İnsan var olduğu andan itibaren kendini arayış, varlığını sorgulayış, kâinattaki oluşumun nasıllığını ve nedenselliğini araştırma, bilgiye vâkıf olabilme gayreti ve yorumlama çabası içinde olmuştur. Kendisi ve kâinatın yaratılışı hakkında bir ilim edinebilmenin aslî kaynaklarından birisi ise yerkürede ikâme edilen, tüm yaratılmışlarafarklı vakit ve zamanlardagönderilmiş olan din ve o dinin yasalarını içeren kutsal kitaplardır. Zîra insan, tüm cihetiyle olmasa bile, vahyedilenin haricinde kısmen müphem olan yaratılış unsurunu sathi müşahede yoluyla anlamlandırabilmesi ve kavrama yetisi tahdid edilmiş salt bir akıl ile oluş’u bir bütünlük içinde yorumlamaya çalışması tecessüs etmekten öteye gidemeyecektir (İsra,17/85). Buna binaen Tevrat’ın aksine Kur’ân’da müstakil bir konu başlığı altında yer almayan, tafsilat ile tarihselleştirilmeyen yaratılış kıssası, fer’i bir mevzu olarak tevhid ve meâd konu başlıklarının altında muhtelif nâslarda zikredilmekte ve yaratılışın aslî gayesi hatırlatılmaktadır. (Zariyat, 51/56) Zira Kur’ân, yaratılış konusundaki bilgileri maddeler halinde tebyin etmek yerine, yaratılışa sebeb olan gayeyi ön plana çıkarmıştır. Bu sebeble modernist bir aklın salt bilimsel veriler almak maksadıyla Kur’ân nâslarında yaratılış mevzusu hakkında bilgi edinmeye çalışması fonksiyonel bir tahkik boyutuna ulaşamayacak ve oldukça yüzeysel kalacaktır.
Giriş
Geçmişten günümüze kadar olan zaman diliminde geçmiş dinlere, kültür sistemlerine, mitolojik tasavvurlarına baktığımızda, Allah, insan ve evren üçlemesi üzerindeki ilişkiler, evrende hâkim olan düzen, evrenin ilk oluşum ve gelişimini başlatan kuvve-i muharrike, bu kuvveye binâen yaratılış süreçleri muhtelif analizler ve inanışlar üzerinde şekillenmiştir. Bu inanışların şekillenmesinde, içinde bulunulan çağın ve inanışların, o çağda oluşturulmuş ve oluşmuş aklın etkisinin yadsınamaz olduğu bir hakikattir. Bu sebeble kendisini, varoluşunu anlamlandırabilme gayreti içindeki her insan, ya içinde bulunduğu kültürün etkisi ile şekillenecek ya da Tanrı’nın takdir ettiği oluşmuş aklı “akl-ı mukevvin” kulllanarak vahyedilmiş hakikati, kendisine vahyedildiği şekliyle ideolojik öğretilerin yönlendirmesine ihtiyaç duymadan, salt buyruğu esas alarak pratiğe, eyleme ve ibadet biçimine aktarabilecektir. Bu minvalde vahye dayalı kutsal kitaplar olması hasebiyle Tevrat ve Kur’ân ekseninde, vahye mündemiç yaratılış konusuna Tevrat’taki yaratılış kıssası ile başlamak, akabinde Kur’ân perspektifinden neticeyi ortaya koyabilmemiz açısından daha da önem arzedecektir.
Yaratılış gibi Kur’ân’da tafsilata mahal verilmeden tebyin edilen, lâkin mitolojik olgular sebebiyle münbitleşen bir konu hakkında bir şeyler söylemeye çalışmak, çok yönlü, uzun soluklu çalışmalar yapmaya sevk ediyor olsa bile, bu çalışmanın Kur’ân ve Tevrat metinleri arasında “yaratılış” konusunda küçük çapta bir mukayese olduğunu beyan etmek, makalenin boyutunu sınırlandırma ve mütelakkinin ne ile karşılaşacağını tavzih etme açısından daha sahih olacağı kanaatiyle ve aynı zamanda yaratılış kelimesinin Kur’ân nâslarında yaklaşık olarak iki yüz yerde kullanılmış olması, bu kavramı sahih anlamlandırabilme açısından etimolojik kökenine iltifat edilmesi gerekliliğine değineceğiz. Bu sebeble makalenin metodik çerçevesi, ideolojik bir analizden daha ziyade epistemolojik araştırmaya, Kur’ân ve Tevrat perspektifinden yaratılış kavramına değinerek, evrenin yaratılışı, Âdem’in yaratılışı, Cennet’ten düşüş ve insanın yaratılışı olmak üzere üç hususu konu alan bir çalışma olacaktır.
KUTSAL KİTAP’TA YARATILIŞ PARADİGMASINA KUR’ÂN EKSENİNDE BAKIŞ
Tevrat’a, İbranice’de “Torah”, Aramca’da “Orayta”, Yunanca’da “Pentateuch” ve “Nomos” isimleri verilmektedir. Yunanca “Pentateuch”, İbranice “Beş Kitap” anlamındaki “Hamişa Humaşim”in karşılığıdır. “Nomos” ise, “Torah” karşılığı olup “Kanun” demektir. “Pentateuch” ismini ilk defa, MS III. asırda, Hıristiyan Kilise Babası Origen kullanmıştır. Bu isim daha sonra Batı dillerinde Tevrat için özel isim olarak kullanılmıştır.[1]
Torah; “atmak, ateş etmek” anlamındaki “Yarah, y-r-h” illetli sülâsî fiilinin “Hif’il” kalıbından olan “Horah”dan türetilmiş müennes bir isimdir. “İşaret etti, emretti, öğretti” anlamlarına gelen “Horah”dan müştak “Torah”ın lügat anlamı, “eğitim, öğretim ve doktrin”dir.[2]
Torah kelimesi ile Töre kelimesi arasında bir benzerlik[3] olduğu iddia edilmişse de bunun ne derece ilmi bir tez olduğu ayrı bir konudur.[4]
Tevrat kelimesinin kökü Arap dilcilerine göre “verâ” fiilidir.[5] Buna karşılık bir kısım âlimler Tevrat lafzının Arapça olmadığını ve kelimeye Arapça temel bulmaya çalışmanın gereksizliğini vurgulamıştır.[6] Muhammed Hüseyin Tabâtabâî bu lafzın İbranice’den geldiğini belirtmiştir.[7] Son dönem dilcilerin çoğu Tevrat’ın İbranice “Torah” kelimesinin Arapçalaşmış şekli olduğu kanaatindedir.[8]
Bazı modern araştırmacılar ise Tevrat’ı, İbranice-Aramice melez bir kelime diye nitelendirmektedir.[9] Yahudi geleneğinde Tevrat “öğreti, doktrin, kılavuz, teori, hüküm, kanun, din” gibi anlamlar taşımaktadır.
Tekvin; İbranice adı “Bereşit”tir. Kitap “Başlangıçta” mefhumuna delalet eden bu ismi ilk kelimesinden almıştır. Yunanca “Genesis” (Tekvin) ismi ise, Kitabın baş kısmında yer alan yaratılış kıssasından gelmektedir.
Kur’ân’da yaratılış lafzı için ise; “ibdâ’, inşâ, tasvîr, fatr, sun’, ca’l, tesviye” gibi mastarlardan türetilmiş birden fazla kelime kullanılır.[10] Yaratılış ile ilgili en sık kullanılan kelime, “halq” mastarı ve ondan neş’et eden türevleridir. Arap Dilinde “halq” kelimesi, düzgün şekilde düzenlemek, planlamak, bir şeyden yeni bir şey meydana getirmek mânâlarında kullanılır.[11] Dinî terminolojide “halq” lafzı Allah’a izâfe edilerek kullanıldığında “yoktan var etmek” mânâlarında kullanılmış olmasına nazaran kadîm Arap Dili köken sözlüklerinde kelimenin aslının “takdîr, takdîr el-mustekîm” olduğu görülür.[12] Kur’ân’da bazı ayetlerde “halq” kelimesi ile “takdir” kelimesinin aynı ayetin içerisinde birbirinin akabinde kullanılmış olması, bu iki kelimenin mânâ itibariyle aynı mefhumu kapsıyor olduğuna işaret eder.[13] Keza, el-Isfehânî, “Arapça’da ‘min’ edatının kullanılması hasebiyle” bir şeyi bir şeyden yaratmak mânâsının olduğunu da birçok ayetle delillendirmiştir.[14] Ayrıca “halq” kelimesi, olmayan bir şeyi var etmek mânâsında kullanılacak ise, o takdirde kelimenin sadece Allah için kullanılacağını Nahl suresinin 17. ayetiyle delillendirmiştir. Bu meyanda Fahrettîn er-Razî’nin “takdir” lafzını, “bir şeyi belli bir ölçüye göre oluşturmak” diye tarif etmiş olması, “takdir” lafzının Tükçe’de, “doğru düzgün şekilde belirlemek, ölçüp biçmek, düzenlemek” şeklinde karşılanabileceğine delalet eder.[15]
İki kutsal kitap da “yaratılış” lafzının etimolojisine değinildikten sonra Tevrat “yaratılış” kıssasına kronolojik bir sistem kullanarak kozmosun yaratılışı ile başlar:
A) BİRİNCİ HUSUS: KOZMOSUN YARATILIŞI
Yahudiliğe göre Tevrat’ın 5 kitabının kelime kelime Yehova (Yahve) tarafından bildirilmiş, Tanrı kelamı olduğuna inanılan[16] Musa’nın birinci kitabı olan Tekvin kitabının ilk cümlesi, “Başlangıçta ‘bereşit’ Allah gökleri ve yeri yarattı.“[17] ifadesiyle başlar. Bu başlangıç, başka bir deyişle yaratılış, ilk olarak yaratma fiilinin göklerden ve yerden başladığına “bereşit” sözüyle işaret etmektedir. Göklerin ve yerin altı günde yaratıldığına işaret eden Tekvin metni, bu altı günde tek tek hangi şeyin yaratıldığını tafsilatlı bir şekilde beyan eder. Birinci günde; ışığı ve geceyi, ikinci günde; gök kubbeyi, üçüncü günde; yerküreyi ve üzerinde bulunan denizler, ağaçlar ve otları, dördüncü günde; güneş, ay ve yıldızları, beşinci günde; karada, havada ve denizlerdeki tüm canlıları, altıncı günde ise; kendi suretine benzeyen insanı erkek ve dişi olarak yarattıktan sonra, Tanrı; “semereli olun ve çoğalın ve yeryüzünü doldurun ve onu tabi kılın”[18] diye, onları mübarek kılarak çoğalmaları talebinde bulunup, yeryüzündeki her şeye hükmederek yaşam sürmelerini telkin eder.“ ve Allah yaptığı her şeyi gördü ve işte çok iyi dedi. Ve akşam oldu sabah oldu altıncı gün”[19] sözüyle altıncı günü bitirir.
