20. yüzyıl, büyük anlatıların formüle etmiş olduğu ideolojiler çağıdır. Bütünleşme hareketleri bu ideolojilerin merkezinde cereyan etti. Sosyalizm, kapitalizm ve faşizm devasa boyutta tümleşik bir siyasadan bahsediyordu. Faşizmin tasallutu, dev rüyalarından uyanamadan bitiverdi. Kapitalizm ve sosyalizm dünyayı ikiye bölmek zorunda kaldılar ve her bir taraf dünyanın geri kalanını kendi devasa tümleşik ağına katabilmek için yıkıcı bir rekabet içine gidiler.
Sosyalizmin devasalık iddiası bir yüz yılını dolduramadı. Sosyalist bürokratik elit, yeryüzündeki cennet iddiasını, talep edilmesi doğal her türden temel ihtiyaç maddelerini “yasak meyve” kategorisine sokarak, bunları talep etmemeği sosyalist bir erdem haline getirmek istemiş ama doğal olarak bu durumu sürdüremeyerek büyük bir gürültü ile çökmüştür.
Kapitalizm ise sürekli kriz içindedir. Fakat kendisini, temel özelliğinin “sürekli kriz içinde ayakta kalabilme yeteneği” olarak takdim etme başarısı, her türden yapı ile eklemlenmeye girebilme kapasitesi onu şimdilik yürürlükte tutuyor. Ama şimdilik… Yarını yok. Zira devasa ağlar çözülüyor ve çöküyor.
Devasa ağların temelini oluşturan ana yapılar bu çöküntüden kendilerini kurtarabilecekler mi? Ana yapılara işaret eden ana mevcudun ve bu ana mevcuda siyasal meşruiyet sağlayan şeylerin genel geçer bir tarifi var mı?
Ulusalcılık ve popülizm çağında yaşadığımıza göre henüz bir tarifi yapılmamış gibi görünüyor. Tarihteki her bir alt üst oluşlara baktığımızda “çıkış yolunun” ancak alt üst oluşlar içinde yani derin kriz dönemlerinde mayalandığını görüyoruz. Ve her bir alt üst oluşlarda mevcudu korumak için gelecekten ümidini kesmiş bir siyasallığın sahne aldığına şahit oluyoruz.
Günceldeki “ulusalcılık ve popülizm” gelecekten ümit kesmeye karşılık geliyor. Ulusalcılığın siyasasındaki mevcudu koruma söylemi, gelecekte var olmaya karşılık geliyormuş gibi bir kanıyı seslendirse de ulusalcılığa eşlik etmek zorunda olan popülizm, şimdinin yani mevcudun doyumunu önceleyerek geleceği hesaba katmamaktadır.
Dünyanın hemen her yerinde sahne alan onlarca lider siyasetçi… Elle tutulur bir ulusalcı popülizmin temsilcileri… Bu temsilciler bir neden değil bir sonuç. Devasa boyuttaki yapıların dolaysız olarak üretmiş oldukları yönetilemeyen ve adil olmayan bir dünyanın ortaya çıkardığı patolojilerin doğal sonuçları.
Failin ve mef’ulün aynı düzlem içinde bulunması başta şaşırtıcı görünüyor olabilir. Ama fıtri olanı ezen ve yok eden devasa şeyler böylesi sonuçlar doğuruyor. Devasa ağların oluşturduğu gücün klasik tanımı artık bir şey ifade etmiyor. Amerika Birleşik Devletleri bir zamanlar örgütlediği devletleri artık örgütleme kabiliyetini kaybetmiş ve inşa etmiş olduğu devasa ağların cari maliyetine katlanamadığı için terörist grupları konsolide etmeye çalışıyor. Onu da beceremiyor.
Üretim ve büyüme gücü ile övünen Çin derin bir açmaz içinde ve en küçük ayak sürçmeleri dahi dünya piyasalarında büyük gürültülere neden oluyor. İhracata dayalı üretim yapısı, korumacı dış ticaret yönelimleri nedeniyle çok kısa zamanda derin yaralar almasına neden oluyor.
Sömürgecilik ile finanse etmiş olduğu sosyal devlet anlayışını artık sürdürmekte zorlanan Avrupa devletleri ulusalcı ve popülist siyasaya teslim olmak üzere. Bütünleşme hareketlerinin ana temasını oluşturan Avrupa idealleri büyük bir anlam kaybına uğramakta, günü kurtarma telaşı ana siyasal yönelim haline gelmektedir.
