Kavramsal kökenini 5. yüzyılda Hristiyanlığın Roma/Pagan inancından farklı olduğunu ifade etmek ve Roma/Pagan inancı ile zamanla birleşen, temas eden, iç içe geçen kavramları, kurumları, anlamları koparmak anlamında kullanılan, Latince modernus kelimesinden türeyen modernizm, tarih boyunca “kopuş, eskiden yeniye geçiş, eskiden farklı oluş” gibi anlamları içerisinde ihtiva etmiştir. Tarihsel süreç olarak 15. yüzyılda bugünkü İtalya sınırlarında başlayan Reform ve Rönesans hareketlerinin zamanla Kara Avrupası’nın ruhuna katmış olduğu değişim ivmesi, hayatın bütün alanlarına “yeniden şekil verme ve yeniden doğma” olarak sirayet etmeye başlamıştır. Sanat, edebiyat başta olmak üzere din, kültür ve hayatı dizayn eden ne kadar sosyal, siyasal, ekonomik alan varsa yeniden şekillendirilmesi gerektiğine duyulan inanç, doğmuş olanı yeniden yeni bir dünyaya doğurtma çabasına dönüşmüştür. Aydınlanma ile bu süreç kemale ermiş ve modernizm tastamam olmuştur.
Aydınlanma, en genel anlamı ile Reform ve Rönesans hareketlerinin itkisinin gücü ile şekillenmeye başlayan bilme fiilinin din adamları imtiyazlı sınıfından, bilim adamları imtiyazlı sınıfına geçmesini ifade eden tarihsel süreçtir. Bilginin Tanrısal, özel, efsunlu bir bilgiye sahip din adamları sınıfından, insansal, genelimsi özel, deneysel bilgiye sahip olabilen bilim adamları sınıfının tekeline geçmesi ile Modernizm, bilimi gelip almak isteyenler için “Batı”nın merkezine taşımıştır. Bilgi modern öncesi dönemdeki gibi düalisttir; yani bir mütecessis ona ulaşmak için, onun üzerinde ve müdahale edemediği bir tecessüs nesnesi, ulaşmak istediği gerçeklik vardır; ancak o bilgi aşkın ve mistik unsurlarla değil pozitivist donelerle elde edilebilecektir.
Modernizm en genel anlamıyla insani, insandan, insana yönelik olanların merkeze alındığı bir insanlar toplamı, bir tarihsel süreç ve bir coğrafyanın icadıdır. Modernizm için bilme eylemi pozitivizm denen kavramda anlam bulur.
Bir nesnenin bilinebilmesi için gözlenebilir, deney yapılabilir, dünyanın herhangi bir yerinde tekrarlanabilir olması gerekmektedir. Modernizm için ideal toplum modeli organik toplumdan mekanik topluma geçmeyi başarmış insanlar toplamıdır ve seküler unsurlar içermesi gerekir, din vicdanın (Frued’a göre psikolojinin) sorunsalıdır. Modern devlet, ulus bilincine varmış/ulaşabilmiş olan bireylerin oluşturduğu ulus-devlet modelidir. Bu devletin yasaları, “yeryüzüne ait olan” anlamına gelen laikus kavramından türemiş olan laiklik denen felsefeye dayanmak durumundadır. Çünkü yeryüzündekileri artık yeryüzündekiler ve onların kuralları yönetecektir. Modernizm’in din ile arasındaki ilişkiyi anlamak için Ortaçağ denilen Hristiyanlığın Katolik yorumunun hâkim olduğu tarihsel dönemi anlamak gerekir. Modernizm birçok sosyal tanımlamasını bu yorumun uygulama biçimine karşı bir tarihsel karşıtlık olarak kendini konumlandırmıştır. Bu tarihsel dilim dinin her alanda hâkim olduğu, skolastik mantığın egemen olduğu, gelişime kapalı, aklın reddedildiği, feodal beylerin siyasal iktidarlarının hâkim olduğu bir dönem olarak tasvir edilebilir. Modernizm Ortaçağ mantığına karşı olduğundan, bu yüzden her şeyden önce rasyonelliktir, akılcıdır.
Modernizmden Post-modernizme
Hayatın neresinden dönülse kardır.
Nilgün Marmara
Modernizm, sosyal olarak ilk büyük sınavını I. Dünya Savaşı’nda verdi ve ciddi olarak büyük bir sarsıntı yaşadı. II. Dünya Savaşı ise pek çok sosyal bilim insanına göre modernizmin ve modern ideolojilerin topluca çöküşünün takriben elli milyon insanın kanları içinde tüm dünyaya ifşası oldu. Özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan toplumsal sorunlar ve modernizmin çeşitli sebeplerden dolayı vaatlerini gerçekleştirememesi aydınların bir kısmını yeni arayışlara sürükledi. Modernitenin total felsefesine ve bilimsel bilgi tekeline karşı çoğulculuğu, yerelliği ve özgürleşmeyi ön plana çıkaran post-modern durum ortaya çıktı. Genel çerçevesiyle post-modernizm, modernliğin açmazlarına karşı bir savaşım ve modernleşmeyle bir hesaplaşmadır. Post-modernistlere göre post-modernizm, ileri Batı toplumlarının şu an içinde bulunduğu aşamayı, bir bakıma modern sonrası toplumu adlandırır.
Ünlü İngiliz tarihçisi Arnold Toynbee 1939’da yazdığı “Bir Tarih İncelemesi” adlı kitabının 5. cildinde “Modern dönem I. Dünya Savaşı ile son bulmuştur. Bundan sonraki dönem post-modern dönemdir ve iki dünya savaşı arası bu dönemin başlangıcı olmuştur.” der. Bu sayede post-modernizm ve post-modernite terimleri literatüre girmiş olur.
Aklın ön plana geçip toplumları giderek “rasyonalize” edeceğine dair inanç, aynı zamanda günlük hayatı geleneksel değerler ve yapılar üzerine inşa edilmekten kurtaracaktı. Fakat beklenen olmadı, özellikle modernleşme deneyimi geçiren toplumlarda, bir yandan günlük hayatın geleneksel biçimlerinin çeşitli karmaşık ve umulmayan tarzlarda eklemlenmesi gerçekleşirken; öbür yandan farklılaşmanın giderilmesi vuku bulmakta, insanlar yeniden köken arayışına yönelmektedirler.
Modernizm, bir kavram olarak belli bir semantiği ifade etmektedir. Bu semantiğin içinde belli öğeleri, örneğin pozitivizmi, tekno-sentrizmi, evrenselliği ve akılcılığı bulmak mümkündür.
O halde modernizmi, belirlenen bu özelliklere sahip, modernite çağını belirleyen bir düşünsel projeksiyon olarak da tanımlamak mümkün gözükmektedir. Modernizmin sorunlarını çözememesi, sonuçta toplumların, modernitenin tüm karekteristiklerine meydan okuyan, ilerlemenin karşısı, reaksiyon’u; şimdi’nin karşısına geçmiş’i; soyutlama’nın karşısına temsil’i vd koyan ve adına post-modernite denilen bir “durum” içine girmesine neden olmuştur. Post-modernizmi modernizmin bir devamı olarak niteleyenler olduğu gibi moderniteden bir kopuş olduğunu ileri sürenler de vardır. Ne olursa olsun, post-modernizm, modernliğin açmazlarına karşı bir başkaldırı ve kökten bir eleştiridir.
