Tolstoy’un bir sözünü hatırlıyorum; “Tanrı insanı özgür kılar.” Buna gerçekten inanıyordu Tolstoy ve sık söylediği bir sözü vardı; “İnsanlar özgürlüğümü kısıtlıyorlar ve özgür olabilmem için Tanrıyla başbaşa kalabilmeliyim…” diyordu. Nitekim insanlardan kaçtığı ve belki de İstanbul’a gelmek üzere yola çıktığında yaşlı bedeni Rusya steplerinin soğuğuna dayanamaz ve ebedi özgürlüğüne yürür. “Tanrı’nın egemenliği içinizdedir” diyerek insanları kiliseye değil îmana çağıran Tolstoy’un modern dünyanın kirleticiliğine karşı yaşattığı isyanın cereyanları, ölçülerini sağlam tutmayı başarabilmiş kimselerin dünyasında hâlâ devam etmektedir. Kendilerini basit sebeplere kaptırmış ve sanki bu dünyada yaşamıyormuş gibi hayâlî mekânlarda yaşayanların bunu anlayabilmesi elbette zordur. Evet, daha mücadeleye başlamadan kaçan ve bir parmak işaretiyle yön değiştiren kimselerin harcı değildir bunu anlamak ve yine hayâl dünyalarında kendilerini bir kahraman olarak görüp sahte kuvvet ve cesaret örneği kesilenlerin anlayabileceği bir şey de değildir. Tolstoy’un işaret ettiği noktayı Fransız düşünürü Volter de dillendirmiştir. Ünlü devlet adamı Benjamin Franklin, küçük oğlunu alarak hasta yatağındaki Volter’i ziyarete gider. Volter, yatağının önünde saygı ile diz çöken küçük çocuğun alnına parmağını koyarak şunları söyler; “The god and liberty – Tanrı ve özgürlük” İşte böyle… Bunların dışında ahlâkî öğeleri ve zihin pırıltıları, fikir hoyratı aydınlarımıza örnek olabilecek daha pekçok düşünürün müşterek özelliği, hepsinin bu hayata dair ciddi meselelerinin olmasıdır. Bunların hayatlarına baktığımız zaman bizim coğrafyamızda mahalli şöhretlerinin içinde debelenen aydınlarımızla(!) aralarındaki en temel farkın, şahsiyet yapılarında ortaya çıktığını görürüz. Bu oldukça önemli bir meseledir ve belki de en önemli bir meseledir. Çünkü bu mesele; insanın hayata nasıl bakıp yorumlayacağından, halkla ve seçkinlerle olan münasebetinden, eğer hissediyorsa kulluk karakterine kadar herşeyin niteliğini, kalitesini ve şahsiyetinin ne şekilde teşekkül ettiğini belirler. Hayatı sadece dünyanın basit hayhuylarından, menfaatlerinden ve şahsi emellerinin tatmininden ibaret görüyor ve buna biraz da korku eşlik ediyorsa, işte o zaman her devrin adamı olabilmek için gerekli olan yeteneği ortaya koydunuz demektir. Aydınlar zümresi dediğimiz ama ülkemizde mensubuna gerçek mânâda pek az rastlanabilen bu seçkin dünyanın temsilcileri, 27 Mayıs 1960’ı gösteren günlerden bugüne kadar daima güç ya da sermaye merkezlerinin gölgelerinde semirerek hayat bulmaya çalışmışlardır. Şahsiyet disiplini ele alınmadığı sürece de bu durum ne yazık ki, aynı şekilde devam edecektir. Türkiye’de entelektüel kavramı içi boş ve karşılığı olmayan bir kavramdır. Bilim adamı, yazar- çizer vs’nin dünyası ise baştan sona trajik, kasvetli ve avareliklerle dolu bir dünyadır. Çünkü onlar varlıklarını bilim, kültür ve irfan çevresinde değil, rüyalarla avutan siyasetin davetkârlığı etrafında inşa etmişlerdir. Bu nedenle hangi alanda ve hangi fraksiyonu temsil ederlerse etsinler, kimlikleri dâima gücün önünde geri çekilmeye yatkın bir haldedir. 19. asır pozitivizminin İstanbul başta olmak üzere Anadolu coğrafyasına bir gülle gibi düştüğünden bu yana aydınlar(!) dediğimiz zümre fikir ve inanç planında öyle bir dağılmıştır ki, bu başıboşluğun ve çürümenin kokuşmuşluğu günümüzde en ağır şekliyle devam etmektedir. Sağda, solda, muhafazakârlarda, şunlarda ya da bunlarda görecekleriniz sadece doğruluk kaybına yol açan olgular ve kişilik kaymalarıdır. Bugün sol denilen kesimin ve Kemalist kitlelerin sahiplenme iddiasında bulundukları Sabahattin Ali’nin kişilik macerasına bir bakalım meselâ. Sabahattin Ali, Aziz Nesin ile birlikte Marko Paşa adlı siyasi mizah dergisini çıkarırlar. Çok ciddi bir mizah dergisidir ve o güne kadar görülmemiş bir okuyucu kitlesini bulur. Çok sık kapatılan dergi, bazan “Yazarları hapiste olmadığı zaman çıkar” bazan da “Kapatılmadığı zamanlar çıkarılır” üst başlığı ile çıkarılır. Dergi CHP’yi çok sert ve keskin ifadelerle tenkit eder. CHP’nin yazar kadrosu ise Sabahattin Ali’yi; “tezvirci, bozguncu, nifak sokucu” gibi dillerle susturmaya çabalar. Fakat bu çabalar netice vermeyince Sabahattin Ali’yi ikinci defa askere alırlar. İkinci askerlik bittiğinde Aziz Nesinle birlikte yeni bir dergi çıkararak ağır tenkitlerine devam ederler. Bu defa adı; Malum Paşa… CHP yine zor anlar yaşamaya başlar ve Sabahattin Ali’nin susturulabilmesi için akla gelen bir tek yol vardır, üçüncü defa askere almak. Üçüncü defa askere alınır ve yalnız kalan Aziz Nesin de Bursa’ya giderek Ulu Cami civarında Kur’an-ı Kerim dersleri vererek ekmek parası kazanmaya çalışır. Bu macerayı fazlaca teferruata indirmeyeceğim, Sabahattin Ali sonunda Bulgaristan sınırında öldürülür ve kalemi kırılır. CHP ile Sabahattin Ali arasında o kadar sert bir mücadele vardır ki, bir dönemde yazdığı şiir sebebiyle mahkûm edilir.
Hey vatanından ayrılmayanlar
Bulanık dereler durulmuş mudur?
Dinmiş mi olukla akan kanlar?
Büyük hedeflere varılmış mıdır?
Asarlar mı hâlâ hakka tapanı?
Mebbus yaparlar mı her şaklabanı?
Köylünün elinde var mı sabanı?
Sıska öküzler dirilmiş midir?
Cümlesi belî der enelhak dese,
Hâlâ taparlar mı koca terese?
İsmet girmedimi hâlâ kodese?
Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur?
Koca teres kafayı bir çekince,
……………….
