin hangi mezhepten olduğunun önemi var mıdır? Mason ya da ajan (!) Efgânî’nin İslâm âlemine kötülükleri nelerdir? (Mesela ajan olduğu kanaatine nasıl varılmıştır, ajan olduğuna dair bir belge mi vardır?) Efgânî’nin özel hayatından, Allah ile ilişkisinden, kişisel tercihlerinden sorumlu tutulması, özel hayata müdahale, tecessüste bulunma suçu kapsamına girmez mi? Bu türden sorulara bulacağımız cevaplar, -bilhassa artık yaşamayan yani bize cevap veremeyen biri için düşündüğümüzde- bizi hangi anlamda tatmin edecektir ve bugünün dünyasına ne gibi katkıları olacaktır? Bu sorular bizce önemlidir ve karşı ya da taraf olmadan önce bu sorular üzerinde düşünmek, daha sağlıklı bir noktada durmayı beraberinde getirecektir. Değilse polemik üretilmeye ve bunca biyografik kirliliğin eşliğinde belirsiz silüetler çizilmeye devam edilecektir.
Tüm bunların yanında Efgânî’ye dair bazı hususlar da doğal olarak eleştirilmesine neden olmuş, yer yer takipçileri tarafından da şüphe duyulmasına sebebiyet vermiştir. Özellikle bazı coğrafyalardaki farklı tutumları Şiî inancının gereği sayılan takiyyecilikle hakeza tutarsızlıkla, yalancılıkla, zihninin karışıklığıyla suçlanmasına neden olmuştur. Efgânî’nin farklı tutumları vâkidir ve bizce bu durum kendi gerçekliği içinde anlaşılabilir bir şey sayılmalıdır. Efgânî’nin, fikrini ve mücadelesini geçerli kılmak ve yaymak için pragmatik ve apolojik tutumlara başvurduğunu söylersek yanlış olmaz. Mesela Sosyalizm’in zaten İslâm’da karşılığının olduğunu, İslâm’ın medeniyet üretici potansiyelinin bulunduğunu savunan Efgânî, bizce apolojik bir tutumla kendi değerleri içerisinden Batılı değerlere karşı alternatifler sunmaya ya da savunmaya çalışarak fonksiyonalist bir bakış ortaya koymaktadır ki araçsalcı ve pragmatik bu tutumu eleştirilebilir niteliktedir. Özellikle medeniyetçi anlayışın Efgânî’de bir handikaba dönüştüğü söylenebilir ve bu medeniyetçi bakış eleştirilerek irdelenebilir. Ancak her fırsatı değerlendirmeye çalışmasını, her kapıya başvurmasını oportünizm ile açıklayanlar olsa da bu doğru değildir zira kendi çıkarını gözeten oportünist ile bütün Müslümanların menfaatini gözeten Efgânî arasında önemli farklar bulunduğunu görmek gerekir.
Efgânî’nin bu derece muarız kitlesinin olmasının iç ve dış kaynaklı sebepleri söz konusu. Bu konu uzun olduğu için kısaca şöyle demekle yetinelim: Öncelikle İslâmcı çizginin/damarın muhalifleri başta olmak üzere Osmanlıcı düşünce sahipleri de II. Abdulhamid ile ilişkileri nedeniyle Efgânî’den hazzetmezler. Muhafazakâr Türk düşüncesinin modern temsilcileri, ideolojik bir yarış ve kavmiyetçi bakış üzerinden Efgânî ile ters düşmektedirler. Elie Kedourie, Nikki Keddie gibi art niyetli yazarların, akademik ilgi dışında kaldığını düşündüğümüz kastî yaklaşımları hakeza biliniyor.
Türkçe yazılmış eserlerde ve Türkçe düşün dünyasında Efgânî nasıl yer buldu? Mesela çalışmanızda Cemil Meriç’den Niyazi Berkes’e kadar birçok ismin Efgânî yorumları değerlendirildi. Biraz bahsedebilir misiniz?
Efgânî’ye dair yazanlardan birisi olan Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma adlı eserinde Efgânî’ye yeri geldikçe değinir ve hakkında hep şaibeli biri olduğuna dair yorumlar yapar. Batılı bazı araştırmacıların ve Doğu’da da ‘din yenilenmesi yanlısı gözüken’ kişilerin onu abartarak şişirdiklerini ve ona ün kazandırdıklarını söylerken, hem Efgânî hem de onunla ilgili olumlu kanaatlere sahip olanları itham edici bir tutum takınır. Örneğin Efgânî’nin yalan söylediğini, her gittiği yerde kendisini farklı tanıttığını, Afganistanlı değil İranlı bir Şiî olduğunu, ilim ve fen konusunda bilgisinin kısıtlı bulunduğunu söylerken de yer yer kaynağa dahi ihtiyaç duymaz ve gösterdiği birkaç kaynak da yanlı ve Efgânî karşıtı kasıtlı kaynaklardan oluşur. Mesela bizzat Efgânî ile tanışan ya da talebeliğini yapan, dostluk kuran isimlerden ve onların yazılarından, eserlerinden hiç bahis yoktur, tıpkı Keddie gibi buradan gelecek tüm bilgilerin yanlış olacağına dair bir kesin inanca sahiptir. Bu durum da Berkes’in yanlı ve önyargılı tutumunun göstergesidir.
Batı’da ve Doğu’da Efgânî üzerine ileri sürülen iddiaların çoğunun ya çarpıtılmış, ya asılsız ya da hayal ürünü uydurmalar olduğunu ifade eden Berkes, Efgâni’nin efsaneleşmesinin de bir ihtiyaca binaen oluşturulduğunu iddia eder ve bu efsane balonuna da ilk iğneyi (!) kendisinin batırdığını ileri sürer. (Bu konuda öyle gözüküyor ki çekişme çoktur. Zira Türköne de Berkes gibi bu tarz bir iddianın sahibidir.) Hangi ihtiyaca binaen efsaneleştirildiğini söylemeyen Berkes, âdeta Efgânî’yi itibarsızlaştırmaya azmetmiş görünür. Bu kadar çok ülkede görünebilmesini, gerçek kimliğini gizlemesi ve insanları yanıltabilmesine bağlayan Berkes, Efgânî’nin model bir ‘köksüzleşmiş’ olduğunu, hayal ile gerçeği, saçma ile ciddiyi büyük bir iddiacılıkla harmanlayabildiği için Abdulhamid dönemi İslâm ve Türk dünyasının örnek adamı olabildiğini iddia eder. Tüm bunları söylerken de herhangi bir belge ya da delile dayanma ihtiyacı duymaz.
Berkes ilginç iddialarına çelişkilerini de eklediğinin farkında değildir. Efgânî ile Ebu’l-Hüda arasındaki gerilimin kıskançlıktan kaynaklandığını belirttiği halde, aynı eserin ilerleyen sayfalarında, Efgânî’nin İstanbul’dan gönderilişinin sebebi hükümetin öyle münasip görmesinden dolayı iken; Efgânî’nin, Şeyhû’l-İslâmın ve ulemanın kendisini kıskandıkları için bu olayın başına geldiği fikrini Mısır’da anlattığını söyleyerek, Efgânî’nin olayları bilerek çarpıttığını ifade etmek suretiyle açıkça çelişkiye düşmektedir.
Efgânî’nin, gittiği ülkelerde din önderliği tanınmazsa halkı ayaklandırmaya çalışacağı şeklinde tehditlerde bulunduğunu söyleyen Berkes, son derece önemli olan bu iddiası için hiçbir kaynak vermemektedir mesela. “Mehdilik peşinde ortalıkta dolaşan bir devrimci…”, “İranlı bir Şiî olduğunu saklayıp her yerde farklı bir memleketten olduğunu söyleyen”, “kendisini Seyyid olarak gösterip Sünnîlik taslayan yarı kaçık bir hayalci”, “hayalleri düpedüz yalancılık seviyesinde olan”, “Hurûfilik’e eğilimli bir Şiî (Bâbî ya da Şeyhî) olduğuna şüphe olmayan” birisi olarak tanımladığı Efgânî için ilmî olmayan bütün bu öznel ve önyargılı tutumunun arkasındaki sebepleri de açıklamaz. Nihayetinde Berkes, kesin inançlılıkla açıklanabilecek bir tutumun sonucu olarak, karşı olduğu kişinin hayallerine bile yalancılık yaftası yapıştırmaktan çekinmez.
Cemil Meriç de Efgânî üzerine yazı kaleme alanlar arasındadır. Meriç, Efgânî hakkında alayvari bir üslupla, karikatürize ederek yakıştırmalarda bulunur ve çok zayıf bir kaynakçayla bu yakıştırmaları yapar.
Efgânî’ye ait yazı ve eserleri okumamış olduğu anlaşılan Meriç, sadece olumsuz görüş bildiren bazı isimleri dayanak noktası olarak seçer. Efgânî’nin yolundan giden herkesi küçümseyip Peygamber kadar saygıya layık gören ‘Türk entelektüellerini’ de zavallı olarak nitelendirir. Efgânî’ye ait tek metin, onun Renan’a yazdığı cevapmış gibi sadece bu metin üzerinden -eleştiri değil de- ithamlarda bulunur. Zaten bu vesikanın kendisi için çok mühim olduğunu söylemeyi de ihmal etmez ve Renan’a bu cevabı sebebiyle bütün yazarların büyük bir cömertlikle Efgânî’yi İslâm’ın savunucusu mertebesine çıkarmalarına şaşırır. Namık Kemal’in müdafaanamesinin taarruz, öfke ve küçümseyiş; Efgânî’nin mektubunun ise teslimiyet, terbiye ve Makyavelizm olduğunu söyler Umrandan Uygarlığa adlı eserinde.
Meriç, Efgânî’nin Renan’a yazdığı cevabın şaibeli olduğuna dair[2] Hamidullah’ın tedkiklerini yazısında kaynak olarak verse dahi Hamidullah’a ya da Efgânî’ye inanmak yerine nedense Renan’a inanmayı tercih eder. Bu konuda Hareket dergisinde de “Cemaleddin Afgani Dosyası” başlığıyla bir yazı kaleme alan Meriç’in yazısı 1974 yılında basılan Umrandan Uygarlığa adlı eserinde yayımlanıp ardından Ahmed Davudoğlu da Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri isimli eserinde bu yazıyı aynen alıntılayınca Selahattin Kılıçarslan müstear ismiyle Hayreddin Karaman, söz konusu yazıya bir eleştiri yazma ihtiyacı duyar. Meriç’ten bu cevaba karşılık gelmese de 1986 yılında yayımladığı Kültürden İrfana adlı eserinin ‘Le Bon mu Renan mı?’ başlıklı bölümünde kendisine bu konuda yöneltilmiş eleştirilere kısaca değinir. Önceki değerlendirmelerinin yönünü, içerik ve üslûbunu büyük oranda değiştirdiğini gösteren ifadelerini buraya olduğu gibi taşımak önem arzediyor:
Şüphe yok ki Kemal, Renan’la boy ölçüşecek bir ilim adamı değildir. Esasen Renan’ı da layıkiyle okumamıştır. Müdafaanamesi hamiyet sahibi bir edebiyatçının isyanını dile getirir. Cemaleddin ise çok daha hazırlıklı ve ihtiyatlıdır. Kaldı ki Renan’a yazdığı mektup bir Fransız gazetesinde yayınlanmak üzere kaleme alınmıştı. O da Renan’ı kitaplarından değil, milletlerarası ününden tanır. Kısaca her iki Türk yazarı da Renan’ı okumamışlardır. Şair’in ilham perisi öfkedir; mütefekkirin ise anlaşma arzusu. Cemaleddin geniş ve seyyal zekâsıyla Renan’ın taassuba düşman ve her türlü düşünceye açık görüşlerini sezer gibi olmuştu. Makalesi bir çeşit taarruzdu. Ama açık kapı bırakan bir anlaşma taarruzu. Efganlı’nın makalesini yüz yıl önce yayımlanan Les Debats gazetesinden kopya ettirmiş ve Türkçeye kazandırmıştım. İyi niyet sahibi bazı yazarlar, Cemaleddin ile ilgili yazımı insafsız buldular. Cevap vermedim. Niyetim sadece vesikaları konuşturmaktı.
Daha önce (Umrandan Uygarlığa, 1974) Efgânî’nin Türk, Hintli, Afganlı ve İranlı olup olmadığının bilinmediğini ifade etmiş olan Meriç, aradan geçen zamandan sonra (Kültürden İrfana, 1986) bu defa onun ‘Türk yazarı’ olduğuna kanaat getirir, teslimiyetçi ve makyavelist üslupta yazdığını söylediği mektubunu da bu kez taarruz nitelikli olarak tanımlar. Efgânî’nin Renan’a cevabını merkeze oturtarak genellemeci bir polemik üreten Meriç, kendisine yöneltilen eleştirileri zamanında ciddiye almazken; 1986 yılına gelindiğinde, eleştirilerdeki haklılığı görmüş olmalı ki hatasını düzeltmek için bir adım atar.
Diğer taraftan Efgânî’ye dair yazanlardan Berkes ve Türköne’nin Efgânî konusundaki temel kaynakları görebildiğimiz kadarıyla aynıdır. Muhtemeldir ki Türköne, Berkes’i kendisine referans almaktadır. Bu konuda Sadrazam Halil Rıfat Paşa’nın Abdulhamid’e yazdığı Efgânî’ye dair raporu örnek gösterebiliriz. Rıfat Paşa’ya göre Efgânî, Bâbî olup fesat ehlidir, itibar ve itimat gösterilemeyecek önemsiz bir adamdır. Mason cemiyeti, Ermeni komiteleri ve Jön Türklerle gizli ilişkileri vardır. Paşa’nın ithamları bu minvalde uzayıp gider ve sonrasında Efgânî ve etrafındakilerden oluşan bu müfsid ve mel’un gürûhun Dersaadet’ten defedilmelerinin Padişah ve bütün Müslümanların selameti için elzem ve mühim olduğu belirtilerek bitirilir. Rıfat Paşa’nın bu tespitlerinin yanında Şeyhû’l-İslâm’ın tutumu, Halil Fevzi Efendi’nin Suyûfu’l-Kavâtî adlı risalesi, Abdulhamid’in hatıra defteri ve bu gibi kaynaklara dayanarak Efgânî’ye dair görüş bildiren ve yazanlara ilave olarak Kedourie ve Keddie’nin art niyetli çalışmalarının Berkes, Türköne, Gencer ve Meriç gibilere kaynak oluşturduğu söylenebilir.
Halil Rıfat Paşa’nın komplo dolu raporuna karşılık Ahmed Cevdet Paşa’nın Abdulhamid’e sunduğu daha itidalli bir yazısı vardır ve hatta bu yazıya istinaden Efgânî’nin ikinci kez İstanbul’a çağrılmasında bir beis görülmemiştir.
Ancak Cevdet Paşa’nın sultana sunduğu bu arîza söz konusu araştırıcılar tarafından göz ardı edilmiştir. Bu yazarlarda görülen ortak nokta, Efgânî’nin fikriyatı üzerine incelemelerde bulunmak, ortaya koyduğu düşünsel mirasa ya da mücadelesinin sonuçlarına odaklanmak yerine magazinel anlam ifade edebilecek spekülasyonlara ilgi duymalarıdır. Yani Efgânî’nin ne söylediğinden ya da ne yapmaya çalıştığından çok kim ve nereli olduğu meselesi bu yazarlar için daha dikkat çekici olmuştur. Bizce, bu tarz girişimlerin arkasında, Efgânî’den daha fazla onun düşünce mirasını mahkûm etmek ve itibarsızlaştırmak yatmaktadır.
1963 yılı Efgânî eleştirileri için neden bir dönüm noktasıdır? Proje olan Efgânî mi? Yoksa Efgânî eleştirileri mi?
