Yaşlı bir adam… Beli iki büklüm… Bastonunun elini tutmuş, ayaklarını sürükleyerek ağır ağır ilerliyor sokakta. Yaramaz bir çocuk yaklaşıyor yanına. Takılıyor yaşlı adama:
— Dede, yerlere eğilmiş ne arıyorsun böyle, diye soruyor.
Yaşlı adam duruyor. Anlamlı anlamlı çocuğun gözlerine bakıyor:
Bana sorsalar; teknik çok ilerledi. Yaşama şartları kolaylaştı. Sosyal hayat seviyesi yükseldi. Ekonomi, eskiye göre çok daha iyileşti… Bu hayattan memnun musun? Yoksa çocukluk günlerini mi istiyorsun, deseler.
O güzel, hayat dolu günleri hatırlar, önce hasretle derin bir “Aaah!” çekerim. Sonra da çocukluk günlerime geri dönmek istediğimi söylerim.
Dünya değişti, çok değişti…
Belki: “Dünya, aynı dünya. İnsanlar değişti.” diye itiraz edebilirsiniz.
Her neyse… Dünya… İnsanlar veya yaşama koşulları diyelim. Fark etmez. Yavanlaştı, tatsızlaştı, iğretileşti, sun’ileşti hayat. Doğallığını yitirdi. Canlılığını yitirdi. Soldu bütün hayat. Hayat, hayatiyetini yitirdi.
Eskiden böyle miydi?
O gün insanlar, böyle cep telefonlarıyla, giydikleriyle, yedikleriyle, arabalarıyla, evleriyle, ev eşyalarıyla övünmezlerdi. “Bakın, biz şunları yiyip içeceğiz.” diyerek resimlerini paylaşmazlardı. Yiyecek ve içeceklerini paylaşırlardı komşularıyla. Nankörlük etmezlerdi. Nimetin asıl sahibine şükreder, ikram edene de teşekkür ederlerdi. Onlar da komşularının kabını boş vermez, ne varsa evlerinde ondan kor, verirlerdi.
Koca mahallemizde bir at arabası, bir fayton vardı. Üç tane de eşeği olan ev… Kimin ihtiyacı olsa, gider, o eşeklerden birini ister, yükünü taşırdı. Eşyası biraz fazlaysa; Ali Seydi dayının at arabasıyla taşırdı. Çoğu kez yaya yürüyerek giderlerdi gidecekleri yere. Gerektiğinde; faytona binerlerdi. Sonra minibüs ve belediye otobüsü çalışmaya başladı ana caddede.
Sitelere, apartmanların önüne arabalar sığmıyor şimdi. Çoğu kimse, toplu taşıtlara binmeye utanıyor, her yere özel arabasını kullanıyor. Durmadan yeni yollar yapılmasına rağmen şehirler bunca taşıtı taşımıyor. Şehirlerin trafiği altüst olmuş.
Teknik ilerledi, insanlar rahatladılar fakat huzur kalmadı, sağlık kalmadı. İnsanlar temiz, bol oksijenli hava yerine, tozlu ve egzoz dumanlı kirli havayı gönderiyorlar ciğerlerine. Sinir, stres, tansiyon, kalp, şeker, kanser hastalıkları önü alınmaz hal aldı. Çağın bu hastalıkları, yemekten, içmekten ve rahatlıktan dolayı arttı. Tekniğin ürünü olan trafik kazalarında; atılan kurşunlardan, bombalardan, füzelerden ölüyor insanlar daha çok. Birbirinin kurdu olan insanlar. Çocuk, kadın, yaşlı, genç demeden insanları imha etmek; evleri, şehirleri yıkmak, yakmak için silah yarışına girmişler.
Eskiden böyle değildi. İnsana saygı vardı, sevgi vardı. Büyük, büyüklüğünü bilirdi; küçük de, küçüklüğünü… Nezaketle, şefkatle, merhametle yaklaşırdı herkes birbirine. İyilikte, güzellikte, yardımlaşmada yarışırlardı. Hayvanlara, bitkilere, bütün doğaya bile merhametle, sevgiyle yaklaşırlardı.
