Zor yıllarda aydın olmak… Ya da aydına ihtiyaç duymak… Cesaretin budandığı, korkunun egemen kılındığı zamanlarda… Bid’atlerle kucaklaşıldığı, düş kurulmasına bile engellerin çıktığı zamanlarda…
Sarsıcı, dönüştürücü, yozlaştırıcı, bir değişim sürecinden geçilmektedir. Bu değişim sürecinde özellikle Müslüman aydınlarda, öncü kadrolarda düşünsel bakımdan yalpalamalar yaşanmakta, görece olumluluklara razı olmanın, bazı imkânlar elde etmenin etkisiyle sistem içi değişime eklemlenmeler yaşanmaktadır. Müslüman aydınlar eski-yeni karşılaştırması yaparak görece olumluluklarla yetinip İslâmi söylem, eylem, ilke ve kavramlarla mesafe koymuştur arasına. Hatta sistem içindeki değişikliklere teolojik dayanak sağlayıp meşruiyet kazandırmak istercesine bu değişiklikleri desteklemeyi ibadet olarak niteleyenler de var. İstikamet krizi yaşayan Müslüman aydınların “emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker” sorumluluğunu gereği gibi yerine getirmeleri gerekirken; olup bitenler karşısındaki suskunluk, giderek susanların da değişimine yol açmaktadır maalesef. Yoz aydınların kof gurur ve bencillikleri yüzünden kitlelerin İslâmi yorumlarında da sıkıntılar yaşanmaktadır.
Hak ve hakikati tebliğ görevini herkesten önce yapması gereken Müslüman aydınların, nedense gündemde tartışılan konulara değinmekten kaçındıkları, bazen güçten yana tavır aldıkları görülmektedir. Örneğin birçok konu Türkiye gündeminde tartışılır, son noktayı yönetimin üst kademelerinden birileri koyar, kendilerini aydın olarak gören bazıları da tüm bunlar olup bittikten sonra tartışılan konu hakkında açıklama yapar. Yapılan açıklama doğru olsa bile, geç yapılan açıklama bir değer ifade etmez. Oysa “Kim kötü ve çirkin bir iş görürse onu eliyle düzeltsin; eğer buna gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse, kalben karşı koysun. Bu da imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, Ebû Dâvûd) hadisinin öncü muhataplarıdır aydınlar.
Müslüman aydından beklenen nedir?
Müslüman aydın yaşadığı çağı İslâm’a göre yorumlamak zorundadır. Öyle ki o bid’atlere sapmadan çağın gerçeklerini ortaya koymak, alışılmış değer yargılarından yanlış olanlarına başkaldırmak, doğru olmayan ne varsa tamamını eleştirmek yükümlülüğü altındadır. Aydın olmanın en önemli özelliklerinden biridir eleştirmek. Eleştirel bakış açısına sahip olmayan bir kişinin aydın olması düşünülemez. Çağının gerçeklerine İslâm’ın hakikatleriyle yaklaşamayan, bir sosyal gerçekliğe İslâmi parametreleri kullanarak müdahale edemeyen, Batı kültürüne mensup profan değerleri ölçü almadan konuşamayan bir kimsenin Müslüman aydın olarak adlandırılması kabul edilemez.
Müslüman aydının kötülük odaklarına karşı söyleyecek sözünün olması gerekir. Sorumluluk taşımak ve yanlışlar karşısında tavır göstermek bir aydın için olmazsa olmazlardandır. Müslüman aydın toplumların sosyal, siyasal sarsıntılar geçirdiği dönemlerde sorumluluktan kaçamaz, korkaklık gösteremez. Karamsarlık, korkaklık zayıf insanların özelliğidir. O, halkın yanında, önünde, mücadelenin tam ortasındadır hep. Yol göstericiliğin, uyarmanın ve aydınlatmanın peşindedir çünkü. O, basiret ve ferasetle yaptığı tefekkür sayesinde insanlığın sorunlarına çözüm üreten bir rehberdir. “Ben karşı çıkmazsam, zalime karşı ayağa kalkacak, hakkı haykıracak kimse kalmayacak!” diyerek harekete geçen Hz. Hüseyin gibi. Zalim iktidarların meşruiyetini kabul etmeyen, sultanın gasp etmediği ve sahiplik iddiasında bulunmadığı bir yere defnedilmesini isteyen İmam Ebu Hanife gibi. İdama götürülürken, Ezher müftüsünün kelime-i tevhidi söylemesini istemesine karşılık adeta bir manifesto niteliği taşıyan “Senin para alarak söylediğin bu cümle için ben canımı veriyorum!” şeklinde cevap veren Seyyid Kutup gibi. ”Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!” diyerek toplumu uyaran Necip Fazıl gibi… Ümmetin “Diriliş”i için çırpınan Sezai Karakoç gibi…
Aydınlar hakikatin sözcüsü, eleştirel ve sorgulayıcı duruşun temsilcisi, tüm kesimlerin sesi olmak zorundadır. O, gördüğü her yanlışa itiraz edendir. Ekonomik, kültürel ve siyasal sömürü karşısında halkın bilinçlenmesi için herkesten daha fazla gayret edendir.
Müslüman aydın tutarlı davranan, sessiz kitlelerin umudu olabilen, toplumların geleceğine yön verebilendir. Ortaya çıkan sorunların nedenlerini araştıran, düşüncelerini korkusuzca savunan, edindiği bilgilerle doğru varsayımlar yapabilen, bilgi ve deneyimleri ile birikimlerini toplum yararına kullanabilendir. Her şeyden önce kendisiyle barışık ve insan onurunun korunması için mücadele eden… Yaşadığı dünyayı kendi düşünceleri yönünde değiştirmek isteyen… İçinde bulunduğu ortamı sağlıklı bir şekilde analiz eden… Doğruluğun, dürüstlüğün, erdemliliğin simgesi olarak… Kendi çıkarı ve beklentisi doğrultusunda esintiye göre yön değiştiren, düşüncelerinde tutarlı olmayan insan değil…
Aydın insanın görevi çekinmeden doğruları dile getirmektir, yanlışa yanlış diyebilmektir. Zira aydın insanın doğru duruşu toplumsal bilince yansır. Onun savunduğu değerler niteliksel gelişmelere öncülük eder, evrensel gidişi yönlendirir. “Aydın olmak için önce insan olmak lazım. İnsan, mukaddes olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur; maruz kalmaz, seçer. Aydın, kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi… Aydını aydın yapan uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat ve hakikatin bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüstür diyor, Cemil Meriç.
Aydınlar bir bakıma toplumun vicdanıdırlar. Toplumsal sorunların dile getirilmesinde sözcüdürler. Kendini ve dünyayı sürekli sorgulamak, sorunları dile getirmek, sesli düşünmek, olay ve olgulara karşı reaksiyon göstermek, iktidarların yanlışlarına karşı çıkmak, muhalif bir tavır sergilemek, inisiyatif geliştirmek aydın olmanın özelliklerindendir. Ürettiği düşüncenin geçerliliğini zaman içinde sorgulayamayan, koşulsuz savunmayı akılcılık sanan insan, çevresine aklın gözüyle değil fakat kalıpların ölçüleri doğrultusunda bakacaktır. Bu nedenledir ki önce kendi düşüncelerini sorgulaması aydın olmanın göstergelerinden biridir.
Aydın, statükoları sarsan, ezberleri bozan, sloganları çözen, insanlara umut veren, kitleler adına egemenleri eleştirendir. Ali Şeriati, “Aydın, fedakârlığı öğretir ve topluma asıl yönünü gösterir, tereddütleri kaldırır, varoluş damgasını basar ve hareket yolunu aydınlatır.” diyor. Yine Şeriati, “Müslüman aydın, dînî sorumluluğun bilincinde, çağdaş düşünsel sorunlarla uğraşan geniş ufuklu, kendi toplumunu ve çağını tanıyan, kendini toplumun üstünde gören değil halkıyla kendisini özdeşleştiren ve halkına haklı davasında kalemiyle, diliyle destek olan kimsedir.” diyor.