Büyük çaplı şirketlerin tamamına yakını bilançolarındaki çöpe dönmüş varlıkları nedeniyle zor günler geçirmekte, yakın zamanda küçülme operasyonları başarılı olamayacağı için büyük gürültü ile çökmeleri neredeyse mukadder. Sürekli yenilik ve ar-ge maliyetleri büyük yük oluşturuyor. Zira artık tüketmekten yorulmuş kitlelerde eskisi gibi coşku oluşturamıyorlar. Küçük ama dinamik yeni nesil firmalara karşı yapabilecekleri pek bir şey yok. Üst düzey yöneticilerinin yozlaşmaları nedeniyle adli yaptırımlarla karşı karşıya kalmaları da cabası.
Büyüklük ile tarif olunan güç olgusu artık işe yaramamaktadır. Mesela;
Bir lokmalık gibi görülen Suriye rejimi gücün işe yaramadığı kaotik durum nedeniyle ayakta ve yakın gelecekte de ayakta kalacakmış gibi görünüyor. Kaotik durumun ortaya çıkardığı radikalizm; küçük ve etkin olmayanların sırası gelince nasıl yıldırıcı bir güce dönüştüğünü gösteriyor. Yeni nesil terörizm bu duruma önemli bir örnek.
Libya’yı yakıp yıkarak ortadan kaldıran güç, orada bir birlik oluşturamıyor. Avrupa Kaddafi’den kurtuldu ama kendileri için hayati öneme sahip petrolü istikrarlı bir şekilde kendilerine akıtacak bir düzen kuramadılar. Alternatifsizliğin getirmiş olduğu çaresizlik ile Rusya ve İran’a muhtaç haldeler. İngiltere güçsüz Avrupa denkleminden çıkmak istedi ama bu isteği siyasal krizleri beraberinde getirdi. Avrupa’dan kurtulma iradesi İngiltere’ye iç siyaset krizi olarak yansıyor.
Ulusalcılık ve popülizm devasa ağların çözülmesinin ve çökmesinin patolojileridir. Fıtrata düşman yapılar inşa olurken de yürürlükte kaldıklarında da ve nihayetinde çözülüp çöktüklerinde de fıtratı ezen, yok eden sonuçlar doğurmaktadır.
Ulusalcılık ve popülizm gelecek ümidinin açık bir kaybını işaretlemektedir. Ulusalcı ve popülist politikalar gelecek için neden en büyük tehlikeyi oluşturuyor. Zira
Kitlelere sürekli olarak gelecek endişesi pompalayan bir siyasal dile sa
Mevcudu korumak ve kollamak üzerine kurulu eylem ve söylemleri, bugünden öteye gidemeyen bir ufuk karartmasına neden olmaktadır.
Ulusal çapta bütünlük algısı yeknesak bir benzetim içeriği taşıdığı için siyaset yapma biçimi ve siyaset yapma biçiminin harekete geçirdiği kitlesellik olgusu, kendisine benzetme eylem ve söylemleri ile toplumsal ve toplumlararası bir çatışmaya neden olmaktadır. Bu çatışmanın travmatik sonuçları; toplumsal unsurları biri birlerine karşı yabancılaştırmakta ve toplumsal kesimleri biri birlerine karşı yalıtarak siyasal rekabetin bölünmüş toplumsallıklar üzerinden gerçekleşmesine neden olmaktadırlar.
Kitlelerin bugünkü doyum beklentilerine cevap verebilmek için kaynak savurganlığı yapılmakta, gelecek planlaması sadece hamasi söylemlerde kalmaktadır. Popülist politikanın bir gelecek planı bulunmamaktadır.
Kitlelerin sürekli doyum beklentisi derin bir toplumsal yozlaşmayı beraberinde getirmektedir. Dışsal doyum araçlarının sürekli yürürlükte olması bireysel ve toplumsal iç enerjiyi azaltmakta ve nihayetinde yok etmektedir.
