Bir hayatın nabzını tutmak çoğu zaman biyografilerle karşımıza çıkar. Hatıratlar, günlükler insanın bütün bir ömür içerisinde belleğine kaydettiği kendince önemli anları bir başkasına anlatmanın yolu olmuştur. Zaman geçerken geride bırakılamayan hatıralar, tecrübeler ve anlar bir fotoğraf karesinin içine yerleşebileceği gibi bambaşka nesneler üzerine de sirayet edip iz bırakabilir. Hafızanın derinlerine iz bırakan kişiler veya nesneler olabileceği gibi, insanın belirli bir dönemi yaşadığı bir mekânda olabilir.
Bir insanın yıllarını geçirdiği bir ev, -insanın ilk evreni olarak- bir barınak olmaktan öte her köşesinde iz bırakılan bir belleğe dönüşür. İnsanlar hayatlarının erken döneminde yaşadıkları mekânları ilerleyen zamanlarda sürekli olarak hatıralarında ve rüyalarında anımsarlar. Şehirler her ne kadar sürekli olarak değişseler bile tanıdık bir sima ya da bir köşe başı insanın hatıralarına yolculuk etmesine veya aşina bir duyguyu çağrıştırmasına vesile olabilir.
Bazı insanların ise mekânla ve hayatla kurduğu ilişki daha kuvvetlidir. Havasını soluduğu, ömrünü geçirdiği şehre, mahallesine, evine veya eşyalarına olan aidiyeti çok daha güçlüdür. Böyle bir insanın muhayyilesinde mekân yaşamının bir uzamına dönüşür. 11’e 10 kala filminde de Mithat Bey koleksiyon tutkusuyla bir anlamda İstanbul’u yani ömrünü büyük orandan geçirdiği şehri farklı anılarıyla beraber evinde yaşatır.
“11’e 10 Kala” filmi şehir, hafıza, mekân, kültür gibi konuları gerçek bir hikâye üzerinden işlemeye çalışır, Filmin ana karakteri Mithat Bey, belleğine, yaşadığı mekâna ve şehre aidiyetini koleksiyonu üzerinden yansıtır. Aynı zamanda koleksiyonuyla ömrün sadece geçmişte kalan amlardan ibaret bir nostalji olmadığını da anlatır, Yaşadığı şehrin değişimiyle ortaya çıkan yeni kültüre ve yitirilen değerlere itirazını koleksiyon tutkusuyla ortaya koyar, Filmde söylediği şekliyle: ‘Modası geçen hiçbir şevi bulamazsın bu memlekette!”
Yönetmen Pelin Esmer’in uzun metrajlı ilk kurmaca filmi 11’e 10 kala, yönetmenin amcası olan filmde de oynayan Mithat Esmer’in hayatını kameraya alır. Filmde kullanılan ev Mithat Bey’in evidir ve kendisini oynar. Bu doğal oyunculuk kullanılan sinematografi ile oldukça başarılı bir uyum arz eder. Böylelikle 11’e 10 kala, görüntüler ve oyunculuktaki doğallık ve gerçeklik ile belgesel ve kurmacanın arasına bir yere oturur.
11’e 10 kala filmi, Mithat Bey’in koleksiyon tutkusundan yola çıkarak adeta bir müzeyi andıran evinde hayatını sürdürürken yanı sıra şehrin değişimini ve bu değişimle beraber şekillenen ilişkileri konu edinir. Şehre ait her dokunun yeniden dizayn edilmeye çalışıldığı bir ortam içerisinde; kendi değerleriyle ve koleksiyon tutkusuyla yaşama devam etmeye çalışır.
Mithat Bey, bütün bir ömrünü koleksiyonu içerisinde zamanı dondurmak istercesine toplamaya ve görmeye çalışır. Gazeteler, milli piyango biletleri, ekmek etiketi, yeğenine aldığı oyuncaklar gibi hemen her şeyi koleksiyonuna dâhil eder. Koleksiyon içerisinde kendisinin yaptığı ses kayıtları da mevcuttur. Bu kayıtlarda bazen kendi sesini ve konuşmalarını bazen de İstanbul’un seslerini kaydeder. Bütün bir ömür Mithat Bey’in koleksiyonunda sürekli var olur.