Aydın bilgi üreten, dağıtan, paylaşan insandır. Sahip olunan bilgiyle ancak olaylar daha geniş bir bakış açısıyla değerlendirilebilir ve yorumlanabilir. Bu, aydını diğer insanlardan ayıran önemli bir özelliktir. Bunun için sorumlu aydın tarihini keşfetmek zorundadır. Aydın tarihten, toplumsal konumundan haberdar olan, gerektiğinde elini taşın altına koyabilen insandır. Toplumun içinde bulunduğu durumu anlayan, olumsuzlukların dozajının farkında olan insan aydındır. Aydın sorumluluğu yaşadığı çevrenin sorunlarına çözüm aramayı gerektirir. Aydın sorumluluğu dayatmalara karşı tepkisiz kalmamayı gerektirir.
Aydın insan yüksek ahlâk sahibi olmak zorundadır. Sokrates’in dediği gibi, doğru bilgi insanı ancak ahlâklı davranışlarla doğru eyleme taşıyabilir. Ne kadar bilgi sahibi olunursa olunsun, ahlâki yönden zafiyeti olanların başkalarına verebilecekleri hiçbir şey olamaz.
“Muhalif olma” olgusu da aranır aydın insanda. Muhalif olmak yalnızca şikâyet etmek değil, talepte bulunmaktır aynı zamanda. Muhalif olmak, toplumda söylenmeye cesaret edilemeyen kuşkuları, olguları ve durumları dile getirme sorumluluğuna sahip olmaktır. Bu nedenledir ki aydınlar düşüncelerinde çoğu zaman iktidara muhalif bir yol izlemek zorundadır. Aksi halde yanlış siyasal hamleleri, olumsuzlukları dile getirme sorumluluğu terk edilmiş olur.
Aydın olmak, bir insanın fiziksel ve ruhsal gelişimini tamamlaması gereken uzun bir yetişme sürecidir. Onun için de aydının derin düşünce sahibi olması aranır haklı olarak.
Düşünce, dış dünyayı anlamlandırmada insanoğlunun kullandığı belli çerçevelerle sınırlandırılmış yollardır. Doğru düşünce ile ancak diğer insanlarla iletişim kurmak, gerektiğinde bağımsız hareket edebilmek, eylemlere yansıyan güçlü bir iradeye sahip olmak mümkün olabilecektir.
İnsanlığın maruz kaldığı haksızlıklara, zorbalıklara, eşitsizliklere, sömürüye ve her türlü şiddete, insan onurunu zedeleyen her şeye karşı direniş geleneğini alışkanlık haline getirebilmektir aydın olmak. Toplumu fikren, ruhen ve ahlâken şekillendirmeye çalışan, peşinden sürükleyen, doğrulara yönelten… Yalana, talana karşı savaşan… Düşüncelerini özgürce savunan, baskıcı yönetimlere karşı cesaretle karşı koyabilen, toplumun çıkarları ile kendi çıkarları çatıştığında toplumun çıkarlarını tercih edebilen… Edindiği bilgilerle doğru varsayımlar kurabilen… Mazlumun yanında olan… Zulmün karşısında duran… İnsanların düşünce, duygu ve hayallerinin önünü açan… Allah’tan başka hiçbir gücün önünde eğilmeyen… Kendini dâvâsına adayan… Zoru gördüğünde kaçan, kolay zamanlarda ün peşinde koşan değil… Bilgisini, görgüsünü, yeteneklerini başkalarına karşı bir tahakküm aracı olarak kullanan hiç değil…
Aydın olmak… Ötekileştirilenlerden, ezilenlerden yana olmak… Adil olmak… Yanlışlara karşı direnmek… Doğrulardan vazgeçmemek asla… Teslim olmamak… İtiraz etmek, “Hayır!” demek ve koşullar ne olursa olsun hakkı en üst perdeden haykırmak… Bunu gerektirir onurlu, cesur duruş… Korkmadan, çekinmeden… Eveleyip gevelemeden konuşmak… “Ih mıh” demeden… Konuşması gerekenler sustuğu zaman susması gerekenler konuşmaya başlar. “Cihadın en üstünü zalim sultana karşı doğruyu söylemektir.” (Ebu Davud, Tirmizi, Nesai, İbn Mace, Ahmed b. Hanbel, Beyhaki) hadisini herkesten daha fazla öncelemek… Düşünmek, sorup araştırmak, eski ve yeni bilgilerle deneyimleri birleştirmek, farklı çözüm yolları önermek, sonuçları gözden geçirmek… Gerçeği yüksek sesle dillendirmek, net ifadeler kullanmak…
Rasulullah’ın krallara mesajlarına bakıldığında bu mesajların oldukça net ifadeler içerdiği, bir amaca yönelik olduğu açıkça görülür. Örneğin, Rum kralı Herakliyus’a gönderdiği mektupta “Ben seni İslâm davetiyle Müslümanlığa davet ediyorum. Müslüman ol, selameti bul da Allah sana ecir ve mükâfatını iki kat versin! Eğer bu davetimi kabul etmezsen yoksul çiftçilerin, bütün tebaan olan halkın vebali senin boynuna olsun!”, Fars kralı Kisra’ya gönderdiği mektupta “Ben seni Allah’a imana davet ediyorum! Davetimden yüz çevirirsen, kaçınırsan bütün Mecusilerin günahı senin boynuna olsun!”, Kıptilerin kralı Mukavkıs’a gönderdiği mektupta “Ben seni İslâm davetiyle Müslümanlığa davet ediyorum. Eğer bu davetimi kabul etmekten kaçınırsan Kıptilerin günahı senin boynuna olsun!”, Habeş kralı Necaşi’ye gönderdiği mektupta “Ben seni Allah’ın davetiyle İslâmiyet’e davet ediyorum! Sen Müslüman ol ki selamete eresin!”, Yemame hükümdarı Hevze b. Ali’ye gönderdiği mektupta ise “İyi bil ki benim dinim develerin ve atların ayak basacakları en uzak yerlere kadar uzanacak, bütün dinlere galip ve üstün gelecektir! Sen de Müslüman ol, selameti bul!” şeklinde net mesajlar vermiştir Rasulullah.
Aydınlar taşıdıkları sorumluluk gereği Rasulullah’ın dönüştürücü rolünün mirasçılarıdır. Her peygamber gibi Rasulullah da yaşadığı çağın vicdanı olmuş, insanların sahte ilahlara boyun eğmemeleri için mücadele vermiştir.
Müslüman aydınlar da peygamberlerin dönüştürücü rolünün mirasçıları olarak toplumlara İslâm’ın mesajını aktarmak, kurtuluşun yollarını göstermek ve durağanlıktan, donukluktan kurtulmaları için onları harekete geçirmek, Kur’ân’dan uzaklaşmış toplumlarda iman ateşini yeniden tutuşturmak yükümlülüğü altındadır. Aydının hedefi halkta istenilen yönde bilinç meydana getirmek ve bir ideal belirlemektir. Çünkü Müslüman aydın bir misyon üstlenmiştir. Kalıplaşmış düşünceleri olmayan, toplumda meydana gelen olayları analiz edebilen, akıl yürütebilen, endişelerini ve çözüm yolarını başkalarına anlatabilen kişiler aydın olabilirler ancak. Aydının görevini yapması, dönüştürücü rolünü oynayabilmesi için topluma yol ve hedef göstermesi gerek. Çünkü aydın toplumdaki düzensizliklerin, çelişkilerin, sıkıntıların farkında olan insandır. Peygamberin varisi olduğunu bilir, gerçekçi davranır, toplumu oyalamaz. Aydın, var olup da ortaya çıkarılamayan kültür birikimini ortaya çıkarır; gerilemeye, çöküşe neden olabilecek unsurları harekete dönüştürür.
İslâmi düşünceden nasibini alamayanların Müslüman aydın olarak nitelendirilmeleri kabul edilemez. İslâmi düşünceden yoksun olmanın en büyük nedeni İslâmi akideyi ya yeterince ya da hiç bilmemektir. İslâm akidesi baz alınarak bir düşünce oluşturulmadığı takdirde neyin doğru, neyin yanlış olduğu ayırt edilemez. Bu nedenle zaten bazen aynı olay karşısında farklı düşünceler ileri sürülmekte, sapmalar yaşanmaktadır çoğu zaman. Bu da hep hatalı sonuçlara varılmasına ve toplumların hatalı yönlendirilmesine yol açmıştır. Düşüncedeki kekemelik davranışa da yansımaktadır kuşkusuz.