Yozlaşmanın genel bir hal alması değerler bütününün erozyona uğramasına neden olmakta, değerler bütünü özünü ve içeriğini kaybetmiş bir kabuk olarak kalmaktadır. En kötüsü; kabuk değer yargıları toplumsal çatışmada kullanılacak bir mühimmat derecesine getirilerek toplumsal baskı aracı olarak kullanılmaktadır.
Ulusalcılık, klasik ulus-devlet milliyetçiliğinden, popülizm ise klasik sosyal demokrasi ve refah devleti kavramından ayrı bir siyasadır. Ulusalcılık, küreselleşmenin bir tepkisi olmakla birlikte daha çok; klasik milliyetçiliğin “postmodernist tarif edilemezlik” girdabında egemenlerin ve iktidara yönelmiş bulunan muhalefet güçlerinin yapıp etmelerine meşruiyet devşirecekleri, her türden ilişki biçimlerine cevaz alabilecekleri söylemi sert, eylemi ise oldukça esnek kaotik bir siyasadır. Toplumsal beka söyleminin sertliği karşısında tutarlı toplumsallığı ayakta tutan nimet ve külfet dağıtımında asgari “kamu yararı” ilkesi gittikçe bulanıklaşmaktadır.
Klasik ulus-devlet milliyetçiliğinde hâkim sınıfın hakemliğindeki temsil mekanizmaları, asgari bir toplumsal bütünlüğü ve ulusal doyum beklentisini hedefliyordu ve “ötekisinin” kurumsal bir tarifi vardı. Ulusalcılık ise siyasetin çeteleşmiş halini resmediyor. Vatan ve halk düşmanlarının kimler olduğuna dair sürekli değişen yargılar ve hedef kaymaları “alıklaştırılmış” yığınları kurgusal bir kümese davet ediyor.
Popülist politikalar kurgusal bu kümeste yemlenmenin garanti olduğunu ifade etmektedir. Esasında ifade edilmek istenen; tilki ve sansar tehlikesine karşı kümesin varlığının yeter bir “yığın doyumu” olması gerektiğinin ifadesidir. Zira yemlenme garantisi “düşmanlar” tarafından engellenebilir ve yığınların temel görevi kümesin bekası için çile çekmeleridir.
Ulusalcılık kaotik bir ortamın ürünü olduğu için bizatihi kendisi kaotiktir. Aidiyet ve mensubiyet duygusunun harekete geçirdiği her türden tarihsel bağlantı, sosyal genetik ile aktarılan değerler bütünü normalleşme arayışlarının mayalandığı ve muhafaza edildiği kozalardır. Ulusalcı siyasa, kendisini var eden kaotik durumu ortadan kaldırabilecek bu türden normalleşme arayış ve yönelimlerini kendisine yönelmiş bir tehdit olarak algılamaktadır.
Bu bağlamda tarih popüler kültür eliyle yeniden kurgulanır. Tarih salt var olma ve var kalma mücadelesi olarak yorumlanır. Bu tarih yorumunda kitleler edilgendirler; biyolojik varlıklarını idame ettirme haricinde başkaca bir reflekse sahip olmayan yığınlar, sürekli olarak kendilerini koruyup kollayacak bir lidere muhtaçtırlar. Siyasal meşruiyeti dost-düşman algısı merkezinde arayan ulusalcı siyasa, kimin dost ya da düşman oluğunu en iyi bilen liderin ve bu liderin etrafında kümelenen kadroların varlığını sürekli ön planda tutmak zorundadır.
Ulusalcı siyasada kimin dost ya da düşman olduğu konjonktüre göre değişiklik gösterir. Dün düşman olan bugün dost, dost olan ise düşman olabilir. Ulusalcı siyasa bu dost ve düşman değişimlerini yığın olarak gördüğü topluma izah etme noktasında kendisini görevli saymaz.
Farkı aidiyet ve mensubiyetlerin oluşturmuş olduğu kadim varoluş dengesi bu dost-düşman algısı merkezinde yok sayılarak geçmişten bugüne aktarılan her türden toplumsal çıktı “müzeleştirilerek” karantinaya alınır. Ulusalcı zihniyette aidiyetlerin, mensubiyetlerin, tarihsel yürüyüşlerin oluşturduğu birbirleri ile iç içe geçmiş toplumsallık fikri yoktur, ulusalcı zihniyet inşa etmiş olduğu kahramanları ve düşmanları ile yaşar.
