İslam’ı pratiğe aktarmak Müslümanların bir kısmı açısından nedense bir sorun olarak görülmektedir. Konunun sorun haline gelişi genellikle İslam dışı şartların Müslümanları kuşatması nedeniyledir. Yalnızca kişiler değil toplum da İslam dışı şartlarla kuşatılmış durumdadır. Bir zamanlar İslam’ın hâkim değer yargısı olduğu coğrafyalar giderek İslam dışı sistemlerin kontrolüne geçmiştir. Dünyanın kimi bölgelerinde İslami yönetime yönelme talepleri olsa da bu talepler küresel egemen güçlerin oluşturduğu bir kuşatma altında gerçekleştiği için anında müdahalelerle sonuçsuz bırakılmaya çalışılmaktadır. Bu durum ise İslami bir ümmet ve sistem bütünlüğü içinde yaşamanın avantajından uzaklaştırıp İslam’ı gereği gibi yaşamayı güçleştirmekte ve birçokları bakımından dini bir sorun haline getirmektedir. Böyle bir ortamın şartları kişileri İslam dışı düşünceye ve hayat tarzına yönlendirmektedir. Özellikle Batı medeniyetinin ürünü olan kapitalizmin etkisiyle haz peşinde koşan, hasta ruhlu, çıkarcı ve maddeci bir insan tipi ortaya çıkmıştır. Etik kaygılardan uzak, değer sistemi bozuk ve ahlâki gelişimi geridir bu insanların. Yalnızca başkaları değil, Müslümanların bir kısmı da etkilenmiştir kapitalizmden.
Bu tür ortamların dayattığı düşünce ve hayat tarzından etkilenen insanlar İslam’ı yaşamamak için gerekçe üretirler hep. Yaşadıkları sosyal şartların kalıcı olacağına inanan, ancak Müslümanlığını da terk etmeyen kişiler, İslam’ın tam anlamıyla yaşanamadığını ileri sürerler. Bahaneleri ise ortamın ya da zamanın şartlarıdır. “Şartlar böyle” diyerek… Yani “Gidişat bunu gerektiriyor” şeklinde… Edilgen davranmanın tipik bir görüntüsüdür bu.
Bunların ileri sürdükleri gerekçeler farklı olmakla birlikte bu gerekçeleri üç ana maddede özetlemek mümkündür belki de: Birincisi, “Elimizden gelen budur, başka ne yapabiliriz?” gerekçesidir. Bu gerekçe İslam’ı yaşamamanın en hafif gerekçesidir, denilebilir. Ortamın ya da zamanın şartlarının yoğun baskısı altında kalan ve kendisini şartlar karşısında zayıf konumda hisseden bazı Müslümanlar bu gerekçeye sığınırlar. Toplumsal statü endişesi, işini kaybetme korkusu, geçim kaygısı, adam yerine konulmama düşüncesi gibi nedenler vardır bu gerekçenin içinde. Öyle ki, “Kişi içinde bulunulan şartların bağlayıcılığına kendi inanç değerlerinden daha çok inanmıştır.” dense yanlış olmaz.
Bu gerekçe masum görünse de bu gerekçenin altında büyük bir inanç zaafı vardır aslında. Bu zaaf Müslüman’ın kendini birçok bakımdan zayıf görmesini de beraberinde getirir. Bunun akabinde sosyal şartlar kişilerden daha güçlü olur ve zaman içinde onları şartlandırabilir. O nedenle olsa gerek, “İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.” denilmiştir. Bazı insanlar sosyal şartlar içinde öyle bir erirler ki yitirdikleri İslami değerlerin, geride bıraktıkları boşlukların farkına bile varamazlar. Ortada içi boşalmış ve yalnızca “Müslüman” adı kalmış, nev’i şahsına münhasır bir tip ortaya çıkar. Bunun yanında yitirdikleri değerlerin farkında olup da kendisiyle hesaplaşan, inandıklarını pratiğe dökememenin üzüntüsünü yaşayan Müslümanlar da yok değil.
İkincisi, “Böyle bir ortamda ancak bu kadar yaşanabilir.” gerekçesidir. Bu gerekçeye sığınanlar, İslam’dan çok içinde bulundukları ortamın değer yargısına inanan kişilerdir. Bunların din anlayışları sakattır. Bunlar, zaman içindeki gelişmelerin İslam’ı aştığına inanmakla birlikte, İslam’ı, öldükten sonra yeniden dirilme ihtimaline karşı şöyle ya da böyle elde tutmak isterler. Çünkü dini, belirli zamanlara göre ayarlı, giderek kuralları eskiyen, eskidikçe çağın değerleriyle yamanması gereken bir anlayış ve yaşayış biçimi olarak görenler, onu ortamın ve zamanın değerlerine ve ideolojisine göre şekillendirmeye çalışırlar. Tıpkı modernizmi “din” kabul edenlerin durumu gibi. Bunların gerçek dinin mesajını anlamalarını beklemek saflık olacaktır. Modernizmi tabulaştıran ve arasına da şu ya da bu nedenlerle İslam’dan ufak tefek şeyler serpiştirmeye çalışanların gerçekte İslam’la bir bağlantıları kalmaz. Bununla birlikte genel şartlanmadan etkilenerek modernizmi tabulaştırmamakla birlikte tabulaştıranlara yakınlık duyanlar da yok değil. Bunların, bir an önce içinde bulundukları psikolojiden kurtulup İslam’ın tüm çağların üstün değeri olduğuna inanmaları, ümitsizlik girdabından çıkmaları için çaba göstermeleri gerekir.