Urvetü’l-Vuskâ dergisinin mukaddimesini yazan ve Efgânî üzerine çalışmalar yapmış biri olan Seyyid Hâdî Hüsrevşâhî’ye göre, Bâbî, Bahâî, Mason, gerici, milliyetçi, yabancı uşakları ile anlaşma içerisinde, şöhret düşkünü, maceraperest vb tanımlamalar, Efgânî hakkında karşıtlarınca sıklıkla dile getirilmiştir. Hatta Muhammed Abduh’u Efgânî hakkında birçok şeyi bildiği halde gizlemekle itham etmişlerdir. Böylece Efgânî’nin İslâm halkları uğruna verdiği çabaları unutturmaya çalışmışlardır ancak şüphesiz tüm bu gerçekler ucuz amaçlar uğruna küllendirilmek istenmektedir. Hüsrevşâhî’nin eş-Şehid dergisinden alıntıladığı metne göre işin içinde Amerikan gizli servisi CIA’nın da parmağı vardır ve sembollerinden biri Efgânî olan ve gittikçe güç kazanan İslâmî hareketi sabote etmektir. Hakkında yargısız infaz yapılan Efgânî’ye dair bütün eleştirilerin ve tartışmaların odak noktasını 1963 yılı oluşturmaktadır. O’na göre sadece bu durum bile söz konusu belgelerin düzmece olduğuna yeterli delil sayılmalıdır. Bu yılda Humeyni’nin önderliğinde ‘15 Haziran Ayaklanması’ adı verilen büyük bir İslâmî girişimde bulunulmuş, on beş bin şehid ve on binlerce yaralı ve tutuklu verilmiştir. Bu hareket, Efgânî’nin de dahli ile gerçekleşen Anayasa ve Tömbeki Devrimlerinin bir uzantısı kabul edilmektedir. Doğal olarak Efgânî, 1963’teki girişimin de ilham kaynaklarından biridir. Bu sebeple de Şah Muhammed Rıza hükümeti Efgânî’ye çamur atacak ve onu gözden düşürecek vesikaları yayımlamaya karar vermiştir. Hüsrevşâhî’nin aktardığına göre; Efgânî’ye dair İranlılar ve Batılılar tarafından yazılan eserlerin tümü adı geçen ‘vesikalar’ kitabının yayımlanışından sonraki tarihe aittir ve söz konusu kitaba dayanmaktadır. Hakikaten küçük bir inceleme yapıldığında görülecektir ki bu tarihten sonra Efgânî’ye dair ciddi bir eleştiri enflasyonu filizlenmeye başlamıştır. Bu belgeler, yerli ve yabancı birçok muhalif ismi harekete geçirmiştir. Doğal olarak tam da burada sorulması gereken sorular şunlardır: Bu belgeler 1963’e kadar neredeydi? İranlı ve Batılı yazarlar Efgânî hakkında 1963’ten önce neden yazmadılar. Efgânî’nin yazılarına ya da hakkında yazı yazan başka yazarlara neden referans verilmiyor? Tüm bunlardan bir komplo çıkar mı bilemeyiz ancak ortada garip bir durumun olduğu ve bundan yararlanmaya çalışanların harekete geçtikleri aşikâr. Önemli bir nokta olarak, bu tarihten sonraki araştırma ya da yazılar, Tahran Üniversitesi’nin yayımladığı kitapla Nikki Keddie’nin eserlerinin kopyaları sayılabilir.
Efgânî’nin, İslamcılık akımının başlangıcı ile ilgili tartışmalar içerisindeki yeri nedir? “Islah, ihya, tecdid, öze dönüş” gibi kavramlar üzerinden yürütülen eleştirilerin Efgânî ile ilgisi nedir? Bu tartışma Müslüman coğrafyada nasıl karşılık bulmuştur?
İslâmcılığın ilk kim tarafından başlatıldığı konusu da tartışmaların bir başka boyutudur ve daha çok ülkemize has bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır zira doğulu ve batılı araştırmacılara baktığımızda, bu konudaki tartışmaların ülkemizdekine benzer şekilde söz konusu olmadığını görüyoruz. Yani bu cereyana kurucu bulma handikabı bize has gibi görünmektedir. Bu bağlamda mevcut tartışmaya kısaca değinmek gerekirse; İttihad-ı İslâm tabirini ilk dillendiren kişinin Efgânî olmadığı, dolayısıyla İttihad-ı İslâm’ın öncüsü sayılamayacağı, Osmanlı’da onun düşündüklerini ondan önce dile getiren insanların var olduğu, şeklinde tartışmanın çerçevesini çizebiliriz. Ali Suavi, Namık Kemal gibi şahsiyetleri bu öncülüğe daha layık görenlerden bazılarına Mümtaz’er Türköne, İsmail Kara ve Bedri Gencer gibi yazarlar örnek olarak verilebilir.
Bu isimlerden Bedri Gencer, Efgânî’nin, halifeliği yıkmakla görevli bir İngiliz ajanı olduğu inancındadır. Bir yazısında, TDV İslâm Ansiklopedisi’nde Efgânî’ye övgü kabilinden ‘asılsız’(!) yorumlar içeren 27,5 sütun ayrıldığına değinir ve bu durumu içine sindiremez. Diğer taraftan Gencer’in fazla ideolojik sayılan ve delilsiz olan bu ajanlık kanısını bilimsellik ve nesnellikle açıklamak zordur. Genel anlamda Gencer’in İslâmcılığa ve İslâmcılara olan mesafesini birçok vesilelerle ifade ettiğini, bu anlayışının da ideolojik tutum ve önyargısıyla açıklanabileceğini düşünüyoruz. Mesela Gencer, İslâmcılığı, kökü dışarıda, oryantalistlerin ve Batı’nın etkisiyle gelişip serpilmiş bir ideoloji olarak değerlendirmek suretiyle ötekileştirip dışlamasının yanında, Efgânî ve Abduh’u ilhad ile suçlaması ve Şiî-Arap olduklarını özellikle vurgulayarak, ayrıştırıcı dille açıklanabilecek bir kökenci tutum takınması ideolojik tutum ve önyargısı için delil gösterilebilir. Gencer’in İslâmcılığa ve İslâmcı düşünürlere olan mesafesini, tasavvufa ve tasavvuf mensuplarına olan yakınlığı (eserlerinde ve konuşmalarında bunu fazlasıyla görmek mümkün) düşünüldüğünde, anlamak kolaylaşır. Bunun gibi sebeplerledir ki Gencer’in Efgânî’ye dair mütalaalarının dikkate değer önemde olmadığını söyleyebiliriz.
Diğer taraftan İslâmcılık ve Efgânî üzerine çalışmış kalemlerden biri olan Mümtaz’er Türköne, bugüne kadar İslâmcılık üzerine yapılmış çalışmaları hatalı ve eksik görerek, kendi yöntemini ortaya koyacağını ifade eder ve bu işe de İslâmcılığın 1867-1873 yıllarında Osmanlı aydınları tarafından ilk defa ortaya atıldığı tezini ileri sürerek başlar. Yöntem hatası olarak öne sürdüğü İslâmcılığa bir kurucu arama yaklaşımını, cümlesini bitirir bitirmez, içine düştüğü çelişkiyle kendisi başka kurucular önererek yapar. Türköne, İslâmcılığın kuruculuğunu Efgânî’ye değil; Osmanlı aydınlarına (Namık Kemal ve Ali Suavi) ait görmenin daha doğru bir tespit olduğunu savunur ve diğer taraftan Efgânî’yi kurucu sayan tüm araştırmacıları da efsane üretmekle itham eder. Ancak ideolojik bakışın yansıması olan bu yaklaşımı, sadece bir iddia olarak kalmıştır.
Hakeza Türköne’nin İslâmcılık ile ilgili düşünceleri net olmadığı gibi bu konudaki düşünceleri çelişkiler ve yanlışlıklar barındırmaktadır. Müslümanların geleneğe ya tümüyle bağlı olmaları ya da sırt çevirmeleri gerektiği konusunda zihni oldukça karışıktır ve bu konuda eklektik olmak da Türköne’ye doğru yöntem olarak görünmemektedir. Bir taraftan İslâmcıların aynı kaynaklara müracaat ederek bilineni tekrar tekrar yeniden keşfettiklerini söyleyen Türköne, diğer taraftan bu akım mensuplarının arkalarındaki mirasa sırt çevirdiğini, bazı yazılarında geçmişteki “bâni”lere atıfta bulunmaktaki maksatlarının yazılarına sadece “zînet” kazandırmak olduğunu söyleyerek bir niyet okumasına girişmektedir. Türköne’ye göre modern İslâm düşüncesinin başlangıcında Efgânî’nin olduğu düşüncesi tamamen Batılılara aittir ve Efgânî’ye dair bildiklerimizin hemen hemen tamamı Batılıların üretimidir. Bu iddianın temelsizliği üzerinde durmayı dahi gereksiz görüyoruz. Daha en başta Türköne temel bir hata yapmaktadır ve burada Pan-İslâmizm ile İttihad-ı İslâm’ı aynı anlam dünyalarına ait görmektedir ve Efgani’yi Batı’daki nasyonalist akımdan etkilenmiş göstermektedir. Kaldı ki ‘ittihad’ Müslümanlar için yeni bir kavram olmadığı gibi, esas görülen ve gelenek ile daha önemlisi Kur’an ve Hadis ile referanslanan bir kavramdır. Ama bunun böyle olması Türköne’nin işine gelmemektedir.
Efgânî hakkında son derece şüpheci bir tutum takınan Türköne, Batılıların Efgânî’yi İslâmcılığın kurucusu sayma düşüncesinin temelinde yatan mantığı çözdüğü inancındadır.
Buna göre Batılılar, Müslümanların, siyasi yaratıcılıktan uzak, modern gelişmeleri kavrama yeteneğinden yoksun ve dolayısıyla Pan-İslâmist bir ideoloji yaratmaktan da aciz bulundukları görüşündedirler. Fakat diğer yandan kendi sömürge menfaatlerine zarar vereceğini düşündükleri için rahatsızlık duydukları, gerçekleşmesinden korktukları Pan-İslâmist bir hareketi engellemenin yolu olarak bu ideolojiyi üretmiş ve Müslümanlara ihraç etmişlerdir. Efgânî de bu fikri Batılılardan alıp Müslümanlara taşımıştır ki o, zaten bütün Batı ülkelerinde maceralı bir hayat sürmüş ve karanlık ilişkilere girmiş, yazdıklarının basit şeyler oluşuyla ve çelişkili fikir dünyasıyla da Batılıların Müslümanlar hakkındaki olumsuz kanaatini doğrulamış bulunmaktadır. Böylece Müslümanlardaki Batı’dan gelen her şeyin kötü olduğu fikri mucibince, Efgânî’yi bu ideolojinin başındaki isim olarak göstermek suretiyle ondan ve çabalarından, dolayısıyla da birleşip bütünleşmiş Müslümanlardan gelecek bir tehlikeyi bertaraf etmeyi düşünmüşlerdir. Batılılar bu bilinçle modern düşüncenin başına Efgânî’yi yerleştirdikleri için Türköne bu durumdan şüphelenmiş ve tüm şöhretine rağmen Efgânî’yi bu akımın başına yerleştiremeyeceği fikrine varmıştır. Değil mi ki Efgânî, ona göre her şart ve zemine uygun davranan ya da konuşan bir oportünisttir ve dahi hakkındaki abartılı övgü ve takdimlerin sahibi de başkaları değil bizzat kendisidir. Yine Türköne’ye göre ona biçilen misyon her haliyle mesnedsiz olduğu gibi Efgânî ismi de bir efsaneden ibarettir. Türköne de haliyle efsanelerden nefret eden bir insandır!
Tüm bu Efgânî karşıtı açıklamalarına rağmen, Türköne’nin aynı yazıdaki bir başka çelişkisi de; “Türkiye’de Efgânî’yi referans alan bir gelenek yaşasaydı o da İslâmcı değil; Türkçü bir gelenek olurdu.” şeklindeki iddiasıdır. Yani ilginç bir çelişki olarak; İslâmcılığın kuruculuğuna yakıştırmadığı, efsane gördüğü, birçok açıdan önemsiz bulduğu Efgânî’yi Türkçülerin sahiplenmesine ve ondan Türkçü bir geleneğin neşet etmesine itiraz etmemekle birlikte bu durumdan rahatsızlık da duymamaktadır. Türköne’nin yanlış, önyargılı, çelişkili ve komplocu düşüncesine göre İslâmcılık karmaşasının (!) iç yüzü bundan ibaretmiş.
Türköne’nin Bilgi ve Hikmet dergisindeki bu yazısı vesilesiyle aynı zeminde kısa bir eleştiri yazısı kaleme alan Kemal Karpat da, Türköne’nin başlar başlamaz yaptığı hatanın, modernist düşüncenin kimseye bağlanamayacağını belirttiği halde çelişkili bir şekilde kendisinin Namık Kemal ve Ali Suavi’yi bu düşüncenin başlangıcına yerleştirmesi olduğunu kabul eder. Efgânî’ye dair eleştirilerini çok sert bir şekilde ifade ettiğini belirten Karpat, Efgânî literatürünün hepsini okuduğunu söylemesine karşın Türköne’nin ‘Şeyh’ hakkında yazdıklarının Elie Kedourie ve Nikki Keddie’nin kasıtlı ve duygusal hükümlerinden kaynaklandığını ifade eder. Karpat’a göre Batılıların, Efgânî’yi ‘oportünist’, ‘dinsiz’, ‘zamana ve bulunduğu mekâna göre davranan’ vb ithamlara tâbi tutmalarının sebepleri politiktir. Karpat, Efgânî’nin, ilk kez Müslümanların birbirlerini tanımaları ve birleşmeleri gerektiğinden söz ettiğini, bununla kalmayıp kitle hareketlerine girişmelerini ön görüp, İslâm’ı siyasî bir ideoloji şeklinde değerlendirmek suretiyle bir toplumsal seferberlik aracı yapmak isteyen biri olduğunu belirtir. O’na göre Efgânî, aslında sömürgeciliğe karşı halka dayanan bir direniş ve yenileşme hareketinin taraftarı olduğu için hiçbir zaman padişahları ve sultanları sevmemiştir. Bu tutum ve fikriyat İslâm modernleşmesinin esası olan ihya hareketlerine hizmet eder. Karpat’a göre Abdulhamid’in Efgânî’yi İstanbul’a davet sebebi, Kedourie, Berkes vb iddia ettikleri gibi onu ‘kontrol’ altında tutmak değildir. Bu davetin asıl sebebi; Irak Şiîlerinin İran’a olan meyillerini önleyerek Sünnîliğe geçmelerini sağlamak için Efgânî’nin desteğini almaktır. Karpat’ın, elinde bulunduğunu söylediği mektuba göre II. Abdulhamid, Efgânî’ye yazdığı mektupta onun Müslümanlar için yaptıklarını överek, bir Sünnî-Şiî birleşmesini sağlamak konusunda ricada bulunmuştur. Yine Karpat’a göre II. Abdulhamid, halk hareketlerinden ve bu hareketlerin liderlerinden hiçbir zaman hoşlanmamış ancak devletin menfaatleri söz konusu olduğunda bu liderlerle işbirliği yapmaktan da geri durmamıştır. Tam da burada Mısır’daki Urabi Paşa hareketini örnek gösteren Karpat, Abdulhamid’in, özel konuşmalarında bu hareketi sert bir dille eleştirmesine rağmen (hatta İzmir’de Urabi Paşa lehinde gösteri yapanları tutuklattığını), diğer taraftan da Urabi’ye nişan verip onu taltif etmekten imtina etmediğini söyler. Karpat’a göre Efgânî büyük bir düşünür olmayabilir fakat cesaretli, çağının çok ilerisinde düşünebilen, siyasî bir dehanın sahibi olup halkı önceleyen gerçek anlamda bir İslâm modernistidir. O’na göre bu da, Efgânî’yi efsaneleştirmek değil; İslâm dünyasındaki rolünü ve yerini doğru bir şekilde değerlendirmek anlamına gelir.
Karpat’a göre Türköne gibi başkaları da Namık Kemal’i yanlış anlamış ve değerlendirmişlerdir. Namık Kemal’i, modern İslâm düşüncesi içerisinde değil, Osmanlı tarihi ve düşünce akımları çerçevesinde görüp değerlendirmek çok daha doğru ve yerinde olur.
Ali Suavi’nin düşünceleri ise hem dünya Müslümanlarını hem de Türkleri ilgilendirir türdendir. Ali Suavi ile ilgili daha geniş ve derin araştırmalara ihtiyacımız olduğu ortadadır. Yine Karpat’a göre Namık Kemal, Osmanlı-İslâm; Ali Suavi, İslâm-Türk bağlamında ele alınmalıdır. Sonuç olarak, bir şahsiyeti kendi döneminin şartları, o şartlar içerisindeki toplumun görüşleri, ihtiyaç ve beklentileri içerisinde ele almak, incelemek ve değerlendirmek son derece önemlidir. Düşünceyi bu sosyal bağlamından kopardığımızda yanlış anlamak ve yorumlamak tehlikesi büyüktür.