1. Dünya Savaşı’ndan sonra Batılı toplumlar bütün modern ideolojilerin aynı anda çöktüğü; modern insanın medeniyetin zirve noktasında vahşi bir kıyımla nasıl yok edildiğini temaşa ettiği; tanrı dâhil elinde inanacak hiçbir şeyi kalmayan insanın kaçış noktası oldu post-modernizm. Bu bağlamda post-modernizm ironiktir. İroni, medeniyetin zirvesinde iki dünya savaşı görmüş modern insanın hayatta kalması için yalnızlık ve yabancılık duygusuna karşın önemli bir dayanak oldu. O yalnızlığın zeka ile alt edilebileceğinin, alt edilmese bile o durumun bir parçası olmadan yaşamaya devam edilebileceğinin bir göstergesiydi ve böylece absürt denen kavram icat olundu. Absürt, insanın öldürücü bir yalnızlık içinde ne yapacağını bilmeden dünyada bulunmasıyla ilgili herhangi bir anlamı kavrayamadığı haldir. İşte post-modernizm bu öldürücü yalnızlık ve yabancılık hissinde Nietzsche, Camus, Sartre gibi düşünürlerin kaleminde can bulmaya başladı.
Sanatlarda post-modernizm tartışmaları Birleşik Devletler’de başlamış olsa da, kendilerini post-modern toplumsal teori olarak sunan, daha önceki Fransız kültürel ve toplumsal teorisinden yararlanan ilk çalışmalar, 1970’lerin sonunda Fransa’da ortaya çıktı. Baudrillard, Lyotard, Deleuze/Guattari, Roland Barthes (1957), Ferdinand de Saussure (Jameson, 1972; Coward ve Ellis 1977), Henri Lefebvre (1971) ve Guy Debord (1970) post-modernizmin öncüleri olarak kabul edilir. Post-modernliğin gelişiminde aslan payı genellikle Fransızlara verilse de post-modernizme esin verenler, Alman filozofları, özellikle de Nietzsche ve Heidegger’dir (Rosenau, 1998:35-36). Baudrillard’a göre, modern endüstri toplumunun anahtarı üretimken, post-modern toplumda “gerçek”i önceleyen modeller olarak “taklitler” toplumsal düzene egemen olmaya, toplumu “hiper-gerçeklik” olarak oluşturmaya başlar. Baudrillard, sanatın ve muhtemelen teorinin, siyasetin ve bireylerin yapabilecekleri tek şeyin zaten üretilmiş olan biçimleri bir araya getirmek ve bunlarla oynamak olduğunu savunur, O’na göre post-modernite, ne iyimser, ne de kötümserdir, sadece yıkıntılardan arta kalanlarla oynanan bir oyundur. Lyotard’a göre en gelişmiş ülkelerde 19. yüzyıldan beri süre gelen bilim, sanat ya da kısaca kültür süreçleri büyük bir dönüşüm geçirmektedirler ve bu dönüşüm içinde onun post-modern olarak tanımladığı durum ortaya çıkmaktadır. Lyotard, post-modern durumu tanımlamakta “bilgiyi” temel ölçüt olarak almaktadır. Buna göre post-modern durum bir tür yeni epistemoloji olmaktadır. Tıpkı Baudrillard gibi Lyotard’da sanayi toplumuna özgü bir epistemolojinin geçerli hale geldiğinden söz etmektedir. Yani Lyotard için de belirleyici olan süreç, toplumsal değişim ve bu değişim ile gelinen sanayi ötesi toplumdur. Sanayi ötesi toplumda, sanayi toplumuna özgü epistemoloji çökmüştür; kuramların temsil özelliğinin olmadığı ortaya çıkmıştır. Lyotard’a göre, post-modern meta anlatılar karşısında kuşkuculuk ve metafizik felsefenin, tarih felsefelerinin ve herhangi bir totalleştirici düşünce biçiminin (Hegelcilik, Liberalizm, Marksizm ya da buna benzer) reddi olarak tanımlanır. Dolayısıyla post-modern bilgi farklılıklara duyarlı olma özelliğimizi geliştirir ve başka bir şeyle kıyaslanamaz olanı hoş görme yetimizi pekiştirmektedir. İşin özüne bakılacak olursa Lyotard, “Postmodern Durum” adlı yapıtının büyük bir bölümünde büyük anlatıların çağımızda güvenirliliklerini yitirdiklerini ve büyük anlatılar yerine çoğul, yerel ve küçük anlatıları tercih etmek gerektiğini söylemektedir. Baudrillard ve Lyotard gibi Jameson’da toplumsal gelişmede temel bir kırılma olduğunu ve post-modern duruma benzer bir şeyin ortaya çıktığını, fakat bu durumun bir neo-marksizan çerçeve içinde teorileştirilebileceğine inanmaktadır. Genel manzaraya derinlemesine bir bakışla Jameson post-modernizmi, hem yeni bir kültürel egemen hem de kapitalizmin yeni bir sosyo-ekonomik evresini oluşturan ‘geç kapitalizmin kültürel mantığı’ olarak sunmaktadır. Çalışmaları post-modernizm hakkındaki tartışmayı geniş bir kültürel, toplumsal, ekonomik ve siyasal fenomenler alanını kapsayacak şekilde yaymaktadır. Böylece Jameson, post-modernizm tartışmasını kültürel teori ve meta-teori alanlarından toplumsal teori alanına doğru kaydırmaktadır. Paul Feyerabend’e göre bilimin tanımında kesin tartışma ve düşünce özgürlüğü olmasına karşın yaşamda bunun tam tersinin ortaya çıktığı, bilimin baskıcı bir otorite işlevine sahip olduğu görülmektedir. Çünkü ona göre bilim de bir ideolojidir ve diğer ideolojilere göre bir üstünlüğü yoktur. Feyerabend, bilimin 17. ve 18. yüzyıllarda önemli hizmetler sağladığını ve insanın özgürleşimine katkılar yaptığını kabul etmektedir. Ama bu durum artık geçerli değildir; aksine, bilim anlayış ve uygulaması özgürleşmenin önünde bir engel konumuna gelmiştir. Bilimin temeli, önermelerin dış gerçekliği temsil eden doğrular olduğudur. Hâlbuki Feyerabend’e göre dış gerçeklik ile kuram arasında bir temsil yoktur ve bilimin değinilen temel çıkış noktası bir dogmatizmden başka bir şey değildir. Post-modernizmin ünlü ve öncü düşünürlerinden biri olan Jacques Derrida, Feyerabend’in anarşik karşı çıkışını daha derli toplu ve sistematik hale getirmeye çalışmıştır. Derrida, toplum ve insanla ilgili bilgi alanında bir tür hermenötik kurgu yaparak hem modernizmin bilim anlayışını eleştirme hem de bir post-modern toplum bilgisi oluşturma sorununu çözmeye çalışmıştır. Derrida’ya göre bilimin amacı doğru temsildir ve bilim önermeleri bu doğru temsilin aracıdır.
Gellner, Giddens, Touraine, Habermas gibi modernliği savunanlar, modernliğin önlenmesinin, sadece değerlerinin değil, dayandığı temelin de önlenmesi anlamına geleceğini ve epistemik ve politik kaosa sebep olacağını belirtmektedirler. Gellner’e göre, ne Foucault ne de Derrida post-modern toplumsal teoriler ürettiler. Ayrıca ne Baudrillard ne de Lyotard modern ve post-modern arasındaki kırılma ya da kopuşta neyin söz konusu olduğunu yeterince teorileştirdiler. Sonuçta toplumsal teorideki ilk post-modernizm tartışmaları moderniteyi post-moderniteden açıkça ayırmada ve post-modern durumu ya da post-modern toplumu üreten tarih ve toplumdaki kopuşu neyin ürettiğini belirtmede görülen başarısızlık tarafından lekelenir.
Pozitivizm Deney Edildi ve Reddedildi
Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.