Gökler ve yer ve bu ikisinin içindeki her şey itmam olunduktan sonra Allah yedinci günü mübarek kılıp takdis eder, yarattığı her şeyden yorulmuş olması sebebiyle yedinci günde istirahate çekilir.[20]
Kur’ân ekseninde kozmosun yaratılışına mündemiç olan ayetlere iltifat edersek, göklerin ve yerin altı günde yaratıldığını, sonra arşa istiva ettiğini[21] yedi kat göğün bir uyum içinde yaratıldığını,[22] geceyi gündüze, gündüzü geceye bağlayıp kattığını,[23] güneşi ziyâ, ayı nur kıldığını ve senelerin sayısını ve hesabını bilmemiz için menziller takdir edildiğini,[24] güneş ve ayın bir hesap ile olduğunu,[25]gecenin, gündüzün, güneşin ve ayın insanın hizmetine verildiğini, insan için yerkürede renk renk bitkiler takdir edildiğini[26] herhangi bir kronolojik sıralamaya tâbi tutulmadan, muhtelif surelerin farklı ayetlerinde yer aldığını müşahede ederiz. Daha öncede belirttiğimiz üzere Kur’ân’ın bu üslubu, tarihsel bir bilgi vermek değil “düşündürmek, tefekkür ettirmek”tir.
Tevrat ve Kur’ân nasları arasında “altı günde yaratılma” bahsinde zâhiren bir mutâbakat varmış gibi gözükse de, bu benzeyiş fer’i bir teşbih olup usulde birbirinden ayrılmaktadır. Antropoformik ifadelerin sıklıkla yer bulduğu Tevrat’ta, insanlar için oluşturulan “izâfi” günler kullanılarak sırasıyla zikredilmiş, Kur’ân’da ise yaratılış bahsindeki “yevm, gün” ifadesi mutlak bir kavram olarak tasvir edilmiştir. Zîra, Kur’ân nâslarında “yevm” lafzının farklı kullanışları“ Gökten yere kadar bütün işleri o düzenleyip yönetir, sonra da sizin saydıklarınızdan bin yıl kadar olan bir günde O’na yükselir.”[27] bunu kuvvetlendirir niteliktedir. Tevrat’ta her şey yaratıldıktan sonra Tanrı’nın yedinci günde istirahat etmesi, Kur’ân’da “biz gökleri ve yeri altı günde yarattık ve bize bir yorgunluk dokunmadı”[28] ayetiyle birebir tezat teşkil etmektedir ve hâlihazırdaki Tevrat metninin vahiy kaynaklı olduğu tezini de çürütmüş olur. Araf suresi, “gökleri ve yeri altı günde yarattıktan sonra arşa ‘istiva’ etti” 54. ayetindeki “istiva” lafzıyla, “istirahat” kelimesi arasında bir alaka kurmaya çalışmak ise delili olmayan bir tezdir ki, naslar kendi içerisinde “bir yorgunluk dokunmadı” lafzıyla çelişmiş olur.
Tekvin’in ilk Bab’ı evrenin yaratılışının son günü olan altıncı gün bahsinde, insanın yaratıldığı yer alırken, İkinci Bab’ın 5. ayetinde “ve henüz yerde bir kır fidanı yoktu… ve Rab Allah yerin toprağından adamı yaptı”[29] sözüyle ilk yaratılan şeyin “adam, insan” olduğu zikredilir ve buna binaen Tevrat’ta iki tane birbirinden muhtelif yaratılış kıssasının birbiriyle çeliştiğini görürüz. Zîra “ilk yaratılan kozmos mudur, yoksa insan mıdır?” suali herhangi bir zorlayıcı düşünme eylemi gerektirmeden akıllarda soru işareti bırakmaktadır. Bu ihtilafa sebeb olan şey ise birbiriyle muhteva bakımından da farklılık gösteren “Elohist” metni ile “Yahvist” metni arasındaki farklardır.[30] (Yahvist metin MÖ 950 yıllarında, Elohist metin MÖ VIII. yüzyılda, Ruhban metni ise MÖ 400’lerde yazılmıştır.[31])
Altıncı ve yedinci gün meselesinde dikkati çeken diğer şeylerden bir tanesi de Yahudiler’in Tevrat’ında, Tekvin Bab 2/2 “Allah yaptığı şeyi yedinci günde bitirdi” cümlesi, Samirî [Samaritan] Tevratı’nda “altıncı gününde bitirdi” şeklinde yer almaktadır. Netice olarak, İnsanın yaratılışı Elohist metinde son güne bırakılırken, Yahvist metinde ilk olarak geçmektedir ki salt bir okuma ile Tevrat’ın bir değişimi hâiz olduğu sezilebilmektedir.
B) İKİNCİ HUSUS: ÂDEM’İN YARATILIŞI
Kozmosun yaratılışından sonra Tekvin’in ikinci yaratılış konusu Adam’ın (Âdem) yaratılması bahsidir. Tanrı, İbranice’de “erkek, adam, koca/eş” kelimelerinin karşılığı olan “iş”i, yerin toprağından, burnuna hayat nefesini üfleyerek erkek ve dişi olmak suretiyle kendi suretinde yaratır. Yerkürede içinde hayat ağacı, iyilik ve kötülüğü bilme ağacının da olduğu “Aden” isminde bir bahçe inşa eder ve Adam’ı o bahçeye koyar. Bahçenin her ağacından istediğini yiyebileceğini, lâkin “iyilik ve kötülüğü bilme ağacı”ndan yememesi hakkında uyarır, yediği takdirde ise öleceğini söyler. Tanrı her canlıyı topraktan yaratır ve Adam’ın bu yaratılmış varlıklara ne isim koyacağını görmek için Ona getirir, Adam ne ile isimlendirdiyse o varlığın ismi tesmiye edilen ad olur. Adam’ın yalnız olmasından hoşlanmayan Tanrı, Adam’a göre uygun bir yardımcı yapacağını söyler lâkin uygun bir yardımcı bulamaz. Bu sebeble Adam’ın üzerine derin bir uyku verir ve onun kaburga kemiğinden bir kadın yaratır ve Ona getirir. Adam, “şimdi bu benim kemiklerimden kemik ve etimden ettir, buna nisa ‘işa’ denilecek çünkü o insandan alındı. Bunun için insan anasını ve babasını bırakacak ve karısına yapışacaktır ve bir beden olacaktır.” der. Her ikisinin de “karı ve koca” ve “çıplak” oldukları vurgusu ile utançlarının olmadığını beyan ederek ikinci yaratılış nihayete erer.[32]
Kur’ân’da ilk insanın yaratılışı, Rabbin Melekler ile olan diyaloğu ile başlar ve onlara hitaben “yerkürede bir halife yaratacağım” diye haber verir. Melekler Allah’a: “Biz seni ta’zîm ve takdis edip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birilerini mi yaratacaksın?” derler. Allah: “Sizin bilemediğiniz şeyleri bilirim.” tabiri câiz ise susturucu bir sözle diyaloğu itmam eder. Âdem’i topraktan yarattıktan sonra isimlerin hepsini öğretir ve Meleklere Âdem’e secde etmelerini emreder, İblis’in haricinde hepsi Allah’ı takdis ederek Âdem’i selamlarlar. Âdem ve eşi (benzeri) Cennet’e yerleştirilirler ve zalimlerden olmamaları için işaret edilen ağacın meyvesine yaklaşmamaları emredilir ve kıssa malum olduğu üzere şeytanın aldatması ile devam eder.[33]
İki kıssanın umumiyetini kapsayıcı bir niteliğe dönüşemeyen teşbih; Âdem’in topraktan yaratılması ve cüz’en de olsa varlıkların isimlerini bildirme hususunda sınırlı kalmıştır. Kur’ân, insanın yaratılacağını Melekler’e haber vermesiyle başlamış olmasına nazaran Tekvin’in yaratılış kısasında Melekler’in varlığına delalet eden herhangi bir belirtiye rastlanılmamaktadır. Kısmen zıtlık arzeden taraf ise, Allah’ın, Âdem’e isimlerin hepsini bildirdikten sonra Âdem’in isimleri haber vermiş olması, Kur’ân’da “ʿa-l-m”sülasî fiilinin rubâî masdarı “tâʿlim” olan vezni ile belirtilirken,[34] Tevrat’ta bu minvalde bir söyleme değinilmeden “ne ad koyacağını görmek için”[35] sözü, mânâ itibariyle Âdem’in isimler bildirilmeden haber verdiğine işaret etmektedir.
Naslar arasındaki ikinci ihtilaf ise, Tevrat’ta “ve Rab Allah şarka doğru Aden’de bir bahçe dikti”[36] metni, Âdem’in yerkürede yaratıldığına birebir işaret ederken; Kur’ân’da “inin, h-b-t”[37] fiili ve inişin “arz, yerküre”de tahsis edilmiş bir karar yerinde vuku bulacağına işaret edilmiş olması, her ne kadar “h-b-t” fiilin Bakara ve Hud[38] suresinde geçen “bir yerden başka bir yere nakil” mânâsında kullanılmış olmasına rağmen, yeryüzünde değil de başka bir âlemde yaratılmaları da muhtemel olabilir. Zira “h-b-t” fiili, “yukardan aşağıya olan bir iniş” mefhumunu kapsayan “n-z-l” fiilinin müradifi, eş anlamlısıdır. Bu iki fiil arasındaki fark ise, Allah’ın kendi izzetine izafet ettiği yerlerde, misalen melekleri, Kur’ân’ı, yağmuru indirişini “n-z-l” fiiliyle tasvir ederken; buna mukabil insan hakkında onun küçüklüğünü “istihfaf” beyan ederken “h-b-t” fiilini kullanmış olduğunu görürüz. Diğer bir ihtilaf da Tevrat’ta “iyilik ve kötülüğü bilme ağacı”ndan yenildiği takdirde mutlak bir ölümle takyit edilmiş olması ki, bunun karşılığında Kur’ân’ın anlatımında sadece zalimlerden olursunuz uyarısı tahsis edilmiştir. Ağaç lafzının el takısı ile marife “malum” gelmiş olması, ağacı herhangi bir ağaç olmaktan çıkarır ve sanki mecazi bir anlam taşır niteliğindedir, ki bu da Allah’ın koymuş olduğu sınırı belirtmek için kullanılmış olması muhtemeldir. Ağaç, sadece emre ittibâ edilmesi gerekliliğini ön plana çıkaran bir sembol olarak nitelenebilir. Yaratanın “iyilik ve kötülüğü bilme ağacı” inşa edip sonra da yarattığı insanı ölümle tehdit ediyor olması, yarattığı insana düşman ve onunla bir mücadele içindeymiş izlenimi vermektedir. Kur’ân’da “zalimlerden olursunuz” ile tasvir edilen ise, Cennet’te herhangi bir mesuliyet, sorumluluk yüklenmeyen insanın tembihe dikkat etmediği takdirde sorumluluk ile karşılaşacağına işaret etmektedir. Zîra kadîm Arap dilcilerin “z-l-m” filini, “bir şeyi noksanlıkla ya da fazlalıkla ‘veya yapılması gereken vakitte yapmayı terk ederek’ kendisine tahsis edilen yerin haricinde başka bir yere koymak/ başka bir yerde yapmak.”[39] mânâlarında kullanmış olduklarını görürüz. Mesela; süt vaktinde içilmediği zaman “tuluma zulmettim” denilir, bu halde “süt mazlum” olmuş olur.[40]Buna binaen bir şeyi eksik veya fazla yaparak veya yapılması gereken yerde yapılmaması kişinin kendisine zulmetmiş olmasıdır denebilir.