Öte yandan bir akıma kurucu bulmak hissiyatı masum gözüktüğü kadar usûl olarak doğru gözükmeyebilir. Bu durumda bir kavramı ilk kimin kullandığına bakmaktan ziyade o kavram ya da ona karşılık gelen anlam kümesi etrafında kimin teoriler oluşturduğu, hareket yöntemi belirleyip savunuculuğunu yaparak mücadele ettiği önem kazanmaktadır. Efgânî’nin başarısı, bu badireyi kendisinden öncekilerden çok daha derinden algılaması ve gözler önüne serebilmesidir. Üzerinde durulması gereken asıl mevzu şu olmalıdır: Efgânî’nin İslâmcılığın kurucusu ya da fikir babası olup olmadığı tartışması bir kenara bırakılıp onun İslâmcılığın argümanlarına ve İslâmcılığa yaptığı kurucu katkı dikkate alınırsa önemi bütün açıklığıyla anlaşılacaktır. Tüm bunlara göre Namık Kemal ya da Ali Suavi isimlerinin bu konuda geri planda kaldıkları söylenebilir. Hele de çok geniş bir yaygınlık ve çok farklı temalar (sadece ittihad değil) mevzu bahis olduğunda durum daha da netlik kazanmaktadır. Yani dirsek çürütmenin yanında, kafa yormak, enerji harcamak, o dâvâ için adanmak belirleyici olmaktadır. Sonuç olarak kavramın ilk olarak kim tarafından kullanıldığı net olarak belli değildir fakat ilk kimin aklına geldiği sorunu, verilen mücadele karşısında muhal kalmalıdır.
İslâmcılığı ittihad-ı İslâm kavramından ibaret görmek büyük bir yanılgı olur. Ya da İslâmcılık argümanlarından bir ikisini dillendirmek başka bir şeydir, bu argümanların tümü etrafında yaygın bir şekilde savunuculuğunu yapmak, karşılığı gelen yaşam biçiminin vücuda gelmesi için tüm yolları ve imkânları zorlamaya çalışmak suretiyle oradan oraya seğirtmek başka bir şeydir. Nitekim ilk olarak Efgânî’nin sistemli bir şekilde yaygınlaştırarak, genel ve yüksek sesle dile getirdiği ve takipçisi olduğu kavramlar ve konular olduğunu da bu belirgin ifa edişinden, bunun için her fırsatı kullanmasından, seferber olmasından çıkarmak, haliyle daha isabetli ve gerçekçi bir tespit olmalıdır. Özellikle temel bazı kavramlar vardır ki bunları ekseriyetle Doğulu ve Batılı araştırmacılar Efgânî’ye nispet etmektedirler ve öyle ki bazıları abartılı denebilecek ifadelerle ona hasretmektedirler. İttihad-ı İslâm mefkûresi, anti-emperyalist söylem, ictihad etmenin gerekliliği, mezheplerin birleştirilmesi, dini anlamada aklın işlevi ve önemi, bid’at ve hurafe karşıtlığı, ilk neslin İslâm algısına dönüş gibi ıslah ve ihya temelli düşünceler… Bunlar elbette literatürde yer alan, karşılığı olan, bilinen kavram ve ifadelerdir fakat üzerleri küllenmiş, unutulmuş, kullanılması tehlikeli addedilmiş, hatta yüz yıllar boyunca da kullanan kişiyi tahrifçi, sapık ya da dinden çıkmış olarak değerlendirmeyi sağlamış bir algının mefhumları olmuşlardır.
Tüm bu yorumların sonrasında İslâmcılık dendiğinde kimlerden söz edilmesi gerektiği konusu kimine göre göreceli bir gerçeklik olarak kalmakla beraber, dünden bugüne gelene değin İslâmcılıkla adı neredeyse özdeşleşmiş olan isim, genelde doğulu ve batılı araştırmacıların kanaatlerine göre Efgânî olmaktadır. Malik bin Nebi, “İslâm dünyasındaki ıslahat hareketlerinin başlamasını Efgânî’ye borçluyuz.” der. Yine Fazlur Rahman: “Batı’nın istila hareketini durdurmak gayesiyle fikrî ve ahlâki standartların yükseltilmesi için İslâm toplumuna genel bir çağrıda bulunan ilk hakiki Müslüman Modernist Cemaleddin Afgâni olmuştur.” demek suretiyle onu öncülerden sayar. Batılı yazarların deyimiyle de o, “politik Pan-İslâmizm”in kahramanı sayılır. Efgânî üzerine, her ne kadar kasıtlı ve önyargılı da olsa detaylı ve önemli çalışmalardan birini kaleme alan N. Keddie, onu, Pan-İslâmizm’in önde gelen ideoloğu, öncü temsilcisi olarak görür. Niyazi Berkes, Avrupalıların onu Pan-İslâmcılığın peygamberi saydıklarını söyler. Muhammed Ammara, Doğu’yu uyandıran İslâm filozofu dediği Efgâni’yi ihya ve ıslah hareketinin tohumlarını eken, sembollerini yükselten ve âlimlerini yetiştiren kişi olarak vasıflandırır. Hans Kohn, Efgânî’yi şöyle tanıtır: “Cemaleddin XIX. asır İslâm ve Asya Rönesansının ilk mütefekkirlerinden biri oldu. Batı’nın maddî üstünlüğünde İslâm için mevcut olan tehlikeyi gördü. Mısır ve Müslüman Doğu’daki uyanışın, İslam Birliği fikrinin ve millî hareketlerin babasıdır.” Bassam Tibi, Efgânî’nin, Pan-İslâmcılığı sömürgeciliğe siyasî ve dinî bir cevap olarak oluşturduğunu, yine XIX. yüzyıl İslâmî canlanma modernist akımının, teorik temellerini Efgânî ve öğrencisi Abduh’tan aldığını, Efgânî’nin, İslâm’ın canlandırılmasını hayatının işi olarak gördüğünü söyler. Pankaj Mishra tarafından ise Efgânî ‘en büyük modern Müslüman aktivist’ olarak görülür. Yine Mishra’ya göre Türkiye, Mısır, İran, Hindistan, Afganistan, Pakistan ve Malezya gibi farklı Müslüman ülkelerdeki İslâmcılar ve pan-Arapçıların yanı sıra solcu laikçiler de Efgânî’yi çığır açıcı anti-emperyalist bir lider ve düşünür olarak görürler. Hatta Mishra bu konuda şu iddialı tespiti yapar: “On dokuzuncu yüzyılın diğer iki büyük siyasal ve felsefi sürgünüyle, Karl Marx ve Alexander Herzen’le karşılaştırıldığında, Afgani’nin etkisi Herzen’inkini aşmasına ve en azından süresi bakımından Marx’ınkiyle boy ölçüşmesine rağmen, bugün Batı’da fazla tanınmaz. Bunun nedeni kısmen, biyografisinde boşlukların olmasıdır.”
Şimdi de isterseniz Efgânî’nin fikrî ve fiili sahada yaptığı etkiyi konuşalım biraz. Osmanlı Devleti’nin yıkılmaya yüz tuttuğu dönemlerinde Efgânî, bir figür olarak nasıl bir siyasal ve kültürel etki yaratmıştır? Osmanlı Devleti’nin yıkılış dönemi siyasi akımlarından ya da siyasi akım temsilcilerinden hangilerini ne boyutta etkilemiştir?
Efgânî, 1870 yılında Sultan Abdulaziz’den aldığı bir davet üzerine İstanbul’a gelmiş, ikinci ve son gelişi de 1892 yılında gerçekleşmiştir. Bu gelişinde beş yıl süren bir misafirliği olmuş ve kendisini ziyaret eden, sohbetlerine devam eden, muhabbetine ortak olan arkadaşları ve öğrencileri olmuştur. Haliyle güçlü kişiliği, etkili hitabeti, İslâm’a bağlılığı, fedakâr yapısı ile etrafında hatırı sayılır etkiler bıraktığını tarih kaydetmiştir. İslâmcılık akımının en önemli temsilcilerinden olan Efgânî’nin, İstanbul’a yaptığı ziyaretlerinin de etkisiyle Osmanlı’da yeni bir ideoloji olarak ittihad-ı Müslimin, İslamcılık düşüncesinin kuvvetli bir şekilde ortaya çıkmasına zemin hazırladığı söylenebilir.
Sultan Abdülhamid’i, farklı bir İslâm birliği, Şiî-Sünnî yakınlaşması, yönetim biçimi konularında en azından fikrî planda etkilemiştir. Batıcı, Türkçü, İslâmcı olarak farklı ideolojilere mensup birçok Osmanlı münevveri onun sohbet ve yazılarından, ya doğrudan yahut da dolaylı olarak faydalanmış ve etkilenmişlerdir. “Kuşkusuz, Müslüman topraklarda Afgani’nin yaşamsal duyarlılığını ateşlemediği ya da körüklemediği toplumsal ya da siyasal bir eğilim -modernizm, milliyetçilik, pan-İslamcılık- yoktu. Onun düşüncelerinin izini taşımayan bir siyasal eylem alanı da yoktu.” Bazı Yeni Osmanlılar, Jön-Türkler, M. Emin Yurdakul, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu gibi Türkçüler, Mehmed Âkif, A. Hamdi Efendi, Said Nursi gibi İslâmcılar, Seyyid Bey, Şemseddin Günaltay gibi değişimci/yenilikçi şahıslar bunlar arasındadır. Ziya Gökalp ve İslâm Mecmuası çevresindeki modernistler, hatta İçtihat grubunda yer alan Abdullah Cevdet ve Celal Nuri gibi “laik-Batıcı” isimler üzerinde de önemli etkiler bıraktı. En çok da Sırât-ı Mustakîm ve Sebîlürreşâd dergileri, Efgânî’nin ve Abduh’un fikirlerinin Osmanlı aydınları arasında yayılmasında rol oynadı.
İslâmi yenilikçiliğin bir yandan siyasi bir yandan da kültürel boyutunun temsilcisi olan Afgani ve Abduh, farkındalık uyandırmak amacıyla Sebîlürreşâd dergisinde Muhammed Abduh ve Muhammed Ferid Vecdi’nin çevirilerini yapan İslâmcılar üzerinde çok etkili olmuşlardır.
Efgânî ve Renan arasındaki entelektüel tartışma, bir Avrupalı ile Müslüman bir münevver arasındaki ilk büyük açık tartışma olmuştur ve bundan sonra bu anlamdaki tartışmaların da habercisi konumunda sayılmıştır.
İslâm dünyasına, dolayısıyla da Türkiye’ye dışardan ithal edilen, Allah’ın varlığını inkâra dayanan materyalist felsefe ve fikir hareketleri vücud bulmaya başladığında, bu akıma karşı birçok reddiye yazılmış ve bunun başını da Efgânî çekmiştir. Efgânî’nin önünü açtığı bu karşı duruş ve savunma sathına onun gibi materyalistlere reddiye yazan diğer fikir adamları da eklenmiştir.
Türk Yurdu Dergisi çevresince Efgânî’ye duyulan ilgiye dair neler söylemek istersiniz? Türk ulusçular Efgânî’de ne bulmuşlardı? Efgânî onlara ne vaadedebilirdi?
Öncelikle Türk Yurdu dergisi çevresinin de Efgânî’den etkilendiğini söylemek gayet mümkün ancak bu etki Sırât-ı Mustakîm ve Sebîlürreşâd’a göre daha az ve kısmî sayılmalıdır. Cehaletin ve ataletin izalesi, tefrikaya sebep olan unsurların ortadan kaldırılması (mezhep, fırka gibi), aklın ve ilmin önemi, özel olarak da ittihad konusu ile sınırlı kalan bir etkiden söz edebiliriz. Özellikle de Türk Yurdu mecrası ulus bazında bir ittihad fikri geliştirmeye çalışmış ve bu doğrultuda bir ittihad çizgisi takip etmiştir.
Efgânî ile bizzat tanışmış, kendisinin sohbetlerine katılmış olan Ahmed Agayef (Ağaoğlu) ve Mehmed Emin Yurdakul’un yanında Mehmed Emin Resulzâde, Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp gibi etkilenmiş kalemlerin de, dergide Efgânî çizgisi etrafında birtakım konuları irdelediklerini, Efgânî’nin iki yazısına yer verdiklerini, biyografisini yayımladıklarını, ondan övgüyle bahsettiklerini ve fikirlerinin yansıması olan konu ve yazıları ona dayanarak, onun bazı görüşlerine referanslar vererek neşrettiklerini tespit etmek mümkündür.
Uriel Heyd; İslâmcı olmasına karşın, Cemâleddin Efgânî’nin Türk milliyetçilerini etkilediğini belirtir. Efgânî, İstanbul’da kaldığı sıralarda milliyetçilerle ilişki içinde olmuştur. O, bütün İslâm milletlerinin Avrupa’nın egemenliğinden kurtulmasını savunurken, milliyetçiler bu düşünceyi olduğu gibi kabullenmişlerdir. Ziya Gökalp de Türk ulusçuluğunun bir kaynağı olarak Pan-İslâm hareketini görür. Pan-İslâm hareketinin habercisi olan Efgânî’nin bütün Müslüman ülkelerde pek çok öğrencisinin olduğunu, ömrünün son yıllarını geçirdiği İstanbul’da genç Türk ulusçuları üzerinde de büyük etkisinin bulunduğunu kaydeder. Şerif Mardin, Efgânî’nin, Jön Türkleri etkileyen Türkçülük akımını şekillendirmekte oynadığı açık role vurgu yapar. Bu etki Mehmed Emin Yurdakul üzerinden Jön Türklere geçer.
Modern Türkçülerden Türköne’ye göre Türkiye’de Efgânî’yi referans alan bir gelenek yaşasaydı o da İslâmcı değil; Türkçü bir gelenek olurdu. Ona göre bu durumu Efgânî’ye müracaat edişlerinde açık olarak görebiliriz ve bu bağlamda Efgânî ile ilgili yazıların en çok yer aldığı zemin Türk Yurdu’dur. Türk Yurdu’nun Efgânî’ye olan aşırı düşkünlüğü, onu konu alan bir makaledeki: “Şeyh, milliyet fikrinin de şiddetli müdâfii idi…” tezi ve “Şeyh, milliyet duygusunun da mâşuklarından oluyor” diye açıklama yapmasında da görülebilir. Yine Türköne, Efgâni’yi özellikle Türkçülerin bayraklaştırdığını, ona gösterdikleri itibarın İslâmcılardan daha fazla olduğunu ve bu durumun da temelde Efgânî’nin milliyet konusundaki fikirlerinden kaynaklandığını iddia eder.
Derginin önemli yazarlarından Agayef, Paris’te tanıştığı Cemâleddin Efgânî’nin fikirlerinden oldukça etkilenir. Diğer yandan genç yaşlarda İslâm’ın gerçek bir belâsı olarak gördüğü mezhep ayrılıklarına (Azerî olması sebebiyle Şiî-Sünnî gerilimini fazlasıyla yaşamış biri olarak) karşıdır. Efgânî’nin hep izinde olan Agayef’te, İslâm dünyası içindeki tefrikaların sebebi ve ittihadın engeli olarak gördüğü için mezheplere karşı belirgin bir hor görme mevcuttur. Ancak ittihada önem veren Efgânî’nin fikrine karşın Agayef daha çok pan-Türkçülük fikrinde ısrar eder. Agayef, İslâm’ın milli düşünceye karşı olmadığını hatta bunu desteklediğini ispat etmek için çaba gösterir. İslâmcılar gibi Müslümanların bu kadar felaket ve musibete tutulmasının sebepleri arasında şeriatın hüküm ve kaidelerinin kırılmaya uğratılması ve bunun sonucunda da ahlâkın bozulmasını kabul eder.
Türk Yurdu dergi idaresi ve yazarlarının Efgânî’ye hürmet ve değer verdiklerini, fikirlerini dayandırmak için onu referans gösterdiklerini, onun kimi fikirlerinden (milliyet, ıslah, hurafe, ittihad, cehalet, ilim kavramları çerçevesinde) etkilendiklerini, onu yüksek bir mevkide konumlandırdıklarını görüyoruz. Efgânî’den kaynak bulan milliyet ve İslâm birliği fikrini telif etmeye çalışan Türk Yurdu çevresi, ayrıca İslâm’ın modern yorumu konusunda da ona hak vererek, gerilemenin sebeplerinden biri olarak yozlaşmış din anlayışını eleştiriye tâbi tutmuşlardır. Efgânî gibi akla çokça vurgu yapmışlar, ictihad etmeyi önemsemişler, cehaleti ve ataleti yermişlerdir.