Üçüncüsü, “Dârü’l-harpte İslami bazı kurallar uygulanmaz.” şeklindeki gerekçedir. Kimileri dârü’l-harp konusunu İslam’ı pratiğe aktarmamaya yönelik her kapıyı açan bir prensibe dönüştürme heveslisidirler. Bu prensibin aslı; harp ehline, yine kendi kuralları içinde davranma ve bu şekilde İslam’ın gücünün kırılmasını önleme düşüncesidir. İslam’ın gücünü korumaya yönelik bu prensip, Müslümanlarda yeterli bilinç oluşmadığı için bazı sapmaların kaynağı olabilmektedir. Öyle ki bazen bilinçaltında bulunan İslam’ı yaşamama düşüncesinin veya tembelliğin sığınağı olarak görülen bu prensip, doğru değerlendirilemediği için Müslümanların gevşemesine, kuralsız davranmalarına neden olmaktadır çoğu zaman. Çünkü ateiste ateistçe, liberale liberalce, Hıristiyan’a Hıristiyan’ca davranan tipler oraya çıkmaktadır. Oysa İslam fıkhındaki dârü’l-harp hükmü böyle bir bozulmayı, dağılmayı, ilkesizliği, kuralsızlığı meşru görmenin dayanağı kabul edilemez. Aksi düşünülecek olursa, o takdirde, kişiyi İslam adına bağlayan bir hüküm kalmaz. O durumda ise ortada Müslüman kalmaz. Hayatın bir kısmında ateist, bir kısmında liberal, bir kısmında Hıristiyan, bir kısmında da Müslüman görünümlü farklı tipler ortaya çıkar. Zevkçi, modernist… Dârü’l-harp konusunu bilinçaltlarındaki İslam’ı yaşamamaya bahane olarak ileri sürenler, İslam’ı sosyal planda neredeyse tamamen devre dışı bırakmaktadırlar. Sosyal planda devre dışı bırakılan bir dinin ruhi planda yaşaması mümkün mü? Zira inanç ile pratik hayat birbirini etkiler ve biri diğerinin olmazsa olmazıdır.
Bahane olarak ileri sürülen bu gerekçeler, İslam’ın bazı kesimler tarafından yeterli derecede anlaşılamadığını göstermektedir. Bu gerekçeler İslami kimliğin yitirilmesine neden olur ve giderek İslam’ı yaşamamak için başka gerekçelerin üretilmesine yol açar. Bu gerekçeleri ileri sürenler, zamanla yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar. Kimlik ve inançlarında sürekli değişimler yaparak tanınmaz hale gelirler ve başlangıçta savundukları ne varsa küçücük çıkarlar uğruna tamamını inkâr etmeye başlarlar. Pragmatizm belirleyici olduğu takdirde, pragmatizmin bu tercihi yapanlar üzerinde çözücü ve çürütücü bir etki bırakmaması düşünülemez. Ayrıca, Müslüman, mücadelesi içinde hedefe doğru yol alırken “Her yol mubahtır” anlayışıyla hareket edemez. İslam’ın meşru görmediği yollarla İslami hedeflere ulaşılamaz; meşru olmayan yollarla elde edilen hiçbir başarıyı da İslam meşru kabul etmez. Dolayısıyla amaca ulaşmak için her yol meşru değildir.
İslami kimlik, İslam dışı ne varsa tamamına ödünsüz bir tavır göstermeyi gerektirir. Bu tavır alış ilkesel bir zorunluluktur ve şartların değişmesi, İslam’a karşı olanların farklılaşması veya sonucun zaferle bitip bitmemesi gibi nedenlerle bu tavır alıştan vazgeçilemez. Bu tür yaklaşımlar tevhidî bağın parçalanmasına ve farklı kimliklerin üremesine yol açmakta ve giderek kimlik çözülmesine neden olmaktadır. İslami kimlik, dışarıdan dayatılan şartlara göre değil; ancak Kur’an ve Rasul’ün örnekliği gibi özgün referansların oluşturduğu özgün paradigma üzerine inşa edilebilir.
Temel ilke İslam’ın pratiğe aktarılmasıdır ve her şart ve ortamda pazarlıksız bütünüyle yaşanmasıdır. Pratiğe aktarılmayan bir düşüncenin ne değeri olabilir ki? Bu nedenle içinde bulunulan şartlar bahane edilerek İslam’ın kısmen hayata aktarılıp kısmen de askıya alınması Müslümanlığın sorgulanması için yeterli ve önemli bir nedendir. Şartları bahane ederek İslam’a mesafeli duranlar iki yönlü zarar verdiklerinin farkında olmak zorundadırlar. Bu zararlardan birincisi insanın kendisine verdiği zarardır. İkincisi ise İslam’a yönelen, kalpleri İslam’a yeni ısınan insanlara verilen zarardır.
Müslüman İslam’ı bütünüyle yaşamak zorundadır elbet. Hayatın bir kısmını İslam’a göre, bir kısmını şu ya da bu ideolojiye göre dizayn etmek İslam’la bağdaşmaz. Müslüman olmak, Müslüman’ca düşünmeyi, sorumlu davranmayı gerektirir. İslam’ın bir kısmını kabul edip bir kısmını kabul etmemek ya da şartlara göre İslam’ın bazı hükümlerini devreye koymak, diğerlerini devre dışı bırakmak yetkisi kimseye verilmemiştir. İslam’ın hiçbir hükmü için “Bu hüküm yaşanmaz” şeklinde karar verilemez. Hiç kimseye dinin hükümlerini belirleme, değiştirme, erteleme yetkisi verilmiş değildir.
Kişiler, İslam’ın bir hükmünü askıya alırken bunu yalnızca kendileri için mi, yoksa tüm Müslümanlar için mi bir kural haline getirdiklerini düşünmek zorundadır. Kendileri için askıya aldıkları hükümleri Müslümanların tamamı adına askıya almaları zaten mümkün değildir. Bu durumda ise bu kişilerin ya kendilerini Müslümanların dışında görmeleri veya Müslümanlara İslam’la uyuşmayan bir kuralı yüklemeleri gerekir. Her ikisi de geçerli olmayacaktır. Çünkü bunlardan birisi insanı İslam toplumunun dışına iter, diğeri de Müslümanlara hak etmedikleri bir yükü taşıtmak demektir.
Fertler İslam’ı yaşadıkça İslami bir topluma varılabilir ancak. Bir insanın hem İslam dâvâsını savunması hem de hayatında İslam’a yer vermemesi büyük bir çelişkidir. Bu durum yalnızca takvayı değil; imanı da etkiler. İslam’ı pratiğe aktaramamanın, şartlara göre evrilmenin İslami bir açıklaması yoktur.