Bir başka ihtilaf da Tevrat’ta her kır hayvanının ve göklerin her kuşunun topraktan yaratılmasına[41] mukabil; Kur’ân’ın, canlı olan her şeyin sudan yaratıldığını[42] beyan etmesidir.
Kadının Âdem’in kaburga kemiğinden yaratılması ise Kur’ân ile zıtlık teşkil eden unsurlardan biridir. Yahudi yaratılış teorilerinin kadının aleyhine gelişecek bir duruma, dönemin tarihsel dokusundan mülhem tahrifatlarla kadını muhtelif biçimlerle kategorize edip tarihsel mahkûmiyete sevk edecek söylemin başlangıcının bu metin olduğu söylenebilir.
Bu minvalde, Nisa suresinin ilk ayetinin “sizi bir nefsden yaratan ve ondan da eşini yaratan”[43] mealindeki ayeti, Arap dilcilerin “nefs” kelimesini “ruh veya öz” olarak değerlendirmelerine binaen, sizi bir ruhdan veya sizi bir öz’den yaratan, aynı özden de yani topraktan eşini (benzerini) yaratan mânâsında da yorumlanabilir. “Nefs” kelimesinin birçok mânâya delâleti “ruh, kan, zât, cevher, asıl, hakikat, ayn”[44] sebebiyle görüş farklılıkları zuhur etmiştir. Nefs kelimesini muşahhaslaştırıp “şahs” mânâsını verenler Havva’nın Âdem’den yaratıldığı görüşünü benimserlerken, farklı anlamları içinde barındıran nefs kelimesinin bu şekilde bir mânâya delalet etmemesi de kuvvetle muhtemeldir ki, insanın yaratılış aşamalarının zikredildiği ayetlerde çoğul şahıs zamirleri kullanılarak kadın ve erkeğin ayrı ayrı maddeden ayrı mekânlarda yaratıldığına herhangi bir işaret edilmeksizin birbirini te’yid eden birçok ayette “topraktan yaratıldığı” belirtilir.[45] İnsanın başlangıç maddesinin topraktan olması ve Havva’nın yaratılışına dair herhangi bir tafsilata yer verilmemesi, onun da topraktan yaratıldığına işaret edebilir. İlk insanı topraktan yaratan diğerini de yaratmaya muktedirdir elbet.
Tekvin’de geçen her ikisinin de çıplak olarak tasvir edilmesine mukabil Kur’ân’da böyle bir ifade geçmez, aksine “gizli olan yerlerini ortaya çıkarmak”[46] ifadesinin mânâya delaleti belirtilmeyen bir şeyin olmadığı mefhumunu kapsayabilir.
C) ÜÇÜNCÜ HUSUS: CENNET’TEN DÜŞÜŞ VE İNSANIN YARATILIŞI
Ve üçüncü husus olan Cennet’ten düşüş kıssası, Tevrat’ın ifadesiyle kutsanmışlıktan lanetlenmişliğe, hâkimiyetten mahkûmiyete; Kur’ân’ın ifadesiyle, mesuliyetsiz bir yaşamın yerini sorumlu olunan bir hayata devretmesi.[47]
Tevrat’ta Cennet’ten düşüş kıssası, yaratılan varlık biçimlerinin en hilekârının yılan olduğu vurgusu ile başlar ve kadın ile yılan arasında bir diyalog geçer.
Yılan sorar; ‘Allah bahçenin hiç bir ağacından yemeyeceksiniz dedi mi?’ Ölmemek için yenilmemesi gereken ağacın haricinde diğerlerinden yiyebileceklerini söyleyen kadına yılan “katiyyen ölmezsiniz, o ağaçtan yerseniz iyiyi ve kötüyü bilecek ve Allah gibi olacaksınız” der. Kadın doğru olabileceğini düşünüp kendisi yer ve kocasına da verir. İkisinin de gözleri açılır ve çıplak olduklarını görüp incir yapraklarıyla kapatmaya başlarlar. Bahçede gezmekte olan Rab Allah’ın sesini işitip korkarak gizlenirler. Tanrı Adam’a seslenir, Adam çıplak olduğu için gizlendiğini söyler, çıplak olduğunu nereden bildiğini, ağaçtan yiyip yemediğini sorar, bu suâle binaen Adam, “yanıma verdiğin kadın o ağaçtan bana verdi ve yedim” diye cevap verir. Tanrı’nın kadına ne yaptığını sorması üzerine, kadın yılanın aldattığını söyler. Buna binaen Tanrı’nın insan ve yılanı lanetleme süreci başlar, ilk olarak yılana döner “bunu yaptığın için tüm hayvanlardan daha lanetlisin, karnının üzerinde yürüyeceksin, seninle kadının zürriyeti arasına düşmanlık koyacağım ve sen onun topuğuna saldıracaksın” der. Kadının laneti, zahmetinin ve gebeliğinin ziyadesiyle çoğaltılması arzusunun kocasına olması ve kocasının ona hâkim olacağı lanetiyle tel’in edilmesidir. Âdem de, “karının sözünü dinlediğin ve yediğin için toprak senin yüzünden lanetli oldu, ömrünün bütün günlerinde zahmetle ondan yiyeceksin, toprak oluncaya kadar terinle ondan yiyeceksin” diye Tanrı tarafından lanetlenir. Adam, karısının adını tüm yaşayanların anası olacağı için Havva koyar. Tanrı, “işte Adam iyiyi ve kötüyü bilmede bizden biri gibi oldu, şimdi hayat ağacından almasın ve ebediyyen yaşamasın” diyerek Adam’ı Aden bahçesinden kovar ve hayat ağacını korumak için her tarafa dönen kılıcın alevini koyar.[48]
Kur’ân Tevrat’tan farklı bir anlatım sunar. Kur’ân’ın muhtelif surelerinde bir kaç defa geçen bu kıssaya daha öncede değindiğimiz üzere secde etmeyen İblisin Cennet’ten kovulması, tayin edilmiş bir vakte kadar mühlet verilmesi ile devam eder. Cennet’e yerleştirilen Âdem ve zevcine şeytan gizli yerlerini açmak için vesvese verir, “Rabbiniz bu ağacı yalnızca birer melek olmamanız, ölümsüzlüğe kavuşmamanız için yasak etti, ben gerçekten sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim.” der, daha önce vermiş olduğu sözü unutan Âdem ve zevci şeytana aldanır. Allah’ın, “sizi bu ağaçtan men etmedim mi? şeytan sizin apaçık düşmanınızdır diye söylemedim mi?” nidası üzerine, Âdem ve zevci Rab’den bağışlanma talebinde bulunurlar, bunun üzerine “kiminiz kiminize düşman olarak inin” emriyle cennetten çıkarılırlar.[49]
Tevrat’ın cennet’ten düşüş kıssasını ele alış biçimindeki antropoformik ifadelerin çokluğu Tanrı’nın fiillerini, Tanrısal bir hukukun varlığını sorgulatır mahiyette. Kur’ân’da tasvir edilen Tanrı ve ifade ediş formu; totaliter, baskıcı, lanetleyici bir üslubu haiz olmayan, yapılması gerekli uyarıları yapan, seçecekleri şey hususunda tercih özgürlüğünü iki yol göstererek gayesini belirten affedici bir Tanrı’dır.
Tevrat’ta aldatan kişi olarak yılanın tasvir edilmesi, yılanın aldatma gibi bir eyleme, sebebi ve gayesi olmadan yeltenmesi ve aldatmak için kadını tercih etmesi, kadınla yılanın neredeyse eşleştirilmesi, Yahudi teolojisi ekseninde dönen bu öğretilerin kadına bakışını yansıtır nitelikte. Sıklıkla kadın-erkek vurgusuna değinilen metinde Adam’ın kendi idrakini, anlama yetisini, mesuliyetini yok sayıp düşmanlık biçiminde bir vurgu ile “yanıma koyduğun o kadın bana verdi” ifadesiyle aldatılma sebebi olarak kadını ön plana çıkarması ve Tanrı’nın lanetleme sürecinde kadını yılanın hilekârlığına indirgeyerek onunla eş tutmuş olması, lanetleme cezasının en ağırını kadına vererek, Tanrı kendi yasalarını “Karının sözünü dinledin, ondan yemeyeceksin dediğim halde yedin” sözüyle çiğnemektedir. Zîra Tekvin metnine göre Tanrı, erkek ile kadının aynı yasağı beraber işlemiş olmalarına rağmen adalet formunu yerine getirmemektedir. Ve lanetleme esnasında insanın nisyanı sebebiyle işlemiş olduğu hatadan mütevellit olarak toprağın da lanetlenmiş olması, Yahudi teolojisinde Tanrı’nın sıfatlarını sorgulatır mahiyettedir. Tanrı neden sürekli insanla mücadele halindedir? Kutsal Kitap akla mı uyarlanmıştır? Yoksa akıl mı Kutsal Kitab’a tercih edilmiştir? Musa’ya vahyedilen nas bunun neresindedir?
Ve Cennet’ten kovuluş kıssasının sonu olarak Tanrı, iyiyi ve kötüyü bilme ağacından yiyen kendi yarattığı insanı bir tehdit unsuru olarak algılayarak hayat ağacından da yiyip ebedi yaşamasın diye cennetinden kovar.
Cennet’te zaten nehy edilen şeylerden imtina ettiği takdirde ebedî olarak yaşamak için yaratılan insanın yeniden “hayat ağacı” gibi ölümsüzlük bahşedecek olan bir ağaca vâkıf olabilme çabası içinde olacak olması varsayımı da bir varsayım olmaktan öteye gidememektedir.