Ayrıca İslâmcılar ve Türkçüler arasındaki tartışmada Efgânî adeta hakem rolünü üstlenir. İslâmcılar kavmiyetçiliğin dinde haram olduğunu kanıtlamaya çalışırlarken; Türkçüler mubah olduğunu, dinin buna cevaz verdiğini ifade ederek Efgânî’yi imdada çağırmışlardır. Hatta Efgânî’den referansla ileri sürdükleri temel tezleri olan, İslâm âleminin ancak her Müslüman milletin kendi milli birliğini kurarak güçlenmesiyle kurtulabileceği iddiası da bir bakıma sünnet haline getirilmiştir Yine Agayef, Peygamberin ve sahabenin Araplar içerisinde bir milli birlik ve bilinç oluşturmaya çalıştığını, İslâmiyet’in milliyeti yok sayarak değil, ona dayanarak yürüdüğünü ifade etmiştir. Efgânî’nin Vahdet-i Cinsiye (Irkiye) Felsefesi ve İttihad-ı Lisanın Mahiyet-i Hakikiyesi başlıklı makalesi ve Yurdakul’un ağzından şifahen ondan aktarılanlar, milliyet meselesine delil olarak gösterilmiş ve şiddetle savunulmuştur. Özellikle de İslâmcıların üstadı sayılan Efgânî’yi bu konuda yardıma çağırmak, Türkçüler için çok işlevsel görülmüştür. Yani İslâmcılara karşı kendilerinden birinin referans gösterilmiş olması, Türk Yurdu için Efgânî’yi paha biçilmez kılmaktadır denilebilir. Böylece Türklük ve İslâmiyet arasında hem bir telif sağlanmış hem de bir din ıslahatçısının desteğiyle ulusçuluğa meşruiyet kazandırılmış olmaktadır.
Efgânî, Muhammed Abduh ve Mehmed Akif arasında nasıl bir bağ olduğunu düşünüyorsunuz? Birbirinden etkilenme bakımından nasıl ve ne mahiyette bir ilişki ağı kurabiliriz?
Abduh’un Efgânî ile tanışması, 1871 yılında İstanbul’dan Mısır’a döndüğünde gerçekleşmiştir. İlim çevrelerince tanınan Efgânî, Abduh’u da ilim temelinde kendisine çekmiştir.
Abduh, Efgânî’nin etkisinin en bariz ve en fazla görüldüğü kişiliktir. Efgânî’nin, o günün eskimeye yüz tutmuş Ezher’inde Abduh gibi genç birine bir ışık ve adeta bir kurtarıcı olarak görünmesi onun geniş ve derin bilgisinden kaynaklanıyordu.
Abduh, o güne kadar kimsede görmediği şeyleri görüyordu Efgânî’de. Kendisinin tanıdığı isimler daha çok geleneksel ilim anlayışını benimseyen, felsefe ve tasavvufa dair derinlikleri olmayan ve dünyadan habersiz yaşayan, Müslümanların dünyadaki genel durumlarıyla ilgilenmeyen kimselerdi. Ancak Efgânî, tüm bu eksikliklerin kendisinde görünmediği hatta fazlasının bulunduğu biriydi. Abduh’ta Ezher’in perdelediği dünya görüşünü açtı, felsefi-tasavvufi bir anlayış kazandırdı, dinî ıslahat yapma ve Batı’nın Müslümanları sömürmesine engel olma çabasını uyandırdı. Zühde dayalı hayat nizamını bırakıp amele, fiile dayalı bir hayat anlayışını benimsemesinde önemli bir etken ve güç oldu, Abduh’un felsefe, siyaset, kelam gibi ilimlerle uğraşmasını ve İslâm’a, ilme, hayata ve tarihe yeni bir açıdan bakmasını sağladı.
Abduh, Risaletu’l-Vâridât isimli esere yazdığı mukaddimede, ilim aramakla meşgul olduğunu, ilme susamış bir halde gezerken gerçek ilmin izlerine vâkıf olduğunu fakat ona götürecek rehberi bulamadığını, fikrî bir bunalım yaşayıp şüpheye düştüğünü… bu durumdayken kâmil bir filozof ve hak aşığı üstadı Efgânî’nin gelmesiyle hakikatin güneşinin kendisine parladığını, ince gerçeklerin açığa kavuştuğunu ve böylece ilim meyvelerini toplamaya başladığını, kafasını karıştıran birçok konuyu üstadına sorduğunu, onun da bunları açıkladığını, bunun için de Allah’a hamd ettiğini yazar. Abdulmuteâl es-Saidî, Abduh’un Efgânî’yi tanımaması durumunda, hayatını diğer Ezherliler gibi donuk fikirlilik ve taklitle geçireceğini söyler. Şahhate İsa İbrahim, Abduh’un millî siyasî, edebî, içtimaî işlere ve konulara ilgi duymasında Efgânî’nin yadsınamaz rolünün olduğunu söylemektedir.
Abduh’un üzerindeki Efgânî etkisini en iyi şekilde ifade eden, Abduh’un minnet dolu şu sözleri olmalıdır: “Babam bana kardeşlerim Ali ve Mahrus’la bölüştüğüm bir yaşantı sundu. Seyyid Cemaleddin ise bana Hz. Muhammed, Hz. İbrahim, Hz. İsa, veliler ve sıddıklarla paylaşabildiğim bir hayat bağışladı.”
Abduh, Efgânî ile geçen beş senelik eğitiminin sonucunda fikrî olgunluğa erişir, tasavvuf çevresinden aklî ve metafizik düşünce dünyasına geçer. Bu süredeki eğitiminden sonra Abdurrazık’ın ifadesiyle Abduh, felsefeci bir sofi, mutasavvıf bir filozof, hikmet sahibi bir âlim olarak karşımıza çıkar. Gibb, coşkun ruhlu Efgânî ile tanışmasından sonra Abduh’un hayatının seyrinin ve ilgilerinin tamamen değiştiğini, onun etkisiyle modern Avrupa eserlerini okumaya başladığını ve bu etkiyle içindeki mistik ruhun yerini bir reformcuya bıraktığını söyler.
Efgânî çizgisinin günümüze ulaşmasında Abduh’un önemi yadsınımaz, hele de Efgânî’ye nazaran daha çok yazan ve Efgânî’yle birlikte bir de kendisinin etkilediği insanlar ve çevreler düşünülünce bu önem artmaktadır.
Yine Abduh, eserleri ve yazılarıyla hocası Efgânî’yi ölümsüzleştiren bir şahsiyettir.
İlginç bir şekilde, Mehmed Âkif’in, İslâm’a ve İslâmcılığa ilişkin görüşlerinde akımın ileri gelenlerinden etkilendiği hususunu mübalağalı bulan, hatta neredeyse hiç etkilenmediğini söyleyenler (Sezai Karakoç, İsmail Kara) olduğu gibi, akımının kurucularından sayılan Cemâleddin Efgânî’nin tek başına ağırlığı olduğunu savunanlar ve onun, Efgânî’nin en gözde öğrencisi ve dostu Abduh’tan daha fazla etkilendiğini söyleyenler de (Said Şimşek, Cemil Meriç, A. Cerrahoğlu) vardır.
Tüm bunlarla birlikte şu da var ki Âkif’in Abduh’tan etkilenmesi hususu Efgânî’den bağımsız değildir zira Abduh üzerindeki en büyük tesir de Efgânî’ye aittir ve Efgânî’yle tanışması sonucu Abduh değişim yaşamış ve bildiğimiz doğrultudaki çizgiye kavuşmuştur; bunu Abduh’un biyografisi açıkça göstermektedir. Zaten çok yazmayan biri olan Efgânî’den etkilenme miktarı, Abduh gibi görece daha çok yazan birine göre az olabilir. Bostan’a göre Âkif, evrensel düzeydeki İslâmcılığın en önemli temsilcilerinden biri kabul edilen Efgânî’den çok etkilenmesine karşın; Efgânî ve öğrencisi Abduh arasındaki ayrışmada Abduh’un tedrici ve evrimci değişiminden yana olmuştur. Abduh’a daha yakın olma durumunu, Âkif’in şiirlerinde bahsettiği “Abduh tarzı devrim” ifadesi ile anlaşılacağı üzere iki üstadının takip ettikleri yöntem farkı açısından okumak da bu noktada önem arz etmektedir. Efgânî ve Abduh arasındaki bu yöntem farkını da Âkif, şiirinde ikisini konuşturarak ortaya koymakta ve eğitim yoluyla bir nesil yetiştirmek suretiyle İslâm dünyasında Cemâleddinlerin sayısını arttırmayı tercih etmektedir.
Mehmed Âkif, Cemâleddin Efgânî’nin İstanbul’a ilk gelişinde Darü’l-Fünûn’daki konuşması sebebiyle Şeyhû’l-İslâm tarafından dinsizlik ile itham ve tekfir edilmesinden müteessir olur ve bu konuda Sırât-ı Mustakîm’de iki yazı yazarak Efgânî’yi savunur: “Benim bugün yapmak istediğim bir şey varsa o da hazretin hâtıra-i pâkine sürülmek istenilen bir lekeyi, bir levs-i bühtânı göstermek, onun mâhiyetini, nereden geldiğini tedkīk eylemektir.” diyerek, bundan sonra da verdiği konferanstaki bazı ifadeleri yüzünden Şeyhû’l-İslâm’ın çekemediği Efgânî’yi gözden düşürmek için fırsat kolladığını, konferansın bu fırsatı kendisine sunduğunu ve böylece onu dinsizlikle suçladığını anlatır. Bu yazısından sonraki sayıda da Efgânî meselesi üzerinde durmaya ve onu savunmaya devam eder.
Mehmed Âkif’te her yönden kendini gösteren Efgânî-Abduh çizgisi ve etkisi, şiirleri üzerinden bariz bir şekilde belirginleşmektedir. Safahat’taki şiirlerinin ekserisinde cehalet, atalet, yanlış kader ve tevekkül anlayışı, içtihadın yokluğu, gerici ulema, bid’at ve hurafeler, intibah ve çalışmanın önemi, öze dönüş gibi İslâmcılığın temel meseleleri göze çarpmaktadır. Bu konular Efgânî’nin özellikle üzerinde durduğu, konuşma ve yazılarına konu ettiği temel meselelerden önde gelenleriydi. Âkif’in bu konuları işliyor olmasını Efgânî temelinde değerlendirmek ve bu çizgiden etkilendiğini göstermek bakımından önem arz etmektedir.
Tıpkı Efgânî ve Abduh gibi Mehmet Âkif de, geri kalmışlığın sebebini İslâm’la değil; İslâm’ın ‘sahih mânâsını’ içselleştiremeyen Müslümanlarla açıklamaktadır. Bundan kurtuluş yolunun da Kur’an’dan ilham alarak onun mesajını bugünün idrakine yeniden söyletmek gerektiği şeklinde özetler. Efgânî ve Abduh çizgisinden büyük oranda etkilenen ve bu çizginin sürdürücüsü olan Âkif, kendisi gibi öğrenciler yetiştirmiş ve üstadlarının yolunun takipçisi olan nesillere de örnek teşkil etmiştir diyebiliriz.
Dipnotlar:
[1] Bu röportaj, “Cemâleddin Efgânî’nin Türkiye’deki Fikrî ve Sosyal Cereyanlar Üzerindeki Etkisi” başlıklı Yüksek Lisans Tezimizden yararlanılarak hazırlanmıştır.
[2] Söz konusu mektup ve Renan hakkındaki detaylı mütalaalar için bk: Hamidullah, Muhammed, “Ernest Renan ve İslâmiyet”, İslâm, Şubat 1958, S.14, s. 5; Cündioğlu, Dücane, “Ernest Renan ve “Reddiyeler” Bağlamında İslâm-Bilim Tartışmalarına Bibliyografik Bir Katkı”, Divan, 1996/2, s. 1-94; Cündioğlu, Dücane, “Sahtekârlığın Tarihi: Bilim+Siyaset=Oryantalizm”, Marife, Kış 2006, Y.6, S.3, s.7-41; Kılıçarslan, Selâhattin, “Cemaleddin Efganî Dosyası Üzerine”, Fikirde ve Sanatta Hareket, Aralık 1974, S.108, s.19
Aslında sosyoloji diğer alanlara ne kazandırıyorsa müziğe de onu kazandırmış oluyor. Bauman’ın çok güzel bir kitabı var “Sosyolojik Düşünmek” diye. Herkese de tavsiye ederim. Özellikle bu alana dışardan girenler için. Sosyoloji bize hem sınırlarımızı hem de imkânlarımızı gösteren, yani neyi yapıp neyi yapamayacağımızı gösteren bir bakış açısıdır. Müzik sosyolojisinin de bence ilk öğrettiği şey bu.
Allah’ın ilk emri “Oku!” olmuştur. Peşinden gelen ayetlerde de Rabbimiz “Kalem” üzerine yemin etmiştir ki yazmak fiili bizzat şahitlik yapsın. Yazar olmak eline kalemi alıp aklından geçenleri yazmakla olmaz. Yazarlık mesleğini icra etmek isteyen kişinin ilk olarak okumayı sevmesi, okuduklarını anlaması ve okuduklarıyla kendini geliştirmesi gerekir. Okumak sadece kitaplarla da olmuyor haliyle. Çevremizdeki insanlardan tutun da güneşi, ayı, yıldızları, tabiatı, hayvanatı vs. tüm kâinatı okuyabilmektir ve ancak bu tarz okuma bizi geliştirir. İnsanın seviyesi ve kalitesi okuduklarıyla ortaya çıkar.
Sosyoloji disiplini için önemli başlıklardan olan köy ve şehir ayrımı konusu, özellikle bizim gibi geç ve ithal-ikameci modernleşen toplumlar için sosyal, siyasi, ekonomik ve sanatsal birçok açıdan önemli bir gerilime neden olmuştur. Gündelik hayatımızın derinliklerinde, sinemadan edebiyata, sosyal ilişkilerimizden, siyasal alana kadar her yerde duyduğumuz ve kullandığımız köy, köylü, şehir, şehirli, kır, kırsal gibi kavramlar ne anlama gelmektedir? Köye ve şehre has özellikler nelerdir? Köyde ve şehirde İslam’ın yorumları ve pratik görünümleri nasıl olmaktadır? Kapitalist kent ve İslam kenti nedir? Kültür, gelenek ve İslam’ın geleneksel yorumları köy ve şehir tartışmasında neye denk düşmektedir?
İslam dininin siyaset ile ilişkisi ihtiyaçlar, şartlar, mecburiyetler karşısında ve bir doğallık içerisinde akıp gelmiştir. Dahası, yeni kitabımda açıklamaya çalıştığım gibi, sekiz ile on birinci asırlar arasındaki İslam dinini temsil eden, günümüz terminolojisi ile Sünni ve Şii dediğimiz ulema, devletle aralarına mesafe koymuşlardır.
İslâm siyaset düşüncesine konu olan bir külliyatla karşı karşıyayız. Bunların birçoğu gün yüzüne çıkmış, büyük bir çoğunluğuysa gün yüzüne çıkarılmayı bekliyor gibi. Bu külliyat hakkında konuşalım istiyoruz. Bu konudaki araştırmalarınız ve görüşle-riniz bir kitap ve birçok röportaja konu oldu. Biz, İslâm siyaset düşüncesine konu olan bu metinlerdeki ‘eleştiri’ ve ‘muhalefet’ dili üzerindeki görüş ve değerlendir-melerinizi almak istiyoruz.
Yunus Polat ile Cemâleddîn Efgânî, Etkileri ve Hakkındaki Tartışmalara Dair
Cemâleddîn Efgânî çokça yanlış tanınan, çokça eleştirilen, çokça istismar edilen, çokça konuşulup/tartışılan ve belki de çok az anlaşılan bir isim. Son yüzyıllarda İslam Dünyasında hatta Dünyada bu kadar etkili olmuş ikinci bir isim bulmak gerçekten zor. Kim olduğu? Amacının ne olduğu? Neler yaptığı? Kimleri etkilediği? Nelere neden olduğu? Neler düşündüğü bu kadar önemli olup da bu kadar az anlaşılan ve tanınılmayan başka ikinci bir isim bulmak da gerçekten zor. Yunus Polat’ın çok titiz bir şekilde yüksek lisans tezi için yazdığı “Cemâleddîn Efgânî’nin etkileri ve hakkındaki tartışmalar” çalışmasını röportajımızda cevapladığı sorular ile bizler için adeta özetledi. Emsallerinden farklı bir Efgânî çalışmasının sahibi olarak Yunus Polat bizlere; Cemil Meriç, Niyazi Berkes, Kemal Karpat, Mümtaz’er Türköne gibi önemli isimlerin Efgânî hakkındaki değerlendirmelerinden bahsedecek, tahrif ve iftiraları ifşa edecek ve Efgânî’nin neden bu kadar nefret edilen biri olduğu hakkında fikir verecek. Aynı zamanda Efgânî’nin Türk Yurdu Dergisi’ne, Mehmet Akif’e ve Osmanlı’nın yıkılış dönemi siyasi akımlarına etkilerinin boyutunda bahsedecek. Salt bir Efgânî yergisi veya Efgânî güzellemesi okumak yerine “Efgânî kimdir”i ve “Ne yapmıştır”ı anlamak için tabiri caizse kısa ve öz bir başlangıç olacağını düşündüğümüz röportajımızla sizleri baş başa bırakıyoruz.