Heraklitos M.Ö. 535-475
Post-modernistlere göre madde saf değildir, kontekse bağlıdır. Bu söylem pozitivist bilimin bilen ile bilgi arasındaki ampirik/empirik tecrübenin reddi anlamına gelmektedir. Bilgi, bilenin üstünde bir yerlerde, ulaşması için var olanı bilmek isteyenden bağımsız bir yapı değil; bizatihi bilgi ile bilen arasında sıkı bir bağ vardır. Bu görüşün ortaya çıkmasında öncelikle etki sahibi olan kişi Albert Einstein’dir. Einstein, bilim adamlarının zamanı gündelik olaylardan ayıramayacaklarını öne sürdü. Yani temelde tamamen insandan bağımsız olarak akıp giden zamanın aksine gündelik olaylarla bağlantılı olduğunu ve bunun hem sayısal bilimler hem de sosyal bilimler açısından var olduğunu ispat eden rölativite/görecelilik kavramını ve kuramını ortaya attı. Bu teori, modern fizik olmak üzere pozitivizmin temeline dinamit koymakta ve bilgi ile bilen arasında ayrılmaz bir ilişkinin varlığını beyan etmekteydi. Planck ise maddenin hiç de modern fizikte olduğu gibi çekirdek, nötron ve protonların sabit hareketlerinden meydana gelmediğini, bu durumun kişi, zaman, mekâna bağlı olduğunu; dolayısıyla maddenin belirsizliğini keşfetti. Modernizmde de olduğu gibi sayısal bilimlere ait teoriler sosyal bilimlere sirayet edecek ve bu belirsizlik teorileri post-modernizmin modern teorileri eleştirdikten sonra yerine bir şey sunmama adına en büyük argümanı olacaktır.
Post-modernizmin modernizmde reddettiği ilk kavram düalizm kavramıdır. Bilen ile bilgi arasında derin bir boşluk yaratan bu mantık üst anlatılara sebep olmaktadır ve bu yüzden Post-modernistlere göre reddedilmesi gerekmektedir. Post-modernistlere göre, bilgi bilme eylemi yapan kişiden bağımsız değildir ve bilgi kanaatlerle kirletilmemiş ise kavranamaz. Kökeninde varoluş felsefesi ve insanın en büyük sorunu olan var olma durumunun ontolojik sorunsalından beslenen post-modernizm; felsefenin amacı değişmez hakikat ve idealleri ifşa etmek değil, insanî eylemle (praxis) hayatın anlamı arasındaki yakın ilişkiyi değerlendirmek olmalıdır, der. Hakikat, tekerrüre dayalı olmaktan çok pratiğe dayalıdır ve varoluşla kirlenmiştir, diye devam eder. Gerçeklik, belirlenebilir belirlenemezliktir; gerçeklik yaratılır ve sonra da askıda bırakılır, görüşünü savunur. Post-modernizm karşıtı olmayan bir dünyadan bahseder ve Jean Gebser “hiçbir şey doğası gereği insani duruma karşıt değildir, önermesinde bulunur. Martin Heidegger, “varlık, yaklaşık olarak ve genellikle ortalama gündeliğin içinde keşfedilir ve dil varlığın evidir,” diyerek varlığın durumunu resmeder. Pöggerler, “varlık, tecrübe etmemiz için bizim yaratmamızı gerektiren şeydir” diyerek varlığın insan tarafından yaratıldığını, dolayısıyla hakikatin de insan tarafından icat edilebileceğini savunmaktadır.
Modernizm versus Post-modernizm
Modernizm akılcıdır; post-modernizmde ise akılcı kalıplar kırılır, rasyonel akıl araçsal akla dönüşür çünkü Aydınlanma aklına karşı iki dünya savaşı sonrası bir şüphe, hayal kırıklığı oluşmuştur.
Modernizm “ben” merkezcidir, özne merkezdedir; post-modernizmde “öteki” kavramı merkezi önem taşır; öteki kültürlerin öneminin kavrandığı bir araçsal rasyonel akıl vurgusu mevcuttur.
Modernizmin toplum yapısı sanayileşmiş/endüstrileşmiş toplumsal yapıya dayanırken; post-modernizmin toplumsal dayanağı bilgi toplumu olarak dillendirilir ki burada risk toplumu ile karşı karşıya kalınır. Sanayi toplumu aşılırken/geçilirken üretimin neticesi olarak doğaya verilen zararın risklerinin nasıl bölüşüleceği sorunsalı önemlilik arz etmektedir. Modern dönemdeki gibi artık üretimin veya pazarların bölüşümü değil; bu sürecin yarattığı risklerin bölüşümü ülkelerin en önemli gündemleri olmuştur. Modernizm ulusalcı bir birey, toplum ve devlet yapılanmasını, ekonomik olarak da emperyalizmi esas alırken; post-modernizm ile neo-liberalizmin katkılarıyla da ulusal sınırların olmadığı, paranın hiçbir sınır tanımadan serbestçe dünyayı dolaştığı, adına küreselleşme denen bir dünyanın büyük bir köy olması tahayyülü zihinlerdeki yerini alır. Modernizm’de bilim pozitivisttir ve bunun dışında hem bilgi ulaşma metodunun olmadığı hem de bilgi türünün olmadığı bilimcilik yaklaşımı savunulurken; post-modernizmde alternatif bilimler yeniden tedavüldedir. Alternatif tıp başta olmak üzere bilmenin bütün alternatif türleri oldukça büyük hürmet ile karşılanır. Modernizm, toplumu, organik toplumdan modern mekanik topluma geçiş yapmış bir tanımlamaya tâbi tutar ve onu, tıpkı bedenin organları gibi insanlar ve kurumlar da toplumsal bütünün bekası için vardır, diye şematize etmektedir; modernizmin evren tasavvuru da böyledir yani mekaniktir. Evren makine gibi tıkır tıkır işleyen mükemmel, kusursuz, stabil bir yapıya sahiptir. Sosyal alanda da, evrende de sabit değişmez kurallar vardır ve bu kurallar bilindiğinde hem toplum hem de evren bilinebilecek, böylece gelecek tahmin edilebilir, öngörülebilir olacaktır. Post-modernizm ile birlikte toplum ve evrenin stabil kurallarının olduğu üst anlatı reddedilir ve daha esnek bir bakış akışı tercih edilir. Modernizm, Batı kültürünün merkezde olduğu etno-kültürel bir dünya tasavvuruna sahip iken; post-modernizmin etno-kültürel vurgusu çok kültürlülük üzerinedir. Avrupa Birliği başta olmak üzere kültürel alanda faaliyet yürüten birçok uluslararası kuruluş, büyük bütçeler harcayarak farklı kültür unsurlarını, başta dil olmak üzere, yeniden canlandırma ve koruma projeleri üretmektedir. Modern iktidar, kaba tahakküm, aşkın, jakoben iken; post-modern dönemde iktidar modeli Michel Foucault’un tabiri ile “bio-iktidara”a dönüşmüştür. Yani iktidar, belli kurumları ile yukarıdan aşağıya sert bir modelden, o sert kabuğu kırılıp iktidarın topluma sızdığı, yine Foucault’un tabiri ile “iktidarın her yerde” olduğu bir modele evirilmiştir. Belki anlam dünyasında çok bir yekûnu olmasa da bir realite olarak modernizm ne kadar Alman ise post-modernizm de o kadar Fransız’dır.
Sonu Olmayan Sonuç: Bilmek “Olmak” Değildir
Biz kurbanların kurbanlarıyız.
Edward Said
Ayrıntıları elden kaçırmak pahasına bir genellemeye başvurmak gerekirse, yirminci yüzyılın son çeyreği ve yirmi birinci yüzyılın başı “postizm” adıyla etiketlenebilir. Artık postist bir çağdayız.
Düşünceler kelebeklerin kelebek doğurduğu gibi doğmazlar; düşünceler daima kendilerinden önceki düşüncelere ve içinde yer aldıkları çağın problemlerine tepkiden doğarlar. Tekerlek, teorisi yapıldıktan sonra icat edilmez; önce tekerlek icat edilir, sonra teorisi yapılır. Modernite, Ortaçağ toplumunun ve dünya görüşünün farklılaşmaya maruz kalmasının doğurduğu problemlere ve Ortaçağ’ın egemen düşünme biçimlerine tepkiydi. Post-modernite, moderniteden farklılaşmadır ve bu anlamda post-modernizm, modernite dönemi rasyonalizmi, modernite dönemi kartezyenizmi ve hümanizmi, modernite döneminin büyük tahkiyeleri/anlatıları, Aydınlanma ve kolonyalizmin yirminci yüzyılın sonlarından sonra çöküşünün doğurduğu dünya şartları karşısında geliştirilmiş tepkiler demetidir. Post-modernizm konusunda Bauman haklı olabilir. Post-modernizm, modern entelektüellerin veya yasa koyucu entelektüellerin modernite sürecinde sahip oldukları statülerini kaybetmelerinin doğurduğu şartlara gösterdikleri tepkinin adıdır.