Kişilerle ilgili şer’i hükümleri öğrenmekle yetinip İslâmi düşünce, bilgi ve kültürden mahrum olanların bir olayı doğru çözümlemeleri mümkün değildir. Öyle ki bunlar hep yan hastalıkların tedavisi için uğraşırlar ama hastalığın kaynağına hiç inemezler dense yanlış olmaz. Fertlerin kendilerini düzeltmeleri salık verilmiştir hep. Ama bir türlü bu kendini düzeltme işi gerçekleşmiyor maalesef.
Neyi bekliyor Müslüman aydınlar acaba? Ne zaman kendilerini düzeltme işi bitecek de ümmetin sorunlarına el atacaklar? Ümmetin derdi onları ilgilendirmiyor mu yoksa? Bozulmamış bir şeyler var da hâlâ onlara mı ümit besliyorlar? İslâm ümmetinde bozulmamış bir şey kaldı mı gerçekten? Zulüm, adaletsizlik, ahlâksızlık, kan, gözyaşı, adam kayırmacılık… İslâmi duyarlılıktan yoksun olan toplumlarda bu bozulmaların kaynağını saptamakta zorlanan ya da kaynağı saptamış olsa bile doğru dürüst ortaya koyamayan insanlar mı aydındır acaba? “İnsan, seni savunuyorum sana karşı” derken ne demek istiyordu acaba Nuri Pakdil? Haklıyla haksızın konuşabileceği bir dil, uzlaşabileceği bir düşünce mi aranıyor yoksa? “Ya uzlaşın ya da birbirinizi cezalandırın’dan başka denecek bir söz bulunabilir mi?” diyor Rene Girard, Şiddet ve Kutsal’da.
Müslüman aydın genel olarak hayata ve topluma yabancılaşmış durumdadır. Öyle ki halkla arasına mesafe koyan bazı Müslüman aydınlar kendilerini sınıfsal bakımdan farklı görmektedirler. Bir aydın yabancılaşması yaşanmaktadır açıkçası. Her ne kadar kendilerini alçak gönüllü göstermeye çalışıp “halktan biri” olduklarını söyleseler de bilinçaltlarında diğerlerinden farklı bir konuma sahip oldukları düşüncesinin yattığı davranışlarından açıkça anlaşılmaktadır. Toplumla emredici bir dille iletişim kurmaya çalışmaları bu davranışlardan biridir yalnızca. Pratik hayatı düzenleme noktasında toplum için örneklik teşkil edemeyenlerin yazdıklarına bakıldığında yazdıklarının okuduklarından daha fazla olduğu görülür. Binlerce kitap çıkmaktadır. Yazmak ve konuşmak en kolay iş oldu neredeyse. Dileyen herkesin bir gecede “Müslüman aydın” olabileceği hafifliğinin yaşandığı bir dönemden geçilmektedir.
Aydın olmak aydın ahlâkını, tutarlılığını ve mücadele gücünü de gerektirir. Bu özelliklerin ise bir bütünlük ve süreklilik arz etmesi beklenir. Başta Türkiye’de olmak üzere tüm dünyada Müslüman aydınların büyük kısmı pratikte bir kimlik sorunu yaşamaktadır.
Küresel kapitalizm en büyük travmayı Müslüman aydınlara yaşatmıştır. Öyle ki kendilerini Müslüman aydın olarak görenlerin bir kısmı alaturka bir liberalizme meyletmekte, kimisi de sistemin safrasında boncuk aramaktadır. Aydın oldukları ileri sürülenlerin İslâmi kimlik, ilke ve duruşlarından fedakârlık yaparak umdukları ne varsa onların tamamı hafif bir rüzgârla bile ortadan kalkabilmektedir.
Aydın, çevresini uyarmayı, yaşadığı toplumu içinde bulunduğu olumsuz durumdan kurtarmayı hedef edinmiş ve bu yolda emek harcamış kişidir. Aydının misyonu halkına bilinç ve sorumluluk kazandırmak ve onlara liderlik etmektir. Dünyayı iyi anlayamayan, hayatı tanıyamayan, ileri sürdüğü düşünceleri savunamayan bir aydın profili açmazı ile karşı karşıya kalındığı bir gerçek. Toplumunu çözemeyen, birlikte yaşadığı insanlarla empati kuramayan, yaşadığı zamanı bilemeyen, zamanın ihtiyaç ve isteklerini hissedemeyen…
Müslüman aydının hikmet sahibi olduğu düşünülür. O, hak bildiği yolda tek başına kalsa da yürüyebilendir; riyasete ve emanete talip olmaz, kendisine teklif geldiğinde ise ehil değilse kabul etmez. Olması gereken, aydınların meşru ve doğru olan kulvarlarda iktidara destek vermeleridir. Ancak bunu yaparken Müslüman aydının iktidarla organik bir ilişki içine girmesi doğru değildir. Aksi halde gerektiğinde yol göstericilik, öneri getiricilik ve sorgulayıcılık görevi bir şekilde ihmal edilebilir. Sol aydın geleneğinde aydınlar devletle iç içe girdikleri için yanlış olan ne varsa tamamını savunur hale gelmişlerdi bir zamanlar. Öyle ki kurulu iktidarlar sol görüşlü aydınları insanlara haddini bildirme aracı olarak kullanmışlardır çoğu zaman. Olası bir tıkanıklığın İslâm’a ve Müslümanlara mal edilmemesi, iktidarların kendi yanlışlarını Müslüman aydınlar aracılığıyla meşru göstermeye çalışmaması için Müslüman aydınların iktidarla organik ilişki içerisinde olmaması gerekir. Julien Benda’nın deyimiyle, iktidarla kurulan ilişki sonucunda aydın çürümesi denen bir durumla karşılaşılması kaçınılmazdır. Müslüman aydınlar şu ya da bu nedenlerle onun bunun arkasına takıldıkları takdirde istikamet zaafı içine sürüklenebilirler. Öyle bir durumda ise kısa vadeli dünyevi bazı menfaatler elde edebilirler ancak hakiki, sahih ve ıslah edici gerçek iktidarı ellerinden kaçırmış olurlar.
Müslüman aydının istikamet zaafı içine sürüklenmesi halinde bu durum davetin muhataplarına da yansıyabilecektir. Şöyle ki davetin muhatabı olan kitlelerin İslâmi hakikatleri bulmaları engellenmiş olacaktır. Öyle ki belki de ıslah yerine kafaların karışmasının yolu açılacak; düşünceler, davranışlar flulaşacak, sapmalar olacak, tercihler belirlenirken hak-bâtıl karışımı bir yol izlenecektir. Oysa Müslüman aydına düşen; davetin muhataplarını dikkate almak, her koşulda vahyin mesajını ödünsüz bir biçimde sürekli gündemde tutmaktır.
Müslüman aydının iktidarla organik ilişki içine girmesinin bazı nedenleri olabilir: Bunlardan birincisi, sistem içi değişim sürecinde iktidardaki siyasal kadroyu kendilerine yakın bulmaları; ikincisi, onlarla zaman zaman görüşmeler yapıp toplantılar düzenlemeleri; üçüncüsü, söz konusu siyasal kadrodan öncekilerin, başta tesettür olmak üzere İslâmi hayat tarzına, İslâmi olan her şeye karşı düşmanlık beslemeleri ve hâlihazırdaki siyasal kadronun en azından İslâm’a ve Müslümanlara karşı bir düşmanlığının bulunmaması; dördüncüsü, hâlihazırdaki siyasal kadro sayesinde öncekilerin baskı ve zulmünden kurtulmuş olmakla birlikte despot, vesayetçi, darbeci İslâm düşmanlarının yeniden iktidara gelme ihtimalinin olması ve bu nedenle de onların hâlihazırdaki siyasal kadroyu yıpratıp devirmek için çaba gösterdiklerine inanılmasıdır.