Ulusalcılığın gelecek tasavvuru yoktur. Popülist politikalar ile yapmış olduğu her türden kaynak savurganlığı, asgari kamu yararının gözetilmediği meşruiyet devşirmeye yönelik yapılan büyük ölçekli yatırımlar bu durumun ana göstergeleridir.
Gelecek tasavvuru ancak dünden bugüne ve bugünden geleceğe yönelmiş toplumsal varoluş yetisinin genel siyasaya hâkim olması ile mümkündür.
Bu bağlamda ulusalcı ve popülist siyasanın kendisini geleceği inşa edebilecek alternatifsiz bir siyasa olarak takdim etmesi mevcut kaotik ortamın bir ürünüdür ve yakın bir gelecekte bu siyasanın karşılığı olmayacaktır. Fakat toplumsal planda yaptığı tahribatın ve yaşattığı travmaların etkileri sürecektir. İzan sahiplerinin toplumu savunmaları ve geleceğe uzanabilme yetisine sahip kadim varoluş gerçeğini sahiplenmeleri gerekiyor.
İslam dinine göre adalet, Allah’ın sıfatlarından biridir. Adalet, doğru olmak, doğru davranmak, adaletle hükmetmek, eşitlemek gibi mânâlara gelen bir mastardır. Bu kavram doğruluk, hakkaniyet, denge ve düzen anlamlarıyla isim olarak kullanıldığı gibi çok adil anlamında sıfat olarak da kullanılır. Adalet sıfatı, mübalağa ifade eden bir sıfat olup çok adil, asla zulmetmeyen, hakkaniyetle hükmeden, haktan başkasını söylemeyen ve yapmayan, her zaman her şeye karşı adaletli davranan anlamında kullanılmıştır. Zira Yüce Allah, adaletli bir hâkim olup her şeyi hakkıyla gören, işiten, her şeyin içini-dışını, önünü-sonunu bilen ve her şeye hakkıyla gücü yetendir.
Bilim insanları, etik konularını çalışanlar, politika yapıcılar vs. biyo-teknoloji ile siber-teknoloji (yapay zekâ) kesişmesinin ne gibi sonuçlar doğuracağı üzerinde düşünmesi gerekir. Zira sentetik biyoloji ile yapay zekâ teknolojilerinin sağlıklı ve güvenli biçimde ilerlemesi için böylesi bir sorumluluğa ihtiyaç var. Yapay zekânın tasarımı ve uygulanması süreçleri gittikçe karmaşıklaşması kontrolü, denetimi ve düzenlenmesini zorlaştıracak görünüyor.
Çevirilerin adalet sistemi üzerindeki etkisi bir sonraki yüzyılın başlarına kadar tam olarak fark edilmeyecekti. Ancak tercümeler, İslam’ın sömürgeci eklemlenmesinde dolaysız bir epistemolojik işlev gördüler; zira Michael Anderson’ın zekice tespit ettiği üzere, tercümeler yalnızca “özcü, statik ve içeriden değişime kapalı bir İslam” fikrini doğurmakla kalmadı, aynı zamanda tüm klasik Oryantalizmin temel söylemsel pratiğini, yani “klasik hukuk metinleri üzerinde ayrıntılı bir çalışma yapılmadan Hindistan ve Doğu’nun doğru bir şekilde anlaşılamayacağı” fikrini yarattı ve destekledi.
Muhafazakâr düşünceler ise toplumları edilgenleştirir, sıradanlaştırır, kimliksizleştirir ve donuklaştırır. Siyasal yönetimler bu zaaflardan yararlanarak halkları rahatlıkla sömürebilir, yolsuzluklarını ve keyfi yönetimlerini sürdürebilirler. Bazen sırtları sıvazlanarak…
Kendi nefsimize karşı pek koruyucu olan duyarlılığımızla, hayata dair bütün evrensel değerleri yalnızca kendimize yakıştırıp topladığımız ve bizim dışımızda elle tutulur hiçbir gerçeğin olmadığı kanaatini taşıyan tasavvurlarımızla acaba bizler, gerçekte Kur’an rûhunun beslediği islâmî bir hayatın ne kadar içindeyiz? Zira bugün Müslümanların yaşama biçimlerini besleyen algılama tarzlarına dikkat ettiğinizde, onların gerçek bir hayatı değil, kırık …
Kurgusal Kümeste Küme Elamanı Olmak; Ulusalcılık Ve Popülizm Siyasasında Kimliklerin Kaybı
20. yüzyıl, büyük anlatıların formüle etmiş olduğu ideolojiler çağıdır. Bütünleşme hareketleri bu ideolojilerin merkezinde cereyan etti. Sosyalizm, kapitalizm ve faşizm devasa boyutta tümleşik bir siyasadan bahsediyordu. Faşizmin tasallutu, dev rüyalarından uyanamadan bitiverdi. Kapitalizm ve sosyalizm dünyayı ikiye bölmek zorunda kaldılar ve her bir taraf dünyanın geri kalanını kendi devasa tümleşik ağına katabilmek için yıkıcı bir rekabet içine gidiler.