İskendere bile dudak bükünce
Hicabından yerler yarılmış mıdır? (Cansu Fırıncı-11 Şubat 2012)
Bu şiir Sabahattin Ali’nin gerçek duygularını yeterince anlatır ama mahkumiyetinden sonra yeniden bir memuriyete girmek mecburiyeti doğar fakat gösterdiği bütün çabalar nafiledir. İşte o zaman yeni bir şiir kaleme alıp kendisinin artık nasıl değiştiğini şiir diliyle şöyle ifade eder;
Sensin kalbim değildir böyle göğsümde vuran
Sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran
Seni çıkartsam ömrüm başlamadan bitiyor
Hem bunları ne çıkar anlatsam bir düziye
Hisler kambur oluyor dökülüyor yazıya
Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor.
Bu şiiriyle Sabahattin Ali artık değiştiğini ve kalbindeki yepyeni başka sevgilere yol açtığını anlatır. Evet, başka sevgilere yol açsa da Sabahattin Ali’nin yüreği, bu maceranın hüzünlü sonuyla noktalanır. Evet, ölçüleriniz çok sağlam değilse ve ideallerinizdeki kararsızlıkların üstesinden gelememişseniz, değişen şartlarda kekelemeye ve gevelemeye hazırsınız demektir. Evvela şunu bilmemiz gerekiyor, ciddi bir ideal aynı derecede çok ciddi bir îman olgusuna ihtiyaç duyar. Fikir adamı ancak böyle bir yapının normlarını bulduğunda ayakta durmayı başarabilir ve ancak bu şekilde insanların bilincine katkı sağlayacağı bir düzleme ulaşabilir. Ünlü edebiyat tarihçisi ve DP’nin kurucularından M. Fuat Köprülü’de bu şahsiyet kaymalarına istemeye istemeye örnek verebileceğimiz en seçkin şahsiyetlerden birisidir. Ünlü Türkçü Nihal Atsız’ı dikkat çeken yeteneklerinden dolayı önce kendi kürsüsüne asistan olarak alacak, daha sonra da siyasetin anaforundan korkarak Atsız’ı tereddüt göstermeden harcayacaktır. 1932 yılında Türk Tarih Kongresi toplanır ve kongrede ünlü tarihçi Zeki Velidi Togan bir konuşma yaparak CHP’nin tarih tezine karşı çıkar ve bu tezi ilmî metodlarla tenkit eder. Bu tenkit üzerine çok sert bir konuşma yapan dönemin Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşid Galip Zeki Velidi Togan’ı, yeni rejimin ideolojisine ters düşen bu konuşmasından dolayı yerden yere vurur. Togan’ın arkasından konuşma yapacak olan Fakülte Dekanı M. Fuat Köprülü de, daha önce Zeki Velidi Togan’la mutabık kalındığı şekilde bu CHP’nin tarih tezini tenkit edecektir. Ne var ki Reşid Galib’in fırtınasından korkan Köprülü, bu konuşmayı yapmaktan vazgeçer ve Zeki Velidi Togan’ı yalnız bırakır. Bilahare, üniversitede Köprülü’nün asistanı olan Nihal Atsız, Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşid Galib’e; “Zeki Velidi Togan’ın talebesi olmakla iftihar ederiz” şeklinde bir telgraf çekince hükümet tarafından kara listeye alınır. Arkasından Köprülü tarafından uyarılarak liselerde kendisine öğretmenlik bulması öğütlenir ve Köprülü’den sonra gelen Dekan tarafından da görevinden atılır ve liselerde öğretmenlik yapmaya başlar. Oysa söz konusu olan bu meselede CHP’nin resmî ideolojisine karşı cür’etini, fikrî disiplinini ve kararlılığını ortaya koyan Atsız’ın yapayalnız bırakılması, tek partinin uydurma tarih tezini onaylamak demekti. Büyük ve gerçekçi dâvâlar, büyük ve gerçekçi ideal adamlarını beklerler. Her an her tarafa dümen kıracak ve elde edilmesi kolay şahsiyetler böyle dâvâların sürüdürücüsü olamazlar, onlar sadece sükûn zamanlarında o dâvâların cazgırlıklarını yaparlar. Şahsiyetli bir aydın, ama gerçekten şahsiyetli bir aydın; ne günübirlik iltifatlara kırıtan aşüftelere, ne de içinde huzursuz korkular besleyen sünepelere benzer. O, gerçek bir aydın olmanın en ahlâkî manâsını idrak eden, her türlü şekilcilikten, tereddüt, şaşkınlık ve ürkeklikten uzak, tevazu içinde bir tefekkür adamıdır. Gerek siyasi hayatımız ve gerekse aydınların(!) dünyası, esnek, kaygılı, ürkek ve göz yummak için bahanelerin kolaylıkla üretildiği verimsiz bir plato halindedir. Oysa hayatın en orijinal kaynağından beslenerek hayat bulan ve gelişen şahsiyet bütünlüğü hayatın her deminde tazeliğini ve özendirici canlılığını koruyacaktır. Bizim kısır ve rekabetçi inanç dünyası içinde yetişen aydınlarımızın yaşamak için muhtaç oldukları iç dinamikleri bulabilmeleri o kadar da kolay görülmüyor. Çünkü bu coğrafyanın aydın kesimi, içinde bulundukları gündelik ihtiras ve son haddine varan enaniyetleri ile sadece kendi muhitleri içinde mevcutturlar. Geniş edebiyat, tarih, fizik vs. gibi bilgi spektrumundan çok uzak düşen ve buradaki ısrarını sürdüren özellikle İslami alandaki yol göstericilerin fikir kıtlıkları, ortaya yavan tavırların konulmasını kolaylaştırmıştır.
Aydın bir kişiliğin sahip olabileceği en önemli şey, ahlâkî ihtiyaçlardır ve bilgi işte böyle bir şey üzerine inşa edilirse tamamlayıcı olabilir.
Bu tamamen böyle olmadığı için ne yazık ki, ciddi ve kalıcı bir ittifak ta sağlanamıyor. Evet, bu güçlü ittifakın sağlanabilmesi iki esaslı şarta bağlı; birincisi doğru söyleyen birileri, ikincisi de doğru anlayan birileri… İşte anlatmaya çalıştığım husus budur. Siyasetin sesi gür çıktığında aydınlar(!) el pençe divan duruyorlarsa, burada sorgulanacak olan bir kimlik meselesinin bulunduğunu bilmeliyiz.
Nadir Şah birgün huzuruna çağırdığı ünlü şair Mirza Han’a, yazdığı şiirini okur ve nasıl bulduğunu sorar. Mirza Han bu şiiri zayıf bulduğunu söyleyince, hiddetlenen Nadir Şah askerlerini çağırarak emir verir; “Götürün şunu ahıra akşama kadar gübre çeksin!” der.