Böyle kalabalıklar içerisinde yalnızlaşmamışlardı. Yükseldikçe yükselen binalar, birbirine tepeden bakmak için yarışmazlardı. Evler, kerpiçtendi. Tek katlı veya iki katlıydı. Çoğu çatısızdı. Evlerin arkasında, arktan temiz su akan bir avlu bulunurdu. Avluda küçüklü büyüklü yan yana dizilmiş; odun, çalı, çırpı yanan ocaklarda pişerdi aşlar. Avludan sonra da içinde çeşitli meyve ağaçlarının bulunduğu bir bahçe vardı. Sokaklar ve evlerin bahçeleri bizim oyun parkımızdı. Sokağımızın kenarında bahçeleri sulayan bir arktan akan temiz su hiç eksilmezdi.
Birçok evlerin, az uzakta beş, on veya yirmi dönümlük bahçeleri bulunurdu. Bu bahçelerin genelde orta kısmına ekin ekilirdi. Döğene binerdik. Harman savururlardı babalarımız.
Bahçelerin etrafında ise kayısı, dut, erik, şeftali, elma, armut gibi meyve ağaçları, kışın dallarını örten kar altında uykuya yatar; baharda çiçeklenir, yeşillenir, süslenir; yazın da meyvesini sunmak için sabırsızlanırlardı. O güzelim bağların, bahçelerin yerini şimdi beton yığını apartmanlar aldı hep. Arklarımız kayboldu. Oyun oynadığımız sokaklar, taşıtlarla doldu.
Her evin birer ineği, keçisi veya koyunu olurdu. Tavuklarımız, organik yumurta verir, horozlarımız etlenir, irileşirdi. Hele o gurka yatan tavukların, civcivleri yumurtayı kırıp da dünyaya göz açanda ne fedakârlıkla onları büyüttükleri görmeye değerdi.
Kışın da sebzelerin ve meyvelerin kuruları yenirdi. Hoşaflar pişirilir, soğutulurdu, kayısı ve kabak tatlıları yapılırdı. Ceviz, kayısı çekirdeği, kuru üzüm, kesmece, dut ve üzüm pestilleri çerezimizdi. Gazlı içecekler yoktu. Süt ve ayran içerdik. Kızılcık, vişne ve erik şurupları yapardı analarımız. Yoğurt, çökelek, tereyağı, dut ve üzüm pekmezi sofraların vazgeçilmeziydi. Market nedir, bilmezdik. Mahalle dükkânlarında çok zaruri olan şeyler alınırdı. Ben meyve ve sebzelerin dükkânda satıldığını görmedim. Olanlar, olmayan komşularını unutmazlardı. Ayıp sayarlardı satmayı.
Ekranlarda bas bas bağırıyor uzmanlar: “Marketlerden hazır yiyecekler almayınız.” diye. Yiyeceklerimiz ve içeceklerimiz hep doğaldı eskiden. O zaman öyle zirai ilaçlar, hormonlu, renklendirici, tatlandırıcı… kanser riski taşıyan yiyecek ve içecekler yoktu.
Giydiklerimiz, ya yüzde yüz hakiki yünden örülmüş veya pamuktan dokunmuş şeylerdi. Benim çoraplarımı, eldivenlerimi ve kazaklarımı anam yünü eğirir, ip yaparak örerdi.
Yazın bağ bahçe işleri çok olduğundan herkes birbirine yardım ederdi. Güze doğru imece usulü kışlık tandır ve yufka ekmekleri pişirilirdi. Bütün mahalleyi mis gibi ekmek kokusu sarardı. Kurutmalıklar güneşin çatına asılırdı. Kavurmalık hayvanlar kesilir, etleri kızartılır, konu komşu harman üstü yemeğe çağrılırdı. Yemeğin üzerine mutlaka karpuzlar kesilir ve üzümler yenirdi. Kışın okuldan koşa koşa eve gelip de; “Ana çok acıktım.” deyince; hemen bir tava kavurma kızartır, üzerine de iki tane yumurta kırar, ıslanmış tandır veya yufka ekmeğiyle önüme kordu.
Öyle bir hafta önceden misafire neler ikram edeceğim deyip yiyecek telaşına düşmezlerdi. Kışın çat kapı bir eve girilir, sobanın etrafında toplanır, yanan odun ve çırpıların çıtırtılarını dinleyerek sohbet ederlerdi. Evde hazır bulunan kışlık doğal yiyecekler ikram edilirdi. O gün dinlediğim masalların çoğu hâlâ aklımdadır. Hz. Ali cenkleri, Kesikbaş, siyer ve diğer tarih kitapları okunurdu. Helalden, haramdan, günahtan, kul haklarından, yardımlaşmadan bahsederlerdi.