Efgânî’nin ciddi bir muarız kitlesi var ve kendisine ciddi bir eleştiri enflasyonu var aslında. Efgânî tartışmaları bağlamında eleştirilerin ve muarızların mahiyeti hakkında neler söylemek istersiniz? Ajanlıkla suçlanacak kadar karşı çıkılan bir isim olmasını neye bağlıyorsunuz?
Efgânî özelinde belirli anlayış ve bakışların sonucunda bir külliyat oluşmuştur. Üzerinde çok fazla çalışılmış böyle bir kişilik hakkında haliyle enformasyon da dezenformasyon da fazla olmuştur. Bunu göz ardı etmeden olguya yaklaşmak, sekiz on kaynakla yetinmeden birçok dilde yayımlanmış daha fazla kaynağa ulaşmak ve hassas tedkiklerde bulunmak gerekmektedir. İnsan ve toplum gerçeğini siyaset, iktisat ve din temel belirleyenlerinden bir an bile ayrı düşünmemek son derece mühimdir. Kaldı ki bir olay veya durumla değil; bir şahsiyetle ilgili inceleme yapılırken işin zorlukları artmaktadır. O kişinin kendisinin kesin olarak bilebildiği birtakım düşünce ve hayallerini, o kişi hakkında araştırma yapanın net bir şekilde bilmesi ve bunu iddia etmesi hakikat ile izah edilemez. Gerçek dışı bu tutumlar ahlakî de değildir zaten.
Efgânî’nin kendisinin seçemediği yurdu, soyu ve mezhebi yerine, düşünce sistemi ve bu yoldaki mücadelesi, yetiştirdiği öğrencileri, tüm bunların etkileri ve sonuçları göz önüne alınarak araştırmaya konu edilmesi bugüne daha iyi ve nitelikli projeksiyonlar sağlayacaktır. Değilse spekülatif bilgiler eşliğinde magazinel bir bakış ortaya çıkmakta, hayalleri dahi yargılanan bir şahsiyetin kendini savunamazlığından istifade edilerek, oportünist bir tavır sergilenmektedir. Burada elzem olan şu soruları da sormak gerekir: Efgânî’nin Şiî ve İranlı olmasının düşüncesine, mücadelesine ne tür bir engeli olmuştur? Efgânî gizli bir Şiî olarak Sünnîlerin aleyhine ne tür bir girişimde bulunmuştur? Kaç kişiyi Şiî yapmıştır? Şiî-Sünnî yakınlaşması için çalışan birinin hangi mezhepten olduğunun önemi var mıdır? Mason ya da ajan (!) Efgânî’nin İslâm âlemine kötülükleri nelerdir? (Mesela ajan olduğu kanaatine nasıl varılmıştır, ajan olduğuna dair bir belge mi vardır?) Efgânî’nin özel hayatından, Allah ile ilişkisinden, kişisel tercihlerinden sorumlu tutulması, özel hayata müdahale, tecessüste bulunma suçu kapsamına girmez mi? Bu türden sorulara bulacağımız cevaplar, -bilhassa artık yaşamayan yani bize cevap veremeyen biri için düşündüğümüzde- bizi hangi anlamda tatmin edecektir ve bugünün dünyasına ne gibi katkıları olacaktır? Bu sorular bizce önemlidir ve karşı ya da taraf olmadan önce bu sorular üzerinde düşünmek, daha sağlıklı bir noktada durmayı beraberinde getirecektir. Değilse polemik üretilmeye ve bunca biyografik kirliliğin eşliğinde belirsiz silüetler çizilmeye devam edilecektir.
Tüm bunların yanında Efgânî’ye dair bazı hususlar da doğal olarak eleştirilmesine neden olmuş, yer yer takipçileri tarafından da şüphe duyulmasına sebebiyet vermiştir. Özellikle bazı coğrafyalardaki farklı tutumları Şiî inancının gereği sayılan takiyyecilikle hakeza tutarsızlıkla, yalancılıkla, zihninin karışıklığıyla suçlanmasına neden olmuştur. Efgânî’nin farklı tutumları vâkidir ve bizce bu durum kendi gerçekliği içinde anlaşılabilir bir şey sayılmalıdır. Efgânî’nin, fikrini ve mücadelesini geçerli kılmak ve yaymak için pragmatik ve apolojik tutumlara başvurduğunu söylersek yanlış olmaz. Mesela Sosyalizm’in zaten İslâm’da karşılığının olduğunu, İslâm’ın medeniyet üretici potansiyelinin bulunduğunu savunan Efgânî, bizce apolojik bir tutumla kendi değerleri içerisinden Batılı değerlere karşı alternatifler sunmaya ya da savunmaya çalışarak fonksiyonalist bir bakış ortaya koymaktadır ki araçsalcı ve pragmatik bu tutumu eleştirilebilir niteliktedir. Özellikle medeniyetçi anlayışın Efgânî’de bir handikaba dönüştüğü söylenebilir ve bu medeniyetçi bakış eleştirilerek irdelenebilir. Ancak her fırsatı değerlendirmeye çalışmasını, her kapıya başvurmasını oportünizm ile açıklayanlar olsa da bu doğru değildir zira kendi çıkarını gözeten oportünist ile bütün Müslümanların menfaatini gözeten Efgânî arasında önemli farklar bulunduğunu görmek gerekir.
Efgânî’nin bu derece muarız kitlesinin olmasının iç ve dış kaynaklı sebepleri söz konusu. Bu konu uzun olduğu için kısaca şöyle demekle yetinelim: Öncelikle İslâmcı çizginin/damarın muhalifleri başta olmak üzere Osmanlıcı düşünce sahipleri de II. Abdulhamid ile ilişkileri nedeniyle Efgânî’den hazzetmezler. Muhafazakâr Türk düşüncesinin modern temsilcileri, ideolojik bir yarış ve kavmiyetçi bakış üzerinden Efgânî ile ters düşmektedirler. Elie Kedourie, Nikki Keddie gibi art niyetli yazarların, akademik ilgi dışında kaldığını düşündüğümüz kastî yaklaşımları hakeza biliniyor.
Türkçe yazılmış eserlerde ve Türkçe düşün dünyasında Efgânî nasıl yer buldu? Mesela çalışmanızda Cemil Meriç’den Niyazi Berkes’e kadar birçok ismin Efgânî yorumları değerlendirildi. Biraz bahsedebilir misiniz?
Efgânî’ye dair yazanlardan birisi olan Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma adlı eserinde Efgânî’ye yeri geldikçe değinir ve hakkında hep şaibeli biri olduğuna dair yorumlar yapar. Batılı bazı araştırmacıların ve Doğu’da da ‘din yenilenmesi yanlısı gözüken’ kişilerin onu abartarak şişirdiklerini ve ona ün kazandırdıklarını söylerken, hem Efgânî hem de onunla ilgili olumlu kanaatlere sahip olanları itham edici bir tutum takınır. Örneğin Efgânî’nin yalan söylediğini, her gittiği yerde kendisini farklı tanıttığını, Afganistanlı değil İranlı bir Şiî olduğunu, ilim ve fen konusunda bilgisinin kısıtlı bulunduğunu söylerken de yer yer kaynağa dahi ihtiyaç duymaz ve gösterdiği birkaç kaynak da yanlı ve Efgânî karşıtı kasıtlı kaynaklardan oluşur. Mesela bizzat Efgânî ile tanışan ya da talebeliğini yapan, dostluk kuran isimlerden ve onların yazılarından, eserlerinden hiç bahis yoktur, tıpkı Keddie gibi buradan gelecek tüm bilgilerin yanlış olacağına dair bir kesin inanca sahiptir. Bu durum da Berkes’in yanlı ve önyargılı tutumunun göstergesidir.
Batı’da ve Doğu’da Efgânî üzerine ileri sürülen iddiaların çoğunun ya çarpıtılmış, ya asılsız ya da hayal ürünü uydurmalar olduğunu ifade eden Berkes, Efgâni’nin efsaneleşmesinin de bir ihtiyaca binaen oluşturulduğunu iddia eder ve bu efsane balonuna da ilk iğneyi (!) kendisinin batırdığını ileri sürer. (Bu konuda öyle gözüküyor ki çekişme çoktur. Zira Türköne de Berkes gibi bu tarz bir iddianın sahibidir.) Hangi ihtiyaca binaen efsaneleştirildiğini söylemeyen Berkes, âdeta Efgânî’yi itibarsızlaştırmaya azmetmiş görünür. Bu kadar çok ülkede görünebilmesini, gerçek kimliğini gizlemesi ve insanları yanıltabilmesine bağlayan Berkes, Efgânî’nin model bir ‘köksüzleşmiş’ olduğunu, hayal ile gerçeği, saçma ile ciddiyi büyük bir iddiacılıkla harmanlayabildiği için Abdulhamid dönemi İslâm ve Türk dünyasının örnek adamı olabildiğini iddia eder. Tüm bunları söylerken de herhangi bir belge ya da delile dayanma ihtiyacı duymaz.
Berkes ilginç iddialarına çelişkilerini de eklediğinin farkında değildir. Efgânî ile Ebu’l-Hüda arasındaki gerilimin kıskançlıktan kaynaklandığını belirttiği halde, aynı eserin ilerleyen sayfalarında, Efgânî’nin İstanbul’dan gönderilişinin sebebi hükümetin öyle münasip görmesinden dolayı iken; Efgânî’nin, Şeyhû’l-İslâmın ve ulemanın kendisini kıskandıkları için bu olayın başına geldiği fikrini Mısır’da anlattığını söyleyerek, Efgânî’nin olayları bilerek çarpıttığını ifade etmek suretiyle açıkça çelişkiye düşmektedir.
Efgânî’nin, gittiği ülkelerde din önderliği tanınmazsa halkı ayaklandırmaya çalışacağı şeklinde tehditlerde bulunduğunu söyleyen Berkes, son derece önemli olan bu iddiası için hiçbir kaynak vermemektedir mesela. “Mehdilik peşinde ortalıkta dolaşan bir devrimci…”, “İranlı bir Şiî olduğunu saklayıp her yerde farklı bir memleketten olduğunu söyleyen”, “kendisini Seyyid olarak gösterip Sünnîlik taslayan yarı kaçık bir hayalci”, “hayalleri düpedüz yalancılık seviyesinde olan”, “Hurûfilik’e eğilimli bir Şiî (Bâbî ya da Şeyhî) olduğuna şüphe olmayan” birisi olarak tanımladığı Efgânî için ilmî olmayan bütün bu öznel ve önyargılı tutumunun arkasındaki sebepleri de açıklamaz. Nihayetinde Berkes, kesin inançlılıkla açıklanabilecek bir tutumun sonucu olarak, karşı olduğu kişinin hayallerine bile yalancılık yaftası yapıştırmaktan çekinmez.
Efgânî’ye ait yazı ve eserleri okumamış olduğu anlaşılan Meriç, sadece olumsuz görüş bildiren bazı isimleri dayanak noktası olarak seçer. Efgânî’nin yolundan giden herkesi küçümseyip Peygamber kadar saygıya layık gören ‘Türk entelektüellerini’ de zavallı olarak nitelendirir. Efgânî’ye ait tek metin, onun Renan’a yazdığı cevapmış gibi sadece bu metin üzerinden -eleştiri değil de- ithamlarda bulunur. Zaten bu vesikanın kendisi için çok mühim olduğunu söylemeyi de ihmal etmez ve Renan’a bu cevabı sebebiyle bütün yazarların büyük bir cömertlikle Efgânî’yi İslâm’ın savunucusu mertebesine çıkarmalarına şaşırır. Namık Kemal’in müdafaanamesinin taarruz, öfke ve küçümseyiş; Efgânî’nin mektubunun ise teslimiyet, terbiye ve Makyavelizm olduğunu söyler Umrandan Uygarlığa adlı eserinde.
Meriç, Efgânî’nin Renan’a yazdığı cevabın şaibeli olduğuna dair[2] Hamidullah’ın tedkiklerini yazısında kaynak olarak verse dahi Hamidullah’a ya da Efgânî’ye inanmak yerine nedense Renan’a inanmayı tercih eder. Bu konuda Hareket dergisinde de “Cemaleddin Afgani Dosyası” başlığıyla bir yazı kaleme alan Meriç’in yazısı 1974 yılında basılan Umrandan Uygarlığa adlı eserinde yayımlanıp ardından Ahmed Davudoğlu da Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri isimli eserinde bu yazıyı aynen alıntılayınca Selahattin Kılıçarslan müstear ismiyle Hayreddin Karaman, söz konusu yazıya bir eleştiri yazma ihtiyacı duyar. Meriç’ten bu cevaba karşılık gelmese de 1986 yılında yayımladığı Kültürden İrfana adlı eserinin ‘Le Bon mu Renan mı?’ başlıklı bölümünde kendisine bu konuda yöneltilmiş eleştirilere kısaca değinir. Önceki değerlendirmelerinin yönünü, içerik ve üslûbunu büyük oranda değiştirdiğini gösteren ifadelerini buraya olduğu gibi taşımak önem arzediyor:
Şüphe yok ki Kemal, Renan’la boy ölçüşecek bir ilim adamı değildir. Esasen Renan’ı da layıkiyle okumamıştır. Müdafaanamesi hamiyet sahibi bir edebiyatçının isyanını dile getirir. Cemaleddin ise çok daha hazırlıklı ve ihtiyatlıdır. Kaldı ki Renan’a yazdığı mektup bir Fransız gazetesinde yayınlanmak üzere kaleme alınmıştı. O da Renan’ı kitaplarından değil, milletlerarası ününden tanır. Kısaca her iki Türk yazarı da Renan’ı okumamışlardır. Şair’in ilham perisi öfkedir; mütefekkirin ise anlaşma arzusu. Cemaleddin geniş ve seyyal zekâsıyla Renan’ın taassuba düşman ve her türlü düşünceye açık görüşlerini sezer gibi olmuştu. Makalesi bir çeşit taarruzdu. Ama açık kapı bırakan bir anlaşma taarruzu. Efganlı’nın makalesini yüz yıl önce yayımlanan Les Debats gazetesinden kopya ettirmiş ve Türkçeye kazandırmıştım. İyi niyet sahibi bazı yazarlar, Cemaleddin ile ilgili yazımı insafsız buldular. Cevap vermedim. Niyetim sadece vesikaları konuşturmaktı.
Daha önce (Umrandan Uygarlığa, 1974) Efgânî’nin Türk, Hintli, Afganlı ve İranlı olup olmadığının bilinmediğini ifade etmiş olan Meriç, aradan geçen zamandan sonra (Kültürden İrfana, 1986) bu defa onun ‘Türk yazarı’ olduğuna kanaat getirir, teslimiyetçi ve makyavelist üslupta yazdığını söylediği mektubunu da bu kez taarruz nitelikli olarak tanımlar. Efgânî’nin Renan’a cevabını merkeze oturtarak genellemeci bir polemik üreten Meriç, kendisine yöneltilen eleştirileri zamanında ciddiye almazken; 1986 yılına gelindiğinde, eleştirilerdeki haklılığı görmüş olmalı ki hatasını düzeltmek için bir adım atar.
Diğer taraftan Efgânî’ye dair yazanlardan Berkes ve Türköne’nin Efgânî konusundaki temel kaynakları görebildiğimiz kadarıyla aynıdır. Muhtemeldir ki Türköne, Berkes’i kendisine referans almaktadır. Bu konuda Sadrazam Halil Rıfat Paşa’nın Abdulhamid’e yazdığı Efgânî’ye dair raporu örnek gösterebiliriz. Rıfat Paşa’ya göre Efgânî, Bâbî olup fesat ehlidir, itibar ve itimat gösterilemeyecek önemsiz bir adamdır. Mason cemiyeti, Ermeni komiteleri ve Jön Türklerle gizli ilişkileri vardır. Paşa’nın ithamları bu minvalde uzayıp gider ve sonrasında Efgânî ve etrafındakilerden oluşan bu müfsid ve mel’un gürûhun Dersaadet’ten defedilmelerinin Padişah ve bütün Müslümanların selameti için elzem ve mühim olduğu belirtilerek bitirilir. Rıfat Paşa’nın bu tespitlerinin yanında Şeyhû’l-İslâm’ın tutumu, Halil Fevzi Efendi’nin Suyûfu’l-Kavâtî adlı risalesi, Abdulhamid’in hatıra defteri ve bu gibi kaynaklara dayanarak Efgânî’ye dair görüş bildiren ve yazanlara ilave olarak Kedourie ve Keddie’nin art niyetli çalışmalarının Berkes, Türköne, Gencer ve Meriç gibilere kaynak oluşturduğu söylenebilir.