Mithat Bey aynı zamanda saat koleksiyonu da yapar. Saatlerin ne kadar geride ya da ileride kaldığını da kontrol eder. Filmde, Mithat Bey’in olduğu arka planda tamamen saatlerle dolu olan sahne, bazı sahnelerde kullanılan kurmalı saatlerin sesi ve filmin adı zamana yapılan vurguyu anlatır. Buradaki zaman Mithat Bey’in yaşamından mülhem; Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yekpare zaman dediği kavramı çağrıştırır. Koleksiyonundaki her parçayla olan özel bağı ve hepsiyle bir arada yaşayarak adeta ömrünün hiçbir anından kopmadığını anlatır. Böylelikle filmin konu edindiği olguların mekânla beraber zaman olduğunu da söyleyebiliriz.
11’e 10 Kala filmi, arka planında var olan zaman, mekân ve hayatın değişimi temaları ve koleksiyon içindeki saatlerle Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanını da hatırlatmaktadır. Mithat Bey’in hayata ve koleksiyonuna olan bağlılığı, romandaki insanın eşya ile olan ilişkisi vurgusunu, tema olarak romanda da Osmanlı’dan Cumhuriyete geçişle başlayan modernleşme sürecinin bir anda ortaya güçlü bir şekilde çıkması ve etkileri ile filmin arkaplanında da ülkenin son zamanlarda yaşadığı kentsel dönüşüm süreci konuları kanaatimizce çağrışımlar yaratmaktadır. Belki de bir sinemacının bilinçaltının yansımalarıdır.
Memlekette vuku bulan kentsel dönüşüm Mithat Bey’in de kapısını çalar. Bu saat itibariyle binanın ve sakinlerinin can güvenliği ve emniyeti gerekçesiyle binanın kentsel dönüşümle yıkılıp yeniden daha güvenli bir bina yapılmasını isterler. Mithat Bey ise bu duruma direnmek ister.
Bina yöneticisinin şikâyetiyle Mithat Bey’in evine belediyeden memurlar bakmak için gelir. Koleksiyonun evin tamamını kapladığı evi görünce memurlar burasının çöp ev olduğunu söylerler ve boşaltılmasını isterler. Kendisi de mühendis olan Mithat Bey, aslında binanın dayanıklılık testlerini yaptırmış ve güvenlik açısından hiçbir sıkıntı bulunamamıştır. Evini boşaltmamak için çabalasa da, yeni imar kanunlarında yapılan değişiklikle kendisinin onayı olmadan apartmanın çoğunluğu istediği için bina yıkılıp yenisi yapılacaktır.
Yeni yapılacak bina apartman sakinlerinin iştahını kabartır. Evleri alan olarak küçülse de paha olarak değeri iki katına çıkacaktır. Bu amaçla binanın boşaltılması elzem gözükmektedir. Nede olsa her şey herkesin emniyeti içindir.
Yeni yaşam biçimi olarak ortaya çıkan yeni kentleşme süreci göz alıcı bazı imkânlarla kendini sunarken; bu süreç içerisinde alttan alta yeni bir kültür yerleşir. Hayata bakış açısının giderek değerden ve erdemden yoksunlaştığı, şehirde yaşayan yaşlıların ve maddi olarak güçsüzlerin yaşam hakkını gözetmeyen, her şeyin maddi bir ölçüye göre belirlendiği yeni bir yaşam biçimi peyda olur. Mithat Bey bütün bu olan biten karşısında meramını gayet açık bir şekilde ifade eder: “Sadece huzur istiyorum!” der.
Kapıcı Ali karakteri ile filmin başka bir boyutu olan İstanbul’a göç olgusuna da değinir. Kapıcı Ali İstanbul içinde şu ana kadar İstanbul’u tanımadan hayatını sürdürür. Kapıcı Ali İstanbul’un içindeki taşradır. Ali, Mithat Bey evini toplamaya başlayınca onun dışardaki işlerini yapmaya başlar. Bu sayede Ali İstanbul’u tanımaya başlar. Zamanla yaşadığı şehrin imkânlarının da farkına varan Ali bir iş başvurusunda bulunur ve kabul edilir. Bu işe kabulüyle kapıcılık yaptığı binanın bodrum katından kenar mahallede bir eve taşınmaya karar verir.