Bugün biliyoruz ki yalnızca “hiçbir yerde” yaşananlar ve yalnızca araştırma-inceleme nesnelerine “hiçbir yerden” bakanların ideoloji ve ideolojilerden muafiyet talepleri haklı talepler olabilir. Ancak haklılık mümkünlük değildir ve bu imkânsızdır; hiçbir yerden bakmak, aslında bakmamaktır. Tarihin bilinegelen en katmerli ve en tehlikeli ideolojilerinden biri, ideolojilerden muaf veya bağımsız olma ideolojisidir (objektivizm=nesnelcilik). Objektiflik iddiası bir tür “objektif bulunmadığını” gizleme retoriğidir. Tehlikelidir; çünkü kendisinin de bir ideoloji olduğunu göremeyecek kadar miyoptur.
Marksist söyleme başvurmanın tam zamanı: egemen söylemler, egemenlerin söylemleridir. Post-modernizm, kendini ifade edemeyen ve dolayısıyla söylemleri olmayan dilsiz bir dünya adına konuşan söylemdir. Fakat adına konuştuğu dünyalar, insanlar, türler ya da gruplar ona fiilen vermediği halde, post-modern söylem, bu başkaldırı adına konuşma hakkını nereden almaktadır? Post-modern söylem tıpkı modern söylem gibi, bir toplumun dünyadaki toplumlar hiyerarşisinde egemen Batı toplumunun ve bu toplumun egemen entelektüellerinin muktedir statülerinin tezahürüdür. Dünya toplumları hiyerarşisi göz önünde bulundurulduğunda post-modernizm de diğer egemen Batılı söylemler kadar egemendir.
Düşünce ve düşünceler açısından bakıldığında da durum farklı değil. Dün, bu toprakların entelektüelleri kendilerine “modern” olma misyonu biçmişti, izm’ler vardı ve başka bir şey yoktu; bugün ise aynı toprağın entelektüelleri postizmden muzdaripler. Çağdaş Batı bu topraklara kendisini, her birinin bir albenisi olan “postizmler”le sunuyor. Batı kendisini günümüzde dünyanın geriye kalan kısmına, postizmlerle takdim ediyor. Bu kendini takdim, Batının dünya iktidarının başka iktidarı tanımazlığı ölçüsünde kesin ve başka alternatifi yok. Bu topraklar, tarihinde ilk kez sığınabilecek bir limana sahip değil. Bizim adımıza biz konuşmuyoruz; bizim adımıza Batılı söylemlerin sahipleri konuşuyorlar; kim olduğumuzu, haklarımızın ne olduğunu onlar buyuruyorlar ve bu buyurucu söylemlerin “izmler” ya da “postizmler” olmasının bizim açımızdan hiçbir önemi yok. Biz dünyanın kekemeleri ve dilsizleriyiz. Kendimize has bir söylem inşa etme yeteneğimiz ve gücümüz yok. Olduğunu iddia edenler ise ya bir yerlere eklemleniyor ya da iddialarını dev aynasında görerek, korunaklı dünyalarının hazzının dehlizlerine sığınıyorlar.
Son dönem Osmanlı aydınlarının pozitivizmi tercih ettikleri dönemden bu yana, bir yığın ‘izm’i denedik; dünya toplumları hiyerarşisindeki yerimiz değişmedi; bugün postizmleri deniyoruz, yine değişmeyecek. Çünkü biz “olmak” fiilini hafife alıyoruz. “Olmak” tasarlanarak, planlanarak yapılabilecek, gerçekleştirilebilecek, uygulanabilecek bir şey değildir. Planlama, tasarlama ve bilinçle uygulama rasyonel olabilir; fakat “olmak” rasyonel bir şey değildir ve aklın nesnesi olamaz. Postist olmamız gerekmiyor; böyle bir zaruret yok. Bir şey olmamız gerekmiyor, çünkü zaten biz bir şeyiz. Başka bir şey olma çabası, bir kendini reddetme çabasıdır. Öğrenmek ve bilmek bir şey, olmak başka bir şeydir. Öğrenmek “olmak” değildir.
Kaynaklar
AKPOLAT Yıldız, Durkheim’dan Giddens’a Pozitivist Sosyoloji,Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:10 Sayı:2, 2007.
ARSLAN Seyfettin, YILMAZ Abdullah, Modernizme Bir Başkaldırı Projesi Olarak Postmodernizm, C.Ü. İ.İ.B.F. Dergisi, Cilt: 2, Sayı:2.
COMTE Auguste, Pozitif Felsefe Kursları, Çeviren:.E. Ataçay, İstanbul, Sosyal Yayınları, 2001.
(Yâ Rabbi!) Ancak sana kulluk eder, ancak senden yardım dileriz. Bizi dosdoğru yola ilet; nimet verdiğin kimselerin yoluna; kendilerine gazap edilmişlerin ve sapmışların yoluna değil. (Fatiha, 1/1-7) Abdullah bin Mes’ud anlatıyor: “Bir gün, Resûlüllah toprağa düz bir çizgi çizdi ve “Bu Allah’ın insanlar için takdir ettiği yoldur” dedi. Sonra bu düz çizginin sağına ve soluna …
“İslâm insanlığa ne vadediyor?” sorusu etrafında ele alınan konu, gerçeklikle hakikat sarkacında incelenmiş, ardından İslâm’ın temel kaynakları ekseninde değerlendirilmiştir. Çalışmada, kendini İslâm’a nispet eden toplumların yoğunlukta olduğu coğrafyalarda hezimet söz konusu iken, konunun beyanı öncesi doğru bir durum tespiti yapılması zarureti vurgulanmıştır.
İnsan, dünyada istenmeyen misafir olduğunu bilirse ne yapar?
Sfenks’in Midas’ın “İnsan için en iyi olan nedir?” sorusuna ilginç bir cevabı vardır: “İnsan için en iyisi, hiç doğmamış olmaktır; hadi doğdu, o zaman da hemen ölmektir!” Bu cevap, “istenmeyen misafirliğin” bir görünümüdür. Dünyada istenmeyen insan, ya dünyada olmaktan vazgeçecek ya da kendisini istemeyene karşı “direnişe” geçip savaşacaktır. Tragedyanın “kozmosu” işte bu ikili dünyada kurar kendini.
İnsan ne yiyorsa odur. Alman Atasözü Ne yersen osun. Çin Atasözü Bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim. Türk Atasözü Kavramların Kokusu/Tadı Latince “cultura” sözcüğünden gelen kültür, genel olarak işleme veya toprağı işleme anlamındadır. Etimolojik olarak “tarım” anlamını taşıyan kültür, daha sonra Batı dillerinde “culture” olarak kullanılmıştır. Fonetik bir benzerlikle Türkçeye “kültür” alarak yansımıştır. …
İnsanların adalet arayışları Hz. Âdem’den beri devam etmektedir. Düşünceleri, bakış açıları değişse de insanların temel talepleri genellikle adalet olmuştur. Zorbalığı, zulmü hiçbir toplum hoş karşılamamıştır. Zamana ve coğrafyalara göre farklı anlamlar yüklense de adaletin büyük önem taşıması, hayatın her alanında kendisine yer bulması gerektiği ile ilgilidir.
Modernizme İtirazdan Hakikatin Yıkılışına Post-modernizm
İnsanı insan yapan insandır.
Nazım Hikmet
Müzik değişince dans da değişir.