Aradan uzunca bir zaman geçtikten sonra şah, yazdığı yeni şiirleri dinlemesi için Mirza Han’ı tekrar huzura getirtir ve şiirlerini okur. Mirza Han, Nadir Şah’ın soru sormasına fırsat vermeden izin isteyerek ayağa kalkar ve tam gitmeye hazırlanırken, Nadir Şah kendisine sorar; “Şair nereye?” Mirza Han cevap verir; “Gübre çekmeye…”
Evet, ilmî ve ahalâkî hudutları pek sınırlı olan aydınlar 27 Mayıs’tan günümüze kadar hep gücü temsil edenlerin yanında olup dâima ceremesini halkın çekeceği lafazanlıklar yaptılar, ama pek azının dışında hiçbiri gerçek bir aydının göstermesi gereken fikir teessürünü gösteremediler. 12 Eylül döneminde Mehmet Kutlular, kendisine MGK’nin görevlendirdiği bir albay tarafından getirilen teklifi reddedince aynı teklif bir İslami cemaatin oldukça ünlü bir önderi tarafından kabul edilir. Hatta yıllar sonra kendisiyle yapılan bir ropörtajda; “aynı teklifle gelseler yine kabul ederim” diye cevap verir. Söz konusu edilen teklif, Kemalist zihniyete anlayışla yaklaşıp diğer İslami gurupları tenkit etmek şeklinde sunulmuştur. Mehmet Kutlular’a bu konuda gösterdiği dirayete karşılık ne yazık ki, ağır bir diyet ödettirilmiş olsa da o, dağınık ve uçarı heveslere meyletmeyip sağlam kişiliğini ön plâna çıkarma maharetini gösterebilmiştir. Adınız, sanınız, unvanınız ne olursa olsun sıkıntı anlarında müşterek ümitler beslenecekse eğer, içinizdeki îman anıtı dipdiri olmak zorundadır. Burada bahsettiğimiz ve benzeri durumlarda sürekli ortaya çıkan tavır bozukluklarının sebebi yalnızca fikir malzemelerinin eksikliğinden değil, aynı zamanda tamamlanamamış kimlik temelinden de beslenmektedir. Bir bilim adamı, yazar, düşünür vs eğer kendisini toplumsal yükselişin bir parçası olarak görüyorsa o zaman ideallerinin ve eylemlerinin ilhamını güç merkezlerinden alan salon münevverlerine benzemeyecektir. Çükü siyasetin her değişen ölçeğinde, söylemleri değişen ya da susuveren kalem erbabı, kendileri asla kabul etmeseler de, öz kaybına uğramış, kirlenmiş ya da bir süreliğine kullanılıp atılacak logolar hâline gelmişlerdir. “Ey İnananlar! Kendiniz, ana babanız ve yakınlarınız aleyhlerine de olsa, Allah için şahit olarak adaleti gözetin; ister zengin, ister fakir olsun, Allah onlara daha yakındır. Adaletinizde heveslere uymayın. Eğer eğriltirseniz veya yüz çevirirseniz bilin ki, Allah işlediklerinizden şüphesiz haberdardır.” (Nisa-135) Tabiî şimdi bu âyetin daha başka mânâları ihtiva ettiğini ve yerinin burası olmayacağını, dolayısıyla hayatın yalnızca kendi ışıklarıyla aydınlanabileceğini iddia edecek, bilgeliği ve hayatı yorumlamadaki yüceliği de yalnızca kendilerine mahsus bir imtiyaz olarak gören karaborsa aydınları çıkacaktır elbette. Bugün İslam dünyasının bütün coğrafyalarda görülen hâli, kendi bünyesinde yetiştirdiği aydınların siyaset fenomenleri içinde kaybolup şahsiyetlerinin bölünmesine ait bir iç manzarayı göstermektedir. Ama bu aydınların hal, hareket ve tavır ve söylemlerine baktığınız zaman, entelektüel çalımları içinde sürekli poz verdiklerini görürsünüz. Bu durum, bizim tavan arası aydınlarımız için de böyledir. Bunlar yalnızca hayâl dünyalarında yaşayan ve gerçeklerin dünyasında ise iptidâi heyecanlarıyla ürkek, günün birinde ulaşacak hedefleri ve kafa dertleri olmayan pinti tiplerdir. Bu iddia eğer kendine taraftar bulamayacak bir iddia olarak görülürse, o zaman bu iddiayı çok keskin tarihsel bir tablo ile doğrulamamız gerekecektir. 12 Mart 1971’e yaklaşırken ordu içinde en güçlü cunta Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur’un cuntasıydı. Bir dizi karmaşık faaliyetlerden sonra 9 Mart 1971’de ihtilal kararı alınır ve güçlü cunta gölge kabineyi hazırlayarak buna göre konuşlanır. Ne var ki, 1. Ordu Komutanı Faik Türün Paşa’nın, silahlı kuvvetlerin bu ihtilal teşebbüsüne çok sert tavır koyarak bu ihtilali tanımayacağını söylemesi karşısında 9 Mart ihtilali, 12 Mart muhtırası olarak kalır. İhtilal cuntasının Demirel hükümetine karşı yazdığı sert bildiri, TBMM’de okunmak istendiğinde koskoca Meclis’te yalnızca bir kişi, evet yalnızca bir kişi ayağa kalkarak burasının bir garnizon olmadığını ve askeri bildirinin burada okunamayacağını en gür sesiyle haykırır. Peki, ordunun ihtilalci gücü Büyük Millet Meclisi’ne ordunun militarist gücünü taşıdığında fiyakalı aydınlarımız neredeydi? O gün Türkiye’nin gürleyen bir tek sesi vardı; Hasan Korkmazcan… Eğer şahsiyetiniz oluşmamışsa siz henüz bir varlık olarak doğmamışsınız demektir. Küçük gündelik planların etrafında kümelenen yapay aydınlar, bu milletin önünde hep aşılması ve süpürülmesi gereken engeller olarak kalmışlardır. 12 Eyül ihtilali olduğu zaman yeni kurulan Refah Partisi’nin lideri olarak, Cumhurbaşkanı Kenan Evren ile görüşen ve bu görüşmede Evren’e; “Efendim, biz sizin yol göstericiliğinize ve irşadlarınıza muhtacız.” dememiş miydi? İşte anlatmaya çalıştığım mesele budur. İçiniz ürperebilir, tedirgin olabilirsiniz elbette ama hâl ne olursa olsun mü’minin duruşu Hz. Musa’nın duruşu gibi olacaktır. Kişiliğini besleyecek bir ideali olmayan aydının bu çirkinlikler içinde Musa gibi dimdik durabilmesi mümkün değildir. Mü’min bir aydının hüviyetine rabbine duyduğu muhabbet ve buna bağlı kulluk bilinci sinmedikce, ne kadar aksi söylenirse söylensin, bu başıbozukluk, bu derbederlik ve savrukluklar sürüp gidecektir. Aydın kişi, rabbini kelime kalpazanlığının ötesinde, yeterince idrak edemediği sürece özgürlüğüne kavuşamayacak ve olgunluk sınavını da asla başaramayacaktır. Burada Emile Zola’yı hatırlamamak mümkün müdür? Bütün Fransa basını, bütün