Ali; Mithat Bey’in isteği üzerine sahaflara gider gelir. Bu arada Mithat Bey’in koleksiyonunun bazı parçalarını da habersiz olarak satmaya başlar. Mithat Bey’in koleksiyonunun en değerli parçalarından biri olan sıklıkla sorduğu Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul ansiklopedisinin on birinci cildini ararken, Mithat Bey’de var olan ilk 10 cildi satar ve 11. Cildi de sahaftan gizlice alarak binayı terk ettiği akşam dairesinde Mithat Bey’e bırakır.
Filmde ki iki ana karakterin hayatlarının ortak noktası yaşadıkları bina ve şehir olur. İstanbul kadim tarihi ve bir zamana kadar devam eden otantik yapısıyla büyük bir kültür merkezi olarak şehrin eski sakinlerine büyük bir kültürel bellek olarak kendini sunar. Mithat Bey, eski bir İstanbullu olarak şehrin kaydını koleksiyonu üzerinden tutar. Ali ise taşradan bir iş ve yeni imkânlar bulmak umuduyla İstanbul’un yolunu tutmuştur. Yönetmeninde filmin sinopsisinde belirttiği gibi aslında birbirinden oldukça farklı hayatlara sahip bu insanı birleştiren İstanbul olmuştur.
Film açık bir şekilde çok fazla dış çekim yerine iç mekân çekimleriyle oluşturulmuştur. Bu açıdan şehri geniş planlar gibi çekim sahneleriyle göremeyiz. Bu durum ise ilk bakışta bir kent filmi gibi gözükmese de aslında karakterler üzerinden İstanbul anlatılır. Filmin büyük bölümü kapalı alanlarda çekilmesine rağmen karakterler dışarısıyla yani hayatla bir şekilde ilişkilerini sürdürürler. Özellikle Mithat Bey’in koleksiyonu ve evi içeride şehrin bütün dönüşümlerine rağmen kendi belleğindeki İstanbul’u yaşatmaktadır.
Yönetmen film içerisinde her iki karakteri de farklı ve belki de eleştirilebilecek yönlerine rağmen olumlu bir havayla yansıtır. Bu durum yönetmenin hayatın bizatihi kendisini olumladığını açığa çıkarır. Neticede iki karakterde kendi yaşamını sürdürme gayretindedir ve her ikisi de mütevazı yaşamlarında aslında mutludurlar. İstanbul ansiklopedisinin son cildini Ali’nin dairesinde masada bulan Mithat Bey karşılaştığı yeni durumu da dinginlikle karşılar. Böylelikle herkese “Hayat devam ediyor!” denmiş olur.
Hayatın devinimi, insanoğlunun arayışları, düşüncenin ve tekniğin gelişimi insanı yaşadığı ortamda sürekli bir şeyleri değiştirmeye iter. Asıl olanı; tabiata ve hakikate ait olanı görüp, temaşa edip, tabi olmak yerine modernite ile beraber ölçülebilir, değiştirebilir ve yeniden inşa edilebilir bir şey olarak anlamlandırılır. Başka bir değişle varoluşsal bir anlam yitimi yaşanır. Mithat Bey’in koleksiyon tutkusu bir taraftan değişmeyeni sürekli hatırda tutmak, diğer taraftan süratle yaşanan dönüşüme karşı naifçe bir reddediş olarak da okunabilir.
Gerçek bir hikâye ve karakter, doğal bir oyunculuk, sanatsal bir film dili ve dikkat çeken teması ile keyifle izlemeyi mümkün kılan özenle hazırlanmış bir film 11’ e 10 kala.
Frankfurt Okulu’nun önemli temsilcilerinden Adorno’nun deyişiyle “kültür endüstri”sine rağmen bir şeyler yapmak, akıntıya karşı küreklere davranmaya benziyor. Bu nedenle farklı yaş grubundaki bireylerin, dayatılan tek tip müzik endüstrisinden sıyrılıp aynı şarkılara, ezgilere gönlünde yer açması gittikçe türüne az rastlanan bir durum.