Müslüman “şartlar bunu gerektiriyor” diyerek dilediği gibi davranamaz. Rüzgâra göre yön belirlemek… Her mevsim başka bir dala konmak… Konjonktüre göre hareket etmek… “Karakter sahibi bir insan ne istediğini bilen, duygularına boyun eğmeyen, sağlam ilkelerle hareket eden insandır.” diyor Sigmund Freud. Müslüman, karakter sahibidir ve vakur davranışıyla örnek olmak zorundadır. Şartlara göre yaşamak acizliktir. Müslümanların ilkesel olarak kırmızıçizgileri vardır ve bu çizgiler sonuna kadar korunmak, savunulmak zorundadır. Şartlara göre hareket eden değil; şartları kendisi belirleyen olmak gerek. Şartlara mahkûm olmak yerine şartlara hâkim olmak… Ortama ayak uyduran değil; ortamı kendisine uyduran olmak…
Müslümanlar başkalarını etkileyen her bir davranışın ek bir sorumluluğunun olacağını bilmek zorundadır. Müslümanların her davranışı bir nevi İslam’ı temsil özelliği taşıdığı için her bir davranışın İslam’a uygun olup olmadığının iyi tartılması gerek. Toplumlarda genellikle Müslümanların ortaya koydukları davranışlara bakılarak İslam yargılanmaktadır. O nedenle Müslüman’ın her hareketi İslami tebliği etkileyen bir özellik taşımaktadır. Müslümanların olumlu davranışlarına bakarak İslam’ı seçenler veya olumsuz davranışlarına bakarak kötü örnekler nedeniyle İslam’dan uzaklaşanlar herkesin malûmudur. Her halükârda, sorumluluk, olumsuz yargının oluşmasına neden olan Müslüman’a aittir kuşkusuz.
İnsanlara İslam’ın tebliği önemli bir görev ve sorumluluk olarak ortada durmaktadır. Dolayısıyla Müslüman, görev ve sorumluluğunu bilmek zorundadır. Bunun bir sonucu olarak gerektiğinde bedel ödemeyi göze alıp “Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker” görevini yerine getirmek zorundadır. Tebliğ, sözü aktarıp gitmek değildir. Aktarılan her bir mesajın hayata yansıması gerekir. Tüm insanların İslam’ı öğrenmesi ve onun ulviliğine tanık olması için her Müslüman’ın tüm yeteneklerini sergilemesi gerekir. Hep tarihten zafer, saadet kesitleri sunularak İslam’ın anlatılması mümkün değildir. İslami ilkelerin söz ya da yazılarla aktarılması da yeterli değildir. İslami ilkelerin pratik hayatta gerek kişi ve gerekse toplum planında ideal hayatı gerçekleştirdiğini örnek davranışlarla sergilemek gerek. İslam’ın tarihte oluşturduğu ideal toplum yapıları ve eşsiz medeniyet olabildiğince anlatılacak ve İslam dışı sistemlere karşı bir alternatif olarak ileri sürülecektir elbet, ancak bu yeterli değildir.
İslam’ın kişiler ve toplum hayatı için bir kurtuluş ve mutluluk reçetesi, ideal ölçüler bütünü olduğunu ortaya koymak gerek. Bu da ancak İslam’ı her bir fert olarak yaşamak ve İslami toplumu oluşturmakla mümkündür. İslam’ı doğru bir şekilde pratik hayata aktaran insanlar arttıkça İslam’ın tebliği de artacak, İslam’a yönelimler dalga dalga büyüyecektir. Müslüman olmanın bir ayrıcalık olduğu o zaman daha da fark edilecektir kuşkusuz. İslam adına yapılan yanlışlıklar da o zaman azalacaktır ancak. Her şey ferdin İslam’ı doğru anlamasına ve pratiğe aktarmasına bağlı. Şartların uygun görülmediği anlarda bile İslam’ı en güzel şekilde yansıtmaya… Hiçbir şartın İslam’ın hükümlerini erteletecek kadar önemli olmadığının bilinciyle… Etrafı kuşatan şartlarla İslam’ın bir buyruğu karşı karşıya geldiğinde İslam’ın buyruğunu tercih edip gereklerini yerine getirme titizliğiyle… Gerektiğinde benimsenen davranış tarzının İslam’ın bir buyruğu olduğunu etrafta bulunanlara hatırlatarak… O zaman ancak sözlü tebliğ ile birlikte bir bütünlük oluşacak ve tebliğ sorumluluğu yerine getirilmiş olacaktır. Yalanın, sahteliğin ve ikiyüzlülüğün her türünden uzak durarak… Özü sözü bir olarak… Bulunulan ortamlarda şartlar ne olursa olsun söylenmesi gerekeni söyleyerek, yapılması gerekeni yaparak… Sorumlu davranarak… İlkeli ve tutarlı bir şekilde… Sağlam bir karakterle… Sabırla, dirençle… İslami değerlerden ödün vermeden… Sorunlardan kaçarak veya onları görmezlikten gelerek değil… Bahanelerin arkasına sığınarak değil… Kişisel çıkarları ilkelerin, ideallerin önünde tutarak değil…
İlkelerin hiçe sayıldığı, insanlar arası ilişkilerin çıkar üzerine kurulduğu bir dönemden geçilmektedir kuşkusuz. İnsanların büyük çoğunluğu, her dönem adam olmayı değil, dönemin adamı olmayı tercih etmektedir. Kutsal sayılan ne varsa tamamının satılabildiği bir dönem… Güçlünün yanında olmanın maharet sayıldığı bir dönem… Kuralsızlığın, ilkesizliğin revaçta olduğu bir dönem…
Küresel egemen güçlerin kendilerine muhalif olanları çözme ve yok etme yönünde ortaya koydukları baskıların grafiği ile doğru orantılı olarak ilke tartışmaları da canlılığını korumaktadır. Küresel egemen güçlerin kendilerine muhalif gördüklerini çözme ve eritme politikalarının çok yönlü olduğu görülmektedir. Öyle ki bazen sopa, bazen de havuç göstermek suretiyle ortaya konan küresel politikaların hedefi aynı olmuştur çoğu zaman: Sindirmek, pasifize etmek. Böylece kişilerin inançları ve buna bağlı olarak ilkeleri yok edilecektir onlara göre. İnançları, ilkeleri sarsılan kişilerin moral güçlerinden, mücadele azimlerinden söz etmek mümkün olamayacağından, bu kişilerin küresel egemen güçler için bir tehlike olmaktan çıkacağı da bir gerçektir. Anlayışını sembolik ve şekilsel bazı değerler etrafında yoğunlaştıran, sağlıklı ilkelere ulaşamayan fertlerin zamanın ve ortamın şartlarına boyun eğmemesi mümkün mü? Hele de zamanın ve ortamın şartlarının sunduğu bazı nimetler ve fırsatlar da var ise o takdirde bu tür insanların şartlara göre evrileceği, renk alacağı kuşkusuzdur.