Fransız halkı ve Fransız ordusu Yahudi asıllı Yüzbaşı Dreyfüs’ü ihanetle suçlar ve idamını isterken, onun masumluğuna inanan Emile Zola, bu müdafaayı bir insanlık haysiyeti olarak görür. Tabiî bir aydının bu dirayeti gösterebilmesi için sahte liyakatlere değil; sağlam ölçülere sahip olması gerekecektir. Evinin taşlanıp kundaklanmasına kadar varan saldırılara ve çektiği muazzam sıkıntılara rağmen Zola bu müdafaasını sürdürür ve yorucu uzun bir serüvenin sonunda dâvâsını kazanır. Çünkü Zola’nın sahte ve şaşkın ütopyaları yoktur, akıl ve ihtirasları arasında gelgitleri olmayan idealleri vardır. Aynı özenci kendi aydınlarımızda görmek istiyorsak eğer, böyle bir karakterin; dimdik durabilme yeteneğine, sağlam bir fikir bütünlüğüne ve rabbini yakın hissetmenin beslediği huzurlu bir iç cevherine ihtiyaç duyacağını bilmemiz gerekecektir. Peki, kendisini hergün tekrarlayan histerilerin, güdük fikir dalgalanmalarının yaşandığı dramatik kişilikler bireyi tanınmaz hâle getirince nasıl olacak? İşte bizim en derin sıkıntımız budur. Ama yine de insanı yeise sevkeden bu manzara içinde bize cesaret ve gelecek için ümit veren bazı kişiler yok değil. Bunlardan birisi 2. Abdülhamid’in fetva emini Hacı Nuri Efendi’dir. Bugün varlıkları dramatik bir havada bitkin düşmüş aydınlarımızın yanında Hacı Nuri Efendi örneği elbette özenç duyulacak dipdiri bir örnektir, Allah rahmet etsin. Fetva Emini Hacı Nuri Efendi ile 2. Abdülhamid’in yıldızları bir türlü barışmaz. Özellikle Nuri Efendi sultana karşı cephe alır ve Abdülhamid’in Yıldız’daki Cuma selamlığına gitmez. Bu durum üç-dört Cuma üst üste tekrarlanınca Abdülhamid, müsahibini hoca efendiye göndererek bir rahatsızlığının olup olmadığını öğrenmek ister. Hacı Nuri Efendi cevaben; “Bir rahatsızlığım yok fakat böylesine müstebit bir sultanın yanında Cuma namazı kılmam.” diye cevap verir. Yani tavrı bu kadar serttir. Aradan bir hayli zaman geçer ve İttihat Terakki yönetimi ilmiye sınıfından Elmalılı Küçük Hamdi Efendi’ye üç maddelik düzmece bir hâl fetvası hazırlattırır ve fetvanın tasdiki için Nuri Efendi’ye gönderilir. Nuri Efendi bu üç maddelik hâl fetvasını okududuktan sonra bunu kendisine getirenlere hitaben; “Beyler, bu fetvada yazılmış olan maddelerin tamamı yalan ve iftiradır, ben bu fetvayı bu hâliyle tasdik etmem.” diye cevap verir. Hadisenin bundan sonraki safahatı artık burada önemli değildir. Nuri Efendi’nin 2. Abdülhamid’e karşı bu kadar öfkeli olmasına rağmen eline geçen fevkalade fırsatı istismar etmemesi ve dosdoğru bir yol üzerinde ikirciklik göstermemiş olması, bizim pasif mizaçlı aydınlarımıza da, siyaset kabadayılığı yapan aydınlarımıza da örnek olmalıdır. Şunu söylememiz gerekiyor ki; soylu bir üstünlük herhangi bir makamda, kariyerde, bir güç odağına yakınlıkta ya da yandaşların alkışlarında değil, o kadîm kitabın öğretilerini ne kadar anladığınız ve ona gönül verebildiğinizle alâkalıdır. Çünkü sizin bu hayatın içinde nasıl bir gösteride olduğunuzu ve yüreğinizi yerinden nelerin oynatacağını belirleyecek en sağlam ölçü odur.
Yüksek şahsiyete dayalı kültürel bir tutarlılık ortaya koyamayıp belirsiz hatlarda dolaşan aydınların(!) çelişkileri altedebilme gibi bir yetenekleri olamaz. Bu sebeple her fikir adamı her şeyden evvel fikir iffetini koruyarak kendisini tepeden tırnağa arındırmak zorundadır.
Çağdaş dünyada, manipülasyon bireylerin veya toplumların düşünce, duygu ve davranışlarını yönlendirme sanatı olarak ele alınırken; sosyal medya, siyaset ve kültür endüstrisi gibi alanlarda etkisini hissettirir. Zira böylesi bir yönelimi yorumlamak ise felsefenin sınırlarına dahil olan özgür irade, etik ve toplumsal dinamikler üzerine derin sorular doğurur.
Yaratılmış en değerli varlık olan insan neslinin kader, ecel ve rızık konusunda hem Yüce Allah’ın ve hem de kendisinin hatta diğer varlıklar ile eşyanın gerekli yetenek, kazanım ve koşullarını bilmesi elzem bir husustur. Ancak görüldüğü kadarıyla bazı insanlar nezdinde hem olgusal aşamaları ve hem de sorumluluk ve irade basamaklarını olduğu gibi anlamasının bazı engelleri olduğu muhakkaktır.
Çocuk edebiyatı; çocuklara dilin ve çizginin anlatım imkânlarıyla insan doğasını anlatır, sevdirir, hayatı tanımlamalarına ve anlamlandırmalarına yardımcı olur; estetik bir araçtır. Çocuk edebiyatı; efsaneleri, destanları, masalları hayal gücünün yardımıyla uçlara taşıyarak gerçekliğin sınırlarını genişletip düşseli geliştirmeye daha fazla imkân sağlayan ve ayrıca insan ile doğa, insan ile hayvan arasındaki ayrımları büyük oranda ortadan kaldıran ikili bir nitelik taşır. Ağaçlar konuşur, hayvanlar konuşur, bulutlar konuşur, ayrımlar silinir…
Masallar, çocuk edebiyatını besleyen en zengin kaynaklardan biri olagelmiştir. Samed Behrengi’den John Boyne’a birçok yazar doğrudan ya da dolaylı bir şekilde masallarla alışveriş hâlinde olmuştur. Uyarlama, motif, tema, tip, ödünçleme, parodi, ters yüz etme teknikleriyle masallar bundan sonra da çocuk edebiyatı için bereketli bir damar olmayı sürdürecek gibi görünmektedir.
Akıl-vahiy ilişkisi üzerine mülâhazalar” yazısı, bilginin kaynağı sorunu ekseninde kapsamlı bir çalışmanın önsözü mahiyetindedir. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Yazıda İslâm düşüncesinde esas itibariyle ‘bilginin kaynağı sorunu’nun olmadığına ancak daha sonraki dönemlerde kirlenmeye başlayan ‘Müslüman aklı’yla birlikte zihnî karışıklığın (teşevvüş) oluştuğuna dikkat çekilmiştir. Farklı kültür ve inançların müslüman düşünceye karışmasıyla oluşan kirlenme, kendi kavramlarını üretmede gecikmeyip kurumsallaşmıştır.