Eğitime ve eğitimciye kendi sinemamızdan bakmamız için münasip bir misal olan Öğretmen filmi, Anadolu’nun bir köşesinde öğretmenlik yapan ancak daha sonra İstanbul’a tayini çıkan Hüsnü karakterinden (Kemal Sunal), onun ailesinden ve yaşadıklarından bahseder.
Koşarak anlatıyoruz kendimizi. Evdeysek evimizi ya da sokağı, sakinleşmek için adımlarımızı saydığımız sahil yolunu, iş çıkışlarını, buluşmaları, ayrılmaları koşturuyoruz. Küçücük bir çay ocağını bile bir sonraki işin peşine takıyoruz. Sonra ayaklarımız zonkluyor gece olunca. Ayaklarımız yetişemediğimiz ne varsa ona göre zonkluyor. Neye geç kaldık, neyin cevabını zamanında veremedik de içimizde büyüdü sözler…
Aşikâr ki ölüm dikkatini yitirmeden dünyanın -ve iç dünyamızın- ayartıcılarına tam anlamıyla kapılamıyoruz. Bunun farkında olarak çarklarını döndürmek isteyen sistem, ölüm düşüncesini hayatın büsbütün dışına atmak için elinden geleni yapıyor. Bunu yapamadığındaysa ona alışmamızı ve sıradan bir hadise olarak yorumlamamızı istiyor.
Saatlerce masanın başında durdu, neden sonra sandalyeyi hızlıca çekti ve oturdu. Günlerdir elinden düşürmediği romana baktı. Bir bekleyiş ve umut ediş ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi dedi mırıldanarak. Kitabı eline aldı ve bir süre evirip çevirdikten sonra “Ah Drago” dedi. “Ah Drago…” Kitabın adını ve yazarını ancak kendi duyabileceği bir ses tonuyla tekrarladı: “Tatar Çölü/Dino …
Bir Ömrün Güncesi: 11’e 10 kala…
Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında
Ahmet Hamdi Tanpınar
Bir hayatın nabzını tutmak çoğu zaman biyografilerle karşımıza çıkar. Hatıratlar, günlükler insanın bütün bir ömür içerisinde belleğine kaydettiği kendince önemli anları bir başkasına anlatmanın yolu olmuştur. Zaman geçerken geride bırakılamayan hatıralar, tecrübeler ve anlar bir fotoğraf karesinin içine yerleşebileceği gibi bambaşka nesneler üzerine de sirayet edip iz bırakabilir. Hafızanın derinlerine iz bırakan kişiler veya nesneler olabileceği gibi, insanın belirli bir dönemi yaşadığı bir mekânda olabilir.
Bir insanın yıllarını geçirdiği bir ev, -insanın ilk evreni olarak- bir barınak olmaktan öte her köşesinde iz bırakılan bir belleğe dönüşür. İnsanlar hayatlarının erken döneminde yaşadıkları mekânları ilerleyen zamanlarda sürekli olarak hatıralarında ve rüyalarında anımsarlar. Şehirler her ne kadar sürekli olarak değişseler bile tanıdık bir sima ya da bir köşe başı insanın hatıralarına yolculuk etmesine veya aşina bir duyguyu çağrıştırmasına vesile olabilir.
Bazı insanların ise mekânla ve hayatla kurduğu ilişki daha kuvvetlidir. Havasını soluduğu, ömrünü geçirdiği şehre, mahallesine, evine veya eşyalarına olan aidiyeti çok daha güçlüdür. Böyle bir insanın muhayyilesinde mekân yaşamının bir uzamına dönüşür. 11’e 10 kala filminde de Mithat Bey koleksiyon tutkusuyla bir anlamda İstanbul’u yani ömrünü büyük orandan geçirdiği şehri farklı anılarıyla beraber evinde yaşatır.