Takeshi Kitano
Gelenekselden Modernizme
Kavramsal kökenini 5. yüzyılda Hristiyanlığın Roma/Pagan inancından farklı olduğunu ifade etmek ve Roma/Pagan inancı ile zamanla birleşen, temas eden, iç içe geçen kavramları, kurumları, anlamları koparmak anlamında kullanılan, Latince modernus kelimesinden türeyen modernizm, tarih boyunca “kopuş, eskiden yeniye geçiş, eskiden farklı oluş” gibi anlamları içerisinde ihtiva etmiştir. Tarihsel süreç olarak 15. yüzyılda bugünkü İtalya sınırlarında başlayan Reform ve Rönesans hareketlerinin zamanla Kara Avrupası’nın ruhuna katmış olduğu değişim ivmesi, hayatın bütün alanlarına “yeniden şekil verme ve yeniden doğma” olarak sirayet etmeye başlamıştır. Sanat, edebiyat başta olmak üzere din, kültür ve hayatı dizayn eden ne kadar sosyal, siyasal, ekonomik alan varsa yeniden şekillendirilmesi gerektiğine duyulan inanç, doğmuş olanı yeniden yeni bir dünyaya doğurtma çabasına dönüşmüştür. Aydınlanma ile bu süreç kemale ermiş ve modernizm tastamam olmuştur.
Aydınlanma, en genel anlamı ile Reform ve Rönesans hareketlerinin itkisinin gücü ile şekillenmeye başlayan bilme fiilinin din adamları imtiyazlı sınıfından, bilim adamları imtiyazlı sınıfına geçmesini ifade eden tarihsel süreçtir. Bilginin Tanrısal, özel, efsunlu bir bilgiye sahip din adamları sınıfından, insansal, genelimsi özel, deneysel bilgiye sahip olabilen bilim adamları sınıfının tekeline geçmesi ile Modernizm, bilimi gelip almak isteyenler için “Batı”nın merkezine taşımıştır. Bilgi modern öncesi dönemdeki gibi düalisttir; yani bir mütecessis ona ulaşmak için, onun üzerinde ve müdahale edemediği bir tecessüs nesnesi, ulaşmak istediği gerçeklik vardır; ancak o bilgi aşkın ve mistik unsurlarla değil pozitivist donelerle elde edilebilecektir.
Bir nesnenin bilinebilmesi için gözlenebilir, deney yapılabilir, dünyanın herhangi bir yerinde tekrarlanabilir olması gerekmektedir. Modernizm için ideal toplum modeli organik toplumdan mekanik topluma geçmeyi başarmış insanlar toplamıdır ve seküler unsurlar içermesi gerekir, din vicdanın (Frued’a göre psikolojinin) sorunsalıdır. Modern devlet, ulus bilincine varmış/ulaşabilmiş olan bireylerin oluşturduğu ulus-devlet modelidir. Bu devletin yasaları, “yeryüzüne ait olan” anlamına gelen laikus kavramından türemiş olan laiklik denen felsefeye dayanmak durumundadır. Çünkü yeryüzündekileri artık yeryüzündekiler ve onların kuralları yönetecektir. Modernizm’in din ile arasındaki ilişkiyi anlamak için Ortaçağ denilen Hristiyanlığın Katolik yorumunun hâkim olduğu tarihsel dönemi anlamak gerekir. Modernizm birçok sosyal tanımlamasını bu yorumun uygulama biçimine karşı bir tarihsel karşıtlık olarak kendini konumlandırmıştır. Bu tarihsel dilim dinin her alanda hâkim olduğu, skolastik mantığın egemen olduğu, gelişime kapalı, aklın reddedildiği, feodal beylerin siyasal iktidarlarının hâkim olduğu bir dönem olarak tasvir edilebilir. Modernizm Ortaçağ mantığına karşı olduğundan, bu yüzden her şeyden önce rasyonelliktir, akılcıdır.
Modernizmden Post-modernizme
Hayatın neresinden dönülse kardır.
Nilgün Marmara
Modernizm, sosyal olarak ilk büyük sınavını I. Dünya Savaşı’nda verdi ve ciddi olarak büyük bir sarsıntı yaşadı. II. Dünya Savaşı ise pek çok sosyal bilim insanına göre modernizmin ve modern ideolojilerin topluca çöküşünün takriben elli milyon insanın kanları içinde tüm dünyaya ifşası oldu. Özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan toplumsal sorunlar ve modernizmin çeşitli sebeplerden dolayı vaatlerini gerçekleştirememesi aydınların bir kısmını yeni arayışlara sürükledi. Modernitenin total felsefesine ve bilimsel bilgi tekeline karşı çoğulculuğu, yerelliği ve özgürleşmeyi ön plana çıkaran post-modern durum ortaya çıktı. Genel çerçevesiyle post-modernizm, modernliğin açmazlarına karşı bir savaşım ve modernleşmeyle bir hesaplaşmadır. Post-modernistlere göre post-modernizm, ileri Batı toplumlarının şu an içinde bulunduğu aşamayı, bir bakıma modern sonrası toplumu adlandırır.
Ünlü İngiliz tarihçisi Arnold Toynbee 1939’da yazdığı “Bir Tarih İncelemesi” adlı kitabının 5. cildinde “Modern dönem I. Dünya Savaşı ile son bulmuştur. Bundan sonraki dönem post-modern dönemdir ve iki dünya savaşı arası bu dönemin başlangıcı olmuştur.” der. Bu sayede post-modernizm ve post-modernite terimleri literatüre girmiş olur.
Aklın ön plana geçip toplumları giderek “rasyonalize” edeceğine dair inanç, aynı zamanda günlük hayatı geleneksel değerler ve yapılar üzerine inşa edilmekten kurtaracaktı. Fakat beklenen olmadı, özellikle modernleşme deneyimi geçiren toplumlarda, bir yandan günlük hayatın geleneksel biçimlerinin çeşitli karmaşık ve umulmayan tarzlarda eklemlenmesi gerçekleşirken; öbür yandan farklılaşmanın giderilmesi vuku bulmakta, insanlar yeniden köken arayışına yönelmektedirler.
O halde modernizmi, belirlenen bu özelliklere sahip, modernite çağını belirleyen bir düşünsel projeksiyon olarak da tanımlamak mümkün gözükmektedir. Modernizmin sorunlarını çözememesi, sonuçta toplumların, modernitenin tüm karekteristiklerine meydan okuyan, ilerlemenin karşısı, reaksiyon’u; şimdi’nin karşısına geçmiş’i; soyutlama’nın karşısına temsil’i vd koyan ve adına post-modernite denilen bir “durum” içine girmesine neden olmuştur. Post-modernizmi modernizmin bir devamı olarak niteleyenler olduğu gibi moderniteden bir kopuş olduğunu ileri sürenler de vardır. Ne olursa olsun, post-modernizm, modernliğin açmazlarına karşı bir başkaldırı ve kökten bir eleştiridir.
1. Dünya Savaşı’ndan sonra Batılı toplumlar bütün modern ideolojilerin aynı anda çöktüğü; modern insanın medeniyetin zirve noktasında vahşi bir kıyımla nasıl yok edildiğini temaşa ettiği; tanrı dâhil elinde inanacak hiçbir şeyi kalmayan insanın kaçış noktası oldu post-modernizm. Bu bağlamda post-modernizm ironiktir. İroni, medeniyetin zirvesinde iki dünya savaşı görmüş modern insanın hayatta kalması için yalnızlık ve yabancılık duygusuna karşın önemli bir dayanak oldu. O yalnızlığın zeka ile alt edilebileceğinin, alt edilmese bile o durumun bir parçası olmadan yaşamaya devam edilebileceğinin bir göstergesiydi ve böylece absürt denen kavram icat olundu. Absürt, insanın öldürücü bir yalnızlık içinde ne yapacağını bilmeden dünyada bulunmasıyla ilgili herhangi bir anlamı kavrayamadığı haldir. İşte post-modernizm bu öldürücü yalnızlık ve yabancılık hissinde Nietzsche, Camus, Sartre gibi düşünürlerin kaleminde can bulmaya başladı.