Yüksek mansıp
Yüksek yalçın kaya.
Süratle uçup,
Şahin de çıkar.
Sürüne sürünüp.
Yılan da çıkar.
diyerek değişken, omurgasız insanları yılana, ilkeli duruşu olanları ise şahine benzetiyor ünlü kazak şairi Abay Kunanbay. İlkeler kimliğin göstergesidir çünkü. İlkeli olmak gerek her şeye rağmen.
Birbirlerine çok uzak duran birçok çevrenin buluşabildiği ortak paydadır ilkesizlik. “Dün dündür, bugün bugündür” diyenlerin buluştuğu… “Zaman sana uymazsa sen zamana uy” uyarısında bulunanların… Çürük değerlere yapışmanın, bir duruş sergileyememenin, ödün vermenin bedelidir ilkesizlik.
Verilen ödünler İslam’ın belirlediği çizgilerden çıkmaya ve sapmalara neden olur. Zira verilen her ödün başlı başına bir sapmadır. İslami çabalar sonuç odaklı değil; ilke odaklıdır. İlkesizlik çürümeyi getirir.
“Onlar, senin kendilerine yaranmanı (uzlaşmanı) arzu ettiler; o zaman onlar da sana yaranıp uzlaşacaklardı.” (Kalem–9)
Büyümenin, refahın yolunu önceki değerlerin ve ilkelerin terk edilmesinde görenlerin yaklaşımlarının arka planında Kur’an’dan uzak din anlayışlarının bulunduğunu söylemek mümkündür. Hiçbir zaman bir ilkeleri olmamıştır onların. Hep idare-i maslahatçı bir çizgide gitmişlerdir onlar. Özellikle Kur’an’ı referans kaynağı olmaktan çıkarıp başka ideolojilerin yöntemleriyle, araçlarıyla hareket ederek hümanizmin perdesinden İslam’ı değerlendirenlerde ilkesizlik had safhadadır. Tevhidi bilince sahip olduğunu iddia eden bazı kişilerin, bu handikaplarla çırpınıp bazen çıkar odaklı, bazen maslahat güderek, bazen de riske girmeme adına bu zihinsel çöküşü yaşadıklarını ve yaydıklarını görmek mümkündür.
İlkeli olabilmek için Kur’an ve sünneti ölçü almak gerek. Kur’an ve sünnet devre dışı bırakıldığı takdirde hak-bâtıl ayrımı diye bir şey ortada kalmayacak, ilkesizlik ve laubalilik kendiliğinden boy gösterecektir.
Dolayısıyla Kur’an’ın çizdiği yol ve gösterdiği yöntem dikkate alınarak Rasulullah’ın ve sahabenin örnek hayatı doğrultusunda bir düşünce ve hayat tarzı benimsenmedikçe ilkeli olmak, ilkeli kalmak mümkün değildir.
Duruşunu bozmayan, ilkelerine bağlı, bilinçli, değerlerinden asla ödün vermeyen insanlar da var. Onlar bu zamanın yıldızlarıdır. Zor zamanlarda; dayatılan şartların insanları, toplumları kuşattığı anlarda benimsediği ilkeleri savunarak duruşunu bozmayan insanlar hep yıldız kalacaklardır.
TEVRAT VE KUR’ÂN Öz İnsan var olduğu andan itibaren kendini arayış, varlığını sorgulayış, kâinattaki oluşumun nasıllığını ve nedenselliğini araştırma, bilgiye vâkıf olabilme gayreti ve yorumlama çabası içinde olmuştur. Kendisi ve kâinatın yaratılışı hakkında bir ilim edinebilmenin aslî kaynaklarından birisi ise yerkürede ikâme edilen, tüm yaratılmışlara farklı vakit ve zamanlarda gönderilmiş olan din ve o dinin …
WordPress adlı Batılı bir araştırma şirketinin WEN Themes Eğitim Merkezi tarafından gerçekleştirilen 2019 yılına ait “İslamilik Endeksleri” başlıklı istatistik çalışması dikkat çekici tespitlerle kamuoyuna sunulmuştur. İşbu tespitler üzerinden ana başlığı “İslam İnsanlığa Ne Vadediyor” olan değerlendirme dosyasına bir yazıyla katkıda bulunmayı düşünürken ister istemez söz konusu istatistiğin üst ve alt sıralarına bakarak bir mukayese yapma ihtiyacı doğdu. Öteden beri, benzer istatistikler karşısında mesafeli bir duruşum vardı; mevcut endeks aramızdaki makası biraz daha açtı, öncelikle okuyucularıma bu kanaatimi iletmek istiyorum.
Otuz beş senelik sıçramayla bugünün okuma kültürüne baktığımızda tür, başlık, biçim, tasarım vb. birimlerin, aşırılaşan ve baş döndüren seçenekleri arasında okuru ürküttüğünü düşünebiliriz. Çocuk kolayca seçiyor aslında, ürken anası babası. Birçok şey gibi okumanın da güncellenmesi gereken temel bir beceri olduğunu gözden kaçıran taş devri okuru; mamutlar hatta dinozorlar kadar eski olan okuma pratikleriyle bugünü kavramaya çalışan trajikomik insan grupları.
Ahlâk ve hukuk arasındaki bölünmez bütünlüğün gözardı edilmesi ve aslında parçalanması, “Kur’an’ı bir hukuk kitabı olarak değil, teolojik bir metin olarak gören ve ahlâk kitabına indirgeyen” sömürgeci mantığın inşâ ettiği tüm alanlarda, kimsenin aradığını bulamadığı, bulmak için yapay ışık kaynaklarının lütfuna muhtaç olan, dumûr halindeki zihinleri yaratmıştır.
Müzik, sesin bestelenip icra edilen ve böylelikle üretilip tüketilen bir kültür öğesinden ziyade, üzerinde felsefi düşüncelerin kabuk bağladığı, aynı zamanda kültürel, sosyolojik, psikolojik, siyasal ve ekonomik bağlamları olan bir fenomendir.