“11’e 10 Kala” filmi şehir, hafıza, mekân, kültür gibi konuları gerçek bir hikâye üzerinden işlemeye çalışır, Filmin ana karakteri Mithat Bey, belleğine, yaşadığı mekâna ve şehre aidiyetini koleksiyonu üzerinden yansıtır. Aynı zamanda koleksiyonuyla ömrün sadece geçmişte kalan amlardan ibaret bir nostalji olmadığını da anlatır, Yaşadığı şehrin değişimiyle ortaya çıkan yeni kültüre ve yitirilen değerlere itirazını koleksiyon tutkusuyla ortaya koyar, Filmde söylediği şekliyle: ‘Modası geçen hiçbir şevi bulamazsın bu memlekette!”
Yönetmen Pelin Esmer’in uzun metrajlı ilk kurmaca filmi 11’e 10 kala, yönetmenin amcası olan filmde de oynayan Mithat Esmer’in hayatını kameraya alır. Filmde kullanılan ev Mithat Bey’in evidir ve kendisini oynar. Bu doğal oyunculuk kullanılan sinematografi ile oldukça başarılı bir uyum arz eder. Böylelikle 11’e 10 kala, görüntüler ve oyunculuktaki doğallık ve gerçeklik ile belgesel ve kurmacanın arasına bir yere oturur.
11’e 10 kala filmi, Mithat Bey’in koleksiyon tutkusundan yola çıkarak adeta bir müzeyi andıran evinde hayatını sürdürürken yanı sıra şehrin değişimini ve bu değişimle beraber şekillenen ilişkileri konu edinir. Şehre ait her dokunun yeniden dizayn edilmeye çalışıldığı bir ortam içerisinde; kendi değerleriyle ve koleksiyon tutkusuyla yaşama devam etmeye çalışır.
Mithat Bey, bütün bir ömrünü koleksiyonu içerisinde zamanı dondurmak istercesine toplamaya ve görmeye çalışır. Gazeteler, milli piyango biletleri, ekmek etiketi, yeğenine aldığı oyuncaklar gibi hemen her şeyi koleksiyonuna dâhil eder. Koleksiyon içerisinde kendisinin yaptığı ses kayıtları da mevcuttur. Bu kayıtlarda bazen kendi sesini ve konuşmalarını bazen de İstanbul’un seslerini kaydeder. Bütün bir ömür Mithat Bey’in koleksiyonunda sürekli var olur.
Mithat Bey aynı zamanda saat koleksiyonu da yapar. Saatlerin ne kadar geride ya da ileride kaldığını da kontrol eder. Filmde, Mithat Bey’in olduğu arka planda tamamen saatlerle dolu olan sahne, bazı sahnelerde kullanılan kurmalı saatlerin sesi ve filmin adı zamana yapılan vurguyu anlatır. Buradaki zaman Mithat Bey’in yaşamından mülhem; Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yekpare zaman dediği kavramı çağrıştırır. Koleksiyonundaki her parçayla olan özel bağı ve hepsiyle bir arada yaşayarak adeta ömrünün hiçbir anından kopmadığını anlatır. Böylelikle filmin konu edindiği olguların mekânla beraber zaman olduğunu da söyleyebiliriz.
11’e 10 Kala filmi, arka planında var olan zaman, mekân ve hayatın değişimi temaları ve koleksiyon içindeki saatlerle Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanını da hatırlatmaktadır. Mithat Bey’in hayata ve koleksiyonuna olan bağlılığı, romandaki insanın eşya ile olan ilişkisi vurgusunu, tema olarak romanda da Osmanlı’dan Cumhuriyete geçişle başlayan modernleşme sürecinin bir anda ortaya güçlü bir şekilde çıkması ve etkileri ile filmin arkaplanında da ülkenin son zamanlarda yaşadığı kentsel dönüşüm süreci konuları kanaatimizce çağrışımlar yaratmaktadır. Belki de bir sinemacının bilinçaltının yansımalarıdır.
Memlekette vuku bulan kentsel dönüşüm Mithat Bey’in de kapısını çalar. Bu saat itibariyle binanın ve sakinlerinin can güvenliği ve emniyeti gerekçesiyle binanın kentsel dönüşümle yıkılıp yeniden daha güvenli bir bina yapılmasını isterler. Mithat Bey ise bu duruma direnmek ister.