Komşudan da öte; bir mahalle, bir aile gibiydik. Bitişiğimizde bulunan beş- altı mahallenin de hepsi birbirini tanırdı. Düğününe, taziyesine gider, hastalarını sorar, sıkıntısı varsa yardımcı olurlardı.
Özür dilerim; teknik araçlar iletişimi daha da kolaylaştırdı. Gerçekten dünya küçüldü. Fakat teknik (internet, telefon, bilgisayar, radyo, televizyon ve diğer) araçlar, açtıkları kapılarla sınırladılar iletişimi. Doğal kapıları kapadılar. Değil mahalle; aynı evin içinde oturanlar arasında bile iletişim kalmadı. Birinin elinde telefon, diğeri bilgisayarın başında, bir diğeri televizyonun karşısında. Ev sakinleri küsmüş sanki birbirine. Hiçbiri diğeri ile konuşmuyor. Hatta birçoğu ayrı odalarda oturuyorlar. Evler kaloriferli oldu. Bütün odalar yaz gibi sıcak. Bir odada soba yanmıyor ki; herkes sobanın başına toplansın. İnsanlar birbirlerine yabancılaştılar. Aile mefhumu çöktü. İnternet arkadaşlığı ve internetten evlenmeler çoğaldı. Ama birçoğunun sonu hüsranla ve pişmanlıkla bitiyor.
Teknik ilerlemeye karşı değiliz elbet. İlim ve teknik yitik malıdır Müslüman’ın. Ancak teknik gelişmelere o denli kaptırdık ki kendimizi; gözümüz ondan başka bir şeyi görmez oldu. Hani âşık, sevdiğinden başkasını görmezmiş ya! Yitirdiğimiz birçok şeyin farkında bile olmadık. Âşık olduk tekniğe…
O güzel, sağlıklı giyeceklerimizi, yiyeceklerimizi, içeceklerimizi, evlerimizi, mahallelerimizi, bağlarımızı, bahçelerimizi, şırıl şırıl sular akan arklarımızı yitirdik.
Bir ekmeği olsa; paylaşmak şurada kalsın; yemez, başkasına yedirirdi o gün insanlar. İsar sahibiydiler. Ya bugün? Menfaati yoksa selamı, hal hatır sormayı bile kesti çoğu insanlar. Menfaati olana da dalkavukluk etmeye başladılar. Bencilleştiler. Birbirlerine dua etmenin yerini; riyakârca çalınan, sahte, iğreti alkışlar aldı. Samimi saygıyı, sevgiyi, sadakati yitirdiler. Merhameti yitirdiler… Acımasızlaştılar… Vicdansızlaştılar… Duyarsızlaştılar… Danışmayı, dayanışmayı, yardımlaşmayı, paylaşmayı yitirdiler. Güveni yitirdiler… İnsanlığını yitirdi çoğu insanlar.
Sorsalar bana:
Dünyaya yeniden gelseydin ve her istediğin olsaydı… Ne isterdin?
Bana çocukluk günlerimi geri verin, derdim. Bir ömür boyu hep o günleri yaşamak isterdim.
İslamcılığın ideolojik çöküşü Olivier Roy’un 1990’larda “Siyasal İslam’ın İflası” adlı kitabında dile getirilmişti. Roy’a göre, İslamcılık, başlangıçta gelenek karşıtı modern bir entelektüel akım iken uğradığı dönüşümle, marjinalize olmuş kentli gençler için ilgi çeken bir radikal protesto hareketi olmaktan öteye gidememişti. Yine, ona göre İslamcılık, batılılaşma ve karma eğitimin getirdiği ahlaki yozlaşmaya karşı çıkan ancak düşüncelerini …
Güneş doğmuş çaydanlıklar koyulmuştu mavi alevin üstüne. Alelacele bir yere yetişmek için evinden fırlayan insanlar, parke taşlarla döşenmiş sokakları hızlı hızlı geçip doldurmuştu -yeniden- iki metrekare olan çay ocağını. Ocaktan yükselen buharlar bir nem bulutu oluşturmuştu. Neredeyse yağmur oluşturacak doygunluktaydı. Sigara dumanları da bu bulutlara sis gibi eşlik ediyordu. Ocaktaki çaydanlık biraz daha fokurdasa hafiften çiseleyecek neredeyse.