Ancak Cevdet Paşa’nın sultana sunduğu bu arîza söz konusu araştırıcılar tarafından göz ardı edilmiştir. Bu yazarlarda görülen ortak nokta, Efgânî’nin fikriyatı üzerine incelemelerde bulunmak, ortaya koyduğu düşünsel mirasa ya da mücadelesinin sonuçlarına odaklanmak yerine magazinel anlam ifade edebilecek spekülasyonlara ilgi duymalarıdır. Yani Efgânî’nin ne söylediğinden ya da ne yapmaya çalıştığından çok kim ve nereli olduğu meselesi bu yazarlar için daha dikkat çekici olmuştur. Bizce, bu tarz girişimlerin arkasında, Efgânî’den daha fazla onun düşünce mirasını mahkûm etmek ve itibarsızlaştırmak yatmaktadır.
1963 yılı Efgânî eleştirileri için neden bir dönüm noktasıdır? Proje olan Efgânî mi? Yoksa Efgânî eleştirileri mi?
Urvetü’l-Vuskâ dergisinin mukaddimesini yazan ve Efgânî üzerine çalışmalar yapmış biri olan Seyyid Hâdî Hüsrevşâhî’ye göre, Bâbî, Bahâî, Mason, gerici, milliyetçi, yabancı uşakları ile anlaşma içerisinde, şöhret düşkünü, maceraperest vb tanımlamalar, Efgânî hakkında karşıtlarınca sıklıkla dile getirilmiştir. Hatta Muhammed Abduh’u Efgânî hakkında birçok şeyi bildiği halde gizlemekle itham etmişlerdir. Böylece Efgânî’nin İslâm halkları uğruna verdiği çabaları unutturmaya çalışmışlardır ancak şüphesiz tüm bu gerçekler ucuz amaçlar uğruna küllendirilmek istenmektedir. Hüsrevşâhî’nin eş-Şehid dergisinden alıntıladığı metne göre işin içinde Amerikan gizli servisi CIA’nın da parmağı vardır ve sembollerinden biri Efgânî olan ve gittikçe güç kazanan İslâmî hareketi sabote etmektir. Hakkında yargısız infaz yapılan Efgânî’ye dair bütün eleştirilerin ve tartışmaların odak noktasını 1963 yılı oluşturmaktadır. O’na göre sadece bu durum bile söz konusu belgelerin düzmece olduğuna yeterli delil sayılmalıdır. Bu yılda Humeyni’nin önderliğinde ‘15 Haziran Ayaklanması’ adı verilen büyük bir İslâmî girişimde bulunulmuş, on beş bin şehid ve on binlerce yaralı ve tutuklu verilmiştir. Bu hareket, Efgânî’nin de dahli ile gerçekleşen Anayasa ve Tömbeki Devrimlerinin bir uzantısı kabul edilmektedir. Doğal olarak Efgânî, 1963’teki girişimin de ilham kaynaklarından biridir. Bu sebeple de Şah Muhammed Rıza hükümeti Efgânî’ye çamur atacak ve onu gözden düşürecek vesikaları yayımlamaya karar vermiştir. Hüsrevşâhî’nin aktardığına göre; Efgânî’ye dair İranlılar ve Batılılar tarafından yazılan eserlerin tümü adı geçen ‘vesikalar’ kitabının yayımlanışından sonraki tarihe aittir ve söz konusu kitaba dayanmaktadır. Hakikaten küçük bir inceleme yapıldığında görülecektir ki bu tarihten sonra Efgânî’ye dair ciddi bir eleştiri enflasyonu filizlenmeye başlamıştır. Bu belgeler, yerli ve yabancı birçok muhalif ismi harekete geçirmiştir. Doğal olarak tam da burada sorulması gereken sorular şunlardır: Bu belgeler 1963’e kadar neredeydi? İranlı ve Batılı yazarlar Efgânî hakkında 1963’ten önce neden yazmadılar. Efgânî’nin yazılarına ya da hakkında yazı yazan başka yazarlara neden referans verilmiyor? Tüm bunlardan bir komplo çıkar mı bilemeyiz ancak ortada garip bir durumun olduğu ve bundan yararlanmaya çalışanların harekete geçtikleri aşikâr. Önemli bir nokta olarak, bu tarihten sonraki araştırma ya da yazılar, Tahran Üniversitesi’nin yayımladığı kitapla Nikki Keddie’nin eserlerinin kopyaları sayılabilir.
Efgânî’nin, İslamcılık akımının başlangıcı ile ilgili tartışmalar içerisindeki yeri nedir? “Islah, ihya, tecdid, öze dönüş” gibi kavramlar üzerinden yürütülen eleştirilerin Efgânî ile ilgisi nedir? Bu tartışma Müslüman coğrafyada nasıl karşılık bulmuştur?
İslâmcılığın ilk kim tarafından başlatıldığı konusu da tartışmaların bir başka boyutudur ve daha çok ülkemize has bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır zira doğulu ve batılı araştırmacılara baktığımızda, bu konudaki tartışmaların ülkemizdekine benzer şekilde söz konusu olmadığını görüyoruz. Yani bu cereyana kurucu bulma handikabı bize has gibi görünmektedir. Bu bağlamda mevcut tartışmaya kısaca değinmek gerekirse; İttihad-ı İslâm tabirini ilk dillendiren kişinin Efgânî olmadığı, dolayısıyla İttihad-ı İslâm’ın öncüsü sayılamayacağı, Osmanlı’da onun düşündüklerini ondan önce dile getiren insanların var olduğu, şeklinde tartışmanın çerçevesini çizebiliriz. Ali Suavi, Namık Kemal gibi şahsiyetleri bu öncülüğe daha layık görenlerden bazılarına Mümtaz’er Türköne, İsmail Kara ve Bedri Gencer gibi yazarlar örnek olarak verilebilir.
Bu isimlerden Bedri Gencer, Efgânî’nin, halifeliği yıkmakla görevli bir İngiliz ajanı olduğu inancındadır. Bir yazısında, TDV İslâm Ansiklopedisi’nde Efgânî’ye övgü kabilinden ‘asılsız’(!) yorumlar içeren 27,5 sütun ayrıldığına değinir ve bu durumu içine sindiremez. Diğer taraftan Gencer’in fazla ideolojik sayılan ve delilsiz olan bu ajanlık kanısını bilimsellik ve nesnellikle açıklamak zordur. Genel anlamda Gencer’in İslâmcılığa ve İslâmcılara olan mesafesini birçok vesilelerle ifade ettiğini, bu anlayışının da ideolojik tutum ve önyargısıyla açıklanabileceğini düşünüyoruz. Mesela Gencer, İslâmcılığı, kökü dışarıda, oryantalistlerin ve Batı’nın etkisiyle gelişip serpilmiş bir ideoloji olarak değerlendirmek suretiyle ötekileştirip dışlamasının yanında, Efgânî ve Abduh’u ilhad ile suçlaması ve Şiî-Arap olduklarını özellikle vurgulayarak, ayrıştırıcı dille açıklanabilecek bir kökenci tutum takınması ideolojik tutum ve önyargısı için delil gösterilebilir. Gencer’in İslâmcılığa ve İslâmcı düşünürlere olan mesafesini, tasavvufa ve tasavvuf mensuplarına olan yakınlığı (eserlerinde ve konuşmalarında bunu fazlasıyla görmek mümkün) düşünüldüğünde, anlamak kolaylaşır. Bunun gibi sebeplerledir ki Gencer’in Efgânî’ye dair mütalaalarının dikkate değer önemde olmadığını söyleyebiliriz.
Diğer taraftan İslâmcılık ve Efgânî üzerine çalışmış kalemlerden biri olan Mümtaz’er Türköne, bugüne kadar İslâmcılık üzerine yapılmış çalışmaları hatalı ve eksik görerek, kendi yöntemini ortaya koyacağını ifade eder ve bu işe de İslâmcılığın 1867-1873 yıllarında Osmanlı aydınları tarafından ilk defa ortaya atıldığı tezini ileri sürerek başlar. Yöntem hatası olarak öne sürdüğü İslâmcılığa bir kurucu arama yaklaşımını, cümlesini bitirir bitirmez, içine düştüğü çelişkiyle kendisi başka kurucular önererek yapar. Türköne, İslâmcılığın kuruculuğunu Efgânî’ye değil; Osmanlı aydınlarına (Namık Kemal ve Ali Suavi) ait görmenin daha doğru bir tespit olduğunu savunur ve diğer taraftan Efgânî’yi kurucu sayan tüm araştırmacıları da efsane üretmekle itham eder. Ancak ideolojik bakışın yansıması olan bu yaklaşımı, sadece bir iddia olarak kalmıştır.
Hakeza Türköne’nin İslâmcılık ile ilgili düşünceleri net olmadığı gibi bu konudaki düşünceleri çelişkiler ve yanlışlıklar barındırmaktadır. Müslümanların geleneğe ya tümüyle bağlı olmaları ya da sırt çevirmeleri gerektiği konusunda zihni oldukça karışıktır ve bu konuda eklektik olmak da Türköne’ye doğru yöntem olarak görünmemektedir. Bir taraftan İslâmcıların aynı kaynaklara müracaat ederek bilineni tekrar tekrar yeniden keşfettiklerini söyleyen Türköne, diğer taraftan bu akım mensuplarının arkalarındaki mirasa sırt çevirdiğini, bazı yazılarında geçmişteki “bâni”lere atıfta bulunmaktaki maksatlarının yazılarına sadece “zînet” kazandırmak olduğunu söyleyerek bir niyet okumasına girişmektedir. Türköne’ye göre modern İslâm düşüncesinin başlangıcında Efgânî’nin olduğu düşüncesi tamamen Batılılara aittir ve Efgânî’ye dair bildiklerimizin hemen hemen tamamı Batılıların üretimidir. Bu iddianın temelsizliği üzerinde durmayı dahi gereksiz görüyoruz. Daha en başta Türköne temel bir hata yapmaktadır ve burada Pan-İslâmizm ile İttihad-ı İslâm’ı aynı anlam dünyalarına ait görmektedir ve Efgani’yi Batı’daki nasyonalist akımdan etkilenmiş göstermektedir. Kaldı ki ‘ittihad’ Müslümanlar için yeni bir kavram olmadığı gibi, esas görülen ve gelenek ile daha önemlisi Kur’an ve Hadis ile referanslanan bir kavramdır. Ama bunun böyle olması Türköne’nin işine gelmemektedir.
Buna göre Batılılar, Müslümanların, siyasi yaratıcılıktan uzak, modern gelişmeleri kavrama yeteneğinden yoksun ve dolayısıyla Pan-İslâmist bir ideoloji yaratmaktan da aciz bulundukları görüşündedirler. Fakat diğer yandan kendi sömürge menfaatlerine zarar vereceğini düşündükleri için rahatsızlık duydukları, gerçekleşmesinden korktukları Pan-İslâmist bir hareketi engellemenin yolu olarak bu ideolojiyi üretmiş ve Müslümanlara ihraç etmişlerdir. Efgânî de bu fikri Batılılardan alıp Müslümanlara taşımıştır ki o, zaten bütün Batı ülkelerinde maceralı bir hayat sürmüş ve karanlık ilişkilere girmiş, yazdıklarının basit şeyler oluşuyla ve çelişkili fikir dünyasıyla da Batılıların Müslümanlar hakkındaki olumsuz kanaatini doğrulamış bulunmaktadır. Böylece Müslümanlardaki Batı’dan gelen her şeyin kötü olduğu fikri mucibince, Efgânî’yi bu ideolojinin başındaki isim olarak göstermek suretiyle ondan ve çabalarından, dolayısıyla da birleşip bütünleşmiş Müslümanlardan gelecek bir tehlikeyi bertaraf etmeyi düşünmüşlerdir. Batılılar bu bilinçle modern düşüncenin başına Efgânî’yi yerleştirdikleri için Türköne bu durumdan şüphelenmiş ve tüm şöhretine rağmen Efgânî’yi bu akımın başına yerleştiremeyeceği fikrine varmıştır. Değil mi ki Efgânî, ona göre her şart ve zemine uygun davranan ya da konuşan bir oportünisttir ve dahi hakkındaki abartılı övgü ve takdimlerin sahibi de başkaları değil bizzat kendisidir. Yine Türköne’ye göre ona biçilen misyon her haliyle mesnedsiz olduğu gibi Efgânî ismi de bir efsaneden ibarettir. Türköne de haliyle efsanelerden nefret eden bir insandır!
Tüm bu Efgânî karşıtı açıklamalarına rağmen, Türköne’nin aynı yazıdaki bir başka çelişkisi de; “Türkiye’de Efgânî’yi referans alan bir gelenek yaşasaydı o da İslâmcı değil; Türkçü bir gelenek olurdu.” şeklindeki iddiasıdır. Yani ilginç bir çelişki olarak; İslâmcılığın kuruculuğuna yakıştırmadığı, efsane gördüğü, birçok açıdan önemsiz bulduğu Efgânî’yi Türkçülerin sahiplenmesine ve ondan Türkçü bir geleneğin neşet etmesine itiraz etmemekle birlikte bu durumdan rahatsızlık da duymamaktadır. Türköne’nin yanlış, önyargılı, çelişkili ve komplocu düşüncesine göre İslâmcılık karmaşasının (!) iç yüzü bundan ibaretmiş.
Türköne’nin Bilgi ve Hikmet dergisindeki bu yazısı vesilesiyle aynı zeminde kısa bir eleştiri yazısı kaleme alan Kemal Karpat da, Türköne’nin başlar başlamaz yaptığı hatanın, modernist düşüncenin kimseye bağlanamayacağını belirttiği halde çelişkili bir şekilde kendisinin Namık Kemal ve Ali Suavi’yi bu düşüncenin başlangıcına yerleştirmesi olduğunu kabul eder. Efgânî’ye dair eleştirilerini çok sert bir şekilde ifade ettiğini belirten Karpat, Efgânî literatürünün hepsini okuduğunu söylemesine karşın Türköne’nin ‘Şeyh’ hakkında yazdıklarının Elie Kedourie ve Nikki Keddie’nin kasıtlı ve duygusal hükümlerinden kaynaklandığını ifade eder. Karpat’a göre Batılıların, Efgânî’yi ‘oportünist’, ‘dinsiz’, ‘zamana ve bulunduğu mekâna göre davranan’ vb ithamlara tâbi tutmalarının sebepleri politiktir. Karpat, Efgânî’nin, ilk kez Müslümanların birbirlerini tanımaları ve birleşmeleri gerektiğinden söz ettiğini, bununla kalmayıp kitle hareketlerine girişmelerini ön görüp, İslâm’ı siyasî bir ideoloji şeklinde değerlendirmek suretiyle bir toplumsal seferberlik aracı yapmak isteyen biri olduğunu belirtir. O’na göre Efgânî, aslında sömürgeciliğe karşı halka dayanan bir direniş ve yenileşme hareketinin taraftarı olduğu için hiçbir zaman padişahları ve sultanları sevmemiştir. Bu tutum ve fikriyat İslâm modernleşmesinin esası olan ihya hareketlerine hizmet eder. Karpat’a göre Abdulhamid’in Efgânî’yi İstanbul’a davet sebebi, Kedourie, Berkes vb iddia ettikleri gibi onu ‘kontrol’ altında tutmak değildir. Bu davetin asıl sebebi; Irak Şiîlerinin İran’a olan meyillerini önleyerek Sünnîliğe geçmelerini sağlamak için Efgânî’nin desteğini almaktır. Karpat’ın, elinde bulunduğunu söylediği mektuba göre II. Abdulhamid, Efgânî’ye yazdığı mektupta onun Müslümanlar için yaptıklarını överek, bir Sünnî-Şiî birleşmesini sağlamak konusunda ricada bulunmuştur. Yine Karpat’a göre II. Abdulhamid, halk hareketlerinden ve bu hareketlerin liderlerinden hiçbir zaman hoşlanmamış ancak devletin menfaatleri söz konusu olduğunda bu liderlerle işbirliği yapmaktan da geri durmamıştır. Tam da burada Mısır’daki Urabi Paşa hareketini örnek gösteren Karpat, Abdulhamid’in, özel konuşmalarında bu hareketi sert bir dille eleştirmesine rağmen (hatta İzmir’de Urabi Paşa lehinde gösteri yapanları tutuklattığını), diğer taraftan da Urabi’ye nişan verip onu taltif etmekten imtina etmediğini söyler. Karpat’a göre Efgânî büyük bir düşünür olmayabilir fakat cesaretli, çağının çok ilerisinde düşünebilen, siyasî bir dehanın sahibi olup halkı önceleyen gerçek anlamda bir İslâm modernistidir. O’na göre bu da, Efgânî’yi efsaneleştirmek değil; İslâm dünyasındaki rolünü ve yerini doğru bir şekilde değerlendirmek anlamına gelir.