Bu saptamaların kısmen doğru olduğu söylenebilir. Gerçekten de geçmiş dönemlere göre görece bazı olumluluklar vardır. Yine eski darbeci vesayet sürecine dönülmesi riski de yok değil. Ancak bunlara bakıp özgün İslâmi düşünceyi ve duruşu önemsemeyerek, tevhidi mücadele stratejisini ve ilkelerini erteleyerek ya da terk ederek söz konusu görece iyileşmeyi bir aşama olarak kabul edip sisteme eklemlenmek kabul edilemez.
Sisteme eklemlenmek giderek başka olumsuzlukları da getirecektir belki de. Hele de yanlışlar karşısında susmak… Başkalarına yapılan zulmü adeta “vur abalıya” dercesine onaylamak… Aşağılanmaya, azarlanmaya tahammül etmek, yalan söylemek zorunda kalmak…
Eleştirmemek ya da sözde eleştiriler… Güçsüz, bir amaca yönelik olmayan… Durumu idare etmek adına… “Ne şiş yansın ne kebap” anlayışıyla… Belki de adet yerini bulsun diye… Ya da eleştirinin önünü kesmek için eleştiriyormuş gibi yapmak…
“Birlik zamanıdır!” diyerek dikkate alınmak için uğraşmak… Ekrana çıkmak için olmadık yolları denemek, kendilerinden söz edilmesi veya bir yazılarının yayınlanması için yırtınmak… Ötede bir yerde bırakılmış, terk edilmiş, unutulmuş, adı anılmayan, çağrılmayan durumuna düşülebileceği endişesiyle görünür olmaya çalışmak, bayatlamış sloganlarla bağırıp çağırmak…
Müslüman aydını gördüğü yanlışları dile getirmekten, düşüncelerini açıklamaktan, farklılıkları ortaya koymaktan alıkoyan nedir? Sessiz kalışın temelinde ilişkileri koruma, yürüyen işe takoz koymama amacı mı yatmaktadır?
En emin yol sorunsuz, uyumlu, sessiz ve edilgen olmaktan mı geçmektedir? Cezalandırılma, işi kaybetme korkusu mu? Ayrık otu olarak değerlendirilmek, tansiyonu yükselten olarak anılmak, statü kaybetmek, dışlanmak korkusu mu?
Dünyaya genel olarak bakıldığında, ümitsizlik anaforunda var olma mücadelesi verilirken Müslüman aydınların, entelektüellerin, kanaat önderlerinin, sözü dinlenir olanların suskunluğu, nemelazımcılığı, kaçamak tavırları dikkatten kaçıyor değil. Kendini fark edemeyenlerin etrafında olup bitenleri fark etmesi, dönen oyunların şifresini çözmesi mümkün mü? Toplumsal sorunlarla ilgilenmeyen, kafa yormayan, üstüne çamur sıçramasın diye insanlardan uzaklaşanlar ne kadar aydın olabilirler? Dinin şekil boyutunun ötesine uzanamayan, temel dinamiği kavrayamayan birilerinin kendilerini aydın olarak tanıtması neyi değiştirir ki? Bir usulü, sabitesi, kırmızı çizgisi, olmazsa olmazı yoktur onların. Suskun, edilgen, pısırık… Güç karşısında ezilen, kişiliklerini güce teslim edenler… Kadrolu ya da kadrosuz… Yarınından ümidini kesmiş… Kendini aşamayan… Bunlar mı aydın?
Vicdan, ahlâk gibi temel kavramları kullanarak sürekli kendilerini temize çıkarmaya çalışanların özeleştiri yapmamaları düşündürücüdür doğrusu. Kendilerini aklamak için harcadıkları enerjinin yarısı kadar kendilerini tanımaya ve gerçeklerle yüzleşmeye harcamış olsalardı topluma daha yararlı olurlar, köle ruhluluktan kurtulurlardı belki.
Daha fazla gecikmeden bir şeyler yapılmasını, birilerinin harekete geçmesini istiyor Müslümanlar. “Ne yapalım, bu makina bu insanı üretiyor.” demek kolaycılığa kaçmaktan başka bir şey değildir. Söylenmesi gereken cümleyi herkes karşısındakinden bekliyor. Kekeme bir dille anlamlar üretmek, siyasetler geliştirmeye çalışmak, sorunlara günü kurtarmaya yönelik geçici çözümler aramak hangi masum nedenlerle anlaşılabilir ki? İslâmi sistem umut olmaktan çıkarılmak ile karşı karşıyadır. Bunun sorumluluğunun büyük bir kısmı sistem içi iktidarlara eklemlenip bağımsız İslâmi kimlikli yapı oluşturamayan, muhalif bir konum belirleyemeyen, model ve umut üretemeyen Müslüman aydınlarındır.
Bazı Müslüman aydınların bâtılın gri tonlarını benimsemeleri savrulmadan başka bir şey değildir. Oysa Müslüman aydınlardan beklenen İslâm’a davet sorumluluğunu taşımaları ve istikameti koruyarak örneklik teşkil etmeleridir. Gri tonları aydınlık sanarak hakikate ulaşamayan kitlelerin yanılmasında Müslüman aydınların yanıltıcı rollerinin etkisi büyüktür. Bu nedenle öncelikle “Müslüman aydın” olarak adlandırılanların kendilerini bulmaları yolunda yeni bir sürece hazırlanılması gerekir kuşkusuz. Aksi halde bu kesim sahip olduğu kültür ve düşünce yapısı ile kurulu sistemlerin ”Truva atı” rolünü oynamaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Düşünceler, insanın yalıtılmış bir hal ve soyutlukla beraber edindiği kazanımlarmış gibi görünmektedir. Düşünen kişinin ise öylece durduğu ve düşünmekten öte bir adım atamadığı söylenmektedir. Aslında haksız değiller. Düşünme fiilinin kendisindeki o düşüş tonlaması hep bir insanın kendi içinde olan bir hali resmetmektedir.
Dinlerin büyük çoğunluğunun temel paradigması insanın yaratıcısına kulluk etmek için dünyaya gelmiş olmasıdır. Yani hayat, teleolojiktir/erekseldir/amaçsaldır. İnsanın var olmasının dinler açısından ilâhî bir amacı vardır. Bu da en genel anlamıyla kulluk etmektir. Kulluk nasıl yapılır sorusuna, ibadet etmekten adaletli davranmaya, işi ehline vermekten tevhidî bir itikada sahip olmak gibi onlarca cevap verilebilir. Özellikle İslâm teolojisi bağlamında düşünülecek olursa; insan, -farklı mezheplerde çeşitli yorumlar olmakla beraber- irade sahibi, tercih yapabilen, özgür bir varlıktır.
“[…] her iki cinsin de en iyilerinin en fazla, en kötülerinin de en az çiftleşmeleri gerekir. Ayrıca en kötülerin değil, en iyilerin çocuklarını büyütmeliyiz ki sürünün cinsi bozulmasın.”
Bizim tetkiklerimiz, araştırmalarımız da tenkide tabi tutulmadan geçilmesin. Bu konuda dikkatli bulunmaya çalıştığımız hâlde, farkında olmadan hata yaptığımızı görüp anlarsak, onları kendimiz bile hoş görmüyoruz ve hoş görülmeyerek ikazlar yapılmasını –Allah rızası için- bekliyoruz.
İncelemelerimizdeki doğrular, yücelerden yüce bulunan El-Âlim’dendir. O’nun sevgili Resûlü’nün bereketli tebliğlerindendir. Bilmeyerek yaptığımız hatalar, anlamayarak düştüğümüz yanlışlar, farkına varmadığımız bütün aksamalar, görülürse, onlar bize aittir, kabul edilmemesi, reddedilmesi gerekir.