Özgür Olmayan Aydın Sadece Kelime Kalpazanıdır
Tolstoy’un bir sözünü hatırlıyorum; “Tanrı insanı özgür kılar.” Buna gerçekten inanıyordu Tolstoy ve sık söylediği bir sözü vardı; “İnsanlar özgürlüğümü kısıtlıyorlar ve özgür olabilmem için Tanrıyla başbaşa kalabilmeliyim…” diyordu. Nitekim insanlardan kaçtığı ve belki de İstanbul’a gelmek üzere yola çıktığında yaşlı bedeni Rusya steplerinin soğuğuna dayanamaz ve ebedi özgürlüğüne yürür. “Tanrı’nın egemenliği içinizdedir” diyerek insanları kiliseye değil îmana çağıran Tolstoy’un modern dünyanın kirleticiliğine karşı yaşattığı isyanın cereyanları, ölçülerini sağlam tutmayı başarabilmiş kimselerin dünyasında hâlâ devam etmektedir. Kendilerini basit sebeplere kaptırmış ve sanki bu dünyada yaşamıyormuş gibi hayâlî mekânlarda yaşayanların bunu anlayabilmesi elbette zordur. Evet, daha mücadeleye başlamadan kaçan ve bir parmak işaretiyle yön değiştiren kimselerin harcı değildir bunu anlamak ve yine hayâl dünyalarında kendilerini bir kahraman olarak görüp sahte kuvvet ve cesaret örneği kesilenlerin anlayabileceği bir şey de değildir. Tolstoy’un işaret ettiği noktayı Fransız düşünürü Volter de dillendirmiştir. Ünlü devlet adamı Benjamin Franklin, küçük oğlunu alarak hasta yatağındaki Volter’i ziyarete gider. Volter, yatağının önünde saygı ile diz çöken küçük çocuğun alnına parmağını koyarak şunları söyler; “The god and liberty – Tanrı ve özgürlük” İşte böyle… Bunların dışında ahlâkî öğeleri ve zihin pırıltıları, fikir hoyratı aydınlarımıza örnek olabilecek daha pekçok düşünürün müşterek özelliği, hepsinin bu hayata dair ciddi meselelerinin olmasıdır. Bunların hayatlarına baktığımız zaman bizim coğrafyamızda mahalli şöhretlerinin içinde debelenen aydınlarımızla(!) aralarındaki en temel farkın, şahsiyet yapılarında ortaya çıktığını görürüz. Bu oldukça önemli bir meseledir ve belki de en önemli bir meseledir. Çünkü bu mesele; insanın hayata nasıl bakıp yorumlayacağından, halkla ve seçkinlerle olan münasebetinden, eğer hissediyorsa kulluk karakterine kadar herşeyin niteliğini, kalitesini ve şahsiyetinin ne şekilde teşekkül ettiğini belirler. Hayatı sadece dünyanın basit hayhuylarından, menfaatlerinden ve şahsi emellerinin tatmininden ibaret görüyor ve buna biraz da korku eşlik ediyorsa, işte o zaman her devrin adamı olabilmek için gerekli olan yeteneği ortaya koydunuz demektir. Aydınlar zümresi dediğimiz ama ülkemizde mensubuna gerçek mânâda pek az rastlanabilen bu seçkin dünyanın temsilcileri, 27 Mayıs 1960’ı gösteren günlerden bugüne kadar daima güç ya da sermaye merkezlerinin gölgelerinde semirerek hayat bulmaya çalışmışlardır. Şahsiyet disiplini ele alınmadığı sürece de bu durum ne yazık ki, aynı şekilde devam edecektir. Türkiye’de entelektüel kavramı içi boş ve karşılığı olmayan bir kavramdır. Bilim adamı, yazar- çizer vs’nin dünyası ise baştan sona trajik, kasvetli ve avareliklerle dolu bir dünyadır. Çünkü onlar varlıklarını bilim, kültür ve irfan çevresinde değil, rüyalarla avutan siyasetin davetkârlığı etrafında inşa etmişlerdir. Bu nedenle hangi alanda ve hangi fraksiyonu temsil ederlerse etsinler, kimlikleri dâima gücün önünde geri çekilmeye yatkın bir haldedir. 19. asır pozitivizminin İstanbul başta olmak üzere Anadolu coğrafyasına bir gülle gibi düştüğünden bu yana aydınlar(!) dediğimiz zümre fikir ve inanç planında öyle bir dağılmıştır ki, bu başıboşluğun ve çürümenin kokuşmuşluğu günümüzde en ağır şekliyle devam etmektedir. Sağda, solda, muhafazakârlarda, şunlarda ya da bunlarda görecekleriniz sadece doğruluk kaybına yol açan olgular ve kişilik kaymalarıdır. Bugün sol denilen kesimin ve Kemalist kitlelerin sahiplenme iddiasında bulundukları Sabahattin Ali’nin kişilik macerasına bir bakalım meselâ. Sabahattin Ali, Aziz Nesin ile birlikte Marko Paşa adlı siyasi mizah dergisini çıkarırlar. Çok ciddi bir mizah dergisidir ve o güne kadar görülmemiş bir okuyucu kitlesini bulur. Çok sık kapatılan dergi, bazan “Yazarları hapiste olmadığı zaman çıkar” bazan da “Kapatılmadığı zamanlar çıkarılır” üst başlığı ile çıkarılır. Dergi CHP’yi çok sert ve keskin ifadelerle tenkit eder. CHP’nin yazar kadrosu ise Sabahattin Ali’yi; “tezvirci, bozguncu, nifak sokucu” gibi dillerle susturmaya çabalar. Fakat bu çabalar netice vermeyince Sabahattin Ali’yi ikinci defa askere alırlar. İkinci askerlik bittiğinde Aziz Nesinle birlikte yeni bir dergi çıkararak ağır tenkitlerine devam ederler. Bu defa adı; Malum Paşa… CHP yine zor anlar yaşamaya başlar ve Sabahattin Ali’nin susturulabilmesi için akla gelen bir tek yol vardır, üçüncü defa askere almak. Üçüncü defa askere alınır ve yalnız kalan Aziz Nesin de Bursa’ya giderek Ulu Cami civarında Kur’an-ı Kerim dersleri vererek ekmek parası kazanmaya çalışır. Bu macerayı fazlaca teferruata indirmeyeceğim, Sabahattin Ali sonunda Bulgaristan sınırında öldürülür ve kalemi kırılır. CHP ile Sabahattin Ali arasında o kadar sert bir mücadele vardır ki, bir dönemde yazdığı şiir sebebiyle mahkûm edilir.
Hey vatanından ayrılmayanlar
Bulanık dereler durulmuş mudur?
Dinmiş mi olukla akan kanlar?
Büyük hedeflere varılmış mıdır?
Asarlar mı hâlâ hakka tapanı?
Mebbus yaparlar mı her şaklabanı?
Köylünün elinde var mı sabanı?
Sıska öküzler dirilmiş midir?
Cümlesi belî der enelhak dese,
Hâlâ taparlar mı koca terese?
İsmet girmedimi hâlâ kodese?
Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur?
Koca teres kafayı bir çekince,
……………….
İskendere bile dudak bükünce
Hicabından yerler yarılmış mıdır? (Cansu Fırıncı-11 Şubat 2012)
Bu şiir Sabahattin Ali’nin gerçek duygularını yeterince anlatır ama mahkumiyetinden sonra yeniden bir memuriyete girmek mecburiyeti doğar fakat gösterdiği bütün çabalar nafiledir. İşte o zaman yeni bir şiir kaleme alıp kendisinin artık nasıl değiştiğini şiir diliyle şöyle ifade eder;
Sensin kalbim değildir böyle göğsümde vuran
Sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran
Seni çıkartsam ömrüm başlamadan bitiyor
Hem bunları ne çıkar anlatsam bir düziye
Hisler kambur oluyor dökülüyor yazıya
Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor.
Bu şiiriyle Sabahattin Ali artık değiştiğini ve kalbindeki yepyeni başka sevgilere yol açtığını anlatır. Evet, başka sevgilere yol açsa da Sabahattin Ali’nin yüreği, bu maceranın hüzünlü sonuyla noktalanır. Evet, ölçüleriniz çok sağlam değilse ve ideallerinizdeki kararsızlıkların üstesinden gelememişseniz, değişen şartlarda kekelemeye ve gevelemeye hazırsınız demektir. Evvela şunu bilmemiz gerekiyor, ciddi bir ideal aynı derecede çok ciddi bir îman olgusuna ihtiyaç duyar. Fikir adamı ancak böyle bir yapının normlarını bulduğunda ayakta durmayı başarabilir ve ancak bu şekilde insanların bilincine katkı sağlayacağı bir düzleme ulaşabilir. Ünlü edebiyat tarihçisi ve DP’nin kurucularından M. Fuat Köprülü’de bu şahsiyet kaymalarına istemeye istemeye örnek verebileceğimiz en seçkin şahsiyetlerden birisidir. Ünlü Türkçü Nihal Atsız’ı dikkat çeken yeteneklerinden dolayı önce kendi kürsüsüne asistan olarak alacak, daha sonra da siyasetin anaforundan korkarak Atsız’ı tereddüt göstermeden harcayacaktır. 1932 yılında Türk Tarih Kongresi toplanır ve kongrede ünlü tarihçi Zeki Velidi Togan bir konuşma yaparak CHP’nin tarih tezine karşı çıkar ve bu tezi ilmî metodlarla tenkit eder. Bu tenkit üzerine çok sert bir konuşma yapan dönemin Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşid Galip Zeki Velidi Togan’ı, yeni rejimin ideolojisine ters düşen bu konuşmasından dolayı yerden yere vurur. Togan’ın arkasından konuşma yapacak olan Fakülte Dekanı M. Fuat Köprülü de, daha önce Zeki Velidi Togan’la mutabık kalındığı şekilde bu CHP’nin tarih tezini tenkit edecektir. Ne var ki Reşid Galib’in fırtınasından korkan Köprülü, bu konuşmayı yapmaktan vazgeçer ve Zeki Velidi Togan’ı yalnız bırakır. Bilahare, üniversitede Köprülü’nün asistanı olan Nihal Atsız, Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşid Galib’e; “Zeki Velidi Togan’ın talebesi olmakla iftihar ederiz” şeklinde bir telgraf çekince hükümet tarafından kara listeye alınır. Arkasından Köprülü tarafından uyarılarak liselerde kendisine öğretmenlik bulması öğütlenir ve Köprülü’den sonra gelen Dekan tarafından da görevinden atılır ve liselerde öğretmenlik yapmaya başlar. Oysa söz konusu olan bu meselede CHP’nin resmî ideolojisine karşı cür’etini, fikrî disiplinini ve kararlılığını ortaya koyan Atsız’ın yapayalnız bırakılması, tek partinin uydurma tarih tezini onaylamak demekti. Büyük ve gerçekçi dâvâlar, büyük ve gerçekçi ideal adamlarını beklerler. Her an her tarafa dümen kıracak ve elde edilmesi kolay şahsiyetler böyle dâvâların sürüdürücüsü olamazlar, onlar sadece sükûn zamanlarında o dâvâların cazgırlıklarını yaparlar. Şahsiyetli bir aydın, ama gerçekten şahsiyetli bir aydın; ne günübirlik iltifatlara kırıtan aşüftelere, ne de içinde huzursuz korkular besleyen sünepelere benzer. O, gerçek bir aydın olmanın en ahlâkî manâsını idrak eden, her türlü şekilcilikten, tereddüt, şaşkınlık ve ürkeklikten uzak, tevazu içinde bir tefekkür adamıdır. Gerek siyasi hayatımız ve gerekse aydınların(!) dünyası, esnek, kaygılı, ürkek ve göz yummak için bahanelerin kolaylıkla üretildiği verimsiz bir plato halindedir. Oysa hayatın en orijinal kaynağından beslenerek hayat bulan ve gelişen şahsiyet bütünlüğü hayatın her deminde tazeliğini ve özendirici canlılığını koruyacaktır. Bizim kısır ve rekabetçi inanç dünyası içinde yetişen aydınlarımızın yaşamak için muhtaç oldukları iç dinamikleri bulabilmeleri o kadar da kolay görülmüyor. Çünkü bu coğrafyanın aydın kesimi, içinde bulundukları gündelik ihtiras ve son haddine varan enaniyetleri ile sadece kendi muhitleri içinde mevcutturlar. Geniş edebiyat, tarih, fizik vs. gibi bilgi spektrumundan çok uzak düşen ve buradaki ısrarını sürdüren özellikle İslami alandaki yol göstericilerin fikir kıtlıkları, ortaya yavan tavırların konulmasını kolaylaştırmıştır.
Bu tamamen böyle olmadığı için ne yazık ki, ciddi ve kalıcı bir ittifak ta sağlanamıyor. Evet, bu güçlü ittifakın sağlanabilmesi iki esaslı şarta bağlı; birincisi doğru söyleyen birileri, ikincisi de doğru anlayan birileri… İşte anlatmaya çalıştığım husus budur. Siyasetin sesi gür çıktığında aydınlar(!) el pençe divan duruyorlarsa, burada sorgulanacak olan bir kimlik meselesinin bulunduğunu bilmeliyiz.
Nadir Şah birgün huzuruna çağırdığı ünlü şair Mirza Han’a, yazdığı şiirini okur ve nasıl bulduğunu sorar. Mirza Han bu şiiri zayıf bulduğunu söyleyince, hiddetlenen Nadir Şah askerlerini çağırarak emir verir; “Götürün şunu ahıra akşama kadar gübre çeksin!” der.