Ali Suavi’nin düşünceleri ise hem dünya Müslümanlarını hem de Türkleri ilgilendirir türdendir. Ali Suavi ile ilgili daha geniş ve derin araştırmalara ihtiyacımız olduğu ortadadır. Yine Karpat’a göre Namık Kemal, Osmanlı-İslâm; Ali Suavi, İslâm-Türk bağlamında ele alınmalıdır. Sonuç olarak, bir şahsiyeti kendi döneminin şartları, o şartlar içerisindeki toplumun görüşleri, ihtiyaç ve beklentileri içerisinde ele almak, incelemek ve değerlendirmek son derece önemlidir. Düşünceyi bu sosyal bağlamından kopardığımızda yanlış anlamak ve yorumlamak tehlikesi büyüktür.
Öte yandan bir akıma kurucu bulmak hissiyatı masum gözüktüğü kadar usûl olarak doğru gözükmeyebilir. Bu durumda bir kavramı ilk kimin kullandığına bakmaktan ziyade o kavram ya da ona karşılık gelen anlam kümesi etrafında kimin teoriler oluşturduğu, hareket yöntemi belirleyip savunuculuğunu yaparak mücadele ettiği önem kazanmaktadır. Efgânî’nin başarısı, bu badireyi kendisinden öncekilerden çok daha derinden algılaması ve gözler önüne serebilmesidir. Üzerinde durulması gereken asıl mevzu şu olmalıdır: Efgânî’nin İslâmcılığın kurucusu ya da fikir babası olup olmadığı tartışması bir kenara bırakılıp onun İslâmcılığın argümanlarına ve İslâmcılığa yaptığı kurucu katkı dikkate alınırsa önemi bütün açıklığıyla anlaşılacaktır. Tüm bunlara göre Namık Kemal ya da Ali Suavi isimlerinin bu konuda geri planda kaldıkları söylenebilir. Hele de çok geniş bir yaygınlık ve çok farklı temalar (sadece ittihad değil) mevzu bahis olduğunda durum daha da netlik kazanmaktadır. Yani dirsek çürütmenin yanında, kafa yormak, enerji harcamak, o dâvâ için adanmak belirleyici olmaktadır. Sonuç olarak kavramın ilk olarak kim tarafından kullanıldığı net olarak belli değildir fakat ilk kimin aklına geldiği sorunu, verilen mücadele karşısında muhal kalmalıdır.
İslâmcılığı ittihad-ı İslâm kavramından ibaret görmek büyük bir yanılgı olur. Ya da İslâmcılık argümanlarından bir ikisini dillendirmek başka bir şeydir, bu argümanların tümü etrafında yaygın bir şekilde savunuculuğunu yapmak, karşılığı gelen yaşam biçiminin vücuda gelmesi için tüm yolları ve imkânları zorlamaya çalışmak suretiyle oradan oraya seğirtmek başka bir şeydir. Nitekim ilk olarak Efgânî’nin sistemli bir şekilde yaygınlaştırarak, genel ve yüksek sesle dile getirdiği ve takipçisi olduğu kavramlar ve konular olduğunu da bu belirgin ifa edişinden, bunun için her fırsatı kullanmasından, seferber olmasından çıkarmak, haliyle daha isabetli ve gerçekçi bir tespit olmalıdır. Özellikle temel bazı kavramlar vardır ki bunları ekseriyetle Doğulu ve Batılı araştırmacılar Efgânî’ye nispet etmektedirler ve öyle ki bazıları abartılı denebilecek ifadelerle ona hasretmektedirler. İttihad-ı İslâm mefkûresi, anti-emperyalist söylem, ictihad etmenin gerekliliği, mezheplerin birleştirilmesi, dini anlamada aklın işlevi ve önemi, bid’at ve hurafe karşıtlığı, ilk neslin İslâm algısına dönüş gibi ıslah ve ihya temelli düşünceler… Bunlar elbette literatürde yer alan, karşılığı olan, bilinen kavram ve ifadelerdir fakat üzerleri küllenmiş, unutulmuş, kullanılması tehlikeli addedilmiş, hatta yüz yıllar boyunca da kullanan kişiyi tahrifçi, sapık ya da dinden çıkmış olarak değerlendirmeyi sağlamış bir algının mefhumları olmuşlardır.
Tüm bu yorumların sonrasında İslâmcılık dendiğinde kimlerden söz edilmesi gerektiği konusu kimine göre göreceli bir gerçeklik olarak kalmakla beraber, dünden bugüne gelene değin İslâmcılıkla adı neredeyse özdeşleşmiş olan isim, genelde doğulu ve batılı araştırmacıların kanaatlerine göre Efgânî olmaktadır. Malik bin Nebi, “İslâm dünyasındaki ıslahat hareketlerinin başlamasını Efgânî’ye borçluyuz.” der. Yine Fazlur Rahman: “Batı’nın istila hareketini durdurmak gayesiyle fikrî ve ahlâki standartların yükseltilmesi için İslâm toplumuna genel bir çağrıda bulunan ilk hakiki Müslüman Modernist Cemaleddin Afgâni olmuştur.” demek suretiyle onu öncülerden sayar. Batılı yazarların deyimiyle de o, “politik Pan-İslâmizm”in kahramanı sayılır. Efgânî üzerine, her ne kadar kasıtlı ve önyargılı da olsa detaylı ve önemli çalışmalardan birini kaleme alan N. Keddie, onu, Pan-İslâmizm’in önde gelen ideoloğu, öncü temsilcisi olarak görür. Niyazi Berkes, Avrupalıların onu Pan-İslâmcılığın peygamberi saydıklarını söyler. Muhammed Ammara, Doğu’yu uyandıran İslâm filozofu dediği Efgâni’yi ihya ve ıslah hareketinin tohumlarını eken, sembollerini yükselten ve âlimlerini yetiştiren kişi olarak vasıflandırır. Hans Kohn, Efgânî’yi şöyle tanıtır: “Cemaleddin XIX. asır İslâm ve Asya Rönesansının ilk mütefekkirlerinden biri oldu. Batı’nın maddî üstünlüğünde İslâm için mevcut olan tehlikeyi gördü. Mısır ve Müslüman Doğu’daki uyanışın, İslam Birliği fikrinin ve millî hareketlerin babasıdır.” Bassam Tibi, Efgânî’nin, Pan-İslâmcılığı sömürgeciliğe siyasî ve dinî bir cevap olarak oluşturduğunu, yine XIX. yüzyıl İslâmî canlanma modernist akımının, teorik temellerini Efgânî ve öğrencisi Abduh’tan aldığını, Efgânî’nin, İslâm’ın canlandırılmasını hayatının işi olarak gördüğünü söyler. Pankaj Mishra tarafından ise Efgânî ‘en büyük modern Müslüman aktivist’ olarak görülür. Yine Mishra’ya göre Türkiye, Mısır, İran, Hindistan, Afganistan, Pakistan ve Malezya gibi farklı Müslüman ülkelerdeki İslâmcılar ve pan-Arapçıların yanı sıra solcu laikçiler de Efgânî’yi çığır açıcı anti-emperyalist bir lider ve düşünür olarak görürler. Hatta Mishra bu konuda şu iddialı tespiti yapar: “On dokuzuncu yüzyılın diğer iki büyük siyasal ve felsefi sürgünüyle, Karl Marx ve Alexander Herzen’le karşılaştırıldığında, Afgani’nin etkisi Herzen’inkini aşmasına ve en azından süresi bakımından Marx’ınkiyle boy ölçüşmesine rağmen, bugün Batı’da fazla tanınmaz. Bunun nedeni kısmen, biyografisinde boşlukların olmasıdır.”
Şimdi de isterseniz Efgânî’nin fikrî ve fiili sahada yaptığı etkiyi konuşalım biraz. Osmanlı Devleti’nin yıkılmaya yüz tuttuğu dönemlerinde Efgânî, bir figür olarak nasıl bir siyasal ve kültürel etki yaratmıştır? Osmanlı Devleti’nin yıkılış dönemi siyasi akımlarından ya da siyasi akım temsilcilerinden hangilerini ne boyutta etkilemiştir?
Efgânî, 1870 yılında Sultan Abdulaziz’den aldığı bir davet üzerine İstanbul’a gelmiş, ikinci ve son gelişi de 1892 yılında gerçekleşmiştir. Bu gelişinde beş yıl süren bir misafirliği olmuş ve kendisini ziyaret eden, sohbetlerine devam eden, muhabbetine ortak olan arkadaşları ve öğrencileri olmuştur. Haliyle güçlü kişiliği, etkili hitabeti, İslâm’a bağlılığı, fedakâr yapısı ile etrafında hatırı sayılır etkiler bıraktığını tarih kaydetmiştir. İslâmcılık akımının en önemli temsilcilerinden olan Efgânî’nin, İstanbul’a yaptığı ziyaretlerinin de etkisiyle Osmanlı’da yeni bir ideoloji olarak ittihad-ı Müslimin, İslamcılık düşüncesinin kuvvetli bir şekilde ortaya çıkmasına zemin hazırladığı söylenebilir.
Sultan Abdülhamid’i, farklı bir İslâm birliği, Şiî-Sünnî yakınlaşması, yönetim biçimi konularında en azından fikrî planda etkilemiştir. Batıcı, Türkçü, İslâmcı olarak farklı ideolojilere mensup birçok Osmanlı münevveri onun sohbet ve yazılarından, ya doğrudan yahut da dolaylı olarak faydalanmış ve etkilenmişlerdir. “Kuşkusuz, Müslüman topraklarda Afgani’nin yaşamsal duyarlılığını ateşlemediği ya da körüklemediği toplumsal ya da siyasal bir eğilim -modernizm, milliyetçilik, pan-İslamcılık- yoktu. Onun düşüncelerinin izini taşımayan bir siyasal eylem alanı da yoktu.” Bazı Yeni Osmanlılar, Jön-Türkler, M. Emin Yurdakul, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu gibi Türkçüler, Mehmed Âkif, A. Hamdi Efendi, Said Nursi gibi İslâmcılar, Seyyid Bey, Şemseddin Günaltay gibi değişimci/yenilikçi şahıslar bunlar arasındadır. Ziya Gökalp ve İslâm Mecmuası çevresindeki modernistler, hatta İçtihat grubunda yer alan Abdullah Cevdet ve Celal Nuri gibi “laik-Batıcı” isimler üzerinde de önemli etkiler bıraktı. En çok da Sırât-ı Mustakîm ve Sebîlürreşâd dergileri, Efgânî’nin ve Abduh’un fikirlerinin Osmanlı aydınları arasında yayılmasında rol oynadı.
İslâmi yenilikçiliğin bir yandan siyasi bir yandan da kültürel boyutunun temsilcisi olan Afgani ve Abduh, farkındalık uyandırmak amacıyla Sebîlürreşâd dergisinde Muhammed Abduh ve Muhammed Ferid Vecdi’nin çevirilerini yapan İslâmcılar üzerinde çok etkili olmuşlardır.
İslâm dünyasına, dolayısıyla da Türkiye’ye dışardan ithal edilen, Allah’ın varlığını inkâra dayanan materyalist felsefe ve fikir hareketleri vücud bulmaya başladığında, bu akıma karşı birçok reddiye yazılmış ve bunun başını da Efgânî çekmiştir. Efgânî’nin önünü açtığı bu karşı duruş ve savunma sathına onun gibi materyalistlere reddiye yazan diğer fikir adamları da eklenmiştir.
Türk Yurdu Dergisi çevresince Efgânî’ye duyulan ilgiye dair neler söylemek istersiniz? Türk ulusçular Efgânî’de ne bulmuşlardı? Efgânî onlara ne vaadedebilirdi?
Öncelikle Türk Yurdu dergisi çevresinin de Efgânî’den etkilendiğini söylemek gayet mümkün ancak bu etki Sırât-ı Mustakîm ve Sebîlürreşâd’a göre daha az ve kısmî sayılmalıdır. Cehaletin ve ataletin izalesi, tefrikaya sebep olan unsurların ortadan kaldırılması (mezhep, fırka gibi), aklın ve ilmin önemi, özel olarak da ittihad konusu ile sınırlı kalan bir etkiden söz edebiliriz. Özellikle de Türk Yurdu mecrası ulus bazında bir ittihad fikri geliştirmeye çalışmış ve bu doğrultuda bir ittihad çizgisi takip etmiştir.
Efgânî ile bizzat tanışmış, kendisinin sohbetlerine katılmış olan Ahmed Agayef (Ağaoğlu) ve Mehmed Emin Yurdakul’un yanında Mehmed Emin Resulzâde, Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp gibi etkilenmiş kalemlerin de, dergide Efgânî çizgisi etrafında birtakım konuları irdelediklerini, Efgânî’nin iki yazısına yer verdiklerini, biyografisini yayımladıklarını, ondan övgüyle bahsettiklerini ve fikirlerinin yansıması olan konu ve yazıları ona dayanarak, onun bazı görüşlerine referanslar vererek neşrettiklerini tespit etmek mümkündür.
Uriel Heyd; İslâmcı olmasına karşın, Cemâleddin Efgânî’nin Türk milliyetçilerini etkilediğini belirtir. Efgânî, İstanbul’da kaldığı sıralarda milliyetçilerle ilişki içinde olmuştur. O, bütün İslâm milletlerinin Avrupa’nın egemenliğinden kurtulmasını savunurken, milliyetçiler bu düşünceyi olduğu gibi kabullenmişlerdir. Ziya Gökalp de Türk ulusçuluğunun bir kaynağı olarak Pan-İslâm hareketini görür. Pan-İslâm hareketinin habercisi olan Efgânî’nin bütün Müslüman ülkelerde pek çok öğrencisinin olduğunu, ömrünün son yıllarını geçirdiği İstanbul’da genç Türk ulusçuları üzerinde de büyük etkisinin bulunduğunu kaydeder. Şerif Mardin, Efgânî’nin, Jön Türkleri etkileyen Türkçülük akımını şekillendirmekte oynadığı açık role vurgu yapar. Bu etki Mehmed Emin Yurdakul üzerinden Jön Türklere geçer.
Modern Türkçülerden Türköne’ye göre Türkiye’de Efgânî’yi referans alan bir gelenek yaşasaydı o da İslâmcı değil; Türkçü bir gelenek olurdu. Ona göre bu durumu Efgânî’ye müracaat edişlerinde açık olarak görebiliriz ve bu bağlamda Efgânî ile ilgili yazıların en çok yer aldığı zemin Türk Yurdu’dur. Türk Yurdu’nun Efgânî’ye olan aşırı düşkünlüğü, onu konu alan bir makaledeki: “Şeyh, milliyet fikrinin de şiddetli müdâfii idi…” tezi ve “Şeyh, milliyet duygusunun da mâşuklarından oluyor” diye açıklama yapmasında da görülebilir. Yine Türköne, Efgâni’yi özellikle Türkçülerin bayraklaştırdığını, ona gösterdikleri itibarın İslâmcılardan daha fazla olduğunu ve bu durumun da temelde Efgânî’nin milliyet konusundaki fikirlerinden kaynaklandığını iddia eder.
Derginin önemli yazarlarından Agayef, Paris’te tanıştığı Cemâleddin Efgânî’nin fikirlerinden oldukça etkilenir. Diğer yandan genç yaşlarda İslâm’ın gerçek bir belâsı olarak gördüğü mezhep ayrılıklarına (Azerî olması sebebiyle Şiî-Sünnî gerilimini fazlasıyla yaşamış biri olarak) karşıdır. Efgânî’nin hep izinde olan Agayef’te, İslâm dünyası içindeki tefrikaların sebebi ve ittihadın engeli olarak gördüğü için mezheplere karşı belirgin bir hor görme mevcuttur. Ancak ittihada önem veren Efgânî’nin fikrine karşın Agayef daha çok pan-Türkçülük fikrinde ısrar eder. Agayef, İslâm’ın milli düşünceye karşı olmadığını hatta bunu desteklediğini ispat etmek için çaba gösterir. İslâmcılar gibi Müslümanların bu kadar felaket ve musibete tutulmasının sebepleri arasında şeriatın hüküm ve kaidelerinin kırılmaya uğratılması ve bunun sonucunda da ahlâkın bozulmasını kabul eder.