Sosyalizmin devasalık iddiası bir yüz yılını dolduramadı. Sosyalist bürokratik elit, yeryüzündeki cennet iddiasını, talep edilmesi doğal her türden temel ihtiyaç maddelerini “yasak meyve” kategorisine sokarak, bunları talep etmemeği sosyalist bir erdem haline getirmek istemiş ama doğal olarak bu durumu sürdüremeyerek büyük bir gürültü ile çökmüştür.
Kapitalizm ise sürekli kriz içindedir. Fakat kendisini, temel özelliğinin “sürekli kriz içinde ayakta kalabilme yeteneği” olarak takdim etme başarısı, her türden yapı ile eklemlenmeye girebilme kapasitesi onu şimdilik yürürlükte tutuyor. Ama şimdilik… Yarını yok. Zira devasa ağlar çözülüyor ve çöküyor.
Devasa ağların temelini oluşturan ana yapılar bu çöküntüden kendilerini kurtarabilecekler mi? Ana yapılara işaret eden ana mevcudun ve bu ana mevcuda siyasal meşruiyet sağlayan şeylerin genel geçer bir tarifi var mı?
Ulusalcılık ve popülizm çağında yaşadığımıza göre henüz bir tarifi yapılmamış gibi görünüyor. Tarihteki her bir alt üst oluşlara baktığımızda “çıkış yolunun” ancak alt üst oluşlar içinde yani derin kriz dönemlerinde mayalandığını görüyoruz. Ve her bir alt üst oluşlarda mevcudu korumak için gelecekten ümidini kesmiş bir siyasallığın sahne aldığına şahit oluyoruz.
Günceldeki “ulusalcılık ve popülizm” gelecekten ümit kesmeye karşılık geliyor. Ulusalcılığın siyasasındaki mevcudu koruma söylemi, gelecekte var olmaya karşılık geliyormuş gibi bir kanıyı seslendirse de ulusalcılığa eşlik etmek zorunda olan popülizm, şimdinin yani mevcudun doyumunu önceleyerek geleceği hesaba katmamaktadır.
Dünyanın hemen her yerinde sahne alan onlarca lider siyasetçi… Elle tutulur bir ulusalcı popülizmin temsilcileri… Bu temsilciler bir neden değil bir sonuç. Devasa boyuttaki yapıların dolaysız olarak üretmiş oldukları yönetilemeyen ve adil olmayan bir dünyanın ortaya çıkardığı patolojilerin doğal sonuçları.
Failin ve mef’ulün aynı düzlem içinde bulunması başta şaşırtıcı görünüyor olabilir. Ama fıtri olanı ezen ve yok eden devasa şeyler böylesi sonuçlar doğuruyor. Devasa ağların oluşturduğu gücün klasik tanımı artık bir şey ifade etmiyor. Amerika Birleşik Devletleri bir zamanlar örgütlediği devletleri artık örgütleme kabiliyetini kaybetmiş ve inşa etmiş olduğu devasa ağların cari maliyetine katlanamadığı için terörist grupları konsolide etmeye çalışıyor. Onu da beceremiyor.
Üretim ve büyüme gücü ile övünen Çin derin bir açmaz içinde ve en küçük ayak sürçmeleri dahi dünya piyasalarında büyük gürültülere neden oluyor. İhracata dayalı üretim yapısı, korumacı dış ticaret yönelimleri nedeniyle çok kısa zamanda derin yaralar almasına neden oluyor.