Sanatlarda post-modernizm tartışmaları Birleşik Devletler’de başlamış olsa da, kendilerini post-modern toplumsal teori olarak sunan, daha önceki Fransız kültürel ve toplumsal teorisinden yararlanan ilk çalışmalar, 1970’lerin sonunda Fransa’da ortaya çıktı. Baudrillard, Lyotard, Deleuze/Guattari, Roland Barthes (1957), Ferdinand de Saussure (Jameson, 1972; Coward ve Ellis 1977), Henri Lefebvre (1971) ve Guy Debord (1970) post-modernizmin öncüleri olarak kabul edilir. Post-modernliğin gelişiminde aslan payı genellikle Fransızlara verilse de post-modernizme esin verenler, Alman filozofları, özellikle de Nietzsche ve Heidegger’dir (Rosenau, 1998:35-36). Baudrillard’a göre, modern endüstri toplumunun anahtarı üretimken, post-modern toplumda “gerçek”i önceleyen modeller olarak “taklitler” toplumsal düzene egemen olmaya, toplumu “hiper-gerçeklik” olarak oluşturmaya başlar. Baudrillard, sanatın ve muhtemelen teorinin, siyasetin ve bireylerin yapabilecekleri tek şeyin zaten üretilmiş olan biçimleri bir araya getirmek ve bunlarla oynamak olduğunu savunur, O’na göre post-modernite, ne iyimser, ne de kötümserdir, sadece yıkıntılardan arta kalanlarla oynanan bir oyundur. Lyotard’a göre en gelişmiş ülkelerde 19. yüzyıldan beri süre gelen bilim, sanat ya da kısaca kültür süreçleri büyük bir dönüşüm geçirmektedirler ve bu dönüşüm içinde onun post-modern olarak tanımladığı durum ortaya çıkmaktadır. Lyotard, post-modern durumu tanımlamakta “bilgiyi” temel ölçüt olarak almaktadır. Buna göre post-modern durum bir tür yeni epistemoloji olmaktadır. Tıpkı Baudrillard gibi Lyotard’da sanayi toplumuna özgü bir epistemolojinin geçerli hale geldiğinden söz etmektedir. Yani Lyotard için de belirleyici olan süreç, toplumsal değişim ve bu değişim ile gelinen sanayi ötesi toplumdur. Sanayi ötesi toplumda, sanayi toplumuna özgü epistemoloji çökmüştür; kuramların temsil özelliğinin olmadığı ortaya çıkmıştır. Lyotard’a göre, post-modern meta anlatılar karşısında kuşkuculuk ve metafizik felsefenin, tarih felsefelerinin ve herhangi bir totalleştirici düşünce biçiminin (Hegelcilik, Liberalizm, Marksizm ya da buna benzer) reddi olarak tanımlanır. Dolayısıyla post-modern bilgi farklılıklara duyarlı olma özelliğimizi geliştirir ve başka bir şeyle kıyaslanamaz olanı hoş görme yetimizi pekiştirmektedir. İşin özüne bakılacak olursa Lyotard, “Postmodern Durum” adlı yapıtının büyük bir bölümünde büyük anlatıların çağımızda güvenirliliklerini yitirdiklerini ve büyük anlatılar yerine çoğul, yerel ve küçük anlatıları tercih etmek gerektiğini söylemektedir. Baudrillard ve Lyotard gibi Jameson’da toplumsal gelişmede temel bir kırılma olduğunu ve post-modern duruma benzer bir şeyin ortaya çıktığını, fakat bu durumun bir neo-marksizan çerçeve içinde teorileştirilebileceğine inanmaktadır. Genel manzaraya derinlemesine bir bakışla Jameson post-modernizmi, hem yeni bir kültürel egemen hem de kapitalizmin yeni bir sosyo-ekonomik evresini oluşturan ‘geç kapitalizmin kültürel mantığı’ olarak sunmaktadır. Çalışmaları post-modernizm hakkındaki tartışmayı geniş bir kültürel, toplumsal, ekonomik ve siyasal fenomenler alanını kapsayacak şekilde yaymaktadır. Böylece Jameson, post-modernizm tartışmasını kültürel teori ve meta-teori alanlarından toplumsal teori alanına doğru kaydırmaktadır. Paul Feyerabend’e göre bilimin tanımında kesin tartışma ve düşünce özgürlüğü olmasına karşın yaşamda bunun tam tersinin ortaya çıktığı, bilimin baskıcı bir otorite işlevine sahip olduğu görülmektedir. Çünkü ona göre bilim de bir ideolojidir ve diğer ideolojilere göre bir üstünlüğü yoktur. Feyerabend, bilimin 17. ve 18. yüzyıllarda önemli hizmetler sağladığını ve insanın özgürleşimine katkılar yaptığını kabul etmektedir. Ama bu durum artık geçerli değildir; aksine, bilim anlayış ve uygulaması özgürleşmenin önünde bir engel konumuna gelmiştir. Bilimin temeli, önermelerin dış gerçekliği temsil eden doğrular olduğudur. Hâlbuki Feyerabend’e göre dış gerçeklik ile kuram arasında bir temsil yoktur ve bilimin değinilen temel çıkış noktası bir dogmatizmden başka bir şey değildir. Post-modernizmin ünlü ve öncü düşünürlerinden biri olan Jacques Derrida, Feyerabend’in anarşik karşı çıkışını daha derli toplu ve sistematik hale getirmeye çalışmıştır. Derrida, toplum ve insanla ilgili bilgi alanında bir tür hermenötik kurgu yaparak hem modernizmin bilim anlayışını eleştirme hem de bir post-modern toplum bilgisi oluşturma sorununu çözmeye çalışmıştır. Derrida’ya göre bilimin amacı doğru temsildir ve bilim önermeleri bu doğru temsilin aracıdır.
Gellner, Giddens, Touraine, Habermas gibi modernliği savunanlar, modernliğin önlenmesinin, sadece değerlerinin değil, dayandığı temelin de önlenmesi anlamına geleceğini ve epistemik ve politik kaosa sebep olacağını belirtmektedirler. Gellner’e göre, ne Foucault ne de Derrida post-modern toplumsal teoriler ürettiler. Ayrıca ne Baudrillard ne de Lyotard modern ve post-modern arasındaki kırılma ya da kopuşta neyin söz konusu olduğunu yeterince teorileştirdiler. Sonuçta toplumsal teorideki ilk post-modernizm tartışmaları moderniteyi post-moderniteden açıkça ayırmada ve post-modern durumu ya da post-modern toplumu üreten tarih ve toplumdaki kopuşu neyin ürettiğini belirtmede görülen başarısızlık tarafından lekelenir.
Pozitivizm Deney Edildi ve Reddedildi
Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.
Heraklitos M.Ö. 535-475
Post-modernistlere göre madde saf değildir, kontekse bağlıdır. Bu söylem pozitivist bilimin bilen ile bilgi arasındaki ampirik/empirik tecrübenin reddi anlamına gelmektedir. Bilgi, bilenin üstünde bir yerlerde, ulaşması için var olanı bilmek isteyenden bağımsız bir yapı değil; bizatihi bilgi ile bilen arasında sıkı bir bağ vardır. Bu görüşün ortaya çıkmasında öncelikle etki sahibi olan kişi Albert Einstein’dir. Einstein, bilim adamlarının zamanı gündelik olaylardan ayıramayacaklarını öne sürdü. Yani temelde tamamen insandan bağımsız olarak akıp giden zamanın aksine gündelik olaylarla bağlantılı olduğunu ve bunun hem sayısal bilimler hem de sosyal bilimler açısından var olduğunu ispat eden rölativite/görecelilik kavramını ve kuramını ortaya attı. Bu teori, modern fizik olmak üzere pozitivizmin temeline dinamit koymakta ve bilgi ile bilen arasında ayrılmaz bir ilişkinin varlığını beyan etmekteydi. Planck ise maddenin hiç de modern fizikte olduğu gibi çekirdek, nötron ve protonların sabit hareketlerinden meydana gelmediğini, bu durumun kişi, zaman, mekâna bağlı olduğunu; dolayısıyla maddenin belirsizliğini keşfetti. Modernizmde de olduğu gibi sayısal bilimlere ait teoriler sosyal bilimlere sirayet edecek ve bu belirsizlik teorileri post-modernizmin modern teorileri eleştirdikten sonra yerine bir şey sunmama adına en büyük argümanı olacaktır.
Post-modernizmin modernizmde reddettiği ilk kavram düalizm kavramıdır. Bilen ile bilgi arasında derin bir boşluk yaratan bu mantık üst anlatılara sebep olmaktadır ve bu yüzden Post-modernistlere göre reddedilmesi gerekmektedir. Post-modernistlere göre, bilgi bilme eylemi yapan kişiden bağımsız değildir ve bilgi kanaatlerle kirletilmemiş ise kavranamaz. Kökeninde varoluş felsefesi ve insanın en büyük sorunu olan var olma durumunun ontolojik sorunsalından beslenen post-modernizm; felsefenin amacı değişmez hakikat ve idealleri ifşa etmek değil, insanî eylemle (praxis) hayatın anlamı arasındaki yakın ilişkiyi değerlendirmek olmalıdır, der. Hakikat, tekerrüre dayalı olmaktan çok pratiğe dayalıdır ve varoluşla kirlenmiştir, diye devam eder. Gerçeklik, belirlenebilir belirlenemezliktir; gerçeklik yaratılır ve sonra da askıda bırakılır, görüşünü savunur. Post-modernizm karşıtı olmayan bir dünyadan bahseder ve Jean Gebser “hiçbir şey doğası gereği insani duruma karşıt değildir, önermesinde bulunur. Martin Heidegger, “varlık, yaklaşık olarak ve genellikle ortalama gündeliğin içinde keşfedilir ve dil varlığın evidir,” diyerek varlığın durumunu resmeder. Pöggerler, “varlık, tecrübe etmemiz için bizim yaratmamızı gerektiren şeydir” diyerek varlığın insan tarafından yaratıldığını, dolayısıyla hakikatin de insan tarafından icat edilebileceğini savunmaktadır.
Modernizm versus Post-modernizm
Modernizm akılcıdır; post-modernizmde ise akılcı kalıplar kırılır, rasyonel akıl araçsal akla dönüşür çünkü Aydınlanma aklına karşı iki dünya savaşı sonrası bir şüphe, hayal kırıklığı oluşmuştur.
Modernizmin toplum yapısı sanayileşmiş/endüstrileşmiş toplumsal yapıya dayanırken; post-modernizmin toplumsal dayanağı bilgi toplumu olarak dillendirilir ki burada risk toplumu ile karşı karşıya kalınır. Sanayi toplumu aşılırken/geçilirken üretimin neticesi olarak doğaya verilen zararın risklerinin nasıl bölüşüleceği sorunsalı önemlilik arz etmektedir. Modern dönemdeki gibi artık üretimin veya pazarların bölüşümü değil; bu sürecin yarattığı risklerin bölüşümü ülkelerin en önemli gündemleri olmuştur. Modernizm ulusalcı bir birey, toplum ve devlet yapılanmasını, ekonomik olarak da emperyalizmi esas alırken; post-modernizm ile neo-liberalizmin katkılarıyla da ulusal sınırların olmadığı, paranın hiçbir sınır tanımadan serbestçe dünyayı dolaştığı, adına küreselleşme denen bir dünyanın büyük bir köy olması tahayyülü zihinlerdeki yerini alır. Modernizm’de bilim pozitivisttir ve bunun dışında hem bilgi ulaşma metodunun olmadığı hem de bilgi türünün olmadığı bilimcilik yaklaşımı savunulurken; post-modernizmde alternatif bilimler yeniden tedavüldedir. Alternatif tıp başta olmak üzere bilmenin bütün alternatif türleri oldukça büyük hürmet ile karşılanır. Modernizm, toplumu, organik toplumdan modern mekanik topluma geçiş yapmış bir tanımlamaya tâbi tutar ve onu, tıpkı bedenin organları gibi insanlar ve kurumlar da toplumsal bütünün bekası için vardır, diye şematize etmektedir; modernizmin evren tasavvuru da böyledir yani mekaniktir. Evren makine gibi tıkır tıkır işleyen mükemmel, kusursuz, stabil bir yapıya sahiptir. Sosyal alanda da, evrende de sabit değişmez kurallar vardır ve bu kurallar bilindiğinde hem toplum hem de evren bilinebilecek, böylece gelecek tahmin edilebilir, öngörülebilir olacaktır. Post-modernizm ile birlikte toplum ve evrenin stabil kurallarının olduğu üst anlatı reddedilir ve daha esnek bir bakış akışı tercih edilir. Modernizm, Batı kültürünün merkezde olduğu etno-kültürel bir dünya tasavvuruna sahip iken; post-modernizmin etno-kültürel vurgusu çok kültürlülük üzerinedir. Avrupa Birliği başta olmak üzere kültürel alanda faaliyet yürüten birçok uluslararası kuruluş, büyük bütçeler harcayarak farklı kültür unsurlarını, başta dil olmak üzere, yeniden canlandırma ve koruma projeleri üretmektedir. Modern iktidar, kaba tahakküm, aşkın, jakoben iken; post-modern dönemde iktidar modeli Michel Foucault’un tabiri ile “bio-iktidara”a dönüşmüştür. Yani iktidar, belli kurumları ile yukarıdan aşağıya sert bir modelden, o sert kabuğu kırılıp iktidarın topluma sızdığı, yine Foucault’un tabiri ile “iktidarın her yerde” olduğu bir modele evirilmiştir. Belki anlam dünyasında çok bir yekûnu olmasa da bir realite olarak modernizm ne kadar Alman ise post-modernizm de o kadar Fransız’dır.
Sonu Olmayan Sonuç: Bilmek “Olmak” Değildir
Biz kurbanların kurbanlarıyız.
Edward Said
Düşünceler kelebeklerin kelebek doğurduğu gibi doğmazlar; düşünceler daima kendilerinden önceki düşüncelere ve içinde yer aldıkları çağın problemlerine tepkiden doğarlar. Tekerlek, teorisi yapıldıktan sonra icat edilmez; önce tekerlek icat edilir, sonra teorisi yapılır. Modernite, Ortaçağ toplumunun ve dünya görüşünün farklılaşmaya maruz kalmasının doğurduğu problemlere ve Ortaçağ’ın egemen düşünme biçimlerine tepkiydi. Post-modernite, moderniteden farklılaşmadır ve bu anlamda post-modernizm, modernite dönemi rasyonalizmi, modernite dönemi kartezyenizmi ve hümanizmi, modernite döneminin büyük tahkiyeleri/anlatıları, Aydınlanma ve kolonyalizmin yirminci yüzyılın sonlarından sonra çöküşünün doğurduğu dünya şartları karşısında geliştirilmiş tepkiler demetidir. Post-modernizm konusunda Bauman haklı olabilir. Post-modernizm, modern entelektüellerin veya yasa koyucu entelektüellerin modernite sürecinde sahip oldukları statülerini kaybetmelerinin doğurduğu şartlara gösterdikleri tepkinin adıdır.
Bugün biliyoruz ki yalnızca “hiçbir yerde” yaşananlar ve yalnızca araştırma-inceleme nesnelerine “hiçbir yerden” bakanların ideoloji ve ideolojilerden muafiyet talepleri haklı talepler olabilir. Ancak haklılık mümkünlük değildir ve bu imkânsızdır; hiçbir yerden bakmak, aslında bakmamaktır. Tarihin bilinegelen en katmerli ve en tehlikeli ideolojilerinden biri, ideolojilerden muaf veya bağımsız olma ideolojisidir (objektivizm=nesnelcilik). Objektiflik iddiası bir tür “objektif bulunmadığını” gizleme retoriğidir. Tehlikelidir; çünkü kendisinin de bir ideoloji olduğunu göremeyecek kadar miyoptur.
Marksist söyleme başvurmanın tam zamanı: egemen söylemler, egemenlerin söylemleridir. Post-modernizm, kendini ifade edemeyen ve dolayısıyla söylemleri olmayan dilsiz bir dünya adına konuşan söylemdir. Fakat adına konuştuğu dünyalar, insanlar, türler ya da gruplar ona fiilen vermediği halde, post-modern söylem, bu başkaldırı adına konuşma hakkını nereden almaktadır? Post-modern söylem tıpkı modern söylem gibi, bir toplumun dünyadaki toplumlar hiyerarşisinde egemen Batı toplumunun ve bu toplumun egemen entelektüellerinin muktedir statülerinin tezahürüdür. Dünya toplumları hiyerarşisi göz önünde bulundurulduğunda post-modernizm de diğer egemen Batılı söylemler kadar egemendir.
Düşünce ve düşünceler açısından bakıldığında da durum farklı değil. Dün, bu toprakların entelektüelleri kendilerine “modern” olma misyonu biçmişti, izm’ler vardı ve başka bir şey yoktu; bugün ise aynı toprağın entelektüelleri postizmden muzdaripler. Çağdaş Batı bu topraklara kendisini, her birinin bir albenisi olan “postizmler”le sunuyor. Batı kendisini günümüzde dünyanın geriye kalan kısmına, postizmlerle takdim ediyor. Bu kendini takdim, Batının dünya iktidarının başka iktidarı tanımazlığı ölçüsünde kesin ve başka alternatifi yok. Bu topraklar, tarihinde ilk kez sığınabilecek bir limana sahip değil. Bizim adımıza biz konuşmuyoruz; bizim adımıza Batılı söylemlerin sahipleri konuşuyorlar; kim olduğumuzu, haklarımızın ne olduğunu onlar buyuruyorlar ve bu buyurucu söylemlerin “izmler” ya da “postizmler” olmasının bizim açımızdan hiçbir önemi yok. Biz dünyanın kekemeleri ve dilsizleriyiz. Kendimize has bir söylem inşa etme yeteneğimiz ve gücümüz yok. Olduğunu iddia edenler ise ya bir yerlere eklemleniyor ya da iddialarını dev aynasında görerek, korunaklı dünyalarının hazzının dehlizlerine sığınıyorlar.
Son dönem Osmanlı aydınlarının pozitivizmi tercih ettikleri dönemden bu yana, bir yığın ‘izm’i denedik; dünya toplumları hiyerarşisindeki yerimiz değişmedi; bugün postizmleri deniyoruz, yine değişmeyecek. Çünkü biz “olmak” fiilini hafife alıyoruz. “Olmak” tasarlanarak, planlanarak yapılabilecek, gerçekleştirilebilecek, uygulanabilecek bir şey değildir. Planlama, tasarlama ve bilinçle uygulama rasyonel olabilir; fakat “olmak” rasyonel bir şey değildir ve aklın nesnesi olamaz. Postist olmamız gerekmiyor; böyle bir zaruret yok. Bir şey olmamız gerekmiyor, çünkü zaten biz bir şeyiz. Başka bir şey olma çabası, bir kendini reddetme çabasıdır. Öğrenmek ve bilmek bir şey, olmak başka bir şeydir. Öğrenmek “olmak” değildir.
Kaynaklar
AKPOLAT Yıldız, Durkheim’dan Giddens’a Pozitivist Sosyoloji, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:10 Sayı:2, 2007.
ARSLAN Seyfettin, YILMAZ Abdullah, Modernizme Bir Başkaldırı Projesi Olarak Postmodernizm, C.Ü. İ.İ.B.F. Dergisi, Cilt: 2, Sayı:2.
COMTE Auguste, Pozitif Felsefe Kursları, Çeviren:.E. Ataçay, İstanbul, Sosyal Yayınları, 2001.
ERİNÇ M. Sıtkı, Postmodernizmin Tanımı, https://earsiv.anadolu.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/11421/1059/103412.pdf?sequence=1&isAllowed=y. Erişim Tarihi: 25.06.2017.
GÖZE Ayferi, Siyasal Düşünceler ve Yönetimler, Beta Basım Yayın, İstanbul, 2005
MURPHY W. John, Postmodern Sosyal Analiz ve Postmodern Eleştiri, Çeviren Hüsamettin Arslan, Paradigma Yayınları, İstanbul, 2000.
HARVEY David, The Condition of Postmodernity, Blackwell Publisher, Cambiridge, USA, 1992.
YILDIRIM Murat, Modernizm, Postmodernizm ve Kamu Yönetimi, Uluslararası İnsan Bilimleri Dergisi, Cilt: 6, Sayı:2, 2009.
İlgili Yazılar
“Dosdoğru Yol”un Sapakları ve Gidişatı Dosdoğru Kılmak Üzerine
(Yâ Rabbi!) Ancak sana kulluk eder, ancak senden yardım dileriz. Bizi dosdoğru yola ilet; nimet verdiğin kimselerin yoluna; kendilerine gazap edilmişlerin ve sapmışların yoluna değil. (Fatiha, 1/1-7) Abdullah bin Mes’ud anlatıyor: “Bir gün, Resûlüllah toprağa düz bir çizgi çizdi ve “Bu Allah’ın insanlar için takdir ettiği yoldur” dedi. Sonra bu düz çizginin sağına ve soluna …
İslâm’ın İnsanlığa Vadettikleri -I-
“İslâm insanlığa ne vadediyor?” sorusu etrafında ele alınan konu, gerçeklikle hakikat sarkacında incelenmiş, ardından İslâm’ın temel kaynakları ekseninde değerlendirilmiştir. Çalışmada, kendini İslâm’a nispet eden toplumların yoğunlukta olduğu coğrafyalarda hezimet söz konusu iken, konunun beyanı öncesi doğru bir durum tespiti yapılması zarureti vurgulanmıştır.
Tragedyadan Modern Sinemaya Şiddetin Görünümleri
İnsan, dünyada istenmeyen misafir olduğunu bilirse ne yapar?
Sfenks’in Midas’ın “İnsan için en iyi olan nedir?” sorusuna ilginç bir cevabı vardır: “İnsan için en iyisi, hiç doğmamış olmaktır; hadi doğdu, o zaman da hemen ölmektir!” Bu cevap, “istenmeyen misafirliğin” bir görünümüdür. Dünyada istenmeyen insan, ya dünyada olmaktan vazgeçecek ya da kendisini istemeyene karşı “direnişe” geçip savaşacaktır. Tragedyanın “kozmosu” işte bu ikili dünyada kurar kendini.
Yemekteyiz: Kendi(liği)mizi Yiyoruz
İnsan ne yiyorsa odur. Alman Atasözü Ne yersen osun. Çin Atasözü Bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim. Türk Atasözü Kavramların Kokusu/Tadı Latince “cultura” sözcüğünden gelen kültür, genel olarak işleme veya toprağı işleme anlamındadır. Etimolojik olarak “tarım” anlamını taşıyan kültür, daha sonra Batı dillerinde “culture” olarak kullanılmıştır. Fonetik bir benzerlikle Türkçeye “kültür” alarak yansımıştır. …
Tevhid, Adalet ve Erdem
İnsanların adalet arayışları Hz. Âdem’den beri devam etmektedir. Düşünceleri, bakış açıları değişse de insanların temel talepleri genellikle adalet olmuştur. Zorbalığı, zulmü hiçbir toplum hoş karşılamamıştır. Zamana ve coğrafyalara göre farklı anlamlar yüklense de adaletin büyük önem taşıması, hayatın her alanında kendisine yer bulması gerektiği ile ilgilidir.