Kur’ânî üsluba baktığımızda ise Cennet’ten çıkarılış ilahi bir plan dâhilinde gerçekleşmektedir. Rabbin Meleklere “yeryüzünde bir halife yaratacağım”[50] sözü bu minvalde değerlendirilebilir. Hammaddesi topraktan yaratılan ilk insanın cennetten çıkarılmadan önceki süreçlerde mahiyetleri ve cinsiyetleri hakkında açıklayıcı bir betimlemeye, tasvire rastlanmaz. Âdem ilk erkek olarak değil ilk insan olarak tasvir edilmiştir. Âdem’in eşine -ki eşiyle kastettiğimiz benzeri olmasıdır- işaret eden herhangi bir cinsiyet belirtici zamir kullanılmamıştır. Zira Arap dili sözlüklerinde “z-v-c” lafzının birbirine zıt olsun veya olmasın “diğerinin benzeri, çift olan herhangi bir şeyin diğeri” mânâsında bir kullanımı mevcuttur. Zariyât suresinde geçen “biz her şeyden iki çift yarattık” mealindeki ayet de bunu teyid eder mukâbildedir. Çünkü kâinatta yaratılan her şey, cevher ve araz, madde ve suret olmak üzere iki şeyden yaratılmıştır. Mahlûk olan her şeyin yaratıcısına işaret etmesi için yaratılmış olmayı gerektiren terkip “bilişim, cevher ve araz”dan hâli hiçbir şey yoktur.[51] Bu sebeble ayette zikredilmiş olan “zevcuhu” lafzı cinse delâlet etmemekte ve ayette cinsiyete tekâbül eden herhangi bir zamir kullanılmamaktadır. Allah, Âdem ve Havva’ya hitâb ederken veya onlardan bahsederken Arapça’da, hem müzekker hem de müennes için müşterek olarak kullanılan iki kişiye delalet eden zamiri kullanarak, hem cinsiyete delalet etmemesi, hem de birlikte uyarılmaları, birlikte Şeytan’ın kendilerine düşman olduğunu unutuşları, birlikte yasaklanmış ağaca yaklaşmış olmaları konusunda Tevrat’ta kadına biçilen suçun tekil olarak işlenmediğini beyan ederken, Yahudi teolojisi ekseninde Cennet’in kaybedilmesinin müsebbibi olarak tasvir edilen, betimlenen kadını bir hurafeden çıkararak tasvir edilenin aksine işaret etmiştir. Hatta Tâhâ suresinde Şeytan, Âdem’e vesvese vererek “Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacını ve zâil olmayacak bir mülkü göstereyim mi?”[52] mealindeki ayette, Âdem’e tekil zamir ile hitap ediş formu yer almaktadır. Ve hiç kimsenin diğerinin günahından[53] mesul olmayacağı hakikati, Tevrat’taki birbirleri sebebiyle lanetlenmiş olmayı da ortadan kaldırmıştır.
Son olarak Tevrat’ta yaratılış kıssasında insanın yaratılış evrelerinden bahsetmez. Kur’ân’da bu yaratılış aşamaları insanın ilk hammaddesi olan toprak, çamur olduğu vurgusundan sonra “nutfe”ye takdir edilmesi, nutfenin “alaka”ya dönüşmesi, alakanın bir çiğnem et parçası olan “mudğa” ya, mudğanın kemiğe takdir edilmesi, kemiğe et giydirilmesi ve tanzim edilmesi şeklinde aşamalandırılmış olduğu çok fazla tafsilata mahal verilmeden, Allah’ın azametine delil olması kapsayıcılığını vurgulamak için muhtelif ayetlerde zikredilmiştir.
DEĞERLENDİRME
Özetle şöyle diyebiliriz ki; iki kutsal metin mukayesesinde intibaha yönelten şey Tanrı figürünün tasvir ediliş şekilleridir ki yarattığı insanı kendi kudretine, otoritesine tehdit unsuru olarak algılayan ve ölümsüzlüğü keşfetmemesi için daimi bir şekilde onunla mücadele eden ve yarattığını yanıltmaya çalışan, neredeyse müzekker portresine haiz bir Tanrı; diğer tarafta neden yarattığını açıklayan, yol gösteren, kendilerini aldatacak olan şeye karşı uyaran, tercih hürriyetini tahsis eden, hataları affeden bir İlah.
Başka bir husus ise, her ne kadar Kur’ân’da ayrıntıya girilmeden anlatılmış olsa da, evrenin yaratılışındaki benzerlikler ve Âdem’in topraktan yaratılması, Tanrı’nın kendi ruhundan üflemesi gibi bir kısım naslar Tevrat ile benzeşim göstermektedir ki bu insanın bir boyutuyla tîn, balçığa, diğer yönüyle yücelmeye meyilli olan düalist bir varlık olduğuna tekabül eder. Zîra Allah insanı adi bir madde olan balçık ve yüce olan kendi ruhdan müteşekkil iki zıtlıktan yaratmıştır. Tercih ettiği eylemler sebebiyle de ya balçığa, ya da en yüce varlık olan Allah’a meyledecektir.
Ve son söz olarak, Kutsal Kitap metinlerinde bildirilen, vahyedilenin haricinde yaratılışa dair her şeye vakıf olmaya çalışmak mümkün değildir. Çünkü dinin amacı tarihsel bilgiler, bilimsel veriler nakletmek değil; itaatsizlikten sakındırıp itaati emretmek, Allah’ın ibadete layık tek varlık olduğu hakikatini pekiştirmek suretiyle özümsetmektir. Bu sebeble din, soyut spekülasyonlardan, felsefi oluşumlardan, insanın kavrama yetisini aşan bilgilerden bahsetmez, aksine akleden herkesin anlayabileceği, özümseyebileceği açık ve sembolik bir dil kullanır.
[1]Bakî Adam, Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat, Pınar Yay.
[11]el-Mu’cemü’l-Vasît, Kahire Arap Dil Kurumu, Mektebe İslâmiyye,1960, C.1 s.252
[12]Râğıp el-Isfehânî, el-Müfredât fî Garîb el-Kur’ân, Nizâr Mustafa el-Bâzî yayınevi, s. 209; Muhammed bin Yakub el-Feyruzebâdî, el-Kamus el-Muhît, Risâle yayınevi 2005, s. 880,881
Çocuk edebiyatında özerkleşmenin niteliksel karşılıklarını yadsımak yanlış sonuçlara vardırır. Fakat alanı, birincil derecede bağımlı olduğu edebiyat ve çocukluk kavramından ayırmak neredeyse imkânsızdır. Tacettin Şimşek’in dikkat çektiği üzere çocuk edebiyatı, her şeyden önce bir edebiyattır. Bu nedenle edebiyat için geçerli olan değerlendirmelerin ve kıstasların ancak çocuk ölçüsünde özel bağlamlarla anlaşılabileceği boyutlar söz konusudur. Bu durum, tam da çocuk olmaklığın barındırdığı özelliklerle bir denkleşmeye işaret eder.
İnsan, kulluk yani verili yetenek ve kapasitesi gereği kendisine tahsis edilen görevleri icra etmek için yaratılmıştır. Kulluk ise ‘söz dinlemek’ demektir. Nitekim Yüce Allah’a göre, ‘her türlü sözü dinleyip en iyisine uymak’, erdemine vurgu yapan: “…Çünkü onlar, çeşitli sözler duyar, farklı görüşler dinler; ama onların en güzeline, Allah’ın sözüne uyarlar…” tespiti, aklı başında olan insan için en değerli kulluktur. Bu kulluğun gösteri alanı ise dünya hayatıdır. Yine bu hayatın en güzel gösterisi de ibadet ve adalettir.
Sosyolog Zygmunt Bauman ise mutluluk konusuna oldukça farklı bir noktadan yaklaşır. Ona göre “mutluluk, dertsizlik değil; dertlerle mücadele edebilme gücüdür. Mutluluk, sorunların yokluğu değil, onlarla yüzleşip onları aşabilme cesaretidir. İnsan hayatı hiçbir zaman tamamen huzurlu değildir; ancak anlamlı bir mücadele sürdüğü sürece ‘mutlu bir yaşam’dan söz edilebilir.”
Hukukun bulunduğu yeri, ne olduğunu ve neye hizmet ettiğini anlamak için cesur sorular sorulmalıdır. Verilecek cevaplar bizlere zarar verse dahi. Hukuk, adil bir düzen yaratmak için var ise, adalet acı da olsa talep edilebilmeli. Ancak geçen zamana bakıldığında; gücü elinde bulunduran erk, hukuku kontrol etmiş ve hukuk ile kendi menfaatleri çerçevesinde toplumu şekillendirmiştir.
Dolayısıyla gerek âyetlerin gerekse rivâyet malzemesinin dinî irşad ve öğretim faaliyetleri ya da akademik araştırmalarda kullanılabilmesi için bir tetkik sürecinden geçmesi gerektiği açıktır. Bu dikkate alınmadan yapılan iktibaslar, ilgili metinlerin ihtiva etmediği, maksadı aşan çok sayıda açıklamaya (tefsir) ve yorumlamaya (tevil) kapı aralamakta, sonuç olarak “Kontrolsüz Nas Kullanımı” diye isimlendirmeyi tercih ettiğimiz tablo ortaya çıkmaktadır. Buna göre “Kontrolsüz Nas Kullanımı”: Bir nassın ilmî tetkik süzgecinden geçirilmeden, gelenekten devralınan biçimleri ve bunlar üzerine yapılan yorumlar üzerinden dolaşıma sokulması, bir dinî öğretim ya da bilimsel araştırma materyali olarak işlev görmesi anlamına gelmektedir.
Yaratılış Bağlamında Kutsal Metinlerin Mukayesesi
TEVRAT VE KUR’ÂN
Öz
İnsan var olduğu andan itibaren kendini arayış, varlığını sorgulayış, kâinattaki oluşumun nasıllığını ve nedenselliğini araştırma, bilgiye vâkıf olabilme gayreti ve yorumlama çabası içinde olmuştur. Kendisi ve kâinatın yaratılışı hakkında bir ilim edinebilmenin aslî kaynaklarından birisi ise yerkürede ikâme edilen, tüm yaratılmışlara farklı vakit ve zamanlarda gönderilmiş olan din ve o dinin yasalarını içeren kutsal kitaplardır. Zîra insan, tüm cihetiyle olmasa bile, vahyedilenin haricinde kısmen müphem olan yaratılış unsurunu sathi müşahede yoluyla anlamlandırabilmesi ve kavrama yetisi tahdid edilmiş salt bir akıl ile oluş’u bir bütünlük içinde yorumlamaya çalışması tecessüs etmekten öteye gidemeyecektir (İsra,17/85). Buna binaen Tevrat’ın aksine Kur’ân’da müstakil bir konu başlığı altında yer almayan, tafsilat ile tarihselleştirilmeyen yaratılış kıssası, fer’i bir mevzu olarak tevhid ve meâd konu başlıklarının altında muhtelif nâslarda zikredilmekte ve yaratılışın aslî gayesi hatırlatılmaktadır. (Zariyat, 51/56) Zira Kur’ân, yaratılış konusundaki bilgileri maddeler halinde tebyin etmek yerine, yaratılışa sebeb olan gayeyi ön plana çıkarmıştır. Bu sebeble modernist bir aklın salt bilimsel veriler almak maksadıyla Kur’ân nâslarında yaratılış mevzusu hakkında bilgi edinmeye çalışması fonksiyonel bir tahkik boyutuna ulaşamayacak ve oldukça yüzeysel kalacaktır.