Bina yöneticisinin şikâyetiyle Mithat Bey’in evine belediyeden memurlar bakmak için gelir. Koleksiyonun evin tamamını kapladığı evi görünce memurlar burasının çöp ev olduğunu söylerler ve boşaltılmasını isterler. Kendisi de mühendis olan Mithat Bey, aslında binanın dayanıklılık testlerini yaptırmış ve güvenlik açısından hiçbir sıkıntı bulunamamıştır. Evini boşaltmamak için çabalasa da, yeni imar kanunlarında yapılan değişiklikle kendisinin onayı olmadan apartmanın çoğunluğu istediği için bina yıkılıp yenisi yapılacaktır.
Yeni yaşam biçimi olarak ortaya çıkan yeni kentleşme süreci göz alıcı bazı imkânlarla kendini sunarken; bu süreç içerisinde alttan alta yeni bir kültür yerleşir. Hayata bakış açısının giderek değerden ve erdemden yoksunlaştığı, şehirde yaşayan yaşlıların ve maddi olarak güçsüzlerin yaşam hakkını gözetmeyen, her şeyin maddi bir ölçüye göre belirlendiği yeni bir yaşam biçimi peyda olur. Mithat Bey bütün bu olan biten karşısında meramını gayet açık bir şekilde ifade eder: “Sadece huzur istiyorum!” der.
Kapıcı Ali karakteri ile filmin başka bir boyutu olan İstanbul’a göç olgusuna da değinir. Kapıcı Ali İstanbul içinde şu ana kadar İstanbul’u tanımadan hayatını sürdürür. Kapıcı Ali İstanbul’un içindeki taşradır. Ali, Mithat Bey evini toplamaya başlayınca onun dışardaki işlerini yapmaya başlar. Bu sayede Ali İstanbul’u tanımaya başlar. Zamanla yaşadığı şehrin imkânlarının da farkına varan Ali bir iş başvurusunda bulunur ve kabul edilir. Bu işe kabulüyle kapıcılık yaptığı binanın bodrum katından kenar mahallede bir eve taşınmaya karar verir.
Ali; Mithat Bey’in isteği üzerine sahaflara gider gelir. Bu arada Mithat Bey’in koleksiyonunun bazı parçalarını da habersiz olarak satmaya başlar. Mithat Bey’in koleksiyonunun en değerli parçalarından biri olan sıklıkla sorduğu Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul ansiklopedisinin on birinci cildini ararken, Mithat Bey’de var olan ilk 10 cildi satar ve 11. Cildi de sahaftan gizlice alarak binayı terk ettiği akşam dairesinde Mithat Bey’e bırakır.
Filmde ki iki ana karakterin hayatlarının ortak noktası yaşadıkları bina ve şehir olur. İstanbul kadim tarihi ve bir zamana kadar devam eden otantik yapısıyla büyük bir kültür merkezi olarak şehrin eski sakinlerine büyük bir kültürel bellek olarak kendini sunar. Mithat Bey, eski bir İstanbullu olarak şehrin kaydını koleksiyonu üzerinden tutar. Ali ise taşradan bir iş ve yeni imkânlar bulmak umuduyla İstanbul’un yolunu tutmuştur. Yönetmeninde filmin sinopsisinde belirttiği gibi aslında birbirinden oldukça farklı hayatlara sahip bu insanı birleştiren İstanbul olmuştur.
Film açık bir şekilde çok fazla dış çekim yerine iç mekân çekimleriyle oluşturulmuştur. Bu açıdan şehri geniş planlar gibi çekim sahneleriyle göremeyiz. Bu durum ise ilk bakışta bir kent filmi gibi gözükmese de aslında karakterler üzerinden İstanbul anlatılır. Filmin büyük bölümü kapalı alanlarda çekilmesine rağmen karakterler dışarısıyla yani hayatla bir şekilde ilişkilerini sürdürürler. Özellikle Mithat Bey’in koleksiyonu ve evi içeride şehrin bütün dönüşümlerine rağmen kendi belleğindeki İstanbul’u yaşatmaktadır.
Yönetmen film içerisinde her iki karakteri de farklı ve belki de eleştirilebilecek yönlerine rağmen olumlu bir havayla yansıtır. Bu durum yönetmenin hayatın bizatihi kendisini olumladığını açığa çıkarır. Neticede iki karakterde kendi yaşamını sürdürme gayretindedir ve her ikisi de mütevazı yaşamlarında aslında mutludurlar. İstanbul ansiklopedisinin son cildini Ali’nin dairesinde masada bulan Mithat Bey karşılaştığı yeni durumu da dinginlikle karşılar. Böylelikle herkese “Hayat devam ediyor!” denmiş olur.
Hayatın devinimi, insanoğlunun arayışları, düşüncenin ve tekniğin gelişimi insanı yaşadığı ortamda sürekli bir şeyleri değiştirmeye iter. Asıl olanı; tabiata ve hakikate ait olanı görüp, temaşa edip, tabi olmak yerine modernite ile beraber ölçülebilir, değiştirebilir ve yeniden inşa edilebilir bir şey olarak anlamlandırılır. Başka bir değişle varoluşsal bir anlam yitimi yaşanır. Mithat Bey’in koleksiyon tutkusu bir taraftan değişmeyeni sürekli hatırda tutmak, diğer taraftan süratle yaşanan dönüşüme karşı naifçe bir reddediş olarak da okunabilir.
Gerçek bir hikâye ve karakter, doğal bir oyunculuk, sanatsal bir film dili ve dikkat çeken teması ile keyifle izlemeyi mümkün kılan özenle hazırlanmış bir film 11’ e 10 kala.
İlgili Yazılar
Barış’a da Bir Sorsalar
Frankfurt Okulu’nun önemli temsilcilerinden Adorno’nun deyişiyle “kültür endüstri”sine rağmen bir şeyler yapmak, akıntıya karşı küreklere davranmaya benziyor. Bu nedenle farklı yaş grubundaki bireylerin, dayatılan tek tip müzik endüstrisinden sıyrılıp aynı şarkılara, ezgilere gönlünde yer açması gittikçe türüne az rastlanan bir durum.
1980’li Yıllarda Türkiye’de Öğretmen (1988) Olmak
Eğitime ve eğitimciye kendi sinemamızdan bakmamız için münasip bir misal olan Öğretmen filmi, Anadolu’nun bir köşesinde öğretmenlik yapan ancak daha sonra İstanbul’a tayini çıkan Hüsnü karakterinden (Kemal Sunal), onun ailesinden ve yaşadıklarından bahseder.
Konuşularak Yapılan Masallar
Koşarak anlatıyoruz kendimizi. Evdeysek evimizi ya da sokağı, sakinleşmek için adımlarımızı saydığımız sahil yolunu, iş çıkışlarını, buluşmaları, ayrılmaları koşturuyoruz. Küçücük bir çay ocağını bile bir sonraki işin peşine takıyoruz. Sonra ayaklarımız zonkluyor gece olunca. Ayaklarımız yetişemediğimiz ne varsa ona göre zonkluyor. Neye geç kaldık, neyin cevabını zamanında veremedik de içimizde büyüdü sözler…
Gassal: Randevuyla Çalışmıyoruz
Aşikâr ki ölüm dikkatini yitirmeden dünyanın -ve iç dünyamızın- ayartıcılarına tam anlamıyla kapılamıyoruz. Bunun farkında olarak çarklarını döndürmek isteyen sistem, ölüm düşüncesini hayatın büsbütün dışına atmak için elinden geleni yapıyor. Bunu yapamadığındaysa ona alışmamızı ve sıradan bir hadise olarak yorumlamamızı istiyor.
Sessizlik Öyküleri II.
Saatlerce masanın başında durdu, neden sonra sandalyeyi hızlıca çekti ve oturdu. Günlerdir elinden düşürmediği romana baktı. Bir bekleyiş ve umut ediş ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi dedi mırıldanarak. Kitabı eline aldı ve bir süre evirip çevirdikten sonra “Ah Drago” dedi. “Ah Drago…” Kitabın adını ve yazarını ancak kendi duyabileceği bir ses tonuyla tekrarladı: “Tatar Çölü/Dino …