İlkesizlik Çürümeyi Getirir
İslam’ı pratiğe aktarmak Müslümanların bir kısmı açısından nedense bir sorun olarak görülmektedir. Konunun sorun haline gelişi genellikle İslam dışı şartların Müslümanları kuşatması nedeniyledir. Yalnızca kişiler değil toplum da İslam dışı şartlarla kuşatılmış durumdadır. Bir zamanlar İslam’ın hâkim değer yargısı olduğu coğrafyalar giderek İslam dışı sistemlerin kontrolüne geçmiştir. Dünyanın kimi bölgelerinde İslami yönetime yönelme talepleri olsa da bu talepler küresel egemen güçlerin oluşturduğu bir kuşatma altında gerçekleştiği için anında müdahalelerle sonuçsuz bırakılmaya çalışılmaktadır. Bu durum ise İslami bir ümmet ve sistem bütünlüğü içinde yaşamanın avantajından uzaklaştırıp İslam’ı gereği gibi yaşamayı güçleştirmekte ve birçokları bakımından dini bir sorun haline getirmektedir. Böyle bir ortamın şartları kişileri İslam dışı düşünceye ve hayat tarzına yönlendirmektedir. Özellikle Batı medeniyetinin ürünü olan kapitalizmin etkisiyle haz peşinde koşan, hasta ruhlu, çıkarcı ve maddeci bir insan tipi ortaya çıkmıştır. Etik kaygılardan uzak, değer sistemi bozuk ve ahlâki gelişimi geridir bu insanların. Yalnızca başkaları değil, Müslümanların bir kısmı da etkilenmiştir kapitalizmden.
Bu tür ortamların dayattığı düşünce ve hayat tarzından etkilenen insanlar İslam’ı yaşamamak için gerekçe üretirler hep. Yaşadıkları sosyal şartların kalıcı olacağına inanan, ancak Müslümanlığını da terk etmeyen kişiler, İslam’ın tam anlamıyla yaşanamadığını ileri sürerler. Bahaneleri ise ortamın ya da zamanın şartlarıdır. “Şartlar böyle” diyerek… Yani “Gidişat bunu gerektiriyor” şeklinde… Edilgen davranmanın tipik bir görüntüsüdür bu.
Bunların ileri sürdükleri gerekçeler farklı olmakla birlikte bu gerekçeleri üç ana maddede özetlemek mümkündür belki de: Birincisi, “Elimizden gelen budur, başka ne yapabiliriz?” gerekçesidir. Bu gerekçe İslam’ı yaşamamanın en hafif gerekçesidir, denilebilir. Ortamın ya da zamanın şartlarının yoğun baskısı altında kalan ve kendisini şartlar karşısında zayıf konumda hisseden bazı Müslümanlar bu gerekçeye sığınırlar. Toplumsal statü endişesi, işini kaybetme korkusu, geçim kaygısı, adam yerine konulmama düşüncesi gibi nedenler vardır bu gerekçenin içinde. Öyle ki, “Kişi içinde bulunulan şartların bağlayıcılığına kendi inanç değerlerinden daha çok inanmıştır.” dense yanlış olmaz.
Bu gerekçe masum görünse de bu gerekçenin altında büyük bir inanç zaafı vardır aslında. Bu zaaf Müslüman’ın kendini birçok bakımdan zayıf görmesini de beraberinde getirir. Bunun akabinde sosyal şartlar kişilerden daha güçlü olur ve zaman içinde onları şartlandırabilir. O nedenle olsa gerek, “İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.” denilmiştir. Bazı insanlar sosyal şartlar içinde öyle bir erirler ki yitirdikleri İslami değerlerin, geride bıraktıkları boşlukların farkına bile varamazlar. Ortada içi boşalmış ve yalnızca “Müslüman” adı kalmış, nev’i şahsına münhasır bir tip ortaya çıkar. Bunun yanında yitirdikleri değerlerin farkında olup da kendisiyle hesaplaşan, inandıklarını pratiğe dökememenin üzüntüsünü yaşayan Müslümanlar da yok değil.
İkincisi, “Böyle bir ortamda ancak bu kadar yaşanabilir.” gerekçesidir. Bu gerekçeye sığınanlar, İslam’dan çok içinde bulundukları ortamın değer yargısına inanan kişilerdir. Bunların din anlayışları sakattır. Bunlar, zaman içindeki gelişmelerin İslam’ı aştığına inanmakla birlikte, İslam’ı, öldükten sonra yeniden dirilme ihtimaline karşı şöyle ya da böyle elde tutmak isterler. Çünkü dini, belirli zamanlara göre ayarlı, giderek kuralları eskiyen, eskidikçe çağın değerleriyle yamanması gereken bir anlayış ve yaşayış biçimi olarak görenler, onu ortamın ve zamanın değerlerine ve ideolojisine göre şekillendirmeye çalışırlar. Tıpkı modernizmi “din” kabul edenlerin durumu gibi. Bunların gerçek dinin mesajını anlamalarını beklemek saflık olacaktır. Modernizmi tabulaştıran ve arasına da şu ya da bu nedenlerle İslam’dan ufak tefek şeyler serpiştirmeye çalışanların gerçekte İslam’la bir bağlantıları kalmaz. Bununla birlikte genel şartlanmadan etkilenerek modernizmi tabulaştırmamakla birlikte tabulaştıranlara yakınlık duyanlar da yok değil. Bunların, bir an önce içinde bulundukları psikolojiden kurtulup İslam’ın tüm çağların üstün değeri olduğuna inanmaları, ümitsizlik girdabından çıkmaları için çaba göstermeleri gerekir.