Derinlerden bir yerde göğsümü ağrılar içinde bırakan bir iç sıkıntısı duyuyordum ya da kelimenin tam anlamıyla hissediyordum. Nerden geldiği belli olmayan bir darbe almış gibiydim, sancılı ama ağrısız. Evet, öylece yerde yatarken pencereden ışıksız yansıyan vücudum bunu gösteriyordu. Kanepeye uzanıp göz kapaklarımı ağır aksak ve kuvvetsiz bir şekilde açmaya çalışırken etrafımda metalden tiz binlerce sesi duyumsuyordum. Sesler ve vızıltılar yankılayarak deliyordu kulaklarımı. Birden bir tıngırtının ritmik melodisi çınlayınca, evimizin çatısında yuvalanmış siyah mı siyah kargaların yürüyüş sesini hatırlar gibi oldum.
“Cehennem, arkasını dönüp yüz çevireni ve (servet) toplayıp yığan kimseyi kendine çağırır.” (Me’aric 17-18) Telaşla elindekileri kasaya bıraktı. Sonra mağaza içinde sağa sola koşuşturdu. Ritim tutar gibi bir sağ reyondan bir sol reyondan kıyafetler topladı. Topladıkça iştahı kabarıyor, içinde tuhaf bir haz ve mutluluk oluşuyordu. Evet, evet mutluydu. Çünkü hepsi onundu. Ve eve gelip her …
Sosyal medyada can bulmuş parçalı gerçekler sayesinde artık nefes alıyoruz. Hayran olduğumuz kişileri takip etmek, içimizde kontrolsüz hisler uyandırıyor…Daha çok sıkılıyoruz. Daha fazla özeniyoruz. Gereksiz iltifatlar ediyoruz, bir kere bile aynı sofraya oturmadığımız, göz göze bakmadığımız insanlara. Gelişmek, iyileşmek yerine kendimizi dondurarak sadece takip ve taklit ediyor, kendi sesimizi tanıyamıyoruz.Sosyal medyada gezinirken, bir iltifat çarptı …
Bana Çocukluk Günlerimi Geri Verin
Yaşlı bir adam… Beli iki büklüm… Bastonunun elini tutmuş, ayaklarını sürükleyerek ağır ağır ilerliyor sokakta. Yaramaz bir çocuk yaklaşıyor yanına. Takılıyor yaşlı adama:
— Dede, yerlere eğilmiş ne arıyorsun böyle, diye soruyor.
Yaşlı adam duruyor. Anlamlı anlamlı çocuğun gözlerine bakıyor:
— Gençliğimi arıyorum evlat, gençliğimi arıyorum, diyor.
Bana sorsalar; teknik çok ilerledi. Yaşama şartları kolaylaştı. Sosyal hayat seviyesi yükseldi. Ekonomi, eskiye göre çok daha iyileşti… Bu hayattan memnun musun? Yoksa çocukluk günlerini mi istiyorsun, deseler.
O güzel, hayat dolu günleri hatırlar, önce hasretle derin bir “Aaah!” çekerim. Sonra da çocukluk günlerime geri dönmek istediğimi söylerim.
Dünya değişti, çok değişti…
Belki: “Dünya, aynı dünya. İnsanlar değişti.” diye itiraz edebilirsiniz.
Her neyse… Dünya… İnsanlar veya yaşama koşulları diyelim. Fark etmez. Yavanlaştı, tatsızlaştı, iğretileşti, sun’ileşti hayat. Doğallığını yitirdi. Canlılığını yitirdi. Soldu bütün hayat. Hayat, hayatiyetini yitirdi.
Eskiden böyle miydi?
O gün insanlar, böyle cep telefonlarıyla, giydikleriyle, yedikleriyle, arabalarıyla, evleriyle, ev eşyalarıyla övünmezlerdi. “Bakın, biz şunları yiyip içeceğiz.” diyerek resimlerini paylaşmazlardı. Yiyecek ve içeceklerini paylaşırlardı komşularıyla. Nankörlük etmezlerdi. Nimetin asıl sahibine şükreder, ikram edene de teşekkür ederlerdi. Onlar da komşularının kabını boş vermez, ne varsa evlerinde ondan kor, verirlerdi.