Giriş
Geçmişten günümüze kadar olan zaman diliminde geçmiş dinlere, kültür sistemlerine, mitolojik tasavvurlarına baktığımızda, Allah, insan ve evren üçlemesi üzerindeki ilişkiler, evrende hâkim olan düzen, evrenin ilk oluşum ve gelişimini başlatan kuvve-i muharrike, bu kuvveye binâen yaratılış süreçleri muhtelif analizler ve inanışlar üzerinde şekillenmiştir. Bu inanışların şekillenmesinde, içinde bulunulan çağın ve inanışların, o çağda oluşturulmuş ve oluşmuş aklın etkisinin yadsınamaz olduğu bir hakikattir. Bu sebeble kendisini, varoluşunu anlamlandırabilme gayreti içindeki her insan, ya içinde bulunduğu kültürün etkisi ile şekillenecek ya da Tanrı’nın takdir ettiği oluşmuş aklı “akl-ı mukevvin” kulllanarak vahyedilmiş hakikati, kendisine vahyedildiği şekliyle ideolojik öğretilerin yönlendirmesine ihtiyaç duymadan, salt buyruğu esas alarak pratiğe, eyleme ve ibadet biçimine aktarabilecektir. Bu minvalde vahye dayalı kutsal kitaplar olması hasebiyle Tevrat ve Kur’ân ekseninde, vahye mündemiç yaratılış konusuna Tevrat’taki yaratılış kıssası ile başlamak, akabinde Kur’ân perspektifinden neticeyi ortaya koyabilmemiz açısından daha da önem arzedecektir.
Yaratılış gibi Kur’ân’da tafsilata mahal verilmeden tebyin edilen, lâkin mitolojik olgular sebebiyle münbitleşen bir konu hakkında bir şeyler söylemeye çalışmak, çok yönlü, uzun soluklu çalışmalar yapmaya sevk ediyor olsa bile, bu çalışmanın Kur’ân ve Tevrat metinleri arasında “yaratılış” konusunda küçük çapta bir mukayese olduğunu beyan etmek, makalenin boyutunu sınırlandırma ve mütelakkinin ne ile karşılaşacağını tavzih etme açısından daha sahih olacağı kanaatiyle ve aynı zamanda yaratılış kelimesinin Kur’ân nâslarında yaklaşık olarak iki yüz yerde kullanılmış olması, bu kavramı sahih anlamlandırabilme açısından etimolojik kökenine iltifat edilmesi gerekliliğine değineceğiz. Bu sebeble makalenin metodik çerçevesi, ideolojik bir analizden daha ziyade epistemolojik araştırmaya, Kur’ân ve Tevrat perspektifinden yaratılış kavramına değinerek, evrenin yaratılışı, Âdem’in yaratılışı, Cennet’ten düşüş ve insanın yaratılışı olmak üzere üç hususu konu alan bir çalışma olacaktır.
KUTSAL KİTAP’TA YARATILIŞ PARADİGMASINA KUR’ÂN EKSENİNDE BAKIŞ
Tevrat’a, İbranice’de “Torah”, Aramca’da “Orayta”, Yunanca’da “Pentateuch” ve “Nomos” isimleri verilmektedir. Yunanca “Pentateuch”, İbranice “Beş Kitap” anlamındaki “Hamişa Humaşim”in karşılığıdır. “Nomos” ise, “Torah” karşılığı olup “Kanun” demektir. “Pentateuch” ismini ilk defa, MS III. asırda, Hıristiyan Kilise Babası Origen kullanmıştır. Bu isim daha sonra Batı dillerinde Tevrat için özel isim olarak kullanılmıştır.[1]
Torah; “atmak, ateş etmek” anlamındaki “Yarah, y-r-h” illetli sülâsî fiilinin “Hif’il” kalıbından olan “Horah”dan türetilmiş müennes bir isimdir. “İşaret etti, emretti, öğretti” anlamlarına gelen “Horah”dan müştak “Torah”ın lügat anlamı, “eğitim, öğretim ve doktrin”dir.[2]
Torah kelimesi ile Töre kelimesi arasında bir benzerlik[3] olduğu iddia edilmişse de bunun ne derece ilmi bir tez olduğu ayrı bir konudur.[4]
Tevrat kelimesinin kökü Arap dilcilerine göre “verâ” fiilidir.[5] Buna karşılık bir kısım âlimler Tevrat lafzının Arapça olmadığını ve kelimeye Arapça temel bulmaya çalışmanın gereksizliğini vurgulamıştır.[6] Muhammed Hüseyin Tabâtabâî bu lafzın İbranice’den geldiğini belirtmiştir.[7] Son dönem dilcilerin çoğu Tevrat’ın İbranice “Torah” kelimesinin Arapçalaşmış şekli olduğu kanaatindedir.[8]
Bazı modern araştırmacılar ise Tevrat’ı, İbranice-Aramice melez bir kelime diye nitelendirmektedir.[9] Yahudi geleneğinde Tevrat “öğreti, doktrin, kılavuz, teori, hüküm, kanun, din” gibi anlamlar taşımaktadır.
Tekvin; İbranice adı “Bereşit”tir. Kitap “Başlangıçta” mefhumuna delalet eden bu ismi ilk kelimesinden almıştır. Yunanca “Genesis” (Tekvin) ismi ise, Kitabın baş kısmında yer alan yaratılış kıssasından gelmektedir.
Kur’ân’da yaratılış lafzı için ise; “ibdâ’, inşâ, tasvîr, fatr, sun’, ca’l, tesviye” gibi mastarlardan türetilmiş birden fazla kelime kullanılır.[10] Yaratılış ile ilgili en sık kullanılan kelime, “halq” mastarı ve ondan neş’et eden türevleridir. Arap Dilinde “halq” kelimesi, düzgün şekilde düzenlemek, planlamak, bir şeyden yeni bir şey meydana getirmek mânâlarında kullanılır.[11] Dinî terminolojide “halq” lafzı Allah’a izâfe edilerek kullanıldığında “yoktan var etmek” mânâlarında kullanılmış olmasına nazaran kadîm Arap Dili köken sözlüklerinde kelimenin aslının “takdîr, takdîr el-mustekîm” olduğu görülür.[12] Kur’ân’da bazı ayetlerde “halq” kelimesi ile “takdir” kelimesinin aynı ayetin içerisinde birbirinin akabinde kullanılmış olması, bu iki kelimenin mânâ itibariyle aynı mefhumu kapsıyor olduğuna işaret eder.[13] Keza, el-Isfehânî, “Arapça’da ‘min’ edatının kullanılması hasebiyle” bir şeyi bir şeyden yaratmak mânâsının olduğunu da birçok ayetle delillendirmiştir.[14] Ayrıca “halq” kelimesi, olmayan bir şeyi var etmek mânâsında kullanılacak ise, o takdirde kelimenin sadece Allah için kullanılacağını Nahl suresinin 17. ayetiyle delillendirmiştir. Bu meyanda Fahrettîn er-Razî’nin “takdir” lafzını, “bir şeyi belli bir ölçüye göre oluşturmak” diye tarif etmiş olması, “takdir” lafzının Tükçe’de, “doğru düzgün şekilde belirlemek, ölçüp biçmek, düzenlemek” şeklinde karşılanabileceğine delalet eder.[15]
İki kutsal kitap da “yaratılış” lafzının etimolojisine değinildikten sonra Tevrat “yaratılış” kıssasına kronolojik bir sistem kullanarak kozmosun yaratılışı ile başlar:
A) BİRİNCİ HUSUS: KOZMOSUN YARATILIŞI
Yahudiliğe göre Tevrat’ın 5 kitabının kelime kelime Yehova (Yahve) tarafından bildirilmiş, Tanrı kelamı olduğuna inanılan[16] Musa’nın birinci kitabı olan Tekvin kitabının ilk cümlesi, “Başlangıçta ‘bereşit’ Allah gökleri ve yeri yarattı.“[17] ifadesiyle başlar. Bu başlangıç, başka bir deyişle yaratılış, ilk olarak yaratma fiilinin göklerden ve yerden başladığına “bereşit” sözüyle işaret etmektedir. Göklerin ve yerin altı günde yaratıldığına işaret eden Tekvin metni, bu altı günde tek tek hangi şeyin yaratıldığını tafsilatlı bir şekilde beyan eder. Birinci günde; ışığı ve geceyi, ikinci günde; gök kubbeyi, üçüncü günde; yerküreyi ve üzerinde bulunan denizler, ağaçlar ve otları, dördüncü günde; güneş, ay ve yıldızları, beşinci günde; karada, havada ve denizlerdeki tüm canlıları, altıncı günde ise; kendi suretine benzeyen insanı erkek ve dişi olarak yarattıktan sonra, Tanrı; “semereli olun ve çoğalın ve yeryüzünü doldurun ve onu tabi kılın”[18] diye, onları mübarek kılarak çoğalmaları talebinde bulunup, yeryüzündeki her şeye hükmederek yaşam sürmelerini telkin eder.“ ve Allah yaptığı her şeyi gördü ve işte çok iyi dedi. Ve akşam oldu sabah oldu altıncı gün”[19] sözüyle altıncı günü bitirir.
Kur’ân ekseninde kozmosun yaratılışına mündemiç olan ayetlere iltifat edersek, göklerin ve yerin altı günde yaratıldığını, sonra arşa istiva ettiğini[21] yedi kat göğün bir uyum içinde yaratıldığını,[22] geceyi gündüze, gündüzü geceye bağlayıp kattığını,[23] güneşi ziyâ, ayı nur kıldığını ve senelerin sayısını ve hesabını bilmemiz için menziller takdir edildiğini,[24] güneş ve ayın bir hesap ile olduğunu,[25]gecenin, gündüzün, güneşin ve ayın insanın hizmetine verildiğini, insan için yerkürede renk renk bitkiler takdir edildiğini[26] herhangi bir kronolojik sıralamaya tâbi tutulmadan, muhtelif surelerin farklı ayetlerinde yer aldığını müşahede ederiz. Daha öncede belirttiğimiz üzere Kur’ân’ın bu üslubu, tarihsel bir bilgi vermek değil “düşündürmek, tefekkür ettirmek”tir.
Tevrat ve Kur’ân nasları arasında “altı günde yaratılma” bahsinde zâhiren bir mutâbakat varmış gibi gözükse de, bu benzeyiş fer’i bir teşbih olup usulde birbirinden ayrılmaktadır. Antropoformik ifadelerin sıklıkla yer bulduğu Tevrat’ta, insanlar için oluşturulan “izâfi” günler kullanılarak sırasıyla zikredilmiş, Kur’ân’da ise yaratılış bahsindeki “yevm, gün” ifadesi mutlak bir kavram olarak tasvir edilmiştir. Zîra, Kur’ân nâslarında “yevm” lafzının farklı kullanışları“ Gökten yere kadar bütün işleri o düzenleyip yönetir, sonra da sizin saydıklarınızdan bin yıl kadar olan bir günde O’na yükselir.”[27] bunu kuvvetlendirir niteliktedir. Tevrat’ta her şey yaratıldıktan sonra Tanrı’nın yedinci günde istirahat etmesi, Kur’ân’da “biz gökleri ve yeri altı günde yarattık ve bize bir yorgunluk dokunmadı”[28] ayetiyle birebir tezat teşkil etmektedir ve hâlihazırdaki Tevrat metninin vahiy kaynaklı olduğu tezini de çürütmüş olur. Araf suresi, “gökleri ve yeri altı günde yarattıktan sonra arşa ‘istiva’ etti” 54. ayetindeki “istiva” lafzıyla, “istirahat” kelimesi arasında bir alaka kurmaya çalışmak ise delili olmayan bir tezdir ki, naslar kendi içerisinde “bir yorgunluk dokunmadı” lafzıyla çelişmiş olur.
Tekvin’in ilk Bab’ı evrenin yaratılışının son günü olan altıncı gün bahsinde, insanın yaratıldığı yer alırken, İkinci Bab’ın 5. ayetinde “ve henüz yerde bir kır fidanı yoktu… ve Rab Allah yerin toprağından adamı yaptı”[29] sözüyle ilk yaratılan şeyin “adam, insan” olduğu zikredilir ve buna binaen Tevrat’ta iki tane birbirinden muhtelif yaratılış kıssasının birbiriyle çeliştiğini görürüz. Zîra “ilk yaratılan kozmos mudur, yoksa insan mıdır?” suali herhangi bir zorlayıcı düşünme eylemi gerektirmeden akıllarda soru işareti bırakmaktadır. Bu ihtilafa sebeb olan şey ise birbiriyle muhteva bakımından da farklılık gösteren “Elohist” metni ile “Yahvist” metni arasındaki farklardır.[30] (Yahvist metin MÖ 950 yıllarında, Elohist metin MÖ VIII. yüzyılda, Ruhban metni ise MÖ 400’lerde yazılmıştır.[31])
Altıncı ve yedinci gün meselesinde dikkati çeken diğer şeylerden bir tanesi de Yahudiler’in Tevrat’ında, Tekvin Bab 2/2 “Allah yaptığı şeyi yedinci günde bitirdi” cümlesi, Samirî [Samaritan] Tevratı’nda “altıncı gününde bitirdi” şeklinde yer almaktadır. Netice olarak, İnsanın yaratılışı Elohist metinde son güne bırakılırken, Yahvist metinde ilk olarak geçmektedir ki salt bir okuma ile Tevrat’ın bir değişimi hâiz olduğu sezilebilmektedir.
B) İKİNCİ HUSUS: ÂDEM’İN YARATILIŞI
Kozmosun yaratılışından sonra Tekvin’in ikinci yaratılış konusu Adam’ın (Âdem) yaratılması bahsidir. Tanrı, İbranice’de “erkek, adam, koca/eş” kelimelerinin karşılığı olan “iş”i, yerin toprağından, burnuna hayat nefesini üfleyerek erkek ve dişi olmak suretiyle kendi suretinde yaratır. Yerkürede içinde hayat ağacı, iyilik ve kötülüğü bilme ağacının da olduğu “Aden” isminde bir bahçe inşa eder ve Adam’ı o bahçeye koyar. Bahçenin her ağacından istediğini yiyebileceğini, lâkin “iyilik ve kötülüğü bilme ağacı”ndan yememesi hakkında uyarır, yediği takdirde ise öleceğini söyler. Tanrı her canlıyı topraktan yaratır ve Adam’ın bu yaratılmış varlıklara ne isim koyacağını görmek için Ona getirir, Adam ne ile isimlendirdiyse o varlığın ismi tesmiye edilen ad olur. Adam’ın yalnız olmasından hoşlanmayan Tanrı, Adam’a göre uygun bir yardımcı yapacağını söyler lâkin uygun bir yardımcı bulamaz. Bu sebeble Adam’ın üzerine derin bir uyku verir ve onun kaburga kemiğinden bir kadın yaratır ve Ona getirir. Adam, “şimdi bu benim kemiklerimden kemik ve etimden ettir, buna nisa ‘işa’ denilecek çünkü o insandan alındı. Bunun için insan anasını ve babasını bırakacak ve karısına yapışacaktır ve bir beden olacaktır.” der. Her ikisinin de “karı ve koca” ve “çıplak” oldukları vurgusu ile utançlarının olmadığını beyan ederek ikinci yaratılış nihayete erer.[32]
Kur’ân’da ilk insanın yaratılışı, Rabbin Melekler ile olan diyaloğu ile başlar ve onlara hitaben “yerkürede bir halife yaratacağım” diye haber verir. Melekler Allah’a: “Biz seni ta’zîm ve takdis edip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birilerini mi yaratacaksın?” derler. Allah: “Sizin bilemediğiniz şeyleri bilirim.” tabiri câiz ise susturucu bir sözle diyaloğu itmam eder. Âdem’i topraktan yarattıktan sonra isimlerin hepsini öğretir ve Meleklere Âdem’e secde etmelerini emreder, İblis’in haricinde hepsi Allah’ı takdis ederek Âdem’i selamlarlar. Âdem ve eşi (benzeri) Cennet’e yerleştirilirler ve zalimlerden olmamaları için işaret edilen ağacın meyvesine yaklaşmamaları emredilir ve kıssa malum olduğu üzere şeytanın aldatması ile devam eder.[33]
İki kıssanın umumiyetini kapsayıcı bir niteliğe dönüşemeyen teşbih; Âdem’in topraktan yaratılması ve cüz’en de olsa varlıkların isimlerini bildirme hususunda sınırlı kalmıştır. Kur’ân, insanın yaratılacağını Melekler’e haber vermesiyle başlamış olmasına nazaran Tekvin’in yaratılış kısasında Melekler’in varlığına delalet eden herhangi bir belirtiye rastlanılmamaktadır. Kısmen zıtlık arzeden taraf ise, Allah’ın, Âdem’e isimlerin hepsini bildirdikten sonra Âdem’in isimleri haber vermiş olması, Kur’ân’da “ʿa-l-m”sülasî fiilinin rubâî masdarı “tâʿlim” olan vezni ile belirtilirken,[34] Tevrat’ta bu minvalde bir söyleme değinilmeden “ne ad koyacağını görmek için”[35] sözü, mânâ itibariyle Âdem’in isimler bildirilmeden haber verdiğine işaret etmektedir.
Naslar arasındaki ikinci ihtilaf ise, Tevrat’ta “ve Rab Allah şarka doğru Aden’de bir bahçe dikti”[36] metni, Âdem’in yerkürede yaratıldığına birebir işaret ederken; Kur’ân’da “inin, h-b-t”[37] fiili ve inişin “arz, yerküre”de tahsis edilmiş bir karar yerinde vuku bulacağına işaret edilmiş olması, her ne kadar “h-b-t” fiilin Bakara ve Hud[38] suresinde geçen “bir yerden başka bir yere nakil” mânâsında kullanılmış olmasına rağmen, yeryüzünde değil de başka bir âlemde yaratılmaları da muhtemel olabilir. Zira “h-b-t” fiili, “yukardan aşağıya olan bir iniş” mefhumunu kapsayan “n-z-l” fiilinin müradifi, eş anlamlısıdır. Bu iki fiil arasındaki fark ise, Allah’ın kendi izzetine izafet ettiği yerlerde, misalen melekleri, Kur’ân’ı, yağmuru indirişini “n-z-l” fiiliyle tasvir ederken; buna mukabil insan hakkında onun küçüklüğünü “istihfaf” beyan ederken “h-b-t” fiilini kullanmış olduğunu görürüz. Diğer bir ihtilaf da Tevrat’ta “iyilik ve kötülüğü bilme ağacı”ndan yenildiği takdirde mutlak bir ölümle takyit edilmiş olması ki, bunun karşılığında Kur’ân’ın anlatımında sadece zalimlerden olursunuz uyarısı tahsis edilmiştir. Ağaç lafzının el takısı ile marife “malum” gelmiş olması, ağacı herhangi bir ağaç olmaktan çıkarır ve sanki mecazi bir anlam taşır niteliğindedir, ki bu da Allah’ın koymuş olduğu sınırı belirtmek için kullanılmış olması muhtemeldir. Ağaç, sadece emre ittibâ edilmesi gerekliliğini ön plana çıkaran bir sembol olarak nitelenebilir. Yaratanın “iyilik ve kötülüğü bilme ağacı” inşa edip sonra da yarattığı insanı ölümle tehdit ediyor olması, yarattığı insana düşman ve onunla bir mücadele içindeymiş izlenimi vermektedir. Kur’ân’da “zalimlerden olursunuz” ile tasvir edilen ise, Cennet’te herhangi bir mesuliyet, sorumluluk yüklenmeyen insanın tembihe dikkat etmediği takdirde sorumluluk ile karşılaşacağına işaret etmektedir. Zîra kadîm Arap dilcilerin “z-l-m” filini, “bir şeyi noksanlıkla ya da fazlalıkla ‘veya yapılması gereken vakitte yapmayı terk ederek’ kendisine tahsis edilen yerin haricinde başka bir yere koymak/ başka bir yerde yapmak.”[39] mânâlarında kullanmış olduklarını görürüz. Mesela; süt vaktinde içilmediği zaman “tuluma zulmettim” denilir, bu halde “süt mazlum” olmuş olur.[40]Buna binaen bir şeyi eksik veya fazla yaparak veya yapılması gereken yerde yapılmaması kişinin kendisine zulmetmiş olmasıdır denebilir.
Bir başka ihtilaf da Tevrat’ta her kır hayvanının ve göklerin her kuşunun topraktan yaratılmasına[41] mukabil; Kur’ân’ın, canlı olan her şeyin sudan yaratıldığını[42] beyan etmesidir.
Kadının Âdem’in kaburga kemiğinden yaratılması ise Kur’ân ile zıtlık teşkil eden unsurlardan biridir. Yahudi yaratılış teorilerinin kadının aleyhine gelişecek bir duruma, dönemin tarihsel dokusundan mülhem tahrifatlarla kadını muhtelif biçimlerle kategorize edip tarihsel mahkûmiyete sevk edecek söylemin başlangıcının bu metin olduğu söylenebilir.
Bu minvalde, Nisa suresinin ilk ayetinin “sizi bir nefsden yaratan ve ondan da eşini yaratan”[43] mealindeki ayeti, Arap dilcilerin “nefs” kelimesini “ruh veya öz” olarak değerlendirmelerine binaen, sizi bir ruhdan veya sizi bir öz’den yaratan, aynı özden de yani topraktan eşini (benzerini) yaratan mânâsında da yorumlanabilir. “Nefs” kelimesinin birçok mânâya delâleti “ruh, kan, zât, cevher, asıl, hakikat, ayn”[44] sebebiyle görüş farklılıkları zuhur etmiştir. Nefs kelimesini muşahhaslaştırıp “şahs” mânâsını verenler Havva’nın Âdem’den yaratıldığı görüşünü benimserlerken, farklı anlamları içinde barındıran nefs kelimesinin bu şekilde bir mânâya delalet etmemesi de kuvvetle muhtemeldir ki, insanın yaratılış aşamalarının zikredildiği ayetlerde çoğul şahıs zamirleri kullanılarak kadın ve erkeğin ayrı ayrı maddeden ayrı mekânlarda yaratıldığına herhangi bir işaret edilmeksizin birbirini te’yid eden birçok ayette “topraktan yaratıldığı” belirtilir.[45] İnsanın başlangıç maddesinin topraktan olması ve Havva’nın yaratılışına dair herhangi bir tafsilata yer verilmemesi, onun da topraktan yaratıldığına işaret edebilir. İlk insanı topraktan yaratan diğerini de yaratmaya muktedirdir elbet.
Tekvin’de geçen her ikisinin de çıplak olarak tasvir edilmesine mukabil Kur’ân’da böyle bir ifade geçmez, aksine “gizli olan yerlerini ortaya çıkarmak”[46] ifadesinin mânâya delaleti belirtilmeyen bir şeyin olmadığı mefhumunu kapsayabilir.
C) ÜÇÜNCÜ HUSUS: CENNET’TEN DÜŞÜŞ VE İNSANIN YARATILIŞI
Ve üçüncü husus olan Cennet’ten düşüş kıssası, Tevrat’ın ifadesiyle kutsanmışlıktan lanetlenmişliğe, hâkimiyetten mahkûmiyete; Kur’ân’ın ifadesiyle, mesuliyetsiz bir yaşamın yerini sorumlu olunan bir hayata devretmesi.[47]
Yılan sorar; ‘Allah bahçenin hiç bir ağacından yemeyeceksiniz dedi mi?’ Ölmemek için yenilmemesi gereken ağacın haricinde diğerlerinden yiyebileceklerini söyleyen kadına yılan “katiyyen ölmezsiniz, o ağaçtan yerseniz iyiyi ve kötüyü bilecek ve Allah gibi olacaksınız” der. Kadın doğru olabileceğini düşünüp kendisi yer ve kocasına da verir. İkisinin de gözleri açılır ve çıplak olduklarını görüp incir yapraklarıyla kapatmaya başlarlar. Bahçede gezmekte olan Rab Allah’ın sesini işitip korkarak gizlenirler. Tanrı Adam’a seslenir, Adam çıplak olduğu için gizlendiğini söyler, çıplak olduğunu nereden bildiğini, ağaçtan yiyip yemediğini sorar, bu suâle binaen Adam, “yanıma verdiğin kadın o ağaçtan bana verdi ve yedim” diye cevap verir. Tanrı’nın kadına ne yaptığını sorması üzerine, kadın yılanın aldattığını söyler. Buna binaen Tanrı’nın insan ve yılanı lanetleme süreci başlar, ilk olarak yılana döner “bunu yaptığın için tüm hayvanlardan daha lanetlisin, karnının üzerinde yürüyeceksin, seninle kadının zürriyeti arasına düşmanlık koyacağım ve sen onun topuğuna saldıracaksın” der. Kadının laneti, zahmetinin ve gebeliğinin ziyadesiyle çoğaltılması arzusunun kocasına olması ve kocasının ona hâkim olacağı lanetiyle tel’in edilmesidir. Âdem de, “karının sözünü dinlediğin ve yediğin için toprak senin yüzünden lanetli oldu, ömrünün bütün günlerinde zahmetle ondan yiyeceksin, toprak oluncaya kadar terinle ondan yiyeceksin” diye Tanrı tarafından lanetlenir. Adam, karısının adını tüm yaşayanların anası olacağı için Havva koyar. Tanrı, “işte Adam iyiyi ve kötüyü bilmede bizden biri gibi oldu, şimdi hayat ağacından almasın ve ebediyyen yaşamasın” diyerek Adam’ı Aden bahçesinden kovar ve hayat ağacını korumak için her tarafa dönen kılıcın alevini koyar.[48]
Kur’ân Tevrat’tan farklı bir anlatım sunar. Kur’ân’ın muhtelif surelerinde bir kaç defa geçen bu kıssaya daha öncede değindiğimiz üzere secde etmeyen İblisin Cennet’ten kovulması, tayin edilmiş bir vakte kadar mühlet verilmesi ile devam eder. Cennet’e yerleştirilen Âdem ve zevcine şeytan gizli yerlerini açmak için vesvese verir, “Rabbiniz bu ağacı yalnızca birer melek olmamanız, ölümsüzlüğe kavuşmamanız için yasak etti, ben gerçekten sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim.” der, daha önce vermiş olduğu sözü unutan Âdem ve zevci şeytana aldanır. Allah’ın, “sizi bu ağaçtan men etmedim mi? şeytan sizin apaçık düşmanınızdır diye söylemedim mi?” nidası üzerine, Âdem ve zevci Rab’den bağışlanma talebinde bulunurlar, bunun üzerine “kiminiz kiminize düşman olarak inin” emriyle cennetten çıkarılırlar.[49]
Tevrat’ın cennet’ten düşüş kıssasını ele alış biçimindeki antropoformik ifadelerin çokluğu Tanrı’nın fiillerini, Tanrısal bir hukukun varlığını sorgulatır mahiyette. Kur’ân’da tasvir edilen Tanrı ve ifade ediş formu; totaliter, baskıcı, lanetleyici bir üslubu haiz olmayan, yapılması gerekli uyarıları yapan, seçecekleri şey hususunda tercih özgürlüğünü iki yol göstererek gayesini belirten affedici bir Tanrı’dır.
Tevrat’ta aldatan kişi olarak yılanın tasvir edilmesi, yılanın aldatma gibi bir eyleme, sebebi ve gayesi olmadan yeltenmesi ve aldatmak için kadını tercih etmesi, kadınla yılanın neredeyse eşleştirilmesi, Yahudi teolojisi ekseninde dönen bu öğretilerin kadına bakışını yansıtır nitelikte. Sıklıkla kadın-erkek vurgusuna değinilen metinde Adam’ın kendi idrakini, anlama yetisini, mesuliyetini yok sayıp düşmanlık biçiminde bir vurgu ile “yanıma koyduğun o kadın bana verdi” ifadesiyle aldatılma sebebi olarak kadını ön plana çıkarması ve Tanrı’nın lanetleme sürecinde kadını yılanın hilekârlığına indirgeyerek onunla eş tutmuş olması, lanetleme cezasının en ağırını kadına vererek, Tanrı kendi yasalarını “Karının sözünü dinledin, ondan yemeyeceksin dediğim halde yedin” sözüyle çiğnemektedir. Zîra Tekvin metnine göre Tanrı, erkek ile kadının aynı yasağı beraber işlemiş olmalarına rağmen adalet formunu yerine getirmemektedir. Ve lanetleme esnasında insanın nisyanı sebebiyle işlemiş olduğu hatadan mütevellit olarak toprağın da lanetlenmiş olması, Yahudi teolojisinde Tanrı’nın sıfatlarını sorgulatır mahiyettedir. Tanrı neden sürekli insanla mücadele halindedir? Kutsal Kitap akla mı uyarlanmıştır? Yoksa akıl mı Kutsal Kitab’a tercih edilmiştir? Musa’ya vahyedilen nas bunun neresindedir?
Cennet’te zaten nehy edilen şeylerden imtina ettiği takdirde ebedî olarak yaşamak için yaratılan insanın yeniden “hayat ağacı” gibi ölümsüzlük bahşedecek olan bir ağaca vâkıf olabilme çabası içinde olacak olması varsayımı da bir varsayım olmaktan öteye gidememektedir.
Kur’ânî üsluba baktığımızda ise Cennet’ten çıkarılış ilahi bir plan dâhilinde gerçekleşmektedir. Rabbin Meleklere “yeryüzünde bir halife yaratacağım”[50] sözü bu minvalde değerlendirilebilir. Hammaddesi topraktan yaratılan ilk insanın cennetten çıkarılmadan önceki süreçlerde mahiyetleri ve cinsiyetleri hakkında açıklayıcı bir betimlemeye, tasvire rastlanmaz. Âdem ilk erkek olarak değil ilk insan olarak tasvir edilmiştir. Âdem’in eşine -ki eşiyle kastettiğimiz benzeri olmasıdır- işaret eden herhangi bir cinsiyet belirtici zamir kullanılmamıştır. Zira Arap dili sözlüklerinde “z-v-c” lafzının birbirine zıt olsun veya olmasın “diğerinin benzeri, çift olan herhangi bir şeyin diğeri” mânâsında bir kullanımı mevcuttur. Zariyât suresinde geçen “biz her şeyden iki çift yarattık” mealindeki ayet de bunu teyid eder mukâbildedir. Çünkü kâinatta yaratılan her şey, cevher ve araz, madde ve suret olmak üzere iki şeyden yaratılmıştır. Mahlûk olan her şeyin yaratıcısına işaret etmesi için yaratılmış olmayı gerektiren terkip “bilişim, cevher ve araz”dan hâli hiçbir şey yoktur.[51] Bu sebeble ayette zikredilmiş olan “zevcuhu” lafzı cinse delâlet etmemekte ve ayette cinsiyete tekâbül eden herhangi bir zamir kullanılmamaktadır. Allah, Âdem ve Havva’ya hitâb ederken veya onlardan bahsederken Arapça’da, hem müzekker hem de müennes için müşterek olarak kullanılan iki kişiye delalet eden zamiri kullanarak, hem cinsiyete delalet etmemesi, hem de birlikte uyarılmaları, birlikte Şeytan’ın kendilerine düşman olduğunu unutuşları, birlikte yasaklanmış ağaca yaklaşmış olmaları konusunda Tevrat’ta kadına biçilen suçun tekil olarak işlenmediğini beyan ederken, Yahudi teolojisi ekseninde Cennet’in kaybedilmesinin müsebbibi olarak tasvir edilen, betimlenen kadını bir hurafeden çıkararak tasvir edilenin aksine işaret etmiştir. Hatta Tâhâ suresinde Şeytan, Âdem’e vesvese vererek “Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacını ve zâil olmayacak bir mülkü göstereyim mi?”[52] mealindeki ayette, Âdem’e tekil zamir ile hitap ediş formu yer almaktadır. Ve hiç kimsenin diğerinin günahından[53] mesul olmayacağı hakikati, Tevrat’taki birbirleri sebebiyle lanetlenmiş olmayı da ortadan kaldırmıştır.
Son olarak Tevrat’ta yaratılış kıssasında insanın yaratılış evrelerinden bahsetmez. Kur’ân’da bu yaratılış aşamaları insanın ilk hammaddesi olan toprak, çamur olduğu vurgusundan sonra “nutfe”ye takdir edilmesi, nutfenin “alaka”ya dönüşmesi, alakanın bir çiğnem et parçası olan “mudğa” ya, mudğanın kemiğe takdir edilmesi, kemiğe et giydirilmesi ve tanzim edilmesi şeklinde aşamalandırılmış olduğu çok fazla tafsilata mahal verilmeden, Allah’ın azametine delil olması kapsayıcılığını vurgulamak için muhtelif ayetlerde zikredilmiştir.
DEĞERLENDİRME
Özetle şöyle diyebiliriz ki; iki kutsal metin mukayesesinde intibaha yönelten şey Tanrı figürünün tasvir ediliş şekilleridir ki yarattığı insanı kendi kudretine, otoritesine tehdit unsuru olarak algılayan ve ölümsüzlüğü keşfetmemesi için daimi bir şekilde onunla mücadele eden ve yarattığını yanıltmaya çalışan, neredeyse müzekker portresine haiz bir Tanrı; diğer tarafta neden yarattığını açıklayan, yol gösteren, kendilerini aldatacak olan şeye karşı uyaran, tercih hürriyetini tahsis eden, hataları affeden bir İlah.
Başka bir husus ise, her ne kadar Kur’ân’da ayrıntıya girilmeden anlatılmış olsa da, evrenin yaratılışındaki benzerlikler ve Âdem’in topraktan yaratılması, Tanrı’nın kendi ruhundan üflemesi gibi bir kısım naslar Tevrat ile benzeşim göstermektedir ki bu insanın bir boyutuyla tîn, balçığa, diğer yönüyle yücelmeye meyilli olan düalist bir varlık olduğuna tekabül eder. Zîra Allah insanı adi bir madde olan balçık ve yüce olan kendi ruhdan müteşekkil iki zıtlıktan yaratmıştır. Tercih ettiği eylemler sebebiyle de ya balçığa, ya da en yüce varlık olan Allah’a meyledecektir.
Ve son söz olarak, Kutsal Kitap metinlerinde bildirilen, vahyedilenin haricinde yaratılışa dair her şeye vakıf olmaya çalışmak mümkün değildir. Çünkü dinin amacı tarihsel bilgiler, bilimsel veriler nakletmek değil; itaatsizlikten sakındırıp itaati emretmek, Allah’ın ibadete layık tek varlık olduğu hakikatini pekiştirmek suretiyle özümsetmektir. Bu sebeble din, soyut spekülasyonlardan, felsefi oluşumlardan, insanın kavrama yetisini aşan bilgilerden bahsetmez, aksine akleden herkesin anlayabileceği, özümseyebileceği açık ve sembolik bir dil kullanır.
[1]Bakî Adam, Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat, Pınar Yay.
[2]Bakî Adam, A.g.e
[3]Hayrullah Örs, Musa ve Yahudilik, İst. 1966, s.33
[4]Hikmet Tanyu, “Yahudiliğin Kutsal Kitapları ve Esasları, İlmi İnceleme ve Tenkidi”, s.98
[5]Murtada ez-Zebîdî, Tâcü’l-Arûs min cevahiri’l-Kamus, “vry” md; İbn Manzur,Lisânü’l arap, “vry” md.
[6]Ez-Zebîdî, Tâcu’l-Arûs,C. X, s.389
[7]Muhammed Hüseyin Tabatabaî, el-Mîzân fi Tefsiri’l Kur’ân,C. III, 9
[8]Butrus el-Bustânî, Dairatü’l el-Mearif, C.1,s.176
[9] Moses Maimonides, Mishneh Torah (trc P.Birnbaum), New York 1974, Sefer Torah, 8/4; ayrıca bk. Tercüme edenin girişi, s. 1
[10] Bakara 2/117; Haşr 59/24; Neml 27/88; Enbiya 21/30,33; En’am 6/14
[11]el-Mu’cemü’l-Vasît, Kahire Arap Dil Kurumu, Mektebe İslâmiyye,1960, C.1 s.252
[12]Râğıp el-Isfehânî, el-Müfredât fî Garîb el-Kur’ân, Nizâr Mustafa el-Bâzî yayınevi, s. 209; Muhammed bin Yakub el-Feyruzebâdî, el-Kamus el-Muhît, Risâle yayınevi 2005, s. 880,881
[13] Furkan, 25/2
[14] Nahl, 16/4; Mü’minun, 23/12
[15]Mustafa Öztürk,“Kur’ân Perspektifinden Yaratılış”, Çukurova Üniv. İlahiyat Fak. Dergisi, 2016, C.16 Sayı1, s.5
[16]Annemarie Schimmel, Dinler Tarihine Giriş, s. 101, 214.
[17] Tekvin, Bab1/1
[18] Tekvin, Bab1/28
[19] Tekvin, Bab 1/31
[20] Tekvin, bap2/ 1,2,3
[21] A’raf, 7/54
[22] Mülk, 67/3
[23] Fâtır, 35/13
[24] Yunus, 10/5
[25] Rahman, 55/5
[26] Nahl, 16/12,13,14
[27] Secde, 32/5; İbrahim, 14/48; Bakara, 2/196
[28] Kaf, 50/38
[29] Tekvin, Bap, 2/5,7
[30] Tanyu, A.g.e, s.112-113
[31] İslâm Ansiklopedisi, TDV, C.21, s. 267
[32] Tekvin, Bap.2/ 5-25
[33] Bakara, 2/30-38; A’raf, 7/11-25; Tâhâ, 20/115-123
[34] Bakara, 2/31
[35] Tekvin, Bap.2/19
[36] Tekvin, Bap,2/8
[37] Bakara,2/36
[38] Bakara,2/61; Hud, 11/48
[39] Isfehânî, s. 411
[40] el-Isfehânî, “ ظلمت السقاء”
[41] Tevrat, bap,2/19
[42] Enbiya, 21/30
[43] Nisa, /41; En’am, 6/98; A’raf, 7/189
[44] el-Kamus el-Muhit s. 577; el-Mucem el-Vasît, C.2, s.940
[45] Rûm, 30/20; En’am, 6/2; Saffat, 37/11; Hicr, 15/26
[46] A’raf, 7/20
[47] Tâhâ, 20/118-119
[48] Tekvin, bap,3/1-24
[49]Bakara, 2/30; A’raf, 7/ 11-25; Tâhâ, 20/115-123
[50] Bakara, 2/30
[51] el-Isfehânî, a.g.e, s.285
[52] Tâhâ, 20/ 120
[53] İsrâ, 17/15
İlgili Yazılar
Çocuk Edebiyatının Kuramsal Boyutu
Çocuk edebiyatında özerkleşmenin niteliksel karşılıklarını yadsımak yanlış sonuçlara vardırır. Fakat alanı, birincil derecede bağımlı olduğu edebiyat ve çocukluk kavramından ayırmak neredeyse imkânsızdır. Tacettin Şimşek’in dikkat çektiği üzere çocuk edebiyatı, her şeyden önce bir edebiyattır. Bu nedenle edebiyat için geçerli olan değerlendirmelerin ve kıstasların ancak çocuk ölçüsünde özel bağlamlarla anlaşılabileceği boyutlar söz konusudur. Bu durum, tam da çocuk olmaklığın barındırdığı özelliklerle bir denkleşmeye işaret eder.
Adaletin Teolojisi Üzerine
İnsan, kulluk yani verili yetenek ve kapasitesi gereği kendisine tahsis edilen görevleri icra etmek için yaratılmıştır. Kulluk ise ‘söz dinlemek’ demektir. Nitekim Yüce Allah’a göre, ‘her türlü sözü dinleyip en iyisine uymak’, erdemine vurgu yapan: “…Çünkü onlar, çeşitli sözler duyar, farklı görüşler dinler; ama onların en güzeline, Allah’ın sözüne uyarlar…” tespiti, aklı başında olan insan için en değerli kulluktur. Bu kulluğun gösteri alanı ise dünya hayatıdır. Yine bu hayatın en güzel gösterisi de ibadet ve adalettir.
Mutluluk ve Ahlâk İlişkisi
Sosyolog Zygmunt Bauman ise mutluluk konusuna oldukça farklı bir noktadan yaklaşır. Ona göre “mutluluk, dertsizlik değil; dertlerle mücadele edebilme gücüdür. Mutluluk, sorunların yokluğu değil, onlarla yüzleşip onları aşabilme cesaretidir. İnsan hayatı hiçbir zaman tamamen huzurlu değildir; ancak anlamlı bir mücadele sürdüğü sürece ‘mutlu bir yaşam’dan söz edilebilir.”
Hukuk: Devletin Manipülatif Bir Aracı mı Yoksa Toplumsal Düzenin Temeli mi?
Hukukun bulunduğu yeri, ne olduğunu ve neye hizmet ettiğini anlamak için cesur sorular sorulmalıdır. Verilecek cevaplar bizlere zarar verse dahi. Hukuk, adil bir düzen yaratmak için var ise, adalet acı da olsa talep edilebilmeli. Ancak geçen zamana bakıldığında; gücü elinde bulunduran erk, hukuku kontrol etmiş ve hukuk ile kendi menfaatleri çerçevesinde toplumu şekillendirmiştir.
Din Dilinde “Kontrolsüz Nas Kullanımı” Olgusu: “Faiz Yiyen, Annesiyle Kâbe’de Zina Etmiş gibidir.” Rivâyeti Örneği
Dolayısıyla gerek âyetlerin gerekse rivâyet malzemesinin dinî irşad ve öğretim faaliyetleri ya da akademik araştırmalarda kullanılabilmesi için bir tetkik sürecinden geçmesi gerektiği açıktır. Bu dikkate alınmadan yapılan iktibaslar, ilgili metinlerin ihtiva etmediği, maksadı aşan çok sayıda açıklamaya (tefsir) ve yorumlamaya (tevil) kapı aralamakta, sonuç olarak “Kontrolsüz Nas Kullanımı” diye isimlendirmeyi tercih ettiğimiz tablo ortaya çıkmaktadır. Buna göre “Kontrolsüz Nas Kullanımı”: Bir nassın ilmî tetkik süzgecinden geçirilmeden, gelenekten devralınan biçimleri ve bunlar üzerine yapılan yorumlar üzerinden dolaşıma sokulması, bir dinî öğretim ya da bilimsel araştırma materyali olarak işlev görmesi anlamına gelmektedir.