Üçüncüsü, “Dârü’l-harpte İslami bazı kurallar uygulanmaz.” şeklindeki gerekçedir. Kimileri dârü’l-harp konusunu İslam’ı pratiğe aktarmamaya yönelik her kapıyı açan bir prensibe dönüştürme heveslisidirler. Bu prensibin aslı; harp ehline, yine kendi kuralları içinde davranma ve bu şekilde İslam’ın gücünün kırılmasını önleme düşüncesidir. İslam’ın gücünü korumaya yönelik bu prensip, Müslümanlarda yeterli bilinç oluşmadığı için bazı sapmaların kaynağı olabilmektedir. Öyle ki bazen bilinçaltında bulunan İslam’ı yaşamama düşüncesinin veya tembelliğin sığınağı olarak görülen bu prensip, doğru değerlendirilemediği için Müslümanların gevşemesine, kuralsız davranmalarına neden olmaktadır çoğu zaman. Çünkü ateiste ateistçe, liberale liberalce, Hıristiyan’a Hıristiyan’ca davranan tipler oraya çıkmaktadır. Oysa İslam fıkhındaki dârü’l-harp hükmü böyle bir bozulmayı, dağılmayı, ilkesizliği, kuralsızlığı meşru görmenin dayanağı kabul edilemez. Aksi düşünülecek olursa, o takdirde, kişiyi İslam adına bağlayan bir hüküm kalmaz. O durumda ise ortada Müslüman kalmaz. Hayatın bir kısmında ateist, bir kısmında liberal, bir kısmında Hıristiyan, bir kısmında da Müslüman görünümlü farklı tipler ortaya çıkar. Zevkçi, modernist… Dârü’l-harp konusunu bilinçaltlarındaki İslam’ı yaşamamaya bahane olarak ileri sürenler, İslam’ı sosyal planda neredeyse tamamen devre dışı bırakmaktadırlar. Sosyal planda devre dışı bırakılan bir dinin ruhi planda yaşaması mümkün mü? Zira inanç ile pratik hayat birbirini etkiler ve biri diğerinin olmazsa olmazıdır.
Bahane olarak ileri sürülen bu gerekçeler, İslam’ın bazı kesimler tarafından yeterli derecede anlaşılamadığını göstermektedir. Bu gerekçeler İslami kimliğin yitirilmesine neden olur ve giderek İslam’ı yaşamamak için başka gerekçelerin üretilmesine yol açar. Bu gerekçeleri ileri sürenler, zamanla yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar. Kimlik ve inançlarında sürekli değişimler yaparak tanınmaz hale gelirler ve başlangıçta savundukları ne varsa küçücük çıkarlar uğruna tamamını inkâr etmeye başlarlar. Pragmatizm belirleyici olduğu takdirde, pragmatizmin bu tercihi yapanlar üzerinde çözücü ve çürütücü bir etki bırakmaması düşünülemez. Ayrıca, Müslüman, mücadelesi içinde hedefe doğru yol alırken “Her yol mubahtır” anlayışıyla hareket edemez. İslam’ın meşru görmediği yollarla İslami hedeflere ulaşılamaz; meşru olmayan yollarla elde edilen hiçbir başarıyı da İslam meşru kabul etmez. Dolayısıyla amaca ulaşmak için her yol meşru değildir.
İslami kimlik, İslam dışı ne varsa tamamına ödünsüz bir tavır göstermeyi gerektirir. Bu tavır alış ilkesel bir zorunluluktur ve şartların değişmesi, İslam’a karşı olanların farklılaşması veya sonucun zaferle bitip bitmemesi gibi nedenlerle bu tavır alıştan vazgeçilemez. Bu tür yaklaşımlar tevhidî bağın parçalanmasına ve farklı kimliklerin üremesine yol açmakta ve giderek kimlik çözülmesine neden olmaktadır. İslami kimlik, dışarıdan dayatılan şartlara göre değil; ancak Kur’an ve Rasul’ün örnekliği gibi özgün referansların oluşturduğu özgün paradigma üzerine inşa edilebilir.
Temel ilke İslam’ın pratiğe aktarılmasıdır ve her şart ve ortamda pazarlıksız bütünüyle yaşanmasıdır. Pratiğe aktarılmayan bir düşüncenin ne değeri olabilir ki? Bu nedenle içinde bulunulan şartlar bahane edilerek İslam’ın kısmen hayata aktarılıp kısmen de askıya alınması Müslümanlığın sorgulanması için yeterli ve önemli bir nedendir. Şartları bahane ederek İslam’a mesafeli duranlar iki yönlü zarar verdiklerinin farkında olmak zorundadırlar. Bu zararlardan birincisi insanın kendisine verdiği zarardır. İkincisi ise İslam’a yönelen, kalpleri İslam’a yeni ısınan insanlara verilen zarardır.
Müslüman İslam’ı bütünüyle yaşamak zorundadır elbet. Hayatın bir kısmını İslam’a göre, bir kısmını şu ya da bu ideolojiye göre dizayn etmek İslam’la bağdaşmaz. Müslüman olmak, Müslüman’ca düşünmeyi, sorumlu davranmayı gerektirir. İslam’ın bir kısmını kabul edip bir kısmını kabul etmemek ya da şartlara göre İslam’ın bazı hükümlerini devreye koymak, diğerlerini devre dışı bırakmak yetkisi kimseye verilmemiştir. İslam’ın hiçbir hükmü için “Bu hüküm yaşanmaz” şeklinde karar verilemez. Hiç kimseye dinin hükümlerini belirleme, değiştirme, erteleme yetkisi verilmiş değildir.
Kişiler, İslam’ın bir hükmünü askıya alırken bunu yalnızca kendileri için mi, yoksa tüm Müslümanlar için mi bir kural haline getirdiklerini düşünmek zorundadır. Kendileri için askıya aldıkları hükümleri Müslümanların tamamı adına askıya almaları zaten mümkün değildir. Bu durumda ise bu kişilerin ya kendilerini Müslümanların dışında görmeleri veya Müslümanlara İslam’la uyuşmayan bir kuralı yüklemeleri gerekir. Her ikisi de geçerli olmayacaktır. Çünkü bunlardan birisi insanı İslam toplumunun dışına iter, diğeri de Müslümanlara hak etmedikleri bir yükü taşıtmak demektir.