Sömürgecilik ile finanse etmiş olduğu sosyal devlet anlayışını artık sürdürmekte zorlanan Avrupa devletleri ulusalcı ve popülist siyasaya teslim olmak üzere. Bütünleşme hareketlerinin ana temasını oluşturan Avrupa idealleri büyük bir anlam kaybına uğramakta, günü kurtarma telaşı ana siyasal yönelim haline gelmektedir.
Büyük çaplı şirketlerin tamamına yakını bilançolarındaki çöpe dönmüş varlıkları nedeniyle zor günler geçirmekte, yakın zamanda küçülme operasyonları başarılı olamayacağı için büyük gürültü ile çökmeleri neredeyse mukadder. Sürekli yenilik ve ar-ge maliyetleri büyük yük oluşturuyor. Zira artık tüketmekten yorulmuş kitlelerde eskisi gibi coşku oluşturamıyorlar. Küçük ama dinamik yeni nesil firmalara karşı yapabilecekleri pek bir şey yok. Üst düzey yöneticilerinin yozlaşmaları nedeniyle adli yaptırımlarla karşı karşıya kalmaları da cabası.
Büyüklük ile tarif olunan güç olgusu artık işe yaramamaktadır. Mesela;
Bir lokmalık gibi görülen Suriye rejimi gücün işe yaramadığı kaotik durum nedeniyle ayakta ve yakın gelecekte de ayakta kalacakmış gibi görünüyor. Kaotik durumun ortaya çıkardığı radikalizm; küçük ve etkin olmayanların sırası gelince nasıl yıldırıcı bir güce dönüştüğünü gösteriyor. Yeni nesil terörizm bu duruma önemli bir örnek.
Libya’yı yakıp yıkarak ortadan kaldıran güç, orada bir birlik oluşturamıyor. Avrupa Kaddafi’den kurtuldu ama kendileri için hayati öneme sahip petrolü istikrarlı bir şekilde kendilerine akıtacak bir düzen kuramadılar. Alternatifsizliğin getirmiş olduğu çaresizlik ile Rusya ve İran’a muhtaç haldeler. İngiltere güçsüz Avrupa denkleminden çıkmak istedi ama bu isteği siyasal krizleri beraberinde getirdi. Avrupa’dan kurtulma iradesi İngiltere’ye iç siyaset krizi olarak yansıyor.
Ulusalcılık ve popülizm devasa ağların çözülmesinin ve çökmesinin patolojileridir. Fıtrata düşman yapılar inşa olurken de yürürlükte kaldıklarında da ve nihayetinde çözülüp çöktüklerinde de fıtratı ezen, yok eden sonuçlar doğurmaktadır.
Ulusalcılık ve popülizm gelecek ümidinin açık bir kaybını işaretlemektedir. Ulusalcı ve popülist politikalar gelecek için neden en büyük tehlikeyi oluşturuyor. Zira
Ulusalcılık, klasik ulus-devlet milliyetçiliğinden, popülizm ise klasik sosyal demokrasi ve refah devleti kavramından ayrı bir siyasadır. Ulusalcılık, küreselleşmenin bir tepkisi olmakla birlikte daha çok; klasik milliyetçiliğin “postmodernist tarif edilemezlik” girdabında egemenlerin ve iktidara yönelmiş bulunan muhalefet güçlerinin yapıp etmelerine meşruiyet devşirecekleri, her türden ilişki biçimlerine cevaz alabilecekleri söylemi sert, eylemi ise oldukça esnek kaotik bir siyasadır. Toplumsal beka söyleminin sertliği karşısında tutarlı toplumsallığı ayakta tutan nimet ve külfet dağıtımında asgari “kamu yararı” ilkesi gittikçe bulanıklaşmaktadır.
Klasik ulus-devlet milliyetçiliğinde hâkim sınıfın hakemliğindeki temsil mekanizmaları, asgari bir toplumsal bütünlüğü ve ulusal doyum beklentisini hedefliyordu ve “ötekisinin” kurumsal bir tarifi vardı. Ulusalcılık ise siyasetin çeteleşmiş halini resmediyor. Vatan ve halk düşmanlarının kimler olduğuna dair sürekli değişen yargılar ve hedef kaymaları “alıklaştırılmış” yığınları kurgusal bir kümese davet ediyor.