Aradan uzunca bir zaman geçtikten sonra şah, yazdığı yeni şiirleri dinlemesi için Mirza Han’ı tekrar huzura getirtir ve şiirlerini okur. Mirza Han, Nadir Şah’ın soru sormasına fırsat vermeden izin isteyerek ayağa kalkar ve tam gitmeye hazırlanırken, Nadir Şah kendisine sorar; “Şair nereye?” Mirza Han cevap verir; “Gübre çekmeye…”
Evet, ilmî ve ahalâkî hudutları pek sınırlı olan aydınlar 27 Mayıs’tan günümüze kadar hep gücü temsil edenlerin yanında olup dâima ceremesini halkın çekeceği lafazanlıklar yaptılar, ama pek azının dışında hiçbiri gerçek bir aydının göstermesi gereken fikir teessürünü gösteremediler. 12 Eylül döneminde Mehmet Kutlular, kendisine MGK’nin görevlendirdiği bir albay tarafından getirilen teklifi reddedince aynı teklif bir İslami cemaatin oldukça ünlü bir önderi tarafından kabul edilir. Hatta yıllar sonra kendisiyle yapılan bir ropörtajda; “aynı teklifle gelseler yine kabul ederim” diye cevap verir. Söz konusu edilen teklif, Kemalist zihniyete anlayışla yaklaşıp diğer İslami gurupları tenkit etmek şeklinde sunulmuştur. Mehmet Kutlular’a bu konuda gösterdiği dirayete karşılık ne yazık ki, ağır bir diyet ödettirilmiş olsa da o, dağınık ve uçarı heveslere meyletmeyip sağlam kişiliğini ön plâna çıkarma maharetini gösterebilmiştir. Adınız, sanınız, unvanınız ne olursa olsun sıkıntı anlarında müşterek ümitler beslenecekse eğer, içinizdeki îman anıtı dipdiri olmak zorundadır. Burada bahsettiğimiz ve benzeri durumlarda sürekli ortaya çıkan tavır bozukluklarının sebebi yalnızca fikir malzemelerinin eksikliğinden değil, aynı zamanda tamamlanamamış kimlik temelinden de beslenmektedir. Bir bilim adamı, yazar, düşünür vs eğer kendisini toplumsal yükselişin bir parçası olarak görüyorsa o zaman ideallerinin ve eylemlerinin ilhamını güç merkezlerinden alan salon münevverlerine benzemeyecektir. Çükü siyasetin her değişen ölçeğinde, söylemleri değişen ya da susuveren kalem erbabı, kendileri asla kabul etmeseler de, öz kaybına uğramış, kirlenmiş ya da bir süreliğine kullanılıp atılacak logolar hâline gelmişlerdir. “Ey İnananlar! Kendiniz, ana babanız ve yakınlarınız aleyhlerine de olsa, Allah için şahit olarak adaleti gözetin; ister zengin, ister fakir olsun, Allah onlara daha yakındır. Adaletinizde heveslere uymayın. Eğer eğriltirseniz veya yüz çevirirseniz bilin ki, Allah işlediklerinizden şüphesiz haberdardır.” (Nisa-135) Tabiî şimdi bu âyetin daha başka mânâları ihtiva ettiğini ve yerinin burası olmayacağını, dolayısıyla hayatın yalnızca kendi ışıklarıyla aydınlanabileceğini iddia edecek, bilgeliği ve hayatı yorumlamadaki yüceliği de yalnızca kendilerine mahsus bir imtiyaz olarak gören karaborsa aydınları çıkacaktır elbette. Bugün İslam dünyasının bütün coğrafyalarda görülen hâli, kendi bünyesinde yetiştirdiği aydınların siyaset fenomenleri içinde kaybolup şahsiyetlerinin bölünmesine ait bir iç manzarayı göstermektedir. Ama bu aydınların hal, hareket ve tavır ve söylemlerine baktığınız zaman, entelektüel çalımları içinde sürekli poz verdiklerini görürsünüz. Bu durum, bizim tavan arası aydınlarımız için de böyledir. Bunlar yalnızca hayâl dünyalarında yaşayan ve gerçeklerin dünyasında ise iptidâi heyecanlarıyla ürkek, günün birinde ulaşacak hedefleri ve kafa dertleri olmayan pinti tiplerdir. Bu iddia eğer kendine taraftar bulamayacak bir iddia olarak görülürse, o zaman bu iddiayı çok keskin tarihsel bir tablo ile doğrulamamız gerekecektir. 12 Mart 1971’e yaklaşırken ordu içinde en güçlü cunta Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur’un cuntasıydı. Bir dizi karmaşık faaliyetlerden sonra 9 Mart 1971’de ihtilal kararı alınır ve güçlü cunta gölge kabineyi hazırlayarak buna göre konuşlanır. Ne var ki, 1. Ordu Komutanı Faik Türün Paşa’nın, silahlı kuvvetlerin bu ihtilal teşebbüsüne çok sert tavır koyarak bu ihtilali tanımayacağını söylemesi karşısında 9 Mart ihtilali, 12 Mart muhtırası olarak kalır. İhtilal cuntasının Demirel hükümetine karşı yazdığı sert bildiri, TBMM’de okunmak istendiğinde koskoca Meclis’te yalnızca bir kişi, evet yalnızca bir kişi ayağa kalkarak burasının bir garnizon olmadığını ve askeri bildirinin burada okunamayacağını en gür sesiyle haykırır. Peki, ordunun ihtilalci gücü Büyük Millet Meclisi’ne ordunun militarist gücünü taşıdığında fiyakalı aydınlarımız neredeydi? O gün Türkiye’nin gürleyen bir tek sesi vardı; Hasan Korkmazcan… Eğer şahsiyetiniz oluşmamışsa siz henüz bir varlık olarak doğmamışsınız demektir. Küçük gündelik planların etrafında kümelenen yapay aydınlar, bu milletin önünde hep aşılması ve süpürülmesi gereken engeller olarak kalmışlardır. 12 Eyül ihtilali olduğu zaman yeni kurulan Refah Partisi’nin lideri olarak, Cumhurbaşkanı Kenan Evren ile görüşen ve bu görüşmede Evren’e; “Efendim, biz sizin yol göstericiliğinize ve irşadlarınıza muhtacız.” dememiş miydi? İşte anlatmaya çalıştığım mesele budur. İçiniz ürperebilir, tedirgin olabilirsiniz elbette ama hâl ne olursa olsun mü’minin duruşu Hz. Musa’nın duruşu gibi olacaktır. Kişiliğini besleyecek bir ideali olmayan aydının bu çirkinlikler içinde Musa gibi dimdik durabilmesi mümkün değildir. Mü’min bir aydının hüviyetine rabbine duyduğu muhabbet ve buna bağlı kulluk bilinci sinmedikce, ne kadar aksi söylenirse söylensin, bu başıbozukluk, bu derbederlik ve savrukluklar sürüp gidecektir. Aydın kişi, rabbini kelime kalpazanlığının ötesinde, yeterince idrak edemediği sürece özgürlüğüne kavuşamayacak ve olgunluk sınavını da asla başaramayacaktır. Burada Emile Zola’yı hatırlamamak mümkün müdür? Bütün Fransa basını, bütün Fransız halkı ve Fransız ordusu Yahudi asıllı Yüzbaşı Dreyfüs’ü ihanetle suçlar ve idamını isterken, onun masumluğuna inanan Emile Zola, bu müdafaayı bir insanlık haysiyeti olarak görür. Tabiî bir aydının bu dirayeti gösterebilmesi için sahte liyakatlere değil; sağlam ölçülere sahip olması gerekecektir. Evinin taşlanıp kundaklanmasına kadar varan saldırılara ve çektiği muazzam sıkıntılara rağmen Zola bu müdafaasını sürdürür ve yorucu uzun bir serüvenin sonunda dâvâsını kazanır. Çünkü Zola’nın sahte ve şaşkın ütopyaları yoktur, akıl ve ihtirasları arasında gelgitleri olmayan idealleri vardır. Aynı özenci kendi aydınlarımızda görmek istiyorsak eğer, böyle bir karakterin; dimdik durabilme yeteneğine, sağlam bir fikir bütünlüğüne ve rabbini yakın hissetmenin beslediği huzurlu bir iç cevherine ihtiyaç duyacağını bilmemiz gerekecektir. Peki, kendisini hergün tekrarlayan histerilerin, güdük fikir dalgalanmalarının yaşandığı dramatik kişilikler bireyi tanınmaz hâle getirince nasıl olacak? İşte bizim en derin sıkıntımız budur. Ama yine de insanı yeise sevkeden bu manzara içinde bize cesaret ve gelecek için ümit veren bazı kişiler yok değil. Bunlardan birisi 2. Abdülhamid’in fetva emini Hacı Nuri Efendi’dir. Bugün varlıkları dramatik bir havada bitkin düşmüş aydınlarımızın yanında Hacı Nuri Efendi örneği elbette özenç duyulacak dipdiri bir örnektir, Allah rahmet etsin. Fetva Emini Hacı Nuri Efendi ile 2. Abdülhamid’in yıldızları bir türlü barışmaz. Özellikle Nuri Efendi sultana karşı cephe alır ve Abdülhamid’in Yıldız’daki Cuma selamlığına gitmez. Bu durum üç-dört Cuma üst üste tekrarlanınca Abdülhamid, müsahibini hoca efendiye göndererek bir rahatsızlığının olup olmadığını öğrenmek ister. Hacı Nuri Efendi cevaben; “Bir rahatsızlığım yok fakat böylesine müstebit bir sultanın yanında Cuma namazı kılmam.” diye cevap verir. Yani tavrı bu kadar serttir. Aradan bir hayli zaman geçer ve İttihat Terakki yönetimi ilmiye sınıfından Elmalılı Küçük Hamdi Efendi’ye üç maddelik düzmece bir hâl fetvası hazırlattırır ve fetvanın tasdiki için Nuri Efendi’ye gönderilir. Nuri Efendi bu üç maddelik hâl fetvasını okududuktan sonra bunu kendisine getirenlere hitaben; “Beyler, bu fetvada yazılmış olan maddelerin tamamı yalan ve iftiradır, ben bu fetvayı bu hâliyle tasdik etmem.” diye cevap verir. Hadisenin bundan sonraki safahatı artık burada önemli değildir. Nuri Efendi’nin 2. Abdülhamid’e karşı bu kadar öfkeli olmasına rağmen eline geçen fevkalade fırsatı istismar etmemesi ve dosdoğru bir yol üzerinde ikirciklik göstermemiş olması, bizim pasif mizaçlı aydınlarımıza da, siyaset kabadayılığı yapan aydınlarımıza da örnek olmalıdır. Şunu söylememiz gerekiyor ki; soylu bir üstünlük herhangi bir makamda, kariyerde, bir güç odağına yakınlıkta ya da yandaşların alkışlarında değil, o kadîm kitabın öğretilerini ne kadar anladığınız ve ona gönül verebildiğinizle alâkalıdır. Çünkü sizin bu hayatın içinde nasıl bir gösteride olduğunuzu ve yüreğinizi yerinden nelerin oynatacağını belirleyecek en sağlam ölçü odur.
Yüksek şahsiyete dayalı kültürel bir tutarlılık ortaya koyamayıp belirsiz hatlarda dolaşan aydınların(!) çelişkileri altedebilme gibi bir yetenekleri olamaz. Bu sebeple her fikir adamı her şeyden evvel fikir iffetini koruyarak kendisini tepeden tırnağa arındırmak zorundadır.
İlgili Yazılar
Çağdaş Dünyada Manipülasyonun İnşası
Çağdaş dünyada, manipülasyon bireylerin veya toplumların düşünce, duygu ve davranışlarını yönlendirme sanatı olarak ele alınırken; sosyal medya, siyaset ve kültür endüstrisi gibi alanlarda etkisini hissettirir. Zira böylesi bir yönelimi yorumlamak ise felsefenin sınırlarına dahil olan özgür irade, etik ve toplumsal dinamikler üzerine derin sorular doğurur.
İnsanın Varlık Yasasının Sünnetullah Bağlamında Teşekkül Esasları
Yaratılmış en değerli varlık olan insan neslinin kader, ecel ve rızık konusunda hem Yüce Allah’ın ve hem de kendisinin hatta diğer varlıklar ile eşyanın gerekli yetenek, kazanım ve koşullarını bilmesi elzem bir husustur. Ancak görüldüğü kadarıyla bazı insanlar nezdinde hem olgusal aşamaları ve hem de sorumluluk ve irade basamaklarını olduğu gibi anlamasının bazı engelleri olduğu muhakkaktır.
Doğru ve Hedef Odaklı Bir Çocuk Edebiyatı
Çocuk edebiyatı; çocuklara dilin ve çizginin anlatım imkânlarıyla insan doğasını anlatır, sevdirir, hayatı tanımlamalarına ve anlamlandırmalarına yardımcı olur; estetik bir araçtır. Çocuk edebiyatı; efsaneleri, destanları, masalları hayal gücünün yardımıyla uçlara taşıyarak gerçekliğin sınırlarını genişletip düşseli geliştirmeye daha fazla imkân sağlayan ve ayrıca insan ile doğa, insan ile hayvan arasındaki ayrımları büyük oranda ortadan kaldıran ikili bir nitelik taşır. Ağaçlar konuşur, hayvanlar konuşur, bulutlar konuşur, ayrımlar silinir…
Ütopyaya Masal Aşısı ya da Masaldan Ütopyaya Bir Yol Var mı?
Masallar, çocuk edebiyatını besleyen en zengin kaynaklardan biri olagelmiştir. Samed Behrengi’den John Boyne’a birçok yazar doğrudan ya da dolaylı bir şekilde masallarla alışveriş hâlinde olmuştur. Uyarlama, motif, tema, tip, ödünçleme, parodi, ters yüz etme teknikleriyle masallar bundan sonra da çocuk edebiyatı için bereketli bir damar olmayı sürdürecek gibi görünmektedir.
Akıl-Vahiy İlişkisi Üzerine Mülâhazalar- Bilgiyi Temellendirmenin Serüveni-II-
Akıl-vahiy ilişkisi üzerine mülâhazalar” yazısı, bilginin kaynağı sorunu ekseninde kapsamlı bir çalışmanın önsözü mahiyetindedir. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Yazıda İslâm düşüncesinde esas itibariyle ‘bilginin kaynağı sorunu’nun olmadığına ancak daha sonraki dönemlerde kirlenmeye başlayan ‘Müslüman aklı’yla birlikte zihnî karışıklığın (teşevvüş) oluştuğuna dikkat çekilmiştir. Farklı kültür ve inançların müslüman düşünceye karışmasıyla oluşan kirlenme, kendi kavramlarını üretmede gecikmeyip kurumsallaşmıştır.