Koca mahallemizde bir at arabası, bir fayton vardı. Üç tane de eşeği olan ev… Kimin ihtiyacı olsa, gider, o eşeklerden birini ister, yükünü taşırdı. Eşyası biraz fazlaysa; Ali Seydi dayının at arabasıyla taşırdı. Çoğu kez yaya yürüyerek giderlerdi gidecekleri yere. Gerektiğinde; faytona binerlerdi. Sonra minibüs ve belediye otobüsü çalışmaya başladı ana caddede.
Sitelere, apartmanların önüne arabalar sığmıyor şimdi. Çoğu kimse, toplu taşıtlara binmeye utanıyor, her yere özel arabasını kullanıyor. Durmadan yeni yollar yapılmasına rağmen şehirler bunca taşıtı taşımıyor. Şehirlerin trafiği altüst olmuş.
Teknik ilerledi, insanlar rahatladılar fakat huzur kalmadı, sağlık kalmadı. İnsanlar temiz, bol oksijenli hava yerine, tozlu ve egzoz dumanlı kirli havayı gönderiyorlar ciğerlerine. Sinir, stres, tansiyon, kalp, şeker, kanser hastalıkları önü alınmaz hal aldı. Çağın bu hastalıkları, yemekten, içmekten ve rahatlıktan dolayı arttı. Tekniğin ürünü olan trafik kazalarında; atılan kurşunlardan, bombalardan, füzelerden ölüyor insanlar daha çok. Birbirinin kurdu olan insanlar. Çocuk, kadın, yaşlı, genç demeden insanları imha etmek; evleri, şehirleri yıkmak, yakmak için silah yarışına girmişler.
Eskiden böyle değildi. İnsana saygı vardı, sevgi vardı. Büyük, büyüklüğünü bilirdi; küçük de, küçüklüğünü… Nezaketle, şefkatle, merhametle yaklaşırdı herkes birbirine. İyilikte, güzellikte, yardımlaşmada yarışırlardı. Hayvanlara, bitkilere, bütün doğaya bile merhametle, sevgiyle yaklaşırlardı.
Böyle kalabalıklar içerisinde yalnızlaşmamışlardı. Yükseldikçe yükselen binalar, birbirine tepeden bakmak için yarışmazlardı. Evler, kerpiçtendi. Tek katlı veya iki katlıydı. Çoğu çatısızdı. Evlerin arkasında, arktan temiz su akan bir avlu bulunurdu. Avluda küçüklü büyüklü yan yana dizilmiş; odun, çalı, çırpı yanan ocaklarda pişerdi aşlar. Avludan sonra da içinde çeşitli meyve ağaçlarının bulunduğu bir bahçe vardı. Sokaklar ve evlerin bahçeleri bizim oyun parkımızdı. Sokağımızın kenarında bahçeleri sulayan bir arktan akan temiz su hiç eksilmezdi.
Bahçelerin etrafında ise kayısı, dut, erik, şeftali, elma, armut gibi meyve ağaçları, kışın dallarını örten kar altında uykuya yatar; baharda çiçeklenir, yeşillenir, süslenir; yazın da meyvesini sunmak için sabırsızlanırlardı. O güzelim bağların, bahçelerin yerini şimdi beton yığını apartmanlar aldı hep. Arklarımız kayboldu. Oyun oynadığımız sokaklar, taşıtlarla doldu.
Her evin birer ineği, keçisi veya koyunu olurdu. Tavuklarımız, organik yumurta verir, horozlarımız etlenir, irileşirdi. Hele o gurka yatan tavukların, civcivleri yumurtayı kırıp da dünyaya göz açanda ne fedakârlıkla onları büyüttükleri görmeye değerdi.
Kışın da sebzelerin ve meyvelerin kuruları yenirdi. Hoşaflar pişirilir, soğutulurdu, kayısı ve kabak tatlıları yapılırdı. Ceviz, kayısı çekirdeği, kuru üzüm, kesmece, dut ve üzüm pestilleri çerezimizdi. Gazlı içecekler yoktu. Süt ve ayran içerdik. Kızılcık, vişne ve erik şurupları yapardı analarımız. Yoğurt, çökelek, tereyağı, dut ve üzüm pekmezi sofraların vazgeçilmeziydi. Market nedir, bilmezdik. Mahalle dükkânlarında çok zaruri olan şeyler alınırdı. Ben meyve ve sebzelerin dükkânda satıldığını görmedim. Olanlar, olmayan komşularını unutmazlardı. Ayıp sayarlardı satmayı.
Ekranlarda bas bas bağırıyor uzmanlar: “Marketlerden hazır yiyecekler almayınız.” diye. Yiyeceklerimiz ve içeceklerimiz hep doğaldı eskiden. O zaman öyle zirai ilaçlar, hormonlu, renklendirici, tatlandırıcı… kanser riski taşıyan yiyecek ve içecekler yoktu.
Giydiklerimiz, ya yüzde yüz hakiki yünden örülmüş veya pamuktan dokunmuş şeylerdi. Benim çoraplarımı, eldivenlerimi ve kazaklarımı anam yünü eğirir, ip yaparak örerdi.
Yazın bağ bahçe işleri çok olduğundan herkes birbirine yardım ederdi. Güze doğru imece usulü kışlık tandır ve yufka ekmekleri pişirilirdi. Bütün mahalleyi mis gibi ekmek kokusu sarardı. Kurutmalıklar güneşin çatına asılırdı. Kavurmalık hayvanlar kesilir, etleri kızartılır, konu komşu harman üstü yemeğe çağrılırdı. Yemeğin üzerine mutlaka karpuzlar kesilir ve üzümler yenirdi. Kışın okuldan koşa koşa eve gelip de; “Ana çok acıktım.” deyince; hemen bir tava kavurma kızartır, üzerine de iki tane yumurta kırar, ıslanmış tandır veya yufka ekmeğiyle önüme kordu.
Öyle bir hafta önceden misafire neler ikram edeceğim deyip yiyecek telaşına düşmezlerdi. Kışın çat kapı bir eve girilir, sobanın etrafında toplanır, yanan odun ve çırpıların çıtırtılarını dinleyerek sohbet ederlerdi. Evde hazır bulunan kışlık doğal yiyecekler ikram edilirdi. O gün dinlediğim masalların çoğu hâlâ aklımdadır. Hz. Ali cenkleri, Kesikbaş, siyer ve diğer tarih kitapları okunurdu. Helalden, haramdan, günahtan, kul haklarından, yardımlaşmadan bahsederlerdi.
Komşudan da öte; bir mahalle, bir aile gibiydik. Bitişiğimizde bulunan beş- altı mahallenin de hepsi birbirini tanırdı. Düğününe, taziyesine gider, hastalarını sorar, sıkıntısı varsa yardımcı olurlardı.
Nesini seveceğim bu zamanın? Samimiyet bitti. Akrabalık, komşuluk, ahbaplık, arkadaşlık bitti. Güven, itimat bitti. İletişim bitti…
Özür dilerim; teknik araçlar iletişimi daha da kolaylaştırdı. Gerçekten dünya küçüldü. Fakat teknik (internet, telefon, bilgisayar, radyo, televizyon ve diğer) araçlar, açtıkları kapılarla sınırladılar iletişimi. Doğal kapıları kapadılar. Değil mahalle; aynı evin içinde oturanlar arasında bile iletişim kalmadı. Birinin elinde telefon, diğeri bilgisayarın başında, bir diğeri televizyonun karşısında. Ev sakinleri küsmüş sanki birbirine. Hiçbiri diğeri ile konuşmuyor. Hatta birçoğu ayrı odalarda oturuyorlar. Evler kaloriferli oldu. Bütün odalar yaz gibi sıcak. Bir odada soba yanmıyor ki; herkes sobanın başına toplansın. İnsanlar birbirlerine yabancılaştılar. Aile mefhumu çöktü. İnternet arkadaşlığı ve internetten evlenmeler çoğaldı. Ama birçoğunun sonu hüsranla ve pişmanlıkla bitiyor.
Teknik ilerlemeye karşı değiliz elbet. İlim ve teknik yitik malıdır Müslüman’ın. Ancak teknik gelişmelere o denli kaptırdık ki kendimizi; gözümüz ondan başka bir şeyi görmez oldu. Hani âşık, sevdiğinden başkasını görmezmiş ya! Yitirdiğimiz birçok şeyin farkında bile olmadık. Âşık olduk tekniğe…
O güzel, sağlıklı giyeceklerimizi, yiyeceklerimizi, içeceklerimizi, evlerimizi, mahallelerimizi, bağlarımızı, bahçelerimizi, şırıl şırıl sular akan arklarımızı yitirdik.
Bir ekmeği olsa; paylaşmak şurada kalsın; yemez, başkasına yedirirdi o gün insanlar. İsar sahibiydiler. Ya bugün? Menfaati yoksa selamı, hal hatır sormayı bile kesti çoğu insanlar. Menfaati olana da dalkavukluk etmeye başladılar. Bencilleştiler. Birbirlerine dua etmenin yerini; riyakârca çalınan, sahte, iğreti alkışlar aldı. Samimi saygıyı, sevgiyi, sadakati yitirdiler. Merhameti yitirdiler… Acımasızlaştılar… Vicdansızlaştılar… Duyarsızlaştılar… Danışmayı, dayanışmayı, yardımlaşmayı, paylaşmayı yitirdiler. Güveni yitirdiler… İnsanlığını yitirdi çoğu insanlar.
Sorsalar bana:
Dünyaya yeniden gelseydin ve her istediğin olsaydı… Ne isterdin?
Bana çocukluk günlerimi geri verin, derdim. Bir ömür boyu hep o günleri yaşamak isterdim.
İlgili Yazılar
İlkeler Üzerinden Konuşmak
İslamcılığın ideolojik çöküşü Olivier Roy’un 1990’larda “Siyasal İslam’ın İflası” adlı kitabında dile getirilmişti. Roy’a göre, İslamcılık, başlangıçta gelenek karşıtı modern bir entelektüel akım iken uğradığı dönüşümle, marjinalize olmuş kentli gençler için ilgi çeken bir radikal protesto hareketi olmaktan öteye gidememişti. Yine, ona göre İslamcılık, batılılaşma ve karma eğitimin getirdiği ahlaki yozlaşmaya karşı çıkan ancak düşüncelerini …
Hep Aynı Sıradanlık
Güneş doğmuş çaydanlıklar koyulmuştu mavi alevin üstüne. Alelacele bir yere yetişmek için evinden fırlayan insanlar, parke taşlarla döşenmiş sokakları hızlı hızlı geçip doldurmuştu -yeniden- iki metrekare olan çay ocağını. Ocaktan yükselen buharlar bir nem bulutu oluşturmuştu. Neredeyse yağmur oluşturacak doygunluktaydı. Sigara dumanları da bu bulutlara sis gibi eşlik ediyordu. Ocaktaki çaydanlık biraz daha fokurdasa hafiften çiseleyecek neredeyse.
Gözün Sözü
Derinlerden bir yerde göğsümü ağrılar içinde bırakan bir iç sıkıntısı duyuyordum ya da kelimenin tam anlamıyla hissediyordum. Nerden geldiği belli olmayan bir darbe almış gibiydim, sancılı ama ağrısız. Evet, öylece yerde yatarken pencereden ışıksız yansıyan vücudum bunu gösteriyordu. Kanepeye uzanıp göz kapaklarımı ağır aksak ve kuvvetsiz bir şekilde açmaya çalışırken etrafımda metalden tiz binlerce sesi duyumsuyordum. Sesler ve vızıltılar yankılayarak deliyordu kulaklarımı. Birden bir tıngırtının ritmik melodisi çınlayınca, evimizin çatısında yuvalanmış siyah mı siyah kargaların yürüyüş sesini hatırlar gibi oldum.
Neleri Topluyoruz
“Cehennem, arkasını dönüp yüz çevireni ve (servet) toplayıp yığan kimseyi kendine çağırır.” (Me’aric 17-18) Telaşla elindekileri kasaya bıraktı. Sonra mağaza içinde sağa sola koşuşturdu. Ritim tutar gibi bir sağ reyondan bir sol reyondan kıyafetler topladı. Topladıkça iştahı kabarıyor, içinde tuhaf bir haz ve mutluluk oluşuyordu. Evet, evet mutluydu. Çünkü hepsi onundu. Ve eve gelip her …
Oyun
Sosyal medyada can bulmuş parçalı gerçekler sayesinde artık nefes alıyoruz. Hayran olduğumuz kişileri takip etmek, içimizde kontrolsüz hisler uyandırıyor…Daha çok sıkılıyoruz. Daha fazla özeniyoruz. Gereksiz iltifatlar ediyoruz, bir kere bile aynı sofraya oturmadığımız, göz göze bakmadığımız insanlara. Gelişmek, iyileşmek yerine kendimizi dondurarak sadece takip ve taklit ediyor, kendi sesimizi tanıyamıyoruz.Sosyal medyada gezinirken, bir iltifat çarptı …