Müslüman “şartlar bunu gerektiriyor” diyerek dilediği gibi davranamaz. Rüzgâra göre yön belirlemek… Her mevsim başka bir dala konmak… Konjonktüre göre hareket etmek… “Karakter sahibi bir insan ne istediğini bilen, duygularına boyun eğmeyen, sağlam ilkelerle hareket eden insandır.” diyor Sigmund Freud. Müslüman, karakter sahibidir ve vakur davranışıyla örnek olmak zorundadır. Şartlara göre yaşamak acizliktir. Müslümanların ilkesel olarak kırmızıçizgileri vardır ve bu çizgiler sonuna kadar korunmak, savunulmak zorundadır. Şartlara göre hareket eden değil; şartları kendisi belirleyen olmak gerek. Şartlara mahkûm olmak yerine şartlara hâkim olmak… Ortama ayak uyduran değil; ortamı kendisine uyduran olmak…
Müslümanlar başkalarını etkileyen her bir davranışın ek bir sorumluluğunun olacağını bilmek zorundadır. Müslümanların her davranışı bir nevi İslam’ı temsil özelliği taşıdığı için her bir davranışın İslam’a uygun olup olmadığının iyi tartılması gerek. Toplumlarda genellikle Müslümanların ortaya koydukları davranışlara bakılarak İslam yargılanmaktadır. O nedenle Müslüman’ın her hareketi İslami tebliği etkileyen bir özellik taşımaktadır. Müslümanların olumlu davranışlarına bakarak İslam’ı seçenler veya olumsuz davranışlarına bakarak kötü örnekler nedeniyle İslam’dan uzaklaşanlar herkesin malûmudur. Her halükârda, sorumluluk, olumsuz yargının oluşmasına neden olan Müslüman’a aittir kuşkusuz.
İnsanlara İslam’ın tebliği önemli bir görev ve sorumluluk olarak ortada durmaktadır. Dolayısıyla Müslüman, görev ve sorumluluğunu bilmek zorundadır. Bunun bir sonucu olarak gerektiğinde bedel ödemeyi göze alıp “Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker” görevini yerine getirmek zorundadır. Tebliğ, sözü aktarıp gitmek değildir. Aktarılan her bir mesajın hayata yansıması gerekir. Tüm insanların İslam’ı öğrenmesi ve onun ulviliğine tanık olması için her Müslüman’ın tüm yeteneklerini sergilemesi gerekir. Hep tarihten zafer, saadet kesitleri sunularak İslam’ın anlatılması mümkün değildir. İslami ilkelerin söz ya da yazılarla aktarılması da yeterli değildir. İslami ilkelerin pratik hayatta gerek kişi ve gerekse toplum planında ideal hayatı gerçekleştirdiğini örnek davranışlarla sergilemek gerek. İslam’ın tarihte oluşturduğu ideal toplum yapıları ve eşsiz medeniyet olabildiğince anlatılacak ve İslam dışı sistemlere karşı bir alternatif olarak ileri sürülecektir elbet, ancak bu yeterli değildir.
İslam’ın kişiler ve toplum hayatı için bir kurtuluş ve mutluluk reçetesi, ideal ölçüler bütünü olduğunu ortaya koymak gerek. Bu da ancak İslam’ı her bir fert olarak yaşamak ve İslami toplumu oluşturmakla mümkündür. İslam’ı doğru bir şekilde pratik hayata aktaran insanlar arttıkça İslam’ın tebliği de artacak, İslam’a yönelimler dalga dalga büyüyecektir. Müslüman olmanın bir ayrıcalık olduğu o zaman daha da fark edilecektir kuşkusuz. İslam adına yapılan yanlışlıklar da o zaman azalacaktır ancak. Her şey ferdin İslam’ı doğru anlamasına ve pratiğe aktarmasına bağlı. Şartların uygun görülmediği anlarda bile İslam’ı en güzel şekilde yansıtmaya… Hiçbir şartın İslam’ın hükümlerini erteletecek kadar önemli olmadığının bilinciyle… Etrafı kuşatan şartlarla İslam’ın bir buyruğu karşı karşıya geldiğinde İslam’ın buyruğunu tercih edip gereklerini yerine getirme titizliğiyle… Gerektiğinde benimsenen davranış tarzının İslam’ın bir buyruğu olduğunu etrafta bulunanlara hatırlatarak… O zaman ancak sözlü tebliğ ile birlikte bir bütünlük oluşacak ve tebliğ sorumluluğu yerine getirilmiş olacaktır. Yalanın, sahteliğin ve ikiyüzlülüğün her türünden uzak durarak… Özü sözü bir olarak… Bulunulan ortamlarda şartlar ne olursa olsun söylenmesi gerekeni söyleyerek, yapılması gerekeni yaparak… Sorumlu davranarak… İlkeli ve tutarlı bir şekilde… Sağlam bir karakterle… Sabırla, dirençle… İslami değerlerden ödün vermeden… Sorunlardan kaçarak veya onları görmezlikten gelerek değil… Bahanelerin arkasına sığınarak değil… Kişisel çıkarları ilkelerin, ideallerin önünde tutarak değil…
İlkelerin hiçe sayıldığı, insanlar arası ilişkilerin çıkar üzerine kurulduğu bir dönemden geçilmektedir kuşkusuz. İnsanların büyük çoğunluğu, her dönem adam olmayı değil, dönemin adamı olmayı tercih etmektedir. Kutsal sayılan ne varsa tamamının satılabildiği bir dönem… Güçlünün yanında olmanın maharet sayıldığı bir dönem… Kuralsızlığın, ilkesizliğin revaçta olduğu bir dönem…
Küresel egemen güçlerin kendilerine muhalif olanları çözme ve yok etme yönünde ortaya koydukları baskıların grafiği ile doğru orantılı olarak ilke tartışmaları da canlılığını korumaktadır. Küresel egemen güçlerin kendilerine muhalif gördüklerini çözme ve eritme politikalarının çok yönlü olduğu görülmektedir. Öyle ki bazen sopa, bazen de havuç göstermek suretiyle ortaya konan küresel politikaların hedefi aynı olmuştur çoğu zaman: Sindirmek, pasifize etmek. Böylece kişilerin inançları ve buna bağlı olarak ilkeleri yok edilecektir onlara göre. İnançları, ilkeleri sarsılan kişilerin moral güçlerinden, mücadele azimlerinden söz etmek mümkün olamayacağından, bu kişilerin küresel egemen güçler için bir tehlike olmaktan çıkacağı da bir gerçektir. Anlayışını sembolik ve şekilsel bazı değerler etrafında yoğunlaştıran, sağlıklı ilkelere ulaşamayan fertlerin zamanın ve ortamın şartlarına boyun eğmemesi mümkün mü? Hele de zamanın ve ortamın şartlarının sunduğu bazı nimetler ve fırsatlar da var ise o takdirde bu tür insanların şartlara göre evrileceği, renk alacağı kuşkusuzdur.
Yüksek mansıp
Yüksek yalçın kaya.
Süratle uçup,
Şahin de çıkar.
Sürüne sürünüp.
Yılan da çıkar.
diyerek değişken, omurgasız insanları yılana, ilkeli duruşu olanları ise şahine benzetiyor ünlü kazak şairi Abay Kunanbay. İlkeler kimliğin göstergesidir çünkü. İlkeli olmak gerek her şeye rağmen.
Birbirlerine çok uzak duran birçok çevrenin buluşabildiği ortak paydadır ilkesizlik. “Dün dündür, bugün bugündür” diyenlerin buluştuğu… “Zaman sana uymazsa sen zamana uy” uyarısında bulunanların… Çürük değerlere yapışmanın, bir duruş sergileyememenin, ödün vermenin bedelidir ilkesizlik.
Verilen ödünler İslam’ın belirlediği çizgilerden çıkmaya ve sapmalara neden olur. Zira verilen her ödün başlı başına bir sapmadır. İslami çabalar sonuç odaklı değil; ilke odaklıdır. İlkesizlik çürümeyi getirir.
“Onlar, senin kendilerine yaranmanı (uzlaşmanı) arzu ettiler; o zaman onlar da sana yaranıp uzlaşacaklardı.” (Kalem–9)
Büyümenin, refahın yolunu önceki değerlerin ve ilkelerin terk edilmesinde görenlerin yaklaşımlarının arka planında Kur’an’dan uzak din anlayışlarının bulunduğunu söylemek mümkündür. Hiçbir zaman bir ilkeleri olmamıştır onların. Hep idare-i maslahatçı bir çizgide gitmişlerdir onlar. Özellikle Kur’an’ı referans kaynağı olmaktan çıkarıp başka ideolojilerin yöntemleriyle, araçlarıyla hareket ederek hümanizmin perdesinden İslam’ı değerlendirenlerde ilkesizlik had safhadadır. Tevhidi bilince sahip olduğunu iddia eden bazı kişilerin, bu handikaplarla çırpınıp bazen çıkar odaklı, bazen maslahat güderek, bazen de riske girmeme adına bu zihinsel çöküşü yaşadıklarını ve yaydıklarını görmek mümkündür.
Dolayısıyla Kur’an’ın çizdiği yol ve gösterdiği yöntem dikkate alınarak Rasulullah’ın ve sahabenin örnek hayatı doğrultusunda bir düşünce ve hayat tarzı benimsenmedikçe ilkeli olmak, ilkeli kalmak mümkün değildir.
Duruşunu bozmayan, ilkelerine bağlı, bilinçli, değerlerinden asla ödün vermeyen insanlar da var. Onlar bu zamanın yıldızlarıdır. Zor zamanlarda; dayatılan şartların insanları, toplumları kuşattığı anlarda benimsediği ilkeleri savunarak duruşunu bozmayan insanlar hep yıldız kalacaklardır.
İlgili Yazılar
Yaratılış Bağlamında Kutsal Metinlerin Mukayesesi
TEVRAT VE KUR’ÂN Öz İnsan var olduğu andan itibaren kendini arayış, varlığını sorgulayış, kâinattaki oluşumun nasıllığını ve nedenselliğini araştırma, bilgiye vâkıf olabilme gayreti ve yorumlama çabası içinde olmuştur. Kendisi ve kâinatın yaratılışı hakkında bir ilim edinebilmenin aslî kaynaklarından birisi ise yerkürede ikâme edilen, tüm yaratılmışlara farklı vakit ve zamanlarda gönderilmiş olan din ve o dinin …
İslamilik Endeksi Ne Kadar İnsanidir
WordPress adlı Batılı bir araştırma şirketinin WEN Themes Eğitim Merkezi tarafından gerçekleştirilen 2019 yılına ait “İslamilik Endeksleri” başlıklı istatistik çalışması dikkat çekici tespitlerle kamuoyuna sunulmuştur. İşbu tespitler üzerinden ana başlığı “İslam İnsanlığa Ne Vadediyor” olan değerlendirme dosyasına bir yazıyla katkıda bulunmayı düşünürken ister istemez söz konusu istatistiğin üst ve alt sıralarına bakarak bir mukayese yapma ihtiyacı doğdu. Öteden beri, benzer istatistikler karşısında mesafeli bir duruşum vardı; mevcut endeks aramızdaki makası biraz daha açtı, öncelikle okuyucularıma bu kanaatimi iletmek istiyorum.
Yıldızların Özüne İşlenmiş Hikâyeler
Otuz beş senelik sıçramayla bugünün okuma kültürüne baktığımızda tür, başlık, biçim, tasarım vb. birimlerin, aşırılaşan ve baş döndüren seçenekleri arasında okuru ürküttüğünü düşünebiliriz. Çocuk kolayca seçiyor aslında, ürken anası babası. Birçok şey gibi okumanın da güncellenmesi gereken temel bir beceri olduğunu gözden kaçıran taş devri okuru; mamutlar hatta dinozorlar kadar eski olan okuma pratikleriyle bugünü kavramaya çalışan trajikomik insan grupları.
Bir Başyapıt Üzerine Deneme: Şeriat Yahut Beyaz Adam
Ahlâk ve hukuk arasındaki bölünmez bütünlüğün gözardı edilmesi ve aslında parçalanması, “Kur’an’ı bir hukuk kitabı olarak değil, teolojik bir metin olarak gören ve ahlâk kitabına indirgeyen” sömürgeci mantığın inşâ ettiği tüm alanlarda, kimsenin aradığını bulamadığı, bulmak için yapay ışık kaynaklarının lütfuna muhtaç olan, dumûr halindeki zihinleri yaratmıştır.
Müzik Üzerine Değiniler
Müzik, sesin bestelenip icra edilen ve böylelikle üretilip tüketilen bir kültür öğesinden ziyade, üzerinde felsefi düşüncelerin kabuk bağladığı, aynı zamanda kültürel, sosyolojik, psikolojik, siyasal ve ekonomik bağlamları olan bir fenomendir.