Popülist politikalar kurgusal bu kümeste yemlenmenin garanti olduğunu ifade etmektedir. Esasında ifade edilmek istenen; tilki ve sansar tehlikesine karşı kümesin varlığının yeter bir “yığın doyumu” olması gerektiğinin ifadesidir. Zira yemlenme garantisi “düşmanlar” tarafından engellenebilir ve yığınların temel görevi kümesin bekası için çile çekmeleridir.
Ulusalcılık kaotik bir ortamın ürünü olduğu için bizatihi kendisi kaotiktir. Aidiyet ve mensubiyet duygusunun harekete geçirdiği her türden tarihsel bağlantı, sosyal genetik ile aktarılan değerler bütünü normalleşme arayışlarının mayalandığı ve muhafaza edildiği kozalardır. Ulusalcı siyasa, kendisini var eden kaotik durumu ortadan kaldırabilecek bu türden normalleşme arayış ve yönelimlerini kendisine yönelmiş bir tehdit olarak algılamaktadır.
Bu bağlamda tarih popüler kültür eliyle yeniden kurgulanır. Tarih salt var olma ve var kalma mücadelesi olarak yorumlanır. Bu tarih yorumunda kitleler edilgendirler; biyolojik varlıklarını idame ettirme haricinde başkaca bir reflekse sahip olmayan yığınlar, sürekli olarak kendilerini koruyup kollayacak bir lidere muhtaçtırlar. Siyasal meşruiyeti dost-düşman algısı merkezinde arayan ulusalcı siyasa, kimin dost ya da düşman oluğunu en iyi bilen liderin ve bu liderin etrafında kümelenen kadroların varlığını sürekli ön planda tutmak zorundadır.
Ulusalcı siyasada kimin dost ya da düşman olduğu konjonktüre göre değişiklik gösterir. Dün düşman olan bugün dost, dost olan ise düşman olabilir. Ulusalcı siyasa bu dost ve düşman değişimlerini yığın olarak gördüğü topluma izah etme noktasında kendisini görevli saymaz.
Farkı aidiyet ve mensubiyetlerin oluşturmuş olduğu kadim varoluş dengesi bu dost-düşman algısı merkezinde yok sayılarak geçmişten bugüne aktarılan her türden toplumsal çıktı “müzeleştirilerek” karantinaya alınır. Ulusalcı zihniyette aidiyetlerin, mensubiyetlerin, tarihsel yürüyüşlerin oluşturduğu birbirleri ile iç içe geçmiş toplumsallık fikri yoktur, ulusalcı zihniyet inşa etmiş olduğu kahramanları ve düşmanları ile yaşar.
Gelecek tasavvuru ancak dünden bugüne ve bugünden geleceğe yönelmiş toplumsal varoluş yetisinin genel siyasaya hâkim olması ile mümkündür.
Bu bağlamda ulusalcı ve popülist siyasanın kendisini geleceği inşa edebilecek alternatifsiz bir siyasa olarak takdim etmesi mevcut kaotik ortamın bir ürünüdür ve yakın bir gelecekte bu siyasanın karşılığı olmayacaktır. Fakat toplumsal planda yaptığı tahribatın ve yaşattığı travmaların etkileri sürecektir. İzan sahiplerinin toplumu savunmaları ve geleceğe uzanabilme yetisine sahip kadim varoluş gerçeğini sahiplenmeleri gerekiyor.
İlgili Yazılar
İslam Dinin’de Tevhid-Adalet İlişkisi
İslam dinine göre adalet, Allah’ın sıfatlarından biridir. Adalet, doğru olmak, doğru davranmak, adaletle hükmetmek, eşitlemek gibi mânâlara gelen bir mastardır. Bu kavram doğruluk, hakkaniyet, denge ve düzen anlamlarıyla isim olarak kullanıldığı gibi çok adil anlamında sıfat olarak da kullanılır. Adalet sıfatı, mübalağa ifade eden bir sıfat olup çok adil, asla zulmetmeyen, hakkaniyetle hükmeden, haktan başkasını söylemeyen ve yapmayan, her zaman her şeye karşı adaletli davranan anlamında kullanılmıştır. Zira Yüce Allah, adaletli bir hâkim olup her şeyi hakkıyla gören, işiten, her şeyin içini-dışını, önünü-sonunu bilen ve her şeye hakkıyla gücