“Hukuk, adalete yönelmiş toplumsal yaşama düzenidir.” der, Yasemin Işıktaş. Hukukun tanımlanması noktasında bir mutabakat sağlanamamış olsa da hukukun toplumsal düzeni korumak için var olan bir sistem olduğu gerçeği herkes tarafından kabul edilmektedir. Tarihe baktığımızda hukukun tarihi devletin tarihinden eskidir. Bir hukuktan bahsedebilmek için bir devlete ihtiyaç yoktur. Bir arada yaşayan birkaç aile arasında da bir hukuk vardır. Ötekinin var olduğu her yerde bir hukuktan bahsetmemiz mümkündür. Geldiğimiz zaman diliminde hukukun üretilme yetkisi devletlerin tekeline bırakılmış, toplumun doğurduğu hukuk yok sayılmıştır. Pozitivizmin her hücresini hissettiğimiz çağımızda toplumsal düzenimize şekil veren hukukumuzun içerisinde bize ait bir şey pek kalmamış görünmektedir. İslam’ın geleneğimize şekil verdiği, örf, adet, ahlâk gibi uygulamalar yok sayılmış ve sayılmaya devam edilmekte. Ayıp, günah, haram, helal gibi kavramlarımız yok hükmünde görülmektedir. İşte toplumsal genetiğimize yabancılaşan bu katı pozitivist anlayış, beraberinde derin krizleri ve tıkanmaları da getirmektedir. Bizler de toplumsal düzenimizin ruhunu oluşturan ama mevcut sistemin ısrarla körleştiği bu değerleri, geleneksel bağlarımızı ve modern hukukun içine düştüğü çıkmazları Sosyolog Eyüp Taşöz hocamıza sorduk. Sizleri, bu can alıcı sorgulamalarla örülü keyifli röportajla baş başa bırakıyoruz.
Geleneksel toplumsal yapımızda nizamı sağlayan “ayıp” ve “günah” gibi içsel ve dinî denetim mekanizmalarının yerini, bugün tamamen hukuki “yasaklar” almış durumda. Toplumun kendi kendini terbiye ettiği o ahlâki zeminin çekilip her meselenin adliye koridorlarına taşınması, insan ilişkilerindeki sahiciliği ve toplumsal güveni nasıl etkiliyor?
Röportajımızın bu ilk sorusuna cevap verebilmemiz için soruda genel durum tespiti yapıldığını hatırımızda tutarak, muhatap olduğumuz günümüz insan tipini çözümlememiz; bunun için de birkaç kavram ve tanımlamanın üzerinde konuşmamız gerekiriyor. Bunlar: geleneksel toplumsal yapımız, nizamın (sosyal düzenin) sağlanması; “ayıp” ve “günah” gibi içsel ve dinî denetim mekanizmaları olarak sıralanabilir.
Kabaca, nizamın (sosyal düzenin) sağlanması, toplumda huzur ve esenliği sağlamak amacıyla bireylerin bir arada yaşama zorunluluğundan doğan, davranışları sınırlayan yazılı (hukuk) ve yazısız (ahlâk, din, görgü, örf, adet) kurallar bütünüdür. Bu kurallar, çatışmaları önler, toplumun yapısını korur. Gerek bireyler arası gerek topluluklar arası ve gerekse topluluk ile birey arası ilişkileri düzenleyerek uyum içinde yaşanmasını sağlar. Topluma karşı yanlışlık, kargaşa, ayıp, günah veya kötücül davranış gösterilirse kişi ve/veya grup sosyal bir stigmatizasyona; etiketlenme ve dışlanmaya maruz kalacağını bilir. Dolayısıyla nizam (sosyal düzen) ve onun kıstasları maddi unsurlar ve manevi unsurlar diye taksim edildiğinde manevi kısmının sorudaki “ayıp” ve “günah” gibi içsel ve dinî denetim mekanizmalarına karşılık geldiğini hemen fark edebiliriz. Ödüller- kınamalar, o toplumun dininden gelen günah-sevap gibi, ahlâktan gelen iyi-kötü gibi, örfünden gelen terbiyeli-terbiyesiz ve saygılı-saygısız gibi tanım ve sosyal kontrolü sağlayan içsel/manevi unsurlardır. Bu unsurlar bireylerin ve toplulukların kendilerine dönük dayanışma şekilleri geliştirmesinde de temel manevi unsurlardandır. Unutulmamalıdır ki hukuk kuralları ile diğer (manevi) sosyal düzen kuralları arasında sürekli bir ilişki ve etkileşim bulunmaktadır. Bu çerçevede bazı ahlâk ve din kuralları zamanla hukuk kuralı niteliği kazanmış da olabilir.
O halde (konumuz açısından) geleneksel toplum demek, dayanışmacı içsel unsurları işleten, kendi evladına bu dayanışmacı içsel unsurları kültür haline getirip aktarabilen ve bireyin bunu irade kullanımı olarak tecelli ettirdiği mekanizmalara sahip toplum anlamına gelmektedir. Soruda geçen ‘Toplumun kendi kendini terbiye ettiği o ahlâki zemin’e karşılık gelmektedir.
Şayet (soruda da tanımlandığı gibi) içsel denetim mekanizmalarını oluşturan manevi unsurların yerini, bugün tamamen hukuki “yasaklar” almış ise toplumun kendi kendini terbiye ettiği o ahlâki zeminin çekilip her mesele adliye koridorlarına taşınıyor ise insan ilişkilerindeki sahiciliği ve toplumsal güvende azalma/yozlaşma ve ilerisinde bitişten/sosyal çürümeden söz etmemiz gerekmektedir.
Bireylerin sadece kendi menfaatlerini düşünür hale gelmeleri ve bunu temin için bilinçli ya da bilinçsiz pragmatik davranış ve görüşler sergilemeleri olağan hale gelmiştir. Kişisel menfaatler çatışınca da bireyler içsel/manevi kontrol mekanizmaları olmadığından, manevi unsurların çıplaklığını yaşayıp soluğu adliyede almaktadır. Günümüzde insan ilişkilerindeki sahicilik mürailiğe (ikiyüzlülüğe) ve sosyal şizofreniye tahvil olmuş bir hale dönüşmüştür. Dolayısıyla hukuk bunu en çok şekliyle ve en sert biçimde adliye koridorlarında yaşamakta; müşahede etmektedir.
Bu çözülme hali sadece bizim toplumumuzda değil, dünya üzerindeki geleneksel toplum yapılarının tamamında mevcuttur. Burada (tarihsel süreç ve sebeplerine girmeyeceğim) “Batı modernizmi” ve dünyanın geri kalanının Batı modernizmine olan öykünmesi söz konusudur.
İçsel (manevi) değer ve motivasyonları olan birey yerine rasyonel bireyi esas alan Batı modernizmi, sosyal düzen ve toplum yerine bireysel çıkarların maksimizasyonuna ve bunu temin edecek yeni hukuki kodifikasyona ihtiyaç duymaktadır.
Varolana adli yama kısmına gelince, adliye koridorlarında, bireysel menfaat algılarının çözemediği iradi-gayri iradi çatışmaları hukukun çözmesi beklenmektedir. Sosyal çürüme yaşayan anomik toplumda devlet, hukuk, aile, din, ekonomi, eğitim gibi temel yapı ve kurumlar bir etkileşim içinde beraberce yozlaşırlar. Metodik olarak sadece inceleme nesnesine dönüştürülen bu yapılardan birisi olarak burada hukukun artan adli yükü soru(n)laştırılmıştır ama diğerlerinin de aynı etkileşim ve anomalileri yaşadığını bilmek lazımdır. Varolana eklemeler yaparak problemleri çözmek, varolan o anomalileri yama yaparak çözmek anlamına gelir. Yamalı hukuk, yamalı eğitim vb. hâlbuki yamalar asıl çözümler değildir. Adliye koridorlarına simgesel olarak bakıldığında herkesin egosu ve menfaati biricik, dolayısıyla adalet dağıtıcılarına düşen bunu onaylamak; buna uygun hukuki çözümler üretmek. Peki, ‘bu ego ve menfaat oluşumuna adliyeye gelene kadar diğer kurumlar tarafından hangi etkilerle şekillendirmelerde bulunuluyor?’ sorusunu da göz ardı etmemek gerekir.
Üstteki sözlerime ekleyeceğim diğer durumlar ise günümüz toplumsal hayatı gün be gün hızlanmakta ve ilişkiler ağı daha karmaşık bir hal almaktadır. Dijital ilişkiler de bu duruma dâhildir. Dolayısıyla suç çeşitleri, suç oranları, suçların işlenme biçimlerini, suç popülasyonu artırmakta, daha sofistike hale getirmektedir. Bunun etkisi olarak sosyal düzen her geçen gün biraz daha zorlanmaktadır. Acilen hatırlamamız gereken bir kere daha “ayıp” ve “günah” gibi içsel ve dinî denetim mekanizmalarına daha çok ihtiyacımız olduğu gerçeğidir.
Eskiden “komşu hakkı” dediğimiz o geniş ve manevi sorumluluk alanı, bugün yerini kat mülkiyeti kanununa ve mekanik apartman kurallarına bırakmış görünüyor. Aradaki o kadim “emanet” bilincinin kaybolup uyuşmazlıkların sadece mahkeme yoluyla çözülmeye çalışılmasını bir sosyolog gözüyle nasıl yorumluyorsunuz?
Komşuluk haklarının yaslandığı yerlere bir bakacak olursak, Türk toplumunda yardımlaşma, güven, saygı ve “komşu komşunun külüne muhtaçtır” anlayışına dayanan derin köklü bir gelenek olduğundan bahsedebiliriz. Geleneksel komşuluk ilişkileri açısından da bir ailenin ikametgâh ilişkileri dar çevre olarak komşuya onların da geniş çevresi olarak mahalleye karşılık gelmektedir. Bu açıdan komşuluk, sadece ikamet edilen fiziki yapılardan oluşmaz. Buna ilave olarak işyeri komşuluklarını da konumuza dâhil edebiliriz. Her durumda mekânsallık komşulukta en önemli determinasyonlardandır. “Komşusu olan canlı” ifadesi ile de felsefede hem varoluşsal bir “başkasıyla bir arada olma ve etkileşimi” halini ifade eder. “Komşusu olan canlı” kavramı fenomenolojik ve sosyal felsefe açısından “öteki” ile zamansal-mekânsal birlikte bulunuş; yüz yüze ilişkilerin yoğun olduğu etkileşimlerdir. Komşu, özel alanımızla (evimiz) kamusal alanın kesiştiği sınırda yer alan eşik bölgedir. “öteki”nin en yakınımızdaki halidir. Sosyal felsefedeki bu konumundan hareketle “Komşuluk hakkı” dediğimiz o geniş ve manevi sorumluluk alanına da bir bakalım:
Hediyeleşme, dertleşme, ortak kullanım ve güvenli bir yaşam alanı oluşturma üzerine kurulan bu kültür, sosyal dayanışmanın en samimi örneklerini barındırır.
Komşuluk yardımlaşma ve paylaşım içerir: Komşular arasında yiyecek, içecek paylaşımı yaygındır ve ihtiyaç anında (hastalık, borç) ilk başvurulan kişidir.
Komşuluk, güvenli bir çevre demektir ve “Ev alma, komşu al” atasözü bu ilişkinin veciz bir tefsiridir.
Kapı komşuluğu, samimiyet ve selamlaşma üzere olan bir süreçtir iyi niyet, sıcak selamlaşma ve hoşgörü esastır.
Komşulukta hak ve sorumluluklar da vardır ki komşunun ahvalinden haberdar olmak, rahatsız edecek gürültüden kaçınmak ve hediyeleşmek (komşuda pişer, bize de düşer) önemli bir ahlâki sorumluluk olarak görülür. Dolayısıyla komşuluk, yardımlaşma, mahremiyet, güven ve ahlâki unsurlar gibi çok boyutluluğu bünyesinde barındıran ve kimi zamansa akrabadan daha yakın olabilen etkileşim ve yüz yüze ilişkiler içeren toplumsal bir tipolojidir. Komşuluk, geleneksel/klasik anlayışımızda dini olarak da kendisine yer bulur:
Kur’an-ı Kerim’de; Nisâ suresi 36. ayette Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, akrabalara, yetimlere, miskinlere, yakın komşuya ve uzak komşuya, yanında bulunan arkadaşa, yolda kalmışlara ve elinizin altında bulunanlara iyi davranın.”
Hz. Peygamber (sav) de komşuluk haklarına dönük olarak ümmetine birçok tavsiyede bulunmuştur. Mekke’den Medine’ye hicret sonucu muhacir, ensar’a komşu olmuştur. Komşuluk konusunda et-Taberânî’nin el-Muʿcemu’l-Kebîr’inde rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber: “Cebrail komşu hakkında bana o kadar tavsiyede bulundu ki komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım” şeklinde geçmektedir. Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde başka bir hadiste ise “Allah’a ve ahiret gününe inanan komşusuna ikramda bulunsun” şeklinde nebevî vurgu vardır. Burada hepsini sayamayacağımız kadar dini metinlerde komşulukla ilgili literatür mevcuttur. Aynı şekilde Kütüb-i Sitte Külliyatı’ndan Buhârî, Edeb 26’da; Müslim, Îmân 18’de; Ebû Dâvûd, Edeb 123’de; Tirmizî; el-Câmiü’s-Sahih, Birr ve’s-Sıla 28’de komşuluk ile ilgili hadis rivayetlerine eserlerinde yer vermişlerdir.
İslâm hukukçuları, Hz. Peygamber’in “Ev komşusu eve başkalarından daha fazla hak sahibidir.” ve “Yakınındakine sahip olmada ilk hak komşunundur” sözlerinden hareketle bitişik komşu olmanın şuf’a hakkı doğuracağını söylemişlerdir. Nitekim Hz. Peygamber, “Komşu komşusunun şuf’asına başkalarından daha fazla hak sahibidir” buyurarak bu önemli konuyu ümmetine hatırlatır. Şuf’a, en özlü tanımıyla ve Medenî Kanun’da da geçtiği şekliyle “ön alım hakkı” tabiri ile ifadelendirilir. Komşuluk hukukunun daha ileri ve tematik okumaları için Diyanet İslam Ansiklopedisi’nin “Şüf’a” maddesine bakılabilir demek isterim.
Önceki ifadelerimizde anlatmaya çalıştığım üzere, sosyal yapının çok sayıdaki kurumlarından biri de komşuluk müessesesi olmuştur. Komşu, aileden sonra en yakın sosyal çevremizi oluşturur. Komşuluk ve komşu, mekânsal ve toplumsal yakınlığın öznesidir. Sadece kuru bir ikamet yapıları (kat mülkiyeti kanunu ve mekanik apartman kuralları grubu) olmayıp dayanışma, yardımlaşılma, mahremiyet, emniyet, yalnızlıktan kurtulma gibi fonksiyonlar icra eden karakteri ile üyelerine sosyalizasyon sağlayabilen bir sosyal işleyişe sahiptir.
Modernleşme, küresel etkiler ve kente göç ile hızlı kentleşme başta olmak üzere toplumsal değişime yön veren süreçlerin ilk etkileri komşuluğun mekânsal yakınlık ve mekânsal yapıda kendini göstermiştir. Çok katlı betonarme binalarda, yeni yerleşim alanlarının kurulmasıyla hacmi büyüyen kentlerde neredeyse bir köy nüfusunun tek bir binada toplanması gibi bir durum ortaya çıkmıştır. Bu durum özellikle komşuluk ilişkilerinin niteliğini değiştirmiştir, kentin gittikçe genişlemesi sonucu artan komşu yığınları ve değişen fiziksel mesafe sosyal ilişkilere de yansımıştır.
Artan sosyal bağların zedelenmesi komşuluk ilişkilerinin zedelenmesini de kapsamaktadır. Geçim sıkıntısı, yaşam şartlarının zorlaması, yoğun iş koşturmacası, kadınların aktif çalışma hayatına girmesi, teknoloji bağımlılığı gibi nedenler sonucu insanların komşuluk ilişkilerini de zayıflatmaktadır. Ayrıca insanların hırs ve rekabet toplumu konsepti içinde hareket etmeleri komşuluk ilişkilerinin yıpranmasında payı olduğu çeşitli sosyal araştırmalardaki bulgular arasında yer almaktadır. Genel olarak ailelerin artık site ve apartman tercihleri sitelerin güvenlik açısından cazip görülmesine, aktivite imkânları, kurslar ve parklar gibi unsurların bu tercihlerde rol oynadığını göstermektedir. Nihayetinde insanlar, artık kendi yaşam dünyaları içerisinde sosyal bağlardan kopuk, kendilerine ve diğer insanlara yabancılaşmış ve yalnızlığı seçmektedir. Hâlbuki Aristoteles ve İbn Haldun’da “İnsanın Tabiatı İtibariyle Medeni (sosyal)” şeklinde diğer insanlarla ilişkiler üzerinden tanımlanan bir canlı olarak insan tanımı vardır.
Modern birey bencil ve kendi çıkarlarıyla örülü bir zihniyet içinde kentte komşularına daha yakın olmasına rağmen bireycilik diğer insanlara ilgisizliği (apati) getirmiştir. Dolayısıyla bu apatik durum komşuluğun yeni biçimlerinin (ve biçimsizliklerinin) ortaya çıkmasına ortam hazırlamış; fiziksel yakınlık ama ilişkisel uzaklık getirmiştir. Hukukun suç olarak tanımlamadığı bir işi yapmadığınız sürece komşuyla muhataplık için zorunlu bir gerekçe kalmamıştır adeta. Ortak giderler için apartman yönetimine ödenen aidat dışında ortak bir payda yok gibidir. Kimse komşusu için özel bir iyilik yapma düşüncesine sahip değildir.
Komşuların birbirlerinden beklentileri, komşular arası ilişkilerin sıklığını, ilişki biçimlerini, görüşme alanlarını, komşular arası anlaşılmazlık konularını; anlaşmazlıkların uzaması ve /veya çözülememesi sonucu adliyeye taşınması sıklığını artırmış, maddi ve manevi yardımlaşmanın niteliği ve niceliğini dönüştürmüştür. Dolayısıyla eskiden “komşu hakkı” dediğimiz o geniş ve manevi sorumluluk alanı, bugün yerini kat mülkiyeti kanununa ve mekanik apartman kurallarına bırakmış, aradaki o kadim “emanet” bilincinin kaybolup uyuşmazlıkların sadece mahkeme marifetiyle çözülmeye çalışılmasını da artırmıştır.
Artık çoğunlukla komşuluk haklarının “birbirlerine emanet olarak” tanımlanan biz hukukunun yani emanet hukukunun yerini ben(cillik) hukuku aldığından, manevi tahakkuku gerçekleşmemektedir. Kadim geleneksellik içinde bakıldığında modern/seküler dünya hayatının öncesinde komşuluk sorun olarak yok gibidir.
İlk soruyla bir şekilde bağlantılı olarak konuşursak eğer; o da komşuların (artık!) modern bencil bireylerden ve bencil komşu kümelenmesinden meydana gelmesidir. Günümüz modern insan tipi ile ilgili çözümleme yaptığımız sözlerimizde; sosyal kontrolü sağlayan içsel/manevi unsurlardan bahsederek bu unsurların geleneksel bireylerin ve geleneksel toplulukların kendilerine dönük dayanışma şekilleri geliştirmesinde de temel manevi unsurlar olduğunu ve nizamı sağlayan “ayıp” ve “günah” gibi içsel denetim mekanizmaları içerdiğinden bahsetmiştik. İşte burada komşular da içsel sosyal düzen ve sosyal denetim mekanizması içinde birbirlerine karşı nizam (sosyal düzen) sağlamada hayatın ve mekânın bir parçası olarak bulunmaktaydılar. Bu durumun yitirilmesi günümüz komşu profiline sebep olmaktadır. Bir tanım getirmek gerekirse Heterojen Komşuluk demek isterim. Thomas Hobbes’a atıfta bulunarak “homo homini lupus (insan insanın kurdudur)” sözünü “komşu komşunun kurdudur” şeklinde okumak zorunda kalmamak, bunun yerine “homo homini socius (insan insanın dostudur)” anlamına gelen dayanışmacı bir yaklaşım temennimizdir.
Alev Alatlı’nın “Bir şey yasal olabilir ama helal olmayabilir.” ikazı, bugün toplumsal zihniyette nasıl bir karşılık buluyor? Hukukun sadece şekli bir meşruiyet aracı olarak görülmesi ve “yasanın boşluklarından sızma” becerisinin bir başarı sayılması, toplumsal karakterimizi nasıl bir sınavla karşı karşıya bırakıyor?
Merhume Alev Alatlı’nın “Bir şey yasal olabilir ama helal olmayabilir” sözü, hukuki düzenlemeler ile vicdani/ahlâki sorumlulukların farklı olduğunu vurgular. Yasal olanın (hukuka uygun) ahlâken doğru veya kul hakkına uygun (helal) olmayabileceğini, aslolanın mahkeme kazanmaktan ziyade “helalleşmek” olduğunu savunur. Meşruiyet-rıza denklemine manevi/ahlâki bir temel kavramı yani helalleşmeyi oturtur. Alatlı, böylece hukuk ve vicdan ayrımı yapar, helalleşmenin önemini önceler.
Merhume Alatlı’nın konuşmasında geçen yeterli sayıda örnekle toplumun moral değerleri ile toplumdaki yasaların örtüşmemesi durumunda helal olanı ve helalleşmeyi öncelemesi yer alıyor… Konuşmanın devamında burada bana soru olarak sorduğunuz hukuk eleştirisi kısmından başka yönetim sistemi ile toplumun moral değerleri ve ekonomik kalkınma ile toplumun moral değerleri de eleştiri kefesinde tartılmaktadır. Toplumun din ve tarihinden gelen moral (manevi) değerler dikkate alınmadığı sürece o toplumu ve medeniyetini herhangi bir ulusal ve/veya uluslararası hukuk mevzuatının kurtaramayacağını belirtip hatırlatmaktadır. Değerlendirmemize buradaki soru veçhesinden devam edelim.
Malumunuz hukuk sosyolojisi açısından meşruiyet ve rıza dengesi, bir hukuk sisteminin sadece kâğıt üzerinde “geçerli” olmasıyla değil, toplum tarafından “hak tahakkuku için uygun, doğru ve yeterli” bulunup benimsenmesiyle ilgilidir. Bu denge, bireylerin kurallara sadece ceza korkusuyla (zorlama) değil, o kuralların uygun, doğru ve yeterli olduğuna dair vicdani onayıyla; inançlarıyla (rıza) uymasını, benimsemesini sağlar. Bir hukuk normu geçerli ve yürürlükte, hatta etkin de olabilir ama bu bireylerin bu normu ahlâki (moral) açıdan meşru bulacağı anlamına gelmez. Unutulmamalıdır ki ideal durum, hukukiliğin yani yasallığın meşruiyet zemini, o toplumun vicdani onayıyla; inançlarıyla (rıza) örtüştüğü yerdir.
Toplum ülke içindeki adaletin gerçekleştiğine kanaat getirmemektedir yani moral değerleri ile yasalar örtüşmemektedir. Alev Alatlı helalleşme ile bunun muhasebesinin yapılmasını hatırlatmaktadır. Helalleşme burada bireyin uzlaşma ahlâkı olarak tebarüz etmektedir. Hukuki uyumsuzlukların oluşturabileceği çatışmayı “moral üslupsuzluk” olarak gören bu yaklaşım, moral (ahlâki/manevi) nezaketi ve ortak fikri esas alan adalet’e dönük bir üslup ve davranış biçimidir. Helalleşme bu manevi yönüyle toplum açısından önemli ve devam etmesi gereken bir manevi/moral kültür davranışıdır ama hukuk sistematiği açısından hukukun neden topluma uyumlu olmayan kanunlar ürettiğini sebep-sonuç ilişkisi içinde muhasebe etmesi gerekmektedir. Yasal meşruiyette yazılı yasa ve hukuka uygunluk vardır ama toplumsal meşruiyette ahlâki/ moral değerlere bağlılık esastır. Eğer hukuk kuralları toplumun adalet anlayışından ve vicdanından koparsa, rıza zayıflar ve sistem sadece “zor kullanma” ile ayakta kalmaya başlar. Güvensizlik ve hoşnutsuzluk sistemin işlevsizleşmesine sebep olur. Hukuki anomalilerin çoğalması toplumu bunalıma sürükler.
Bir yönüyle sizin sorduğunuz sorunun ikinci kısmı oluşmaya başlar, “Hukukun sadece şekli bir meşruiyet aracı olarak görülmesi ve “yasanın boşluklarından sızma” becerisinin bir başarı sayılması, toplumsal karakterimizi nasıl bir sınavla karşı karşıya bırakıyor?” şeklinde sormuştunuz. Cevaben şöyle denilebilir; hukuksal düzenlemelerdeki eksiklikleri, belirsizlikleri veya yorum farklarını kullanarak, lafzen yasal görünen ancak ruhuna aykırı olan eylemleri gerçekleştirmek için şekli kurallara uyuluyormuş gibi yaparak hukuk düzeninin emredici kurallarından kaçınmayı bilerek ve isteyerek kanunun çevresinden dolanılması durumunu ifade eder. Hukukun emredici hükümlerini doğrudan ihlal etmeden, hukuk düzeninin yasakladığı bir sonucu elde etme veya kanunun amacından kaçınma eylemidir. Böylece yasanın boşluklarından sızma becerisi gösterilir.
Bu hukuki hilelerin toplumdaki karşılığına gelince denilebilir ki evet! Bu bir toplumsal sınavdır. Bir toplum hukuki hilelere hukuka güvenmediğinden mi başvurur, yoksa yaptıkları yanlışlıkların üzerinin örtülmesi için kurnazlık ve hile yapacak bir karakterde olmasından mı? Ya da her ikisi de toplumun kollektif bilincinde mi vardır?
Kanuna karşı hile, hakkın kötüye kullanılması (suiistimali), irade sakatlığı (aldatma/hile) başat türler olarak gözükmektedir ama her ne olursa olsun hile, günlük yaşantımızda “kurnazlık ve maharet” olarak görülse de hukuki ve ahlâki açıdan toplumun sessiz çöküşüne neden olan ciddi bir sorundur. Yanlış kanaat oluşturmak ya da mevcut hatalı düşüncesini sürdürmesini sağlamak, insanın özgür iradesini gölgeleyen ve gerçeği çarpıtan bir manipülatif müdahaledir. Gerçeği saklamak, yalan söylemek, yapılan bir işi başkasına mal etmek ya da insanları bilerek yanıltmak gibi davranışların tamamı hile kapsamına girer. Tekrar edelim bu ahlâki/moral bir sorundur.
Manipülatif müdahale olarak hilenin günümüzde giderek yaygınlaşması ve daha da önemlisi normalleştirilmesi ve hatta helalleşme yerine bu kurnazlıklarla övünülmesi, ciddi bir toplumsal soruna işaret etmektedir.
Dürüstlükten söz eden, ancak davranışlarıyla bunun tersini sergileyen bireyler ve yapılar, farkında olarak ya da olmayarak bu yozlaşmayı beslemektedir. Unutulmamalıdır ki hile yapan kadar, buna sessiz kalan, görmezden gelen ya da meşrulaştıran herkes de bu sürecin bir parçası haline gelmektedir. Doğru ve dürüst kalmak çoğu zaman zordur. Doğruluk söz konusu olunca insan bazen kendisini de yargılayabilmelidir. Adalet, sadece kanun maddeleriyle sınırlı değildir. Bireyin iç dünyasında (psikolojisinde) taşıdığı veya taşıması gereken bir ölçüdür. Kişi başkalarını kandırdığını zannettikçe, gerçekte kendi doğruluğunu zedeler. Bunun yanında toplumsal güveni de erozyona uğratır.
Sorulan sorunun bu ikinci kısmı sosyolojik açıdan toplamsal güven ile adalet ve hukuk ilişkisinin incelenmesini gerektirmektedir. Toplumsal güven, bireylerin tanımadıkları toplumun diğer fertlerine, kurumlara ve sosyal yapıdaki adalet ve emniyet sağlayıcılarına (hukuk, kolluk vb.) duyduğu genel inanç ve temel iyi niyet duygusudur. Toplumun “tutkalı” veya “çimentosu” olarak görülen bu kavram; ekonomik kalkınma, sosyal istikrar, emniyet ve huzur için hayati önem taşır. Toplumda farklı kesimler ve bireyler arasındaki kutuplaşma ve kurumlara duyulan güvendeki azalma, günlük hayattan siyasete pek çok alanda hissedilmekte, dönem dönem bu sosyolojik mesele (anomi) raporlaştırılıp çeşitli kurumlar marifetiyle yayınlanmaktadır.
Toplumda ortak sorunların çözümü için moral (manevi)-somut (maddi) iş birliği yapmak yerine herkesin kendi çıkarını maksimize etmeye çalıştığı kaotik bir atmosfer gelişebilir. Güven aşınması, bireylerin birbirine ve toplumun genel kurallarına riayetini azaltarak bir anarşi veya orman kanunu (hukuksuzluğu) ortamı doğurma riskini barındırır. Toplumsal dayanışmayı (solidarite), bireylerin ortak amaçlar, değerler ve duygular etrafında birleşerek birbirlerine destek olmasını ve birlikte hareket etmesini zayıflatır veya engeller.
Resmi yargı süreçlerine duyulan güvensizlik, insanları meselelerini sosyal medya üzerinden “ifşa” etmeye ve kamusal bir linç mekanizmasını işletmeye itiyor. İnternetin bu kontrolsüz “adalet dağıtma” iştahı, toplumsal olarak birbirimizin “hâkimi ve celladı” olma yolunda nasıl bir kırılmaya işaret ediyor?
Bu sorunuz önceki sorunun devamı yani sosyolojik açıdan toplamsal güven ile adalet/hukuk ilişkisinin incelenmesini ve sürekli takibini gerektirmektedir. Bu takip daha da kritik ve bir o kadar da zor hale gelmiştir çünkü sanal/dijital ortamlara tahvil olmuştur. Artık suçun ve adaletin takibine dijital ortamlar da dâhildir.
Dijital-sosyal medya platformları her ne kadar “sosyal” etiketiyle e-ortam oluştursa da bireyin tekil olarak bulunduğu asosyal ortamlardır. Herkesin kendi çıkarını maksimize etmeye çalıştığı, neyi, nasıl ve neden prezante ettiği tam olarak belli olmayan bir e-kaotizm sunmaktadır. Sosyal ağlar, gündelik hayatın zorlamalarına maruz geniş halk kesimleri açısından, özellikle kadınlar, gençler, yoksullar açısından bu ortam sanal yolla da olsa bir aktörleşme imkânı sunmakta, onlara kendilerinden daha büyük bir şeyin parçası olma imkânı sağlayan bir ortam oluşturup önemli ve etkili olabileceklerine dair duygu ve düşüncelerini tatmin etmektedirler. Ayrıca ülkemizin tüm sosyal medya uygulamalarında ilk 10 içerisinde yer aldığı çeşitli yayınlarda raporlanmaktadır. Raporlar, refahın yüksek olduğu ülkelerde sosyal medya kullanma sıklığının daha az olduğunu da tespit etmektedir. Yüksek kullanım oranı yüksek belirsizliği de beraberinde getirmektedir. Toplumda farklı kesimler ve bireyler arasındaki kutuplaşma ve anomaliler, kurumlara duyulan güvendeki azalma, günlük hayattan hukuka, ekonomiden siyasete pek çok alanda hissedilmekte, dijital-sosyal medya platformlarında sosyolojik meseleler e-anomi’ye dönüştürülmektedir. Hukukun ve moral değerlerin temin edebileceği sosyal düzen, yoğun kullanımıyla dijital-sosyal platformlarda suç itirafları ve bunların bireyler tarafından yargılanıp cezalandırılmasına dönüşmüştür. İlave olarak mahkemelerdeki kararların beğenilmemesi, sosyal medyada tartışma konusu yapılması, adalet organizasyonu üzerinde baskı olmasına sebep olmaktadır. Fakat toplumsal güvenin azalması sonucu insanlar haklı-haksız bu tür uygulamalara gitmekte, farklı bir ifşa ve ihbar döngüsü başlatmaktadır.
Toplumsal güvenin temini, siyaset ve hukuk elitlerinin konuyu çok boyutlu ele almalarını gerektirmektedir. Toplum fertlerin birbirlerine ve hukuk elitlerine güvenmemektedir! Ki sosyal medya ortamlarında ifşa ve ihbar döngüsü kamusal linç mekanizmasını kolayca harekete geçirebilmektedir. Toplumsal normların ihlali yanında normların neler ve nasıl olabileceğini yorumlayan kişi ve gruplar kendilerince normlar icat edebilmekte ve bireysel değerlendirmelerini varmış/gerçekmiş gibi topluma yayabilmektedirler. Hukuki ve moral süreçler devre dışı bırakılarak toplumsal normları ihlal ettiği düşünülen bireyleri kolektif bir öfke ve şiddetle (fiziksel veya dijital) cezalandırma yöntemi ifşa ve ihbar döngüsü içinde geliştirilmektedir. Genellikle dışlama eğilimleri, toplumsal kırılganlıklar, bireysel kırgınlıklar ve yetkililerin hoşgörüsüyle beslenen bu süreç, özellikle sosyal medyada psikolojik şiddete dönüşerek, adaleti kendi sağlama girişimi olarak çalışır Nihayetinde kamusal linç mekanizmasını harekete geçirir.
İfşadan kamusal linçe giden süreçte böylece karşımıza toplumda farklı kesimler ve bireyler arasındaki kutuplaşma ve anomaliler, kolektif öfke ve şiddetle uygulanan fiziksel veya dijital cezalandırma yönteminin ifşa ve ihbar döngüsü içinde geliştirilmesi, kurumlara duyulan güvende azalma, dijital-sosyal platformlarda suç itirafları, mahkemelerdeki kararların beğenilmemesi, toplumsal güven erozyonu, siyaset ve hukuk elitlerinin konuyu çok boyutlu ele almamaları, tarihsel ve kültürel etmenler, kişi ve grupların kendilerince normlar icat edebilmeleri ve bireysel değerlendirmelerini varmış/gerçekmiş gibi topluma sosyal medya marifetiyle enjekte etmeleri, sosyal dışlama eğilimleri ve toplumsal kırılganlıklar, yetkililerin hoşgörüsü; af ve görmezlikten gelme süreçleri vb. sosyopsikolojik durum ve hukuksal fenomenler kamusal linç mekanizmasını harekete geçirmektedir.
Aile içi uyuşmazlıklarda hukukun ve devletin müdahil olma alanının bu denli genişlemesi; aile bağlarının onarıcı gücünü ve mahremiyetin dokusunu nasıl etkiliyor? Eskiden nasihat ve hakemlikle çözülen krizlerin “uzaklaştırma kararları” gibi sert hukuki enstrümanlarla yönetilmesi, ailenin doğasını nereye eviriyor?
İzninizle bu soruyu cevaplamaya “aile bağlarının onarıcı gücü ve mahremiyetin dokusu” idealitesinden başlamak isterim. Auguste Comte, aileyi toplumun temel yapı taşı, birey ile toplum arasındaki köprü ve duygusal eğitimin merkezi olarak görür. Comte, pozitivist sosyolojisinde aileyi devlet ve din ile birlikte toplumsal statik (düzen) unsuru olarak tanımlar. Comte sosyolojisi’nde aile toplumun parçalanmayan en küçük atomu kabul edilir. Bireyin toplumsallaşmasını sağlayan ve özgecilik (altruizm) duygusunu geliştiren en önemli kurum aile olarak kabul edilir. Aile üyeleri arasında etkileşim, yüz yüze aile ilişkileri, ailenin birey üzerindeki etkisi gibi işleyiş unsurları ailenin birincil (yüzyüze) ilişkiler üzerine kurulu olduğunu vurgular. Ailenin birbirine bağlı bir sistem olduğunu ve bir bireydeki değişimin tüm yapıyı (sosyal statik) oluşturan kurumları etkilediğini savunur. Aile içinde toplumsal gerçekliğin nasıl oluştuğunu ve toplumsal eylem ile toplumsal bilinç arasındaki bağlantı önemli görülür. Sosyal yapının dengede sağlıklı olması aileye bağlıdır. Dolayısıyla aile bağlarının onarıcı gücünün toplumsallığını burada hissedebiliriz.
Sosyolojik süreç içinde ikinci vurguyu yapmak istediğim bakış açısı, toplumun işleyişi için gerekli olan çocuk yetiştirme ve duygusal destek gibi fonksiyonları yerine getiren bir kurum olarak gören Talcott Parsons’a olacaktır. Parsons, sanayi toplumuyla birlikte Amerikan aile sistemini, birbirinden bağımsız çalışan ancak işlevsel olan çekirdek aile (karı, koca ve çocuklar) olarak tanımlamıştır. Sanayi kapitalizminde aile üretim birimidir ve üretimin devamı için çocuk yetiştirmelidir.
Sanayi (üretim) kapitalizminin yerini 1970’li yıllardan itibaren tüketim kapitalizmi (dolayısıyla tüketim topumu) almaya başlayınca oluşan orta sınıfın bu yeni insan tipini ve müteferrik özelliklerini tüketici insan (homo consumens ve homo consumericus) olarak tanımlamalar başladı. Tüketim olmadan üretimin hiçbir öneminin olmadığı ve tüketirken de bireylerin kendilerini gerçekleştirmekte oldukları; üretim toplumunun Protestan ahlâktan gelen “üretmek /çalışmak iyidir” anlayışı bu yeni tüketim toplumunda “tüketmek iyidir” şeklini aldı.
Toplumsal hareketlilik, bireysellik ve ikincil ilişkileri (yüzyüze ilişkilerin az veya hiç olmadığı ilişkiler) öne çıkararak toplumsal düzen yapısını, dolayısıyla ailenin yapı ve örgütlenişini de değiştirdi. Sanayi toplumunun üreten ailesi çekirdek aile: karı, koca ve çocuklar olarak tanımlanırken, tüketim toplumunun çekirdek ailesi anne ve çocuk birlikteliği olarak adlandırılmaya başladı.
Aile, en büyük tüketici birimi oldu; ihtiyaçtan ziyade gösteriş ve statü amaçlı harcamalar telkin edilmeye başladı.
Bu durum, aile bağlarının zayıflamasına, bireylerin sürekli “daha fazlasına” ulaşma çabasıyla aile içi huzuru azaltmasına ve ekonomik baskıların artmasına neden oldu. İki temel sonuç üretti bu durum: ilki aile kavramı “hane halkı” kavramıyla yer değiştirdi ki hane halkı kavramı sadece iktisadi olmaktan çıkıp aile sosyolojisine doğru genelleşti. İkincisi, bireyin daha fazlasına ulaşmayan bir duruma düştüğünde ahlâki değerleri zayıfsa çok kolay suç üretme veya suça karışmaya meyletmesine sebep olmaktadır.
Mahremiyet tanımlarında çoğunlukla tanım içeriği, “gizlilik”, “kişisel gizlilik” olarak verilen bireysel alanı kapsamaktadır. Mahrem, görmenin ve dokunmanın olmadığı ve buna bağlı olarak da mahremiyetin yabancının bakışlarına ve dokunmasına kapalı (yasaklanan) şeylerle ilişkili alan olduğudur. Başka kişi veya kurum tarafından gözetlenmeksizin aile (hane) fertlerinin kendi başlarına kontrol sağlayabildikleri durumlardır. Aile’de (hane’de) kişi, kişisel bilgilerin veya durumların başka kişi veya kurumlara ne zaman ne kadar ve ne ölçüde iletileceğine bizzat kendisi karar verir. Aile’de (hane’de) oda, ofis gibi kişiye ait özel alan unsurları da mahremiyete dâhildir. Bireyin kişisel hayat ile sosyal hayat arasında bağ oluşturma ve kişinin kendini kendi sınırlarına kimin girebileceğini veya dâhil olamayacağını seçmesi üzerine kurulu öz kimliğini oluşturmasıdır. Çok çeşitli tanımlar mahremiyete farklı açılardan yaklaşsa da hepsi ortak iki unsura yaslanmaktadır “sınır” ve “şeffaflık”. Hangi şekliyle olursa olsun mahremiyet her hâlükârda en az iki taraf arasında var olan bir sınıra dayanmaktadır. Sınırın içi kişiye özel olana, dışı ise umuma açık olana (şeffaf) işaret etmektedir. Bir sınıra dayalı olan mahremiyetten bahsedince akla ilk olarak hukuk gelmektedir.
Buradan hareketle aile mahremiyeti derken hane halkı mahremiyetini anlatır bir noktaya gelmiş bulunmaktayız? Bir bütün olarak aile mahremiyetini değerlendirmek dışında artık bireylerden oluşan hanelere fert sayısı olarak bakmakta ve mahremiyet hukukunu bunun üzerinden mi sağlamaktayız? Aileye hane halkı olarak bakıldığında aslında aile, bir konsept/sanallık olarak belirmektedir. Böylece aile ilişkilerine dönük hukuki düzenlemeler birey’e dönük hukuki düzenleme ve uygulamalar olarak ifade edilebilir hale gelmektedir. Devlet, hukuk üzerinden birey üzerindeki kontrol, tahakküm ve zorlayıcılığını genişletmekte ve artırmaktadır. Haddi zatında modern siyaset felsefelerinde yer bulduğu şekliyle bireyin kontrolünü aracısız ve dijital sistemler üzerinden kendine bağlayarak yapmaktadır. Bunun uzantısı olarak hane halkına da aynı hukuki davranışla yaklaşmaktadır.
Sorunuz olan “Aile içi uyuşmazlıklarda hukukun ve devletin müdahil olma alanının bu denli genişlemesi; aile bağlarının onarıcı gücünü ve mahremiyetin dokusunu nasıl etkiliyor?” idi. Eskiden nasihat ve hakemlikle çözülen krizlerin “uzaklaştırma kararları” gibi sert hukuki enstrümanlarla yönetilmesi, ailenin doğasını nereye eviriyor?” da ki “aile içi uyuşmazlıklar”; hane halkı uyuşmazlıklara ve çözümüne, “aile bağlarının onarıcı gücü”; anne ve çocuk birlikteliğinin ne oranda ve nasıl bir onarıcı güç sergileyebileceğine, “eskiden nasihat ve hakemlikle çözülen krizler” kısmı ise geniş aile yapılarının; kültürün; ahlâkın kaybolmasına ve günümüzde alınmış bir karar ve kanun olarak “uzaklaştırma kararları” gibi sert hukuki enstrümanlar’a dönüşüyor…
Hane halkından tekrar aile ve mahremiyetine dönemezsek post-modern hukuk üstteki gibi sert tartışmalar üretmeye devam edecektir.
Türkiye’de adalete dair yaşanan derin bunalımın sadece yeni yasal düzenlemelerle veya teknik reformlarla aşılması mümkün görünmüyor. Hukuku yeniden toplumsal vicdanla ve ahlâki hikmetle buluşturacak bir zihniyet dönüşümü için; hayatın her alanını sadece “yasa” üzerinden tanzim etme alışkanlığımızı ve hukukun bu süreçteki yerini nasıl bir muhakemeye tâbi tutmalıyız?
Bu son sorunuzdaki adalet ile ilgili sıkışmışlık tespitiniz önceki diğer sorularınızda da içkin vaziyette var kanaatimce. Sorunsal olarak yükseldiği yer ise toplumsal vicdan. Toplumsal vicdanı hukuki platformda ahlâki (moral) hikmeti sağlayacak, adaleti tesis edecek zihniyete ulaşmamız için içeriğindeki unsurları ve bu unsurlardaki anomalileri bilmemiz; görmemiz; tespit etmemiz gerekir.
Toplumsal vicdan, din, ahlâk, kültür unsurları, tarihsel unsurlar gibi sistemik moral değerlere ve yaşayan toplumun sosyal dayanışma, sosyal iş birliği, toplumsal empati ile toplumsal unsurları sosyal bünyede realize etmesine verebileceğimiz bir tanımlama içerir. Toplumsal vicdan sosyalde ki adalet anlayışının da en önemli ve toplumda somutlaşan halidir. Şayet toplumsal genel kabul olarak toplumsal vicdan unsurları dağılamaya, azalmaya, sekteye uğramaya başlarsa normal olmayana yönelmeye başlarsa sosyal anomali olarak karşımıza çıkar.
Toplumsal vicdan sosyale mündemiç adalet anlayışının sosyal anomalilerle yıpranması, toplumsal kuralları hiçe sayma, başkalarının haklarını görmezden gelme, sosyal etkileşim süreçlerinde sosyale veya çevreye duyarsızlık olarak insanların karar alma süreçlerinde sosyal empatiyi güçlendiren moral/manevi değerler içermeyen sapmalar göstermesi demektir.
Anomik olarak adalet burada toplumun kurumlarıyla ve olması gereken toplum ile var olan toplum arasında (oluşan) algıladığımız negatif farkla ilgilidir. Buradan hareketle adli reform, çok geniş bir kapsam içermekte; bir zihniyet değişimi olarak hayatın her alanını sadece “yasa” üzerinden tanzim etme alışkanlığımızı ve hukukun bu süreçteki moral ilişkilerle etkileşim ve yerini kapsamlı bir muhakemeye tâbi tutmayı gerektirmektedir. Toplumsal anomaliler adaleti, anomik adalet toplumsal anomalileri etkilemektedir.
Tespit ettiğiniz üzere Türkiye’de adalete dair yaşanan derin bunalım, sadece yeni yasal düzenlemelerle veya teknik reformlarla aşılması mümkün görünmüyor. En hafifinden adalet yozlaşması yaşıyoruz. Hâlbuki adaletin toplumsal yaşamda olmazsa olmaz sosyal sabitelerden olduğunu unutmamak gerekmektedir. İster “yozlaşma” ister “adalette yabancılaşma” densin, toplumun adalete olan güveni azalmış, hukukun üstünlüğü ve adil yargılanma hakkı konularında şüpheler artmıştır.
Adalete olan güvenin artırılması hedeflenmesine rağmen, özellikle son yıllarda adalet duygusu daha da aşındığı ilgililer tarafından (sizde olduğu gibi) ifade edilmektedir. Fasit bir daire döngüsü oluşmuştur. Adalet, sadece sonuçlara değil, sürecin işleyişine olan güvene de dayalıdır ve bu süreçte yaşanan gerek fiziki (yasa) aksaklıklar, gerek moral kayıplar, adalete olan inancı dejenere edip yozlaştırmaktadır.
Adalette yozlaşma, hukukun işlevini yitirerek çıkar sağlama aracına dönüşmesi ve toplumsal güvenin yıkılması sürecidir. Sistemik Çöküş getirir; yozlaşma, bireysel bir kusur olmaktan çıkıp, rüşvet ve kayırmacılığın rutinleştiği, dürüst insanların devre dışı kaldığı bir anomi oluşturur. Hukukun Araçsallaşması’nı getirir; hukuk, adaleti sağlamak yerine, iktidar veya belirli grupların çıkarlarını koruyan, yargı mekanizmasının tarafsızlığını yitirmesi sonucu meşruiyet kılıfı giydirilmiş bir “yasal soygun” mekanizmasına dönüşebilir. Toplumsal Güvenin Yıkılması’nı getirir; adaletsizlik, devletin kamu yararı yerine şahsi çıkarlara hizmet ettiği algısını yaratarak toplumsal barışı ve güveni sarsar. Adalet Hissinin Bozulması’nı getirir; yozlaşma, insanların adalete olan inancını intikam duygusuna dönüştürebilir veya haksızlıkları “normal” görmeye alışmalarına neden olur. Liyakatin Yok Olması’nı getirir; liyakat yerine kayırmacılığın (nepotizm) ön plana çıkmasına sebep olabilir. Yanlış şeylere itibar’ı getirir; itibar sadece bireysel bir özellik değil, toplumsal etkileşim, güç ilişkileri ve kültürel değerler tarafından inşa edilen bir toplumsal kontrol mekanizmasıdır. Güven, saygınlık ve karizma gibi unsurlarla şekillenen toplumsal yapı içinde statü ve ayrıcalık sağlayan itibar, meşruiyetini toplumun manevi unsurlarına yaslamayınca yanlış şeylere itibar etmeyi getirir. Saygısızlığın, cehaletin, israfın, başkasının haklarını çiğnemenin itibar olarak görüldüğü bir ortamda ise adalet duygusu can çekişir.
Kurtuluş ise adalet, eşitlik, şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerine dayalı bir kültürel altyapının yeniden kurumsallaştırılmasına bağlıdır. İbn-i Haldun’un devletlerin çöküş tezinde de vurguladığı gibi, adaletsizliğin yaygınlaşması, devletin dayanışma bağlarını koparır ve toplumsal çözülmeyi beraberinde getirir, adaletsizlik medeniyetin yıkımına yol açan en büyük etkene dönüşür. Adalet en temel toplumsal ve ekonomik süreçtir. Adalet sadece hukuki bir kavram değil, devletin bekası için şart olan fiziki ve ekonomik bir düzen unsurudur aynı zamanda.
Nida Dergisi’nin 200. sayısında 25. yılına özel olarak hem Genel Yayın Koordinatörü, hem kurucusu, hem ablası hem de annesi olan Ferda Bütün ile özel bir söyleşi yaptık. Söyleşimizde teknik detaylardan ziyade özelde Nida Dergisi genelde ise dergiciliğin özü, ruhu, meşakkatli yanları ve teşvik edici yönlerine odaklandık. Şüphesiz aldığımız cevaplar sıradan cevaplar değildi. Çünkü sorularımızı yanıtlayan kişi Nida Dergisi’nin hayat bulmasına vesile olan ve aynı zamanda hayatı boyunca fikrî mücadelenin içinde yer alan biriydi.
“İnsan insanın kurdudur.” kabulünden yola çıkan Hobbes, bu insanların güvenli bir şekilde yaşayabilmeleri için Leviathan’a ihtiyaçları olduğunu belirtir. Bu ihtiyacın oluşumu olan modern devlet, insanı da oluşumunun içine dahil ederek onu vatandaş kılar.
Yönünü ve ufkunu hakikate dönmüş; kendini O’na teslim etmiş insanın tahtından olup, yalnız ve savunmasız kaldığı; hakikat, anlam ve değerin yegâne belirleyeni gibi görülmek istendiği, hakikatin vakıa karşısında hesaba çekildiği(!) çağa erdik. Aşina değiliz bu hâle. Kasım Küçükalp ile ‘İktidar’ı, felsefi, erdem ve hakikat boyutuyla konuştuk. Adalet, liyakat, sadakat gibi erdemlerin siyaset felsefesi açıdan değeri; …
Güzel nedir? Güzel, çirkin olmayandır, diyebilir miyiz? Güzel olmayan nedir? Çirkin nedir?
Her disiplinin bir konusu vardır. Ahlâk felsefesi “iyi” ve “kötü” kavramlarıyla, bilim “doğru” ve “yanlış” kavramlarıyla değerlendirme yapar. Estetik ise “güzel” ve “çirkin” kavramlarıyla çalışır. İlk etapta şeyleri güzel ve çirkin olarak değerlendirmek öznel bir yaklaşımdır. Bu anlamda güzel ve çirkin izafîdir. Yani bana ve sana göre değişir. Hatta bugün güzel gördüğüm bir şey yarın çirkin olabilir.
Yine ideoloji, gerek temayı gerekse olay örgüsünü genellikle hedeflenen amaç doğrultusunda şekillendirir, belli olaylara odaklar. Mesaja/amaca odaklandığı için olayların çeşitliliğini ve akışını sınırlandırmak zorunda kalır. İdeolojik çatışmaları belirli bir zeminde tutma zorunluluğu ise olayların, hikâyenin ilerleyişini etkiler.
Eyüp Taşöz ile Toplumsal Düzeni Sağlayan Hukukumuzun Çıkmazları Üzerine
“Hukuk, adalete yönelmiş toplumsal yaşama düzenidir.” der, Yasemin Işıktaş. Hukukun tanımlanması noktasında bir mutabakat sağlanamamış olsa da hukukun toplumsal düzeni korumak için var olan bir sistem olduğu gerçeği herkes tarafından kabul edilmektedir. Tarihe baktığımızda hukukun tarihi devletin tarihinden eskidir. Bir hukuktan bahsedebilmek için bir devlete ihtiyaç yoktur. Bir arada yaşayan birkaç aile arasında da bir hukuk vardır. Ötekinin var olduğu her yerde bir hukuktan bahsetmemiz mümkündür. Geldiğimiz zaman diliminde hukukun üretilme yetkisi devletlerin tekeline bırakılmış, toplumun doğurduğu hukuk yok sayılmıştır. Pozitivizmin her hücresini hissettiğimiz çağımızda toplumsal düzenimize şekil veren hukukumuzun içerisinde bize ait bir şey pek kalmamış görünmektedir. İslam’ın geleneğimize şekil verdiği, örf, adet, ahlâk gibi uygulamalar yok sayılmış ve sayılmaya devam edilmekte. Ayıp, günah, haram, helal gibi kavramlarımız yok hükmünde görülmektedir. İşte toplumsal genetiğimize yabancılaşan bu katı pozitivist anlayış, beraberinde derin krizleri ve tıkanmaları da getirmektedir. Bizler de toplumsal düzenimizin ruhunu oluşturan ama mevcut sistemin ısrarla körleştiği bu değerleri, geleneksel bağlarımızı ve modern hukukun içine düştüğü çıkmazları Sosyolog Eyüp Taşöz hocamıza sorduk. Sizleri, bu can alıcı sorgulamalarla örülü keyifli röportajla baş başa bırakıyoruz.
Geleneksel toplumsal yapımızda nizamı sağlayan “ayıp” ve “günah” gibi içsel ve dinî denetim mekanizmalarının yerini, bugün tamamen hukuki “yasaklar” almış durumda. Toplumun kendi kendini terbiye ettiği o ahlâki zeminin çekilip her meselenin adliye koridorlarına taşınması, insan ilişkilerindeki sahiciliği ve toplumsal güveni nasıl etkiliyor?
Röportajımızın bu ilk sorusuna cevap verebilmemiz için soruda genel durum tespiti yapıldığını hatırımızda tutarak, muhatap olduğumuz günümüz insan tipini çözümlememiz; bunun için de birkaç kavram ve tanımlamanın üzerinde konuşmamız gerekiriyor. Bunlar: geleneksel toplumsal yapımız, nizamın (sosyal düzenin) sağlanması; “ayıp” ve “günah” gibi içsel ve dinî denetim mekanizmaları olarak sıralanabilir.
Kabaca, nizamın (sosyal düzenin) sağlanması, toplumda huzur ve esenliği sağlamak amacıyla bireylerin bir arada yaşama zorunluluğundan doğan, davranışları sınırlayan yazılı (hukuk) ve yazısız (ahlâk, din, görgü, örf, adet) kurallar bütünüdür. Bu kurallar, çatışmaları önler, toplumun yapısını korur. Gerek bireyler arası gerek topluluklar arası ve gerekse topluluk ile birey arası ilişkileri düzenleyerek uyum içinde yaşanmasını sağlar. Topluma karşı yanlışlık, kargaşa, ayıp, günah veya kötücül davranış gösterilirse kişi ve/veya grup sosyal bir stigmatizasyona; etiketlenme ve dışlanmaya maruz kalacağını bilir. Dolayısıyla nizam (sosyal düzen) ve onun kıstasları maddi unsurlar ve manevi unsurlar diye taksim edildiğinde manevi kısmının sorudaki “ayıp” ve “günah” gibi içsel ve dinî denetim mekanizmalarına karşılık geldiğini hemen fark edebiliriz. Ödüller- kınamalar, o toplumun dininden gelen günah-sevap gibi, ahlâktan gelen iyi-kötü gibi, örfünden gelen terbiyeli-terbiyesiz ve saygılı-saygısız gibi tanım ve sosyal kontrolü sağlayan içsel/manevi unsurlardır. Bu unsurlar bireylerin ve toplulukların kendilerine dönük dayanışma şekilleri geliştirmesinde de temel manevi unsurlardandır. Unutulmamalıdır ki hukuk kuralları ile diğer (manevi) sosyal düzen kuralları arasında sürekli bir ilişki ve etkileşim bulunmaktadır. Bu çerçevede bazı ahlâk ve din kuralları zamanla hukuk kuralı niteliği kazanmış da olabilir.
O halde (konumuz açısından) geleneksel toplum demek, dayanışmacı içsel unsurları işleten, kendi evladına bu dayanışmacı içsel unsurları kültür haline getirip aktarabilen ve bireyin bunu irade kullanımı olarak tecelli ettirdiği mekanizmalara sahip toplum anlamına gelmektedir. Soruda geçen ‘Toplumun kendi kendini terbiye ettiği o ahlâki zemin’e karşılık gelmektedir.
Şayet (soruda da tanımlandığı gibi) içsel denetim mekanizmalarını oluşturan manevi unsurların yerini, bugün tamamen hukuki “yasaklar” almış ise toplumun kendi kendini terbiye ettiği o ahlâki zeminin çekilip her mesele adliye koridorlarına taşınıyor ise insan ilişkilerindeki sahiciliği ve toplumsal güvende azalma/yozlaşma ve ilerisinde bitişten/sosyal çürümeden söz etmemiz gerekmektedir.
Bireylerin sadece kendi menfaatlerini düşünür hale gelmeleri ve bunu temin için bilinçli ya da bilinçsiz pragmatik davranış ve görüşler sergilemeleri olağan hale gelmiştir. Kişisel menfaatler çatışınca da bireyler içsel/manevi kontrol mekanizmaları olmadığından, manevi unsurların çıplaklığını yaşayıp soluğu adliyede almaktadır. Günümüzde insan ilişkilerindeki sahicilik mürailiğe (ikiyüzlülüğe) ve sosyal şizofreniye tahvil olmuş bir hale dönüşmüştür. Dolayısıyla hukuk bunu en çok şekliyle ve en sert biçimde adliye koridorlarında yaşamakta; müşahede etmektedir.
Bu çözülme hali sadece bizim toplumumuzda değil, dünya üzerindeki geleneksel toplum yapılarının tamamında mevcuttur. Burada (tarihsel süreç ve sebeplerine girmeyeceğim) “Batı modernizmi” ve dünyanın geri kalanının Batı modernizmine olan öykünmesi söz konusudur.
Varolana adli yama kısmına gelince, adliye koridorlarında, bireysel menfaat algılarının çözemediği iradi-gayri iradi çatışmaları hukukun çözmesi beklenmektedir. Sosyal çürüme yaşayan anomik toplumda devlet, hukuk, aile, din, ekonomi, eğitim gibi temel yapı ve kurumlar bir etkileşim içinde beraberce yozlaşırlar. Metodik olarak sadece inceleme nesnesine dönüştürülen bu yapılardan birisi olarak burada hukukun artan adli yükü soru(n)laştırılmıştır ama diğerlerinin de aynı etkileşim ve anomalileri yaşadığını bilmek lazımdır. Varolana eklemeler yaparak problemleri çözmek, varolan o anomalileri yama yaparak çözmek anlamına gelir. Yamalı hukuk, yamalı eğitim vb. hâlbuki yamalar asıl çözümler değildir. Adliye koridorlarına simgesel olarak bakıldığında herkesin egosu ve menfaati biricik, dolayısıyla adalet dağıtıcılarına düşen bunu onaylamak; buna uygun hukuki çözümler üretmek. Peki, ‘bu ego ve menfaat oluşumuna adliyeye gelene kadar diğer kurumlar tarafından hangi etkilerle şekillendirmelerde bulunuluyor?’ sorusunu da göz ardı etmemek gerekir.
Üstteki sözlerime ekleyeceğim diğer durumlar ise günümüz toplumsal hayatı gün be gün hızlanmakta ve ilişkiler ağı daha karmaşık bir hal almaktadır. Dijital ilişkiler de bu duruma dâhildir. Dolayısıyla suç çeşitleri, suç oranları, suçların işlenme biçimlerini, suç popülasyonu artırmakta, daha sofistike hale getirmektedir. Bunun etkisi olarak sosyal düzen her geçen gün biraz daha zorlanmaktadır. Acilen hatırlamamız gereken bir kere daha “ayıp” ve “günah” gibi içsel ve dinî denetim mekanizmalarına daha çok ihtiyacımız olduğu gerçeğidir.
Eskiden “komşu hakkı” dediğimiz o geniş ve manevi sorumluluk alanı, bugün yerini kat mülkiyeti kanununa ve mekanik apartman kurallarına bırakmış görünüyor. Aradaki o kadim “emanet” bilincinin kaybolup uyuşmazlıkların sadece mahkeme yoluyla çözülmeye çalışılmasını bir sosyolog gözüyle nasıl yorumluyorsunuz?
Komşuluk haklarının yaslandığı yerlere bir bakacak olursak, Türk toplumunda yardımlaşma, güven, saygı ve “komşu komşunun külüne muhtaçtır” anlayışına dayanan derin köklü bir gelenek olduğundan bahsedebiliriz. Geleneksel komşuluk ilişkileri açısından da bir ailenin ikametgâh ilişkileri dar çevre olarak komşuya onların da geniş çevresi olarak mahalleye karşılık gelmektedir. Bu açıdan komşuluk, sadece ikamet edilen fiziki yapılardan oluşmaz. Buna ilave olarak işyeri komşuluklarını da konumuza dâhil edebiliriz. Her durumda mekânsallık komşulukta en önemli determinasyonlardandır. “Komşusu olan canlı” ifadesi ile de felsefede hem varoluşsal bir “başkasıyla bir arada olma ve etkileşimi” halini ifade eder. “Komşusu olan canlı” kavramı fenomenolojik ve sosyal felsefe açısından “öteki” ile zamansal-mekânsal birlikte bulunuş; yüz yüze ilişkilerin yoğun olduğu etkileşimlerdir. Komşu, özel alanımızla (evimiz) kamusal alanın kesiştiği sınırda yer alan eşik bölgedir. “öteki”nin en yakınımızdaki halidir. Sosyal felsefedeki bu konumundan hareketle “Komşuluk hakkı” dediğimiz o geniş ve manevi sorumluluk alanına da bir bakalım:
Hediyeleşme, dertleşme, ortak kullanım ve güvenli bir yaşam alanı oluşturma üzerine kurulan bu kültür, sosyal dayanışmanın en samimi örneklerini barındırır.
Komşuluk yardımlaşma ve paylaşım içerir: Komşular arasında yiyecek, içecek paylaşımı yaygındır ve ihtiyaç anında (hastalık, borç) ilk başvurulan kişidir.
Komşuluk, güvenli bir çevre demektir ve “Ev alma, komşu al” atasözü bu ilişkinin veciz bir tefsiridir.
Kapı komşuluğu, samimiyet ve selamlaşma üzere olan bir süreçtir iyi niyet, sıcak selamlaşma ve hoşgörü esastır.
Komşulukta hak ve sorumluluklar da vardır ki komşunun ahvalinden haberdar olmak, rahatsız edecek gürültüden kaçınmak ve hediyeleşmek (komşuda pişer, bize de düşer) önemli bir ahlâki sorumluluk olarak görülür. Dolayısıyla komşuluk, yardımlaşma, mahremiyet, güven ve ahlâki unsurlar gibi çok boyutluluğu bünyesinde barındıran ve kimi zamansa akrabadan daha yakın olabilen etkileşim ve yüz yüze ilişkiler içeren toplumsal bir tipolojidir. Komşuluk, geleneksel/klasik anlayışımızda dini olarak da kendisine yer bulur:
Kur’an-ı Kerim’de; Nisâ suresi 36. ayette Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, akrabalara, yetimlere, miskinlere, yakın komşuya ve uzak komşuya, yanında bulunan arkadaşa, yolda kalmışlara ve elinizin altında bulunanlara iyi davranın.”
Hz. Peygamber (sav) de komşuluk haklarına dönük olarak ümmetine birçok tavsiyede bulunmuştur. Mekke’den Medine’ye hicret sonucu muhacir, ensar’a komşu olmuştur. Komşuluk konusunda et-Taberânî’nin el-Muʿcemu’l-Kebîr’inde rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber: “Cebrail komşu hakkında bana o kadar tavsiyede bulundu ki komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım” şeklinde geçmektedir. Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde başka bir hadiste ise “Allah’a ve ahiret gününe inanan komşusuna ikramda bulunsun” şeklinde nebevî vurgu vardır. Burada hepsini sayamayacağımız kadar dini metinlerde komşulukla ilgili literatür mevcuttur. Aynı şekilde Kütüb-i Sitte Külliyatı’ndan Buhârî, Edeb 26’da; Müslim, Îmân 18’de; Ebû Dâvûd, Edeb 123’de; Tirmizî; el-Câmiü’s-Sahih, Birr ve’s-Sıla 28’de komşuluk ile ilgili hadis rivayetlerine eserlerinde yer vermişlerdir.
İslâm hukukçuları, Hz. Peygamber’in “Ev komşusu eve başkalarından daha fazla hak sahibidir.” ve “Yakınındakine sahip olmada ilk hak komşunundur” sözlerinden hareketle bitişik komşu olmanın şuf’a hakkı doğuracağını söylemişlerdir. Nitekim Hz. Peygamber, “Komşu komşusunun şuf’asına başkalarından daha fazla hak sahibidir” buyurarak bu önemli konuyu ümmetine hatırlatır. Şuf’a, en özlü tanımıyla ve Medenî Kanun’da da geçtiği şekliyle “ön alım hakkı” tabiri ile ifadelendirilir. Komşuluk hukukunun daha ileri ve tematik okumaları için Diyanet İslam Ansiklopedisi’nin “Şüf’a” maddesine bakılabilir demek isterim.
Önceki ifadelerimizde anlatmaya çalıştığım üzere, sosyal yapının çok sayıdaki kurumlarından biri de komşuluk müessesesi olmuştur. Komşu, aileden sonra en yakın sosyal çevremizi oluşturur. Komşuluk ve komşu, mekânsal ve toplumsal yakınlığın öznesidir. Sadece kuru bir ikamet yapıları (kat mülkiyeti kanunu ve mekanik apartman kuralları grubu) olmayıp dayanışma, yardımlaşılma, mahremiyet, emniyet, yalnızlıktan kurtulma gibi fonksiyonlar icra eden karakteri ile üyelerine sosyalizasyon sağlayabilen bir sosyal işleyişe sahiptir.
Modernleşme, küresel etkiler ve kente göç ile hızlı kentleşme başta olmak üzere toplumsal değişime yön veren süreçlerin ilk etkileri komşuluğun mekânsal yakınlık ve mekânsal yapıda kendini göstermiştir. Çok katlı betonarme binalarda, yeni yerleşim alanlarının kurulmasıyla hacmi büyüyen kentlerde neredeyse bir köy nüfusunun tek bir binada toplanması gibi bir durum ortaya çıkmıştır. Bu durum özellikle komşuluk ilişkilerinin niteliğini değiştirmiştir, kentin gittikçe genişlemesi sonucu artan komşu yığınları ve değişen fiziksel mesafe sosyal ilişkilere de yansımıştır.
Artan sosyal bağların zedelenmesi komşuluk ilişkilerinin zedelenmesini de kapsamaktadır. Geçim sıkıntısı, yaşam şartlarının zorlaması, yoğun iş koşturmacası, kadınların aktif çalışma hayatına girmesi, teknoloji bağımlılığı gibi nedenler sonucu insanların komşuluk ilişkilerini de zayıflatmaktadır. Ayrıca insanların hırs ve rekabet toplumu konsepti içinde hareket etmeleri komşuluk ilişkilerinin yıpranmasında payı olduğu çeşitli sosyal araştırmalardaki bulgular arasında yer almaktadır. Genel olarak ailelerin artık site ve apartman tercihleri sitelerin güvenlik açısından cazip görülmesine, aktivite imkânları, kurslar ve parklar gibi unsurların bu tercihlerde rol oynadığını göstermektedir. Nihayetinde insanlar, artık kendi yaşam dünyaları içerisinde sosyal bağlardan kopuk, kendilerine ve diğer insanlara yabancılaşmış ve yalnızlığı seçmektedir. Hâlbuki Aristoteles ve İbn Haldun’da “İnsanın Tabiatı İtibariyle Medeni (sosyal)” şeklinde diğer insanlarla ilişkiler üzerinden tanımlanan bir canlı olarak insan tanımı vardır.
Modern birey bencil ve kendi çıkarlarıyla örülü bir zihniyet içinde kentte komşularına daha yakın olmasına rağmen bireycilik diğer insanlara ilgisizliği (apati) getirmiştir. Dolayısıyla bu apatik durum komşuluğun yeni biçimlerinin (ve biçimsizliklerinin) ortaya çıkmasına ortam hazırlamış; fiziksel yakınlık ama ilişkisel uzaklık getirmiştir. Hukukun suç olarak tanımlamadığı bir işi yapmadığınız sürece komşuyla muhataplık için zorunlu bir gerekçe kalmamıştır adeta. Ortak giderler için apartman yönetimine ödenen aidat dışında ortak bir payda yok gibidir. Kimse komşusu için özel bir iyilik yapma düşüncesine sahip değildir.
Komşuların birbirlerinden beklentileri, komşular arası ilişkilerin sıklığını, ilişki biçimlerini, görüşme alanlarını, komşular arası anlaşılmazlık konularını; anlaşmazlıkların uzaması ve /veya çözülememesi sonucu adliyeye taşınması sıklığını artırmış, maddi ve manevi yardımlaşmanın niteliği ve niceliğini dönüştürmüştür. Dolayısıyla eskiden “komşu hakkı” dediğimiz o geniş ve manevi sorumluluk alanı, bugün yerini kat mülkiyeti kanununa ve mekanik apartman kurallarına bırakmış, aradaki o kadim “emanet” bilincinin kaybolup uyuşmazlıkların sadece mahkeme marifetiyle çözülmeye çalışılmasını da artırmıştır.
Artık çoğunlukla komşuluk haklarının “birbirlerine emanet olarak” tanımlanan biz hukukunun yani emanet hukukunun yerini ben(cillik) hukuku aldığından, manevi tahakkuku gerçekleşmemektedir. Kadim geleneksellik içinde bakıldığında modern/seküler dünya hayatının öncesinde komşuluk sorun olarak yok gibidir.
İlk soruyla bir şekilde bağlantılı olarak konuşursak eğer; o da komşuların (artık!) modern bencil bireylerden ve bencil komşu kümelenmesinden meydana gelmesidir. Günümüz modern insan tipi ile ilgili çözümleme yaptığımız sözlerimizde; sosyal kontrolü sağlayan içsel/manevi unsurlardan bahsederek bu unsurların geleneksel bireylerin ve geleneksel toplulukların kendilerine dönük dayanışma şekilleri geliştirmesinde de temel manevi unsurlar olduğunu ve nizamı sağlayan “ayıp” ve “günah” gibi içsel denetim mekanizmaları içerdiğinden bahsetmiştik. İşte burada komşular da içsel sosyal düzen ve sosyal denetim mekanizması içinde birbirlerine karşı nizam (sosyal düzen) sağlamada hayatın ve mekânın bir parçası olarak bulunmaktaydılar. Bu durumun yitirilmesi günümüz komşu profiline sebep olmaktadır. Bir tanım getirmek gerekirse Heterojen Komşuluk demek isterim. Thomas Hobbes’a atıfta bulunarak “homo homini lupus (insan insanın kurdudur)” sözünü “komşu komşunun kurdudur” şeklinde okumak zorunda kalmamak, bunun yerine “homo homini socius (insan insanın dostudur)” anlamına gelen dayanışmacı bir yaklaşım temennimizdir.
Alev Alatlı’nın “Bir şey yasal olabilir ama helal olmayabilir.” ikazı, bugün toplumsal zihniyette nasıl bir karşılık buluyor? Hukukun sadece şekli bir meşruiyet aracı olarak görülmesi ve “yasanın boşluklarından sızma” becerisinin bir başarı sayılması, toplumsal karakterimizi nasıl bir sınavla karşı karşıya bırakıyor?
Merhume Alev Alatlı’nın “Bir şey yasal olabilir ama helal olmayabilir” sözü, hukuki düzenlemeler ile vicdani/ahlâki sorumlulukların farklı olduğunu vurgular. Yasal olanın (hukuka uygun) ahlâken doğru veya kul hakkına uygun (helal) olmayabileceğini, aslolanın mahkeme kazanmaktan ziyade “helalleşmek” olduğunu savunur. Meşruiyet-rıza denklemine manevi/ahlâki bir temel kavramı yani helalleşmeyi oturtur. Alatlı, böylece hukuk ve vicdan ayrımı yapar, helalleşmenin önemini önceler.
Merhume Alatlı’nın konuşmasında geçen yeterli sayıda örnekle toplumun moral değerleri ile toplumdaki yasaların örtüşmemesi durumunda helal olanı ve helalleşmeyi öncelemesi yer alıyor… Konuşmanın devamında burada bana soru olarak sorduğunuz hukuk eleştirisi kısmından başka yönetim sistemi ile toplumun moral değerleri ve ekonomik kalkınma ile toplumun moral değerleri de eleştiri kefesinde tartılmaktadır. Toplumun din ve tarihinden gelen moral (manevi) değerler dikkate alınmadığı sürece o toplumu ve medeniyetini herhangi bir ulusal ve/veya uluslararası hukuk mevzuatının kurtaramayacağını belirtip hatırlatmaktadır. Değerlendirmemize buradaki soru veçhesinden devam edelim.
Malumunuz hukuk sosyolojisi açısından meşruiyet ve rıza dengesi, bir hukuk sisteminin sadece kâğıt üzerinde “geçerli” olmasıyla değil, toplum tarafından “hak tahakkuku için uygun, doğru ve yeterli” bulunup benimsenmesiyle ilgilidir. Bu denge, bireylerin kurallara sadece ceza korkusuyla (zorlama) değil, o kuralların uygun, doğru ve yeterli olduğuna dair vicdani onayıyla; inançlarıyla (rıza) uymasını, benimsemesini sağlar. Bir hukuk normu geçerli ve yürürlükte, hatta etkin de olabilir ama bu bireylerin bu normu ahlâki (moral) açıdan meşru bulacağı anlamına gelmez. Unutulmamalıdır ki ideal durum, hukukiliğin yani yasallığın meşruiyet zemini, o toplumun vicdani onayıyla; inançlarıyla (rıza) örtüştüğü yerdir.
Toplum ülke içindeki adaletin gerçekleştiğine kanaat getirmemektedir yani moral değerleri ile yasalar örtüşmemektedir. Alev Alatlı helalleşme ile bunun muhasebesinin yapılmasını hatırlatmaktadır. Helalleşme burada bireyin uzlaşma ahlâkı olarak tebarüz etmektedir. Hukuki uyumsuzlukların oluşturabileceği çatışmayı “moral üslupsuzluk” olarak gören bu yaklaşım, moral (ahlâki/manevi) nezaketi ve ortak fikri esas alan adalet’e dönük bir üslup ve davranış biçimidir. Helalleşme bu manevi yönüyle toplum açısından önemli ve devam etmesi gereken bir manevi/moral kültür davranışıdır ama hukuk sistematiği açısından hukukun neden topluma uyumlu olmayan kanunlar ürettiğini sebep-sonuç ilişkisi içinde muhasebe etmesi gerekmektedir. Yasal meşruiyette yazılı yasa ve hukuka uygunluk vardır ama toplumsal meşruiyette ahlâki/ moral değerlere bağlılık esastır. Eğer hukuk kuralları toplumun adalet anlayışından ve vicdanından koparsa, rıza zayıflar ve sistem sadece “zor kullanma” ile ayakta kalmaya başlar. Güvensizlik ve hoşnutsuzluk sistemin işlevsizleşmesine sebep olur. Hukuki anomalilerin çoğalması toplumu bunalıma sürükler.
Bir yönüyle sizin sorduğunuz sorunun ikinci kısmı oluşmaya başlar, “Hukukun sadece şekli bir meşruiyet aracı olarak görülmesi ve “yasanın boşluklarından sızma” becerisinin bir başarı sayılması, toplumsal karakterimizi nasıl bir sınavla karşı karşıya bırakıyor?” şeklinde sormuştunuz. Cevaben şöyle denilebilir; hukuksal düzenlemelerdeki eksiklikleri, belirsizlikleri veya yorum farklarını kullanarak, lafzen yasal görünen ancak ruhuna aykırı olan eylemleri gerçekleştirmek için şekli kurallara uyuluyormuş gibi yaparak hukuk düzeninin emredici kurallarından kaçınmayı bilerek ve isteyerek kanunun çevresinden dolanılması durumunu ifade eder. Hukukun emredici hükümlerini doğrudan ihlal etmeden, hukuk düzeninin yasakladığı bir sonucu elde etme veya kanunun amacından kaçınma eylemidir. Böylece yasanın boşluklarından sızma becerisi gösterilir.
Bu hukuki hilelerin toplumdaki karşılığına gelince denilebilir ki evet! Bu bir toplumsal sınavdır. Bir toplum hukuki hilelere hukuka güvenmediğinden mi başvurur, yoksa yaptıkları yanlışlıkların üzerinin örtülmesi için kurnazlık ve hile yapacak bir karakterde olmasından mı? Ya da her ikisi de toplumun kollektif bilincinde mi vardır?
Kanuna karşı hile, hakkın kötüye kullanılması (suiistimali), irade sakatlığı (aldatma/hile) başat türler olarak gözükmektedir ama her ne olursa olsun hile, günlük yaşantımızda “kurnazlık ve maharet” olarak görülse de hukuki ve ahlâki açıdan toplumun sessiz çöküşüne neden olan ciddi bir sorundur. Yanlış kanaat oluşturmak ya da mevcut hatalı düşüncesini sürdürmesini sağlamak, insanın özgür iradesini gölgeleyen ve gerçeği çarpıtan bir manipülatif müdahaledir. Gerçeği saklamak, yalan söylemek, yapılan bir işi başkasına mal etmek ya da insanları bilerek yanıltmak gibi davranışların tamamı hile kapsamına girer. Tekrar edelim bu ahlâki/moral bir sorundur.
Dürüstlükten söz eden, ancak davranışlarıyla bunun tersini sergileyen bireyler ve yapılar, farkında olarak ya da olmayarak bu yozlaşmayı beslemektedir. Unutulmamalıdır ki hile yapan kadar, buna sessiz kalan, görmezden gelen ya da meşrulaştıran herkes de bu sürecin bir parçası haline gelmektedir. Doğru ve dürüst kalmak çoğu zaman zordur. Doğruluk söz konusu olunca insan bazen kendisini de yargılayabilmelidir. Adalet, sadece kanun maddeleriyle sınırlı değildir. Bireyin iç dünyasında (psikolojisinde) taşıdığı veya taşıması gereken bir ölçüdür. Kişi başkalarını kandırdığını zannettikçe, gerçekte kendi doğruluğunu zedeler. Bunun yanında toplumsal güveni de erozyona uğratır.
Sorulan sorunun bu ikinci kısmı sosyolojik açıdan toplamsal güven ile adalet ve hukuk ilişkisinin incelenmesini gerektirmektedir. Toplumsal güven, bireylerin tanımadıkları toplumun diğer fertlerine, kurumlara ve sosyal yapıdaki adalet ve emniyet sağlayıcılarına (hukuk, kolluk vb.) duyduğu genel inanç ve temel iyi niyet duygusudur. Toplumun “tutkalı” veya “çimentosu” olarak görülen bu kavram; ekonomik kalkınma, sosyal istikrar, emniyet ve huzur için hayati önem taşır. Toplumda farklı kesimler ve bireyler arasındaki kutuplaşma ve kurumlara duyulan güvendeki azalma, günlük hayattan siyasete pek çok alanda hissedilmekte, dönem dönem bu sosyolojik mesele (anomi) raporlaştırılıp çeşitli kurumlar marifetiyle yayınlanmaktadır.
Toplumda ortak sorunların çözümü için moral (manevi)-somut (maddi) iş birliği yapmak yerine herkesin kendi çıkarını maksimize etmeye çalıştığı kaotik bir atmosfer gelişebilir. Güven aşınması, bireylerin birbirine ve toplumun genel kurallarına riayetini azaltarak bir anarşi veya orman kanunu (hukuksuzluğu) ortamı doğurma riskini barındırır. Toplumsal dayanışmayı (solidarite), bireylerin ortak amaçlar, değerler ve duygular etrafında birleşerek birbirlerine destek olmasını ve birlikte hareket etmesini zayıflatır veya engeller.
Resmi yargı süreçlerine duyulan güvensizlik, insanları meselelerini sosyal medya üzerinden “ifşa” etmeye ve kamusal bir linç mekanizmasını işletmeye itiyor. İnternetin bu kontrolsüz “adalet dağıtma” iştahı, toplumsal olarak birbirimizin “hâkimi ve celladı” olma yolunda nasıl bir kırılmaya işaret ediyor?
Bu sorunuz önceki sorunun devamı yani sosyolojik açıdan toplamsal güven ile adalet/hukuk ilişkisinin incelenmesini ve sürekli takibini gerektirmektedir. Bu takip daha da kritik ve bir o kadar da zor hale gelmiştir çünkü sanal/dijital ortamlara tahvil olmuştur. Artık suçun ve adaletin takibine dijital ortamlar da dâhildir.
Dijital-sosyal medya platformları her ne kadar “sosyal” etiketiyle e-ortam oluştursa da bireyin tekil olarak bulunduğu asosyal ortamlardır. Herkesin kendi çıkarını maksimize etmeye çalıştığı, neyi, nasıl ve neden prezante ettiği tam olarak belli olmayan bir e-kaotizm sunmaktadır. Sosyal ağlar, gündelik hayatın zorlamalarına maruz geniş halk kesimleri açısından, özellikle kadınlar, gençler, yoksullar açısından bu ortam sanal yolla da olsa bir aktörleşme imkânı sunmakta, onlara kendilerinden daha büyük bir şeyin parçası olma imkânı sağlayan bir ortam oluşturup önemli ve etkili olabileceklerine dair duygu ve düşüncelerini tatmin etmektedirler. Ayrıca ülkemizin tüm sosyal medya uygulamalarında ilk 10 içerisinde yer aldığı çeşitli yayınlarda raporlanmaktadır. Raporlar, refahın yüksek olduğu ülkelerde sosyal medya kullanma sıklığının daha az olduğunu da tespit etmektedir. Yüksek kullanım oranı yüksek belirsizliği de beraberinde getirmektedir. Toplumda farklı kesimler ve bireyler arasındaki kutuplaşma ve anomaliler, kurumlara duyulan güvendeki azalma, günlük hayattan hukuka, ekonomiden siyasete pek çok alanda hissedilmekte, dijital-sosyal medya platformlarında sosyolojik meseleler e-anomi’ye dönüştürülmektedir. Hukukun ve moral değerlerin temin edebileceği sosyal düzen, yoğun kullanımıyla dijital-sosyal platformlarda suç itirafları ve bunların bireyler tarafından yargılanıp cezalandırılmasına dönüşmüştür. İlave olarak mahkemelerdeki kararların beğenilmemesi, sosyal medyada tartışma konusu yapılması, adalet organizasyonu üzerinde baskı olmasına sebep olmaktadır. Fakat toplumsal güvenin azalması sonucu insanlar haklı-haksız bu tür uygulamalara gitmekte, farklı bir ifşa ve ihbar döngüsü başlatmaktadır.
Toplumsal güvenin temini, siyaset ve hukuk elitlerinin konuyu çok boyutlu ele almalarını gerektirmektedir. Toplum fertlerin birbirlerine ve hukuk elitlerine güvenmemektedir! Ki sosyal medya ortamlarında ifşa ve ihbar döngüsü kamusal linç mekanizmasını kolayca harekete geçirebilmektedir. Toplumsal normların ihlali yanında normların neler ve nasıl olabileceğini yorumlayan kişi ve gruplar kendilerince normlar icat edebilmekte ve bireysel değerlendirmelerini varmış/gerçekmiş gibi topluma yayabilmektedirler. Hukuki ve moral süreçler devre dışı bırakılarak toplumsal normları ihlal ettiği düşünülen bireyleri kolektif bir öfke ve şiddetle (fiziksel veya dijital) cezalandırma yöntemi ifşa ve ihbar döngüsü içinde geliştirilmektedir. Genellikle dışlama eğilimleri, toplumsal kırılganlıklar, bireysel kırgınlıklar ve yetkililerin hoşgörüsüyle beslenen bu süreç, özellikle sosyal medyada psikolojik şiddete dönüşerek, adaleti kendi sağlama girişimi olarak çalışır Nihayetinde kamusal linç mekanizmasını harekete geçirir.
İfşadan kamusal linçe giden süreçte böylece karşımıza toplumda farklı kesimler ve bireyler arasındaki kutuplaşma ve anomaliler, kolektif öfke ve şiddetle uygulanan fiziksel veya dijital cezalandırma yönteminin ifşa ve ihbar döngüsü içinde geliştirilmesi, kurumlara duyulan güvende azalma, dijital-sosyal platformlarda suç itirafları, mahkemelerdeki kararların beğenilmemesi, toplumsal güven erozyonu, siyaset ve hukuk elitlerinin konuyu çok boyutlu ele almamaları, tarihsel ve kültürel etmenler, kişi ve grupların kendilerince normlar icat edebilmeleri ve bireysel değerlendirmelerini varmış/gerçekmiş gibi topluma sosyal medya marifetiyle enjekte etmeleri, sosyal dışlama eğilimleri ve toplumsal kırılganlıklar, yetkililerin hoşgörüsü; af ve görmezlikten gelme süreçleri vb. sosyopsikolojik durum ve hukuksal fenomenler kamusal linç mekanizmasını harekete geçirmektedir.
Aile içi uyuşmazlıklarda hukukun ve devletin müdahil olma alanının bu denli genişlemesi; aile bağlarının onarıcı gücünü ve mahremiyetin dokusunu nasıl etkiliyor? Eskiden nasihat ve hakemlikle çözülen krizlerin “uzaklaştırma kararları” gibi sert hukuki enstrümanlarla yönetilmesi, ailenin doğasını nereye eviriyor?
İzninizle bu soruyu cevaplamaya “aile bağlarının onarıcı gücü ve mahremiyetin dokusu” idealitesinden başlamak isterim. Auguste Comte, aileyi toplumun temel yapı taşı, birey ile toplum arasındaki köprü ve duygusal eğitimin merkezi olarak görür. Comte, pozitivist sosyolojisinde aileyi devlet ve din ile birlikte toplumsal statik (düzen) unsuru olarak tanımlar. Comte sosyolojisi’nde aile toplumun parçalanmayan en küçük atomu kabul edilir. Bireyin toplumsallaşmasını sağlayan ve özgecilik (altruizm) duygusunu geliştiren en önemli kurum aile olarak kabul edilir. Aile üyeleri arasında etkileşim, yüz yüze aile ilişkileri, ailenin birey üzerindeki etkisi gibi işleyiş unsurları ailenin birincil (yüzyüze) ilişkiler üzerine kurulu olduğunu vurgular. Ailenin birbirine bağlı bir sistem olduğunu ve bir bireydeki değişimin tüm yapıyı (sosyal statik) oluşturan kurumları etkilediğini savunur. Aile içinde toplumsal gerçekliğin nasıl oluştuğunu ve toplumsal eylem ile toplumsal bilinç arasındaki bağlantı önemli görülür. Sosyal yapının dengede sağlıklı olması aileye bağlıdır. Dolayısıyla aile bağlarının onarıcı gücünün toplumsallığını burada hissedebiliriz.
Sosyolojik süreç içinde ikinci vurguyu yapmak istediğim bakış açısı, toplumun işleyişi için gerekli olan çocuk yetiştirme ve duygusal destek gibi fonksiyonları yerine getiren bir kurum olarak gören Talcott Parsons’a olacaktır. Parsons, sanayi toplumuyla birlikte Amerikan aile sistemini, birbirinden bağımsız çalışan ancak işlevsel olan çekirdek aile (karı, koca ve çocuklar) olarak tanımlamıştır. Sanayi kapitalizminde aile üretim birimidir ve üretimin devamı için çocuk yetiştirmelidir.
Sanayi (üretim) kapitalizminin yerini 1970’li yıllardan itibaren tüketim kapitalizmi (dolayısıyla tüketim topumu) almaya başlayınca oluşan orta sınıfın bu yeni insan tipini ve müteferrik özelliklerini tüketici insan (homo consumens ve homo consumericus) olarak tanımlamalar başladı. Tüketim olmadan üretimin hiçbir öneminin olmadığı ve tüketirken de bireylerin kendilerini gerçekleştirmekte oldukları; üretim toplumunun Protestan ahlâktan gelen “üretmek /çalışmak iyidir” anlayışı bu yeni tüketim toplumunda “tüketmek iyidir” şeklini aldı.
Toplumsal hareketlilik, bireysellik ve ikincil ilişkileri (yüzyüze ilişkilerin az veya hiç olmadığı ilişkiler) öne çıkararak toplumsal düzen yapısını, dolayısıyla ailenin yapı ve örgütlenişini de değiştirdi. Sanayi toplumunun üreten ailesi çekirdek aile: karı, koca ve çocuklar olarak tanımlanırken, tüketim toplumunun çekirdek ailesi anne ve çocuk birlikteliği olarak adlandırılmaya başladı.
Bu durum, aile bağlarının zayıflamasına, bireylerin sürekli “daha fazlasına” ulaşma çabasıyla aile içi huzuru azaltmasına ve ekonomik baskıların artmasına neden oldu. İki temel sonuç üretti bu durum: ilki aile kavramı “hane halkı” kavramıyla yer değiştirdi ki hane halkı kavramı sadece iktisadi olmaktan çıkıp aile sosyolojisine doğru genelleşti. İkincisi, bireyin daha fazlasına ulaşmayan bir duruma düştüğünde ahlâki değerleri zayıfsa çok kolay suç üretme veya suça karışmaya meyletmesine sebep olmaktadır.
Mahremiyet tanımlarında çoğunlukla tanım içeriği, “gizlilik”, “kişisel gizlilik” olarak verilen bireysel alanı kapsamaktadır. Mahrem, görmenin ve dokunmanın olmadığı ve buna bağlı olarak da mahremiyetin yabancının bakışlarına ve dokunmasına kapalı (yasaklanan) şeylerle ilişkili alan olduğudur. Başka kişi veya kurum tarafından gözetlenmeksizin aile (hane) fertlerinin kendi başlarına kontrol sağlayabildikleri durumlardır. Aile’de (hane’de) kişi, kişisel bilgilerin veya durumların başka kişi veya kurumlara ne zaman ne kadar ve ne ölçüde iletileceğine bizzat kendisi karar verir. Aile’de (hane’de) oda, ofis gibi kişiye ait özel alan unsurları da mahremiyete dâhildir. Bireyin kişisel hayat ile sosyal hayat arasında bağ oluşturma ve kişinin kendini kendi sınırlarına kimin girebileceğini veya dâhil olamayacağını seçmesi üzerine kurulu öz kimliğini oluşturmasıdır. Çok çeşitli tanımlar mahremiyete farklı açılardan yaklaşsa da hepsi ortak iki unsura yaslanmaktadır “sınır” ve “şeffaflık”. Hangi şekliyle olursa olsun mahremiyet her hâlükârda en az iki taraf arasında var olan bir sınıra dayanmaktadır. Sınırın içi kişiye özel olana, dışı ise umuma açık olana (şeffaf) işaret etmektedir. Bir sınıra dayalı olan mahremiyetten bahsedince akla ilk olarak hukuk gelmektedir.
Buradan hareketle aile mahremiyeti derken hane halkı mahremiyetini anlatır bir noktaya gelmiş bulunmaktayız? Bir bütün olarak aile mahremiyetini değerlendirmek dışında artık bireylerden oluşan hanelere fert sayısı olarak bakmakta ve mahremiyet hukukunu bunun üzerinden mi sağlamaktayız? Aileye hane halkı olarak bakıldığında aslında aile, bir konsept/sanallık olarak belirmektedir. Böylece aile ilişkilerine dönük hukuki düzenlemeler birey’e dönük hukuki düzenleme ve uygulamalar olarak ifade edilebilir hale gelmektedir. Devlet, hukuk üzerinden birey üzerindeki kontrol, tahakküm ve zorlayıcılığını genişletmekte ve artırmaktadır. Haddi zatında modern siyaset felsefelerinde yer bulduğu şekliyle bireyin kontrolünü aracısız ve dijital sistemler üzerinden kendine bağlayarak yapmaktadır. Bunun uzantısı olarak hane halkına da aynı hukuki davranışla yaklaşmaktadır.
Sorunuz olan “Aile içi uyuşmazlıklarda hukukun ve devletin müdahil olma alanının bu denli genişlemesi; aile bağlarının onarıcı gücünü ve mahremiyetin dokusunu nasıl etkiliyor?” idi. Eskiden nasihat ve hakemlikle çözülen krizlerin “uzaklaştırma kararları” gibi sert hukuki enstrümanlarla yönetilmesi, ailenin doğasını nereye eviriyor?” da ki “aile içi uyuşmazlıklar”; hane halkı uyuşmazlıklara ve çözümüne, “aile bağlarının onarıcı gücü”; anne ve çocuk birlikteliğinin ne oranda ve nasıl bir onarıcı güç sergileyebileceğine, “eskiden nasihat ve hakemlikle çözülen krizler” kısmı ise geniş aile yapılarının; kültürün; ahlâkın kaybolmasına ve günümüzde alınmış bir karar ve kanun olarak “uzaklaştırma kararları” gibi sert hukuki enstrümanlar’a dönüşüyor…
Hane halkından tekrar aile ve mahremiyetine dönemezsek post-modern hukuk üstteki gibi sert tartışmalar üretmeye devam edecektir.
Türkiye’de adalete dair yaşanan derin bunalımın sadece yeni yasal düzenlemelerle veya teknik reformlarla aşılması mümkün görünmüyor. Hukuku yeniden toplumsal vicdanla ve ahlâki hikmetle buluşturacak bir zihniyet dönüşümü için; hayatın her alanını sadece “yasa” üzerinden tanzim etme alışkanlığımızı ve hukukun bu süreçteki yerini nasıl bir muhakemeye tâbi tutmalıyız?
Bu son sorunuzdaki adalet ile ilgili sıkışmışlık tespitiniz önceki diğer sorularınızda da içkin vaziyette var kanaatimce. Sorunsal olarak yükseldiği yer ise toplumsal vicdan. Toplumsal vicdanı hukuki platformda ahlâki (moral) hikmeti sağlayacak, adaleti tesis edecek zihniyete ulaşmamız için içeriğindeki unsurları ve bu unsurlardaki anomalileri bilmemiz; görmemiz; tespit etmemiz gerekir.
Toplumsal vicdan, din, ahlâk, kültür unsurları, tarihsel unsurlar gibi sistemik moral değerlere ve yaşayan toplumun sosyal dayanışma, sosyal iş birliği, toplumsal empati ile toplumsal unsurları sosyal bünyede realize etmesine verebileceğimiz bir tanımlama içerir. Toplumsal vicdan sosyalde ki adalet anlayışının da en önemli ve toplumda somutlaşan halidir. Şayet toplumsal genel kabul olarak toplumsal vicdan unsurları dağılamaya, azalmaya, sekteye uğramaya başlarsa normal olmayana yönelmeye başlarsa sosyal anomali olarak karşımıza çıkar.
Toplumsal vicdan sosyale mündemiç adalet anlayışının sosyal anomalilerle yıpranması, toplumsal kuralları hiçe sayma, başkalarının haklarını görmezden gelme, sosyal etkileşim süreçlerinde sosyale veya çevreye duyarsızlık olarak insanların karar alma süreçlerinde sosyal empatiyi güçlendiren moral/manevi değerler içermeyen sapmalar göstermesi demektir.
Anomik olarak adalet burada toplumun kurumlarıyla ve olması gereken toplum ile var olan toplum arasında (oluşan) algıladığımız negatif farkla ilgilidir. Buradan hareketle adli reform, çok geniş bir kapsam içermekte; bir zihniyet değişimi olarak hayatın her alanını sadece “yasa” üzerinden tanzim etme alışkanlığımızı ve hukukun bu süreçteki moral ilişkilerle etkileşim ve yerini kapsamlı bir muhakemeye tâbi tutmayı gerektirmektedir. Toplumsal anomaliler adaleti, anomik adalet toplumsal anomalileri etkilemektedir.
Tespit ettiğiniz üzere Türkiye’de adalete dair yaşanan derin bunalım, sadece yeni yasal düzenlemelerle veya teknik reformlarla aşılması mümkün görünmüyor. En hafifinden adalet yozlaşması yaşıyoruz. Hâlbuki adaletin toplumsal yaşamda olmazsa olmaz sosyal sabitelerden olduğunu unutmamak gerekmektedir. İster “yozlaşma” ister “adalette yabancılaşma” densin, toplumun adalete olan güveni azalmış, hukukun üstünlüğü ve adil yargılanma hakkı konularında şüpheler artmıştır.
Adalete olan güvenin artırılması hedeflenmesine rağmen, özellikle son yıllarda adalet duygusu daha da aşındığı ilgililer tarafından (sizde olduğu gibi) ifade edilmektedir. Fasit bir daire döngüsü oluşmuştur. Adalet, sadece sonuçlara değil, sürecin işleyişine olan güvene de dayalıdır ve bu süreçte yaşanan gerek fiziki (yasa) aksaklıklar, gerek moral kayıplar, adalete olan inancı dejenere edip yozlaştırmaktadır.
Adalette yozlaşma, hukukun işlevini yitirerek çıkar sağlama aracına dönüşmesi ve toplumsal güvenin yıkılması sürecidir. Sistemik Çöküş getirir; yozlaşma, bireysel bir kusur olmaktan çıkıp, rüşvet ve kayırmacılığın rutinleştiği, dürüst insanların devre dışı kaldığı bir anomi oluşturur. Hukukun Araçsallaşması’nı getirir; hukuk, adaleti sağlamak yerine, iktidar veya belirli grupların çıkarlarını koruyan, yargı mekanizmasının tarafsızlığını yitirmesi sonucu meşruiyet kılıfı giydirilmiş bir “yasal soygun” mekanizmasına dönüşebilir. Toplumsal Güvenin Yıkılması’nı getirir; adaletsizlik, devletin kamu yararı yerine şahsi çıkarlara hizmet ettiği algısını yaratarak toplumsal barışı ve güveni sarsar. Adalet Hissinin Bozulması’nı getirir; yozlaşma, insanların adalete olan inancını intikam duygusuna dönüştürebilir veya haksızlıkları “normal” görmeye alışmalarına neden olur. Liyakatin Yok Olması’nı getirir; liyakat yerine kayırmacılığın (nepotizm) ön plana çıkmasına sebep olabilir. Yanlış şeylere itibar’ı getirir; itibar sadece bireysel bir özellik değil, toplumsal etkileşim, güç ilişkileri ve kültürel değerler tarafından inşa edilen bir toplumsal kontrol mekanizmasıdır. Güven, saygınlık ve karizma gibi unsurlarla şekillenen toplumsal yapı içinde statü ve ayrıcalık sağlayan itibar, meşruiyetini toplumun manevi unsurlarına yaslamayınca yanlış şeylere itibar etmeyi getirir. Saygısızlığın, cehaletin, israfın, başkasının haklarını çiğnemenin itibar olarak görüldüğü bir ortamda ise adalet duygusu can çekişir.
Kurtuluş ise adalet, eşitlik, şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerine dayalı bir kültürel altyapının yeniden kurumsallaştırılmasına bağlıdır. İbn-i Haldun’un devletlerin çöküş tezinde de vurguladığı gibi, adaletsizliğin yaygınlaşması, devletin dayanışma bağlarını koparır ve toplumsal çözülmeyi beraberinde getirir, adaletsizlik medeniyetin yıkımına yol açan en büyük etkene dönüşür. Adalet en temel toplumsal ve ekonomik süreçtir. Adalet sadece hukuki bir kavram değil, devletin bekası için şart olan fiziki ve ekonomik bir düzen unsurudur aynı zamanda.
İlgili Yazılar
Ferda Bütün İle “Nida Dergisi 25. Yıl” Özel Röportajı
Nida Dergisi’nin 200. sayısında 25. yılına özel olarak hem Genel Yayın Koordinatörü, hem kurucusu, hem ablası hem de annesi olan Ferda Bütün ile özel bir söyleşi yaptık. Söyleşimizde teknik detaylardan ziyade özelde Nida Dergisi genelde ise dergiciliğin özü, ruhu, meşakkatli yanları ve teşvik edici yönlerine odaklandık. Şüphesiz aldığımız cevaplar sıradan cevaplar değildi. Çünkü sorularımızı yanıtlayan kişi Nida Dergisi’nin hayat bulmasına vesile olan ve aynı zamanda hayatı boyunca fikrî mücadelenin içinde yer alan biriydi.
Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay ile Devletin Ne’liği Üzerine
“İnsan insanın kurdudur.” kabulünden yola çıkan Hobbes, bu insanların güvenli bir şekilde yaşayabilmeleri için Leviathan’a ihtiyaçları olduğunu belirtir. Bu ihtiyacın oluşumu olan modern devlet, insanı da oluşumunun içine dahil ederek onu vatandaş kılar.
Kasım Küçükalp ile İktidar ve Erdem Üzerine
Yönünü ve ufkunu hakikate dönmüş; kendini O’na teslim etmiş insanın tahtından olup, yalnız ve savunmasız kaldığı; hakikat, anlam ve değerin yegâne belirleyeni gibi görülmek istendiği, hakikatin vakıa karşısında hesaba çekildiği(!) çağa erdik. Aşina değiliz bu hâle. Kasım Küçükalp ile ‘İktidar’ı, felsefi, erdem ve hakikat boyutuyla konuştuk. Adalet, liyakat, sadakat gibi erdemlerin siyaset felsefesi açıdan değeri; …
Kadir Canatan İle Güzellik ve Değişen Güzellik Algisi Üzerine
Güzel nedir? Güzel, çirkin olmayandır, diyebilir miyiz? Güzel olmayan nedir? Çirkin nedir?
Her disiplinin bir konusu vardır. Ahlâk felsefesi “iyi” ve “kötü” kavramlarıyla, bilim “doğru” ve “yanlış” kavramlarıyla değerlendirme yapar. Estetik ise “güzel” ve “çirkin” kavramlarıyla çalışır. İlk etapta şeyleri güzel ve çirkin olarak değerlendirmek öznel bir yaklaşımdır. Bu anlamda güzel ve çirkin izafîdir. Yani bana ve sana göre değişir. Hatta bugün güzel gördüğüm bir şey yarın çirkin olabilir.
Mehmet Öz ile Edebiyatta, Romanda İdeolojik Tasvirler ve Çizimler Üzerine
Yine ideoloji, gerek temayı gerekse olay örgüsünü genellikle hedeflenen amaç doğrultusunda şekillendirir, belli olaylara odaklar. Mesaja/amaca odaklandığı için olayların çeşitliliğini ve akışını sınırlandırmak zorunda kalır. İdeolojik çatışmaları belirli bir zeminde tutma zorunluluğu ise olayların, hikâyenin ilerleyişini etkiler.