Büyük insanlık kalabalığının tarih boyunca boy gösterdiği tutuculuğun en çok sanat olayı bahsinde ortaya çıktığı bilinmektedir. Yobazlar bazen sanatın herhangi bir dalını kullanarak öteki türlerine ve tiplerine muhalefet ederken bazen de doğrudan doğruya herhangi bir sanat dalını yasaklamaya, karalamaya, kötülemeye çalışarak icraatlarını sürdürmüşlerdir. Bu tutumun en vahim yanı kanaatimce din kisvesi altında yapılmış olmasıdır; en tehlikeli hali de budur.
Kurulu Sistemlerin Truva Atı Olmak
Zor yıllarda aydın olmak… Ya da aydına ihtiyaç duymak… Cesaretin budandığı, korkunun egemen kılındığı zamanlarda… Bid’atlerle kucaklaşıldığı, düş kurulmasına bile engellerin çıktığı zamanlarda…
Sarsıcı, dönüştürücü, yozlaştırıcı, bir değişim sürecinden geçilmektedir. Bu değişim sürecinde özellikle Müslüman aydınlarda, öncü kadrolarda düşünsel bakımdan yalpalamalar yaşanmakta, görece olumluluklara razı olmanın, bazı imkânlar elde etmenin etkisiyle sistem içi değişime eklemlenmeler yaşanmaktadır. Müslüman aydınlar eski-yeni karşılaştırması yaparak görece olumluluklarla yetinip İslâmi söylem, eylem, ilke ve kavramlarla mesafe koymuştur arasına. Hatta sistem içindeki değişikliklere teolojik dayanak sağlayıp meşruiyet kazandırmak istercesine bu değişiklikleri desteklemeyi ibadet olarak niteleyenler de var. İstikamet krizi yaşayan Müslüman aydınların “emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker” sorumluluğunu gereği gibi yerine getirmeleri gerekirken; olup bitenler karşısındaki suskunluk, giderek susanların da değişimine yol açmaktadır maalesef. Yoz aydınların kof gurur ve bencillikleri yüzünden kitlelerin İslâmi yorumlarında da sıkıntılar yaşanmaktadır.
Hak ve hakikati tebliğ görevini herkesten önce yapması gereken Müslüman aydınların, nedense gündemde tartışılan konulara değinmekten kaçındıkları, bazen güçten yana tavır aldıkları görülmektedir. Örneğin birçok konu Türkiye gündeminde tartışılır, son noktayı yönetimin üst kademelerinden birileri koyar, kendilerini aydın olarak gören bazıları da tüm bunlar olup bittikten sonra tartışılan konu hakkında açıklama yapar. Yapılan açıklama doğru olsa bile, geç yapılan açıklama bir değer ifade etmez. Oysa “Kim kötü ve çirkin bir iş görürse onu eliyle düzeltsin; eğer buna gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse, kalben karşı koysun. Bu da imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, Ebû Dâvûd) hadisinin öncü muhataplarıdır aydınlar.
Müslüman aydından beklenen nedir?
Müslüman aydın yaşadığı çağı İslâm’a göre yorumlamak zorundadır. Öyle ki o bid’atlere sapmadan çağın gerçeklerini ortaya koymak, alışılmış değer yargılarından yanlış olanlarına başkaldırmak, doğru olmayan ne varsa tamamını eleştirmek yükümlülüğü altındadır. Aydın olmanın en önemli özelliklerinden biridir eleştirmek. Eleştirel bakış açısına sahip olmayan bir kişinin aydın olması düşünülemez. Çağının gerçeklerine İslâm’ın hakikatleriyle yaklaşamayan, bir sosyal gerçekliğe İslâmi parametreleri kullanarak müdahale edemeyen, Batı kültürüne mensup profan değerleri ölçü almadan konuşamayan bir kimsenin Müslüman aydın olarak adlandırılması kabul edilemez.
Müslüman aydının kötülük odaklarına karşı söyleyecek sözünün olması gerekir. Sorumluluk taşımak ve yanlışlar karşısında tavır göstermek bir aydın için olmazsa olmazlardandır. Müslüman aydın toplumların sosyal, siyasal sarsıntılar geçirdiği dönemlerde sorumluluktan kaçamaz, korkaklık gösteremez. Karamsarlık, korkaklık zayıf insanların özelliğidir. O, halkın yanında, önünde, mücadelenin tam ortasındadır hep. Yol göstericiliğin, uyarmanın ve aydınlatmanın peşindedir çünkü. O, basiret ve ferasetle yaptığı tefekkür sayesinde insanlığın sorunlarına çözüm üreten bir rehberdir. “Ben karşı çıkmazsam, zalime karşı ayağa kalkacak, hakkı haykıracak kimse kalmayacak!” diyerek harekete geçen Hz. Hüseyin gibi. Zalim iktidarların meşruiyetini kabul etmeyen, sultanın gasp etmediği ve sahiplik iddiasında bulunmadığı bir yere defnedilmesini isteyen İmam Ebu Hanife gibi. İdama götürülürken, Ezher müftüsünün kelime-i tevhidi söylemesini istemesine karşılık adeta bir manifesto niteliği taşıyan “Senin para alarak söylediğin bu cümle için ben canımı veriyorum!” şeklinde cevap veren Seyyid Kutup gibi. ”Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!” diyerek toplumu uyaran Necip Fazıl gibi… Ümmetin “Diriliş”i için çırpınan Sezai Karakoç gibi…
Aydınlar hakikatin sözcüsü, eleştirel ve sorgulayıcı duruşun temsilcisi, tüm kesimlerin sesi olmak zorundadır. O, gördüğü her yanlışa itiraz edendir. Ekonomik, kültürel ve siyasal sömürü karşısında halkın bilinçlenmesi için herkesten daha fazla gayret edendir.
Müslüman aydın tutarlı davranan, sessiz kitlelerin umudu olabilen, toplumların geleceğine yön verebilendir. Ortaya çıkan sorunların nedenlerini araştıran, düşüncelerini korkusuzca savunan, edindiği bilgilerle doğru varsayımlar yapabilen, bilgi ve deneyimleri ile birikimlerini toplum yararına kullanabilendir. Her şeyden önce kendisiyle barışık ve insan onurunun korunması için mücadele eden… Yaşadığı dünyayı kendi düşünceleri yönünde değiştirmek isteyen… İçinde bulunduğu ortamı sağlıklı bir şekilde analiz eden… Doğruluğun, dürüstlüğün, erdemliliğin simgesi olarak… Kendi çıkarı ve beklentisi doğrultusunda esintiye göre yön değiştiren, düşüncelerinde tutarlı olmayan insan değil…
Aydın insanın görevi çekinmeden doğruları dile getirmektir, yanlışa yanlış diyebilmektir. Zira aydın insanın doğru duruşu toplumsal bilince yansır. Onun savunduğu değerler niteliksel gelişmelere öncülük eder, evrensel gidişi yönlendirir. “Aydın olmak için önce insan olmak lazım. İnsan, mukaddes olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur; maruz kalmaz, seçer. Aydın, kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi… Aydını aydın yapan uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat ve hakikatin bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüstür diyor, Cemil Meriç.
Aydınlar bir bakıma toplumun vicdanıdırlar. Toplumsal sorunların dile getirilmesinde sözcüdürler. Kendini ve dünyayı sürekli sorgulamak, sorunları dile getirmek, sesli düşünmek, olay ve olgulara karşı reaksiyon göstermek, iktidarların yanlışlarına karşı çıkmak, muhalif bir tavır sergilemek, inisiyatif geliştirmek aydın olmanın özelliklerindendir. Ürettiği düşüncenin geçerliliğini zaman içinde sorgulayamayan, koşulsuz savunmayı akılcılık sanan insan, çevresine aklın gözüyle değil fakat kalıpların ölçüleri doğrultusunda bakacaktır. Bu nedenledir ki önce kendi düşüncelerini sorgulaması aydın olmanın göstergelerinden biridir.
Aydın, statükoları sarsan, ezberleri bozan, sloganları çözen, insanlara umut veren, kitleler adına egemenleri eleştirendir. Ali Şeriati, “Aydın, fedakârlığı öğretir ve topluma asıl yönünü gösterir, tereddütleri kaldırır, varoluş damgasını basar ve hareket yolunu aydınlatır.” diyor. Yine Şeriati, “Müslüman aydın, dînî sorumluluğun bilincinde, çağdaş düşünsel sorunlarla uğraşan geniş ufuklu, kendi toplumunu ve çağını tanıyan, kendini toplumun üstünde gören değil halkıyla kendisini özdeşleştiren ve halkına haklı davasında kalemiyle, diliyle destek olan kimsedir.” diyor.
Aydın bilgi üreten, dağıtan, paylaşan insandır. Sahip olunan bilgiyle ancak olaylar daha geniş bir bakış açısıyla değerlendirilebilir ve yorumlanabilir. Bu, aydını diğer insanlardan ayıran önemli bir özelliktir. Bunun için sorumlu aydın tarihini keşfetmek zorundadır. Aydın tarihten, toplumsal konumundan haberdar olan, gerektiğinde elini taşın altına koyabilen insandır. Toplumun içinde bulunduğu durumu anlayan, olumsuzlukların dozajının farkında olan insan aydındır. Aydın sorumluluğu yaşadığı çevrenin sorunlarına çözüm aramayı gerektirir. Aydın sorumluluğu dayatmalara karşı tepkisiz kalmamayı gerektirir.
Aydın insan yüksek ahlâk sahibi olmak zorundadır. Sokrates’in dediği gibi, doğru bilgi insanı ancak ahlâklı davranışlarla doğru eyleme taşıyabilir. Ne kadar bilgi sahibi olunursa olunsun, ahlâki yönden zafiyeti olanların başkalarına verebilecekleri hiçbir şey olamaz.
“Muhalif olma” olgusu da aranır aydın insanda. Muhalif olmak yalnızca şikâyet etmek değil, talepte bulunmaktır aynı zamanda. Muhalif olmak, toplumda söylenmeye cesaret edilemeyen kuşkuları, olguları ve durumları dile getirme sorumluluğuna sahip olmaktır. Bu nedenledir ki aydınlar düşüncelerinde çoğu zaman iktidara muhalif bir yol izlemek zorundadır. Aksi halde yanlış siyasal hamleleri, olumsuzlukları dile getirme sorumluluğu terk edilmiş olur.
Düşünce, dış dünyayı anlamlandırmada insanoğlunun kullandığı belli çerçevelerle sınırlandırılmış yollardır. Doğru düşünce ile ancak diğer insanlarla iletişim kurmak, gerektiğinde bağımsız hareket edebilmek, eylemlere yansıyan güçlü bir iradeye sahip olmak mümkün olabilecektir.
İnsanlığın maruz kaldığı haksızlıklara, zorbalıklara, eşitsizliklere, sömürüye ve her türlü şiddete, insan onurunu zedeleyen her şeye karşı direniş geleneğini alışkanlık haline getirebilmektir aydın olmak. Toplumu fikren, ruhen ve ahlâken şekillendirmeye çalışan, peşinden sürükleyen, doğrulara yönelten… Yalana, talana karşı savaşan… Düşüncelerini özgürce savunan, baskıcı yönetimlere karşı cesaretle karşı koyabilen, toplumun çıkarları ile kendi çıkarları çatıştığında toplumun çıkarlarını tercih edebilen… Edindiği bilgilerle doğru varsayımlar kurabilen… Mazlumun yanında olan… Zulmün karşısında duran… İnsanların düşünce, duygu ve hayallerinin önünü açan… Allah’tan başka hiçbir gücün önünde eğilmeyen… Kendini dâvâsına adayan… Zoru gördüğünde kaçan, kolay zamanlarda ün peşinde koşan değil… Bilgisini, görgüsünü, yeteneklerini başkalarına karşı bir tahakküm aracı olarak kullanan hiç değil…
Aydın olmak… Ötekileştirilenlerden, ezilenlerden yana olmak… Adil olmak… Yanlışlara karşı direnmek… Doğrulardan vazgeçmemek asla… Teslim olmamak… İtiraz etmek, “Hayır!” demek ve koşullar ne olursa olsun hakkı en üst perdeden haykırmak… Bunu gerektirir onurlu, cesur duruş… Korkmadan, çekinmeden… Eveleyip gevelemeden konuşmak… “Ih mıh” demeden… Konuşması gerekenler sustuğu zaman susması gerekenler konuşmaya başlar. “Cihadın en üstünü zalim sultana karşı doğruyu söylemektir.” (Ebu Davud, Tirmizi, Nesai, İbn Mace, Ahmed b. Hanbel, Beyhaki) hadisini herkesten daha fazla öncelemek… Düşünmek, sorup araştırmak, eski ve yeni bilgilerle deneyimleri birleştirmek, farklı çözüm yolları önermek, sonuçları gözden geçirmek… Gerçeği yüksek sesle dillendirmek, net ifadeler kullanmak…
Rasulullah’ın krallara mesajlarına bakıldığında bu mesajların oldukça net ifadeler içerdiği, bir amaca yönelik olduğu açıkça görülür. Örneğin, Rum kralı Herakliyus’a gönderdiği mektupta “Ben seni İslâm davetiyle Müslümanlığa davet ediyorum. Müslüman ol, selameti bul da Allah sana ecir ve mükâfatını iki kat versin! Eğer bu davetimi kabul etmezsen yoksul çiftçilerin, bütün tebaan olan halkın vebali senin boynuna olsun!”, Fars kralı Kisra’ya gönderdiği mektupta “Ben seni Allah’a imana davet ediyorum! Davetimden yüz çevirirsen, kaçınırsan bütün Mecusilerin günahı senin boynuna olsun!”, Kıptilerin kralı Mukavkıs’a gönderdiği mektupta “Ben seni İslâm davetiyle Müslümanlığa davet ediyorum. Eğer bu davetimi kabul etmekten kaçınırsan Kıptilerin günahı senin boynuna olsun!”, Habeş kralı Necaşi’ye gönderdiği mektupta “Ben seni Allah’ın davetiyle İslâmiyet’e davet ediyorum! Sen Müslüman ol ki selamete eresin!”, Yemame hükümdarı Hevze b. Ali’ye gönderdiği mektupta ise “İyi bil ki benim dinim develerin ve atların ayak basacakları en uzak yerlere kadar uzanacak, bütün dinlere galip ve üstün gelecektir! Sen de Müslüman ol, selameti bul!” şeklinde net mesajlar vermiştir Rasulullah.
Müslüman aydınlar da peygamberlerin dönüştürücü rolünün mirasçıları olarak toplumlara İslâm’ın mesajını aktarmak, kurtuluşun yollarını göstermek ve durağanlıktan, donukluktan kurtulmaları için onları harekete geçirmek, Kur’ân’dan uzaklaşmış toplumlarda iman ateşini yeniden tutuşturmak yükümlülüğü altındadır. Aydının hedefi halkta istenilen yönde bilinç meydana getirmek ve bir ideal belirlemektir. Çünkü Müslüman aydın bir misyon üstlenmiştir. Kalıplaşmış düşünceleri olmayan, toplumda meydana gelen olayları analiz edebilen, akıl yürütebilen, endişelerini ve çözüm yolarını başkalarına anlatabilen kişiler aydın olabilirler ancak. Aydının görevini yapması, dönüştürücü rolünü oynayabilmesi için topluma yol ve hedef göstermesi gerek. Çünkü aydın toplumdaki düzensizliklerin, çelişkilerin, sıkıntıların farkında olan insandır. Peygamberin varisi olduğunu bilir, gerçekçi davranır, toplumu oyalamaz. Aydın, var olup da ortaya çıkarılamayan kültür birikimini ortaya çıkarır; gerilemeye, çöküşe neden olabilecek unsurları harekete dönüştürür.
İslâmi düşünceden nasibini alamayanların Müslüman aydın olarak nitelendirilmeleri kabul edilemez. İslâmi düşünceden yoksun olmanın en büyük nedeni İslâmi akideyi ya yeterince ya da hiç bilmemektir. İslâm akidesi baz alınarak bir düşünce oluşturulmadığı takdirde neyin doğru, neyin yanlış olduğu ayırt edilemez. Bu nedenle zaten bazen aynı olay karşısında farklı düşünceler ileri sürülmekte, sapmalar yaşanmaktadır çoğu zaman. Bu da hep hatalı sonuçlara varılmasına ve toplumların hatalı yönlendirilmesine yol açmıştır. Düşüncedeki kekemelik davranışa da yansımaktadır kuşkusuz.
Kişilerle ilgili şer’i hükümleri öğrenmekle yetinip İslâmi düşünce, bilgi ve kültürden mahrum olanların bir olayı doğru çözümlemeleri mümkün değildir. Öyle ki bunlar hep yan hastalıkların tedavisi için uğraşırlar ama hastalığın kaynağına hiç inemezler dense yanlış olmaz. Fertlerin kendilerini düzeltmeleri salık verilmiştir hep. Ama bir türlü bu kendini düzeltme işi gerçekleşmiyor maalesef.
Neyi bekliyor Müslüman aydınlar acaba? Ne zaman kendilerini düzeltme işi bitecek de ümmetin sorunlarına el atacaklar? Ümmetin derdi onları ilgilendirmiyor mu yoksa? Bozulmamış bir şeyler var da hâlâ onlara mı ümit besliyorlar? İslâm ümmetinde bozulmamış bir şey kaldı mı gerçekten? Zulüm, adaletsizlik, ahlâksızlık, kan, gözyaşı, adam kayırmacılık… İslâmi duyarlılıktan yoksun olan toplumlarda bu bozulmaların kaynağını saptamakta zorlanan ya da kaynağı saptamış olsa bile doğru dürüst ortaya koyamayan insanlar mı aydındır acaba? “İnsan, seni savunuyorum sana karşı” derken ne demek istiyordu acaba Nuri Pakdil? Haklıyla haksızın konuşabileceği bir dil, uzlaşabileceği bir düşünce mi aranıyor yoksa? “Ya uzlaşın ya da birbirinizi cezalandırın’dan başka denecek bir söz bulunabilir mi?” diyor Rene Girard, Şiddet ve Kutsal’da.
Müslüman aydın genel olarak hayata ve topluma yabancılaşmış durumdadır. Öyle ki halkla arasına mesafe koyan bazı Müslüman aydınlar kendilerini sınıfsal bakımdan farklı görmektedirler. Bir aydın yabancılaşması yaşanmaktadır açıkçası. Her ne kadar kendilerini alçak gönüllü göstermeye çalışıp “halktan biri” olduklarını söyleseler de bilinçaltlarında diğerlerinden farklı bir konuma sahip oldukları düşüncesinin yattığı davranışlarından açıkça anlaşılmaktadır. Toplumla emredici bir dille iletişim kurmaya çalışmaları bu davranışlardan biridir yalnızca. Pratik hayatı düzenleme noktasında toplum için örneklik teşkil edemeyenlerin yazdıklarına bakıldığında yazdıklarının okuduklarından daha fazla olduğu görülür. Binlerce kitap çıkmaktadır. Yazmak ve konuşmak en kolay iş oldu neredeyse. Dileyen herkesin bir gecede “Müslüman aydın” olabileceği hafifliğinin yaşandığı bir dönemden geçilmektedir.
Küresel kapitalizm en büyük travmayı Müslüman aydınlara yaşatmıştır. Öyle ki kendilerini Müslüman aydın olarak görenlerin bir kısmı alaturka bir liberalizme meyletmekte, kimisi de sistemin safrasında boncuk aramaktadır. Aydın oldukları ileri sürülenlerin İslâmi kimlik, ilke ve duruşlarından fedakârlık yaparak umdukları ne varsa onların tamamı hafif bir rüzgârla bile ortadan kalkabilmektedir.
Aydın, çevresini uyarmayı, yaşadığı toplumu içinde bulunduğu olumsuz durumdan kurtarmayı hedef edinmiş ve bu yolda emek harcamış kişidir. Aydının misyonu halkına bilinç ve sorumluluk kazandırmak ve onlara liderlik etmektir. Dünyayı iyi anlayamayan, hayatı tanıyamayan, ileri sürdüğü düşünceleri savunamayan bir aydın profili açmazı ile karşı karşıya kalındığı bir gerçek. Toplumunu çözemeyen, birlikte yaşadığı insanlarla empati kuramayan, yaşadığı zamanı bilemeyen, zamanın ihtiyaç ve isteklerini hissedemeyen…
Müslüman aydının hikmet sahibi olduğu düşünülür. O, hak bildiği yolda tek başına kalsa da yürüyebilendir; riyasete ve emanete talip olmaz, kendisine teklif geldiğinde ise ehil değilse kabul etmez. Olması gereken, aydınların meşru ve doğru olan kulvarlarda iktidara destek vermeleridir. Ancak bunu yaparken Müslüman aydının iktidarla organik bir ilişki içine girmesi doğru değildir. Aksi halde gerektiğinde yol göstericilik, öneri getiricilik ve sorgulayıcılık görevi bir şekilde ihmal edilebilir. Sol aydın geleneğinde aydınlar devletle iç içe girdikleri için yanlış olan ne varsa tamamını savunur hale gelmişlerdi bir zamanlar. Öyle ki kurulu iktidarlar sol görüşlü aydınları insanlara haddini bildirme aracı olarak kullanmışlardır çoğu zaman. Olası bir tıkanıklığın İslâm’a ve Müslümanlara mal edilmemesi, iktidarların kendi yanlışlarını Müslüman aydınlar aracılığıyla meşru göstermeye çalışmaması için Müslüman aydınların iktidarla organik ilişki içerisinde olmaması gerekir. Julien Benda’nın deyimiyle, iktidarla kurulan ilişki sonucunda aydın çürümesi denen bir durumla karşılaşılması kaçınılmazdır. Müslüman aydınlar şu ya da bu nedenlerle onun bunun arkasına takıldıkları takdirde istikamet zaafı içine sürüklenebilirler. Öyle bir durumda ise kısa vadeli dünyevi bazı menfaatler elde edebilirler ancak hakiki, sahih ve ıslah edici gerçek iktidarı ellerinden kaçırmış olurlar.
Müslüman aydının istikamet zaafı içine sürüklenmesi halinde bu durum davetin muhataplarına da yansıyabilecektir. Şöyle ki davetin muhatabı olan kitlelerin İslâmi hakikatleri bulmaları engellenmiş olacaktır. Öyle ki belki de ıslah yerine kafaların karışmasının yolu açılacak; düşünceler, davranışlar flulaşacak, sapmalar olacak, tercihler belirlenirken hak-bâtıl karışımı bir yol izlenecektir. Oysa Müslüman aydına düşen; davetin muhataplarını dikkate almak, her koşulda vahyin mesajını ödünsüz bir biçimde sürekli gündemde tutmaktır.
Müslüman aydının iktidarla organik ilişki içine girmesinin bazı nedenleri olabilir: Bunlardan birincisi, sistem içi değişim sürecinde iktidardaki siyasal kadroyu kendilerine yakın bulmaları; ikincisi, onlarla zaman zaman görüşmeler yapıp toplantılar düzenlemeleri; üçüncüsü, söz konusu siyasal kadrodan öncekilerin, başta tesettür olmak üzere İslâmi hayat tarzına, İslâmi olan her şeye karşı düşmanlık beslemeleri ve hâlihazırdaki siyasal kadronun en azından İslâm’a ve Müslümanlara karşı bir düşmanlığının bulunmaması; dördüncüsü, hâlihazırdaki siyasal kadro sayesinde öncekilerin baskı ve zulmünden kurtulmuş olmakla birlikte despot, vesayetçi, darbeci İslâm düşmanlarının yeniden iktidara gelme ihtimalinin olması ve bu nedenle de onların hâlihazırdaki siyasal kadroyu yıpratıp devirmek için çaba gösterdiklerine inanılmasıdır.
Bu saptamaların kısmen doğru olduğu söylenebilir. Gerçekten de geçmiş dönemlere göre görece bazı olumluluklar vardır. Yine eski darbeci vesayet sürecine dönülmesi riski de yok değil. Ancak bunlara bakıp özgün İslâmi düşünceyi ve duruşu önemsemeyerek, tevhidi mücadele stratejisini ve ilkelerini erteleyerek ya da terk ederek söz konusu görece iyileşmeyi bir aşama olarak kabul edip sisteme eklemlenmek kabul edilemez.
Sisteme eklemlenmek giderek başka olumsuzlukları da getirecektir belki de. Hele de yanlışlar karşısında susmak… Başkalarına yapılan zulmü adeta “vur abalıya” dercesine onaylamak… Aşağılanmaya, azarlanmaya tahammül etmek, yalan söylemek zorunda kalmak…
Eleştirmemek ya da sözde eleştiriler… Güçsüz, bir amaca yönelik olmayan… Durumu idare etmek adına… “Ne şiş yansın ne kebap” anlayışıyla… Belki de adet yerini bulsun diye… Ya da eleştirinin önünü kesmek için eleştiriyormuş gibi yapmak…
“Birlik zamanıdır!” diyerek dikkate alınmak için uğraşmak… Ekrana çıkmak için olmadık yolları denemek, kendilerinden söz edilmesi veya bir yazılarının yayınlanması için yırtınmak… Ötede bir yerde bırakılmış, terk edilmiş, unutulmuş, adı anılmayan, çağrılmayan durumuna düşülebileceği endişesiyle görünür olmaya çalışmak, bayatlamış sloganlarla bağırıp çağırmak…
En emin yol sorunsuz, uyumlu, sessiz ve edilgen olmaktan mı geçmektedir? Cezalandırılma, işi kaybetme korkusu mu? Ayrık otu olarak değerlendirilmek, tansiyonu yükselten olarak anılmak, statü kaybetmek, dışlanmak korkusu mu?
Dünyaya genel olarak bakıldığında, ümitsizlik anaforunda var olma mücadelesi verilirken Müslüman aydınların, entelektüellerin, kanaat önderlerinin, sözü dinlenir olanların suskunluğu, nemelazımcılığı, kaçamak tavırları dikkatten kaçıyor değil. Kendini fark edemeyenlerin etrafında olup bitenleri fark etmesi, dönen oyunların şifresini çözmesi mümkün mü? Toplumsal sorunlarla ilgilenmeyen, kafa yormayan, üstüne çamur sıçramasın diye insanlardan uzaklaşanlar ne kadar aydın olabilirler? Dinin şekil boyutunun ötesine uzanamayan, temel dinamiği kavrayamayan birilerinin kendilerini aydın olarak tanıtması neyi değiştirir ki? Bir usulü, sabitesi, kırmızı çizgisi, olmazsa olmazı yoktur onların. Suskun, edilgen, pısırık… Güç karşısında ezilen, kişiliklerini güce teslim edenler… Kadrolu ya da kadrosuz… Yarınından ümidini kesmiş… Kendini aşamayan… Bunlar mı aydın?
Vicdan, ahlâk gibi temel kavramları kullanarak sürekli kendilerini temize çıkarmaya çalışanların özeleştiri yapmamaları düşündürücüdür doğrusu. Kendilerini aklamak için harcadıkları enerjinin yarısı kadar kendilerini tanımaya ve gerçeklerle yüzleşmeye harcamış olsalardı topluma daha yararlı olurlar, köle ruhluluktan kurtulurlardı belki.
Daha fazla gecikmeden bir şeyler yapılmasını, birilerinin harekete geçmesini istiyor Müslümanlar. “Ne yapalım, bu makina bu insanı üretiyor.” demek kolaycılığa kaçmaktan başka bir şey değildir. Söylenmesi gereken cümleyi herkes karşısındakinden bekliyor. Kekeme bir dille anlamlar üretmek, siyasetler geliştirmeye çalışmak, sorunlara günü kurtarmaya yönelik geçici çözümler aramak hangi masum nedenlerle anlaşılabilir ki? İslâmi sistem umut olmaktan çıkarılmak ile karşı karşıyadır. Bunun sorumluluğunun büyük bir kısmı sistem içi iktidarlara eklemlenip bağımsız İslâmi kimlikli yapı oluşturamayan, muhalif bir konum belirleyemeyen, model ve umut üretemeyen Müslüman aydınlarındır.
Bazı Müslüman aydınların bâtılın gri tonlarını benimsemeleri savrulmadan başka bir şey değildir. Oysa Müslüman aydınlardan beklenen İslâm’a davet sorumluluğunu taşımaları ve istikameti koruyarak örneklik teşkil etmeleridir. Gri tonları aydınlık sanarak hakikate ulaşamayan kitlelerin yanılmasında Müslüman aydınların yanıltıcı rollerinin etkisi büyüktür. Bu nedenle öncelikle “Müslüman aydın” olarak adlandırılanların kendilerini bulmaları yolunda yeni bir sürece hazırlanılması gerekir kuşkusuz. Aksi halde bu kesim sahip olduğu kültür ve düşünce yapısı ile kurulu sistemlerin ”Truva atı” rolünü oynamaktan başka bir işe yaramayacaktır.
İlgili Yazılar
Düşünmeyi Erdeme Kavuşturmak Üzerine Bazı Uslamlamalar
Düşünceler, insanın yalıtılmış bir hal ve soyutlukla beraber edindiği kazanımlarmış gibi görünmektedir. Düşünen kişinin ise öylece durduğu ve düşünmekten öte bir adım atamadığı söylenmektedir. Aslında haksız değiller. Düşünme fiilinin kendisindeki o düşüş tonlaması hep bir insanın kendi içinde olan bir hali resmetmektedir.
“İnsan”ın Yapısal Dönüşümü: Teo-Kadercilikten Biyo-Kaderciliğe
Dinlerin büyük çoğunluğunun temel paradigması insanın yaratıcısına kulluk etmek için dünyaya gelmiş olmasıdır. Yani hayat, teleolojiktir/erekseldir/amaçsaldır. İnsanın var olmasının dinler açısından ilâhî bir amacı vardır. Bu da en genel anlamıyla kulluk etmektir. Kulluk nasıl yapılır sorusuna, ibadet etmekten adaletli davranmaya, işi ehline vermekten tevhidî bir itikada sahip olmak gibi onlarca cevap verilebilir. Özellikle İslâm teolojisi bağlamında düşünülecek olursa; insan, -farklı mezheplerde çeşitli yorumlar olmakla beraber- irade sahibi, tercih yapabilen, özgür bir varlıktır.
Felsefe Tarihinin Zakkum Ağacı: Öjenizm
“[…] her iki cinsin de en iyilerinin en fazla, en kötülerinin de en az çiftleşmeleri gerekir. Ayrıca en kötülerin değil, en iyilerin çocuklarını büyütmeliyiz ki sürünün cinsi bozulmasın.”
M. Said Çekmegil’in Diyalektik Yöntemi ve Eleştiri Ahlâkı
Bizim tetkiklerimiz, araştırmalarımız da tenkide tabi tutulmadan geçilmesin. Bu konuda dikkatli bulunmaya çalıştığımız hâlde, farkında olmadan hata yaptığımızı görüp anlarsak, onları kendimiz bile hoş görmüyoruz ve hoş görülmeyerek ikazlar yapılmasını –Allah rızası için- bekliyoruz.
İncelemelerimizdeki doğrular, yücelerden yüce bulunan El-Âlim’dendir. O’nun sevgili Resûlü’nün bereketli tebliğlerindendir. Bilmeyerek yaptığımız hatalar, anlamayarak düştüğümüz yanlışlar, farkına varmadığımız bütün aksamalar, görülürse, onlar bize aittir, kabul edilmemesi, reddedilmesi gerekir.
Kaçıncı Sanattır Müzik
Büyük insanlık kalabalığının tarih boyunca boy gösterdiği tutuculuğun en çok sanat olayı bahsinde ortaya çıktığı bilinmektedir. Yobazlar bazen sanatın herhangi bir dalını kullanarak öteki türlerine ve tiplerine muhalefet ederken bazen de doğrudan doğruya herhangi bir sanat dalını yasaklamaya, karalamaya, kötülemeye çalışarak icraatlarını sürdürmüşlerdir. Bu tutumun en vahim yanı kanaatimce din kisvesi altında yapılmış olmasıdır; en tehlikeli hali de budur.