Türk Yurdu dergi idaresi ve yazarlarının Efgânî’ye hürmet ve değer verdiklerini, fikirlerini dayandırmak için onu referans gösterdiklerini, onun kimi fikirlerinden (milliyet, ıslah, hurafe, ittihad, cehalet, ilim kavramları çerçevesinde) etkilendiklerini, onu yüksek bir mevkide konumlandırdıklarını görüyoruz. Efgânî’den kaynak bulan milliyet ve İslâm birliği fikrini telif etmeye çalışan Türk Yurdu çevresi, ayrıca İslâm’ın modern yorumu konusunda da ona hak vererek, gerilemenin sebeplerinden biri olarak yozlaşmış din anlayışını eleştiriye tâbi tutmuşlardır. Efgânî gibi akla çokça vurgu yapmışlar, ictihad etmeyi önemsemişler, cehaleti ve ataleti yermişlerdir.
Ayrıca İslâmcılar ve Türkçüler arasındaki tartışmada Efgânî adeta hakem rolünü üstlenir. İslâmcılar kavmiyetçiliğin dinde haram olduğunu kanıtlamaya çalışırlarken; Türkçüler mubah olduğunu, dinin buna cevaz verdiğini ifade ederek Efgânî’yi imdada çağırmışlardır. Hatta Efgânî’den referansla ileri sürdükleri temel tezleri olan, İslâm âleminin ancak her Müslüman milletin kendi milli birliğini kurarak güçlenmesiyle kurtulabileceği iddiası da bir bakıma sünnet haline getirilmiştir Yine Agayef, Peygamberin ve sahabenin Araplar içerisinde bir milli birlik ve bilinç oluşturmaya çalıştığını, İslâmiyet’in milliyeti yok sayarak değil, ona dayanarak yürüdüğünü ifade etmiştir. Efgânî’nin Vahdet-i Cinsiye (Irkiye) Felsefesi ve İttihad-ı Lisanın Mahiyet-i Hakikiyesi başlıklı makalesi ve Yurdakul’un ağzından şifahen ondan aktarılanlar, milliyet meselesine delil olarak gösterilmiş ve şiddetle savunulmuştur. Özellikle de İslâmcıların üstadı sayılan Efgânî’yi bu konuda yardıma çağırmak, Türkçüler için çok işlevsel görülmüştür. Yani İslâmcılara karşı kendilerinden birinin referans gösterilmiş olması, Türk Yurdu için Efgânî’yi paha biçilmez kılmaktadır denilebilir. Böylece Türklük ve İslâmiyet arasında hem bir telif sağlanmış hem de bir din ıslahatçısının desteğiyle ulusçuluğa meşruiyet kazandırılmış olmaktadır.
Efgânî, Muhammed Abduh ve Mehmed Akif arasında nasıl bir bağ olduğunu düşünüyorsunuz? Birbirinden etkilenme bakımından nasıl ve ne mahiyette bir ilişki ağı kurabiliriz?
Abduh, Efgânî’nin etkisinin en bariz ve en fazla görüldüğü kişiliktir. Efgânî’nin, o günün eskimeye yüz tutmuş Ezher’inde Abduh gibi genç birine bir ışık ve adeta bir kurtarıcı olarak görünmesi onun geniş ve derin bilgisinden kaynaklanıyordu.
Abduh, o güne kadar kimsede görmediği şeyleri görüyordu Efgânî’de. Kendisinin tanıdığı isimler daha çok geleneksel ilim anlayışını benimseyen, felsefe ve tasavvufa dair derinlikleri olmayan ve dünyadan habersiz yaşayan, Müslümanların dünyadaki genel durumlarıyla ilgilenmeyen kimselerdi. Ancak Efgânî, tüm bu eksikliklerin kendisinde görünmediği hatta fazlasının bulunduğu biriydi. Abduh’ta Ezher’in perdelediği dünya görüşünü açtı, felsefi-tasavvufi bir anlayış kazandırdı, dinî ıslahat yapma ve Batı’nın Müslümanları sömürmesine engel olma çabasını uyandırdı. Zühde dayalı hayat nizamını bırakıp amele, fiile dayalı bir hayat anlayışını benimsemesinde önemli bir etken ve güç oldu, Abduh’un felsefe, siyaset, kelam gibi ilimlerle uğraşmasını ve İslâm’a, ilme, hayata ve tarihe yeni bir açıdan bakmasını sağladı.
Abduh, Risaletu’l-Vâridât isimli esere yazdığı mukaddimede, ilim aramakla meşgul olduğunu, ilme susamış bir halde gezerken gerçek ilmin izlerine vâkıf olduğunu fakat ona götürecek rehberi bulamadığını, fikrî bir bunalım yaşayıp şüpheye düştüğünü… bu durumdayken kâmil bir filozof ve hak aşığı üstadı Efgânî’nin gelmesiyle hakikatin güneşinin kendisine parladığını, ince gerçeklerin açığa kavuştuğunu ve böylece ilim meyvelerini toplamaya başladığını, kafasını karıştıran birçok konuyu üstadına sorduğunu, onun da bunları açıkladığını, bunun için de Allah’a hamd ettiğini yazar. Abdulmuteâl es-Saidî, Abduh’un Efgânî’yi tanımaması durumunda, hayatını diğer Ezherliler gibi donuk fikirlilik ve taklitle geçireceğini söyler. Şahhate İsa İbrahim, Abduh’un millî siyasî, edebî, içtimaî işlere ve konulara ilgi duymasında Efgânî’nin yadsınamaz rolünün olduğunu söylemektedir.
Abduh’un üzerindeki Efgânî etkisini en iyi şekilde ifade eden, Abduh’un minnet dolu şu sözleri olmalıdır: “Babam bana kardeşlerim Ali ve Mahrus’la bölüştüğüm bir yaşantı sundu. Seyyid Cemaleddin ise bana Hz. Muhammed, Hz. İbrahim, Hz. İsa, veliler ve sıddıklarla paylaşabildiğim bir hayat bağışladı.”
Abduh, Efgânî ile geçen beş senelik eğitiminin sonucunda fikrî olgunluğa erişir, tasavvuf çevresinden aklî ve metafizik düşünce dünyasına geçer. Bu süredeki eğitiminden sonra Abdurrazık’ın ifadesiyle Abduh, felsefeci bir sofi, mutasavvıf bir filozof, hikmet sahibi bir âlim olarak karşımıza çıkar. Gibb, coşkun ruhlu Efgânî ile tanışmasından sonra Abduh’un hayatının seyrinin ve ilgilerinin tamamen değiştiğini, onun etkisiyle modern Avrupa eserlerini okumaya başladığını ve bu etkiyle içindeki mistik ruhun yerini bir reformcuya bıraktığını söyler.
Yine Abduh, eserleri ve yazılarıyla hocası Efgânî’yi ölümsüzleştiren bir şahsiyettir.
İlginç bir şekilde, Mehmed Âkif’in, İslâm’a ve İslâmcılığa ilişkin görüşlerinde akımın ileri gelenlerinden etkilendiği hususunu mübalağalı bulan, hatta neredeyse hiç etkilenmediğini söyleyenler (Sezai Karakoç, İsmail Kara) olduğu gibi, akımının kurucularından sayılan Cemâleddin Efgânî’nin tek başına ağırlığı olduğunu savunanlar ve onun, Efgânî’nin en gözde öğrencisi ve dostu Abduh’tan daha fazla etkilendiğini söyleyenler de (Said Şimşek, Cemil Meriç, A. Cerrahoğlu) vardır.
Tüm bunlarla birlikte şu da var ki Âkif’in Abduh’tan etkilenmesi hususu Efgânî’den bağımsız değildir zira Abduh üzerindeki en büyük tesir de Efgânî’ye aittir ve Efgânî’yle tanışması sonucu Abduh değişim yaşamış ve bildiğimiz doğrultudaki çizgiye kavuşmuştur; bunu Abduh’un biyografisi açıkça göstermektedir. Zaten çok yazmayan biri olan Efgânî’den etkilenme miktarı, Abduh gibi görece daha çok yazan birine göre az olabilir. Bostan’a göre Âkif, evrensel düzeydeki İslâmcılığın en önemli temsilcilerinden biri kabul edilen Efgânî’den çok etkilenmesine karşın; Efgânî ve öğrencisi Abduh arasındaki ayrışmada Abduh’un tedrici ve evrimci değişiminden yana olmuştur. Abduh’a daha yakın olma durumunu, Âkif’in şiirlerinde bahsettiği “Abduh tarzı devrim” ifadesi ile anlaşılacağı üzere iki üstadının takip ettikleri yöntem farkı açısından okumak da bu noktada önem arz etmektedir. Efgânî ve Abduh arasındaki bu yöntem farkını da Âkif, şiirinde ikisini konuşturarak ortaya koymakta ve eğitim yoluyla bir nesil yetiştirmek suretiyle İslâm dünyasında Cemâleddinlerin sayısını arttırmayı tercih etmektedir.
Mehmed Âkif, Cemâleddin Efgânî’nin İstanbul’a ilk gelişinde Darü’l-Fünûn’daki konuşması sebebiyle Şeyhû’l-İslâm tarafından dinsizlik ile itham ve tekfir edilmesinden müteessir olur ve bu konuda Sırât-ı Mustakîm’de iki yazı yazarak Efgânî’yi savunur: “Benim bugün yapmak istediğim bir şey varsa o da hazretin hâtıra-i pâkine sürülmek istenilen bir lekeyi, bir levs-i bühtânı göstermek, onun mâhiyetini, nereden geldiğini tedkīk eylemektir.” diyerek, bundan sonra da verdiği konferanstaki bazı ifadeleri yüzünden Şeyhû’l-İslâm’ın çekemediği Efgânî’yi gözden düşürmek için fırsat kolladığını, konferansın bu fırsatı kendisine sunduğunu ve böylece onu dinsizlikle suçladığını anlatır. Bu yazısından sonraki sayıda da Efgânî meselesi üzerinde durmaya ve onu savunmaya devam eder.
Mehmed Âkif’te her yönden kendini gösteren Efgânî-Abduh çizgisi ve etkisi, şiirleri üzerinden bariz bir şekilde belirginleşmektedir. Safahat’taki şiirlerinin ekserisinde cehalet, atalet, yanlış kader ve tevekkül anlayışı, içtihadın yokluğu, gerici ulema, bid’at ve hurafeler, intibah ve çalışmanın önemi, öze dönüş gibi İslâmcılığın temel meseleleri göze çarpmaktadır. Bu konular Efgânî’nin özellikle üzerinde durduğu, konuşma ve yazılarına konu ettiği temel meselelerden önde gelenleriydi. Âkif’in bu konuları işliyor olmasını Efgânî temelinde değerlendirmek ve bu çizgiden etkilendiğini göstermek bakımından önem arz etmektedir.
Tıpkı Efgânî ve Abduh gibi Mehmet Âkif de, geri kalmışlığın sebebini İslâm’la değil; İslâm’ın ‘sahih mânâsını’ içselleştiremeyen Müslümanlarla açıklamaktadır. Bundan kurtuluş yolunun da Kur’an’dan ilham alarak onun mesajını bugünün idrakine yeniden söyletmek gerektiği şeklinde özetler. Efgânî ve Abduh çizgisinden büyük oranda etkilenen ve bu çizginin sürdürücüsü olan Âkif, kendisi gibi öğrenciler yetiştirmiş ve üstadlarının yolunun takipçisi olan nesillere de örnek teşkil etmiştir diyebiliriz.
Dipnotlar:
[1] Bu röportaj, “Cemâleddin Efgânî’nin Türkiye’deki Fikrî ve Sosyal Cereyanlar Üzerindeki Etkisi” başlıklı Yüksek Lisans Tezimizden yararlanılarak hazırlanmıştır.
[2] Söz konusu mektup ve Renan hakkındaki detaylı mütalaalar için bk: Hamidullah, Muhammed, “Ernest Renan ve İslâmiyet”, İslâm, Şubat 1958, S.14, s. 5; Cündioğlu, Dücane, “Ernest Renan ve “Reddiyeler” Bağlamında İslâm-Bilim Tartışmalarına Bibliyografik Bir Katkı”, Divan, 1996/2, s. 1-94; Cündioğlu, Dücane, “Sahtekârlığın Tarihi: Bilim+Siyaset=Oryantalizm”, Marife, Kış 2006, Y.6, S.3, s.7-41; Kılıçarslan, Selâhattin, “Cemaleddin Efganî Dosyası Üzerine”, Fikirde ve Sanatta Hareket, Aralık 1974, S.108, s.19
İlgili Yazılar
Güneş Ayas ile Müzik ve Müzik Sosyolojisi Üzerine
Aslında sosyoloji diğer alanlara ne kazandırıyorsa müziğe de onu kazandırmış oluyor. Bauman’ın çok güzel bir kitabı var “Sosyolojik Düşünmek” diye. Herkese de tavsiye ederim. Özellikle bu alana dışardan girenler için. Sosyoloji bize hem sınırlarımızı hem de imkânlarımızı gösteren, yani neyi yapıp neyi yapamayacağımızı gösteren bir bakış açısıdır. Müzik sosyolojisinin de bence ilk öğrettiği şey bu.
Nehir Aydın Gökduman İle Yazarlık Serüveni ve Çocuk Edebiyatı Üzerine
Allah’ın ilk emri “Oku!” olmuştur. Peşinden gelen ayetlerde de Rabbimiz “Kalem” üzerine yemin etmiştir ki yazmak fiili bizzat şahitlik yapsın. Yazar olmak eline kalemi alıp aklından geçenleri yazmakla olmaz. Yazarlık mesleğini icra etmek isteyen kişinin ilk olarak okumayı sevmesi, okuduklarını anlaması ve okuduklarıyla kendini geliştirmesi gerekir. Okumak sadece kitaplarla da olmuyor haliyle. Çevremizdeki insanlardan tutun da güneşi, ayı, yıldızları, tabiatı, hayvanatı vs. tüm kâinatı okuyabilmektir ve ancak bu tarz okuma bizi geliştirir. İnsanın seviyesi ve kalitesi okuduklarıyla ortaya çıkar.
Alev Erkilet ile Şehir ve Köy ayrımı üzerine
Sosyoloji disiplini için önemli başlıklardan olan köy ve şehir ayrımı konusu, özellikle bizim gibi geç ve ithal-ikameci modernleşen toplumlar için sosyal, siyasi, ekonomik ve sanatsal birçok açıdan önemli bir gerilime neden olmuştur. Gündelik hayatımızın derinliklerinde, sinemadan edebiyata, sosyal ilişkilerimizden, siyasal alana kadar her yerde duyduğumuz ve kullandığımız köy, köylü, şehir, şehirli, kır, kırsal gibi kavramlar ne anlama gelmektedir? Köye ve şehre has özellikler nelerdir? Köyde ve şehirde İslam’ın yorumları ve pratik görünümleri nasıl olmaktadır? Kapitalist kent ve İslam kenti nedir? Kültür, gelenek ve İslam’ın geleneksel yorumları köy ve şehir tartışmasında neye denk düşmektedir?
Prof. Dr. Ahmet Kuru ile İslam ve Siyaset Üzerine
İslam dininin siyaset ile ilişkisi ihtiyaçlar, şartlar, mecburiyetler karşısında ve bir doğallık içerisinde akıp gelmiştir. Dahası, yeni kitabımda açıklamaya çalıştığım gibi, sekiz ile on birinci asırlar arasındaki İslam dinini temsil eden, günümüz terminolojisi ile Sünni ve Şii dediğimiz ulema, devletle aralarına mesafe koymuşlardır.
Yüksel Kanar ile İslam Siyaset Metinleri ve Eleştirellik Üzerine Röportaj
İslâm siyaset düşüncesine konu olan bir külliyatla karşı karşıyayız. Bunların birçoğu gün yüzüne çıkmış, büyük bir çoğunluğuysa gün yüzüne çıkarılmayı bekliyor gibi. Bu külliyat hakkında konuşalım istiyoruz. Bu konudaki araştırmalarınız ve görüşle-riniz bir kitap ve birçok röportaja konu oldu. Biz, İslâm siyaset düşüncesine konu olan bu metinlerdeki ‘eleştiri’ ve ‘muhalefet’ dili üzerindeki görüş ve değerlendir-melerinizi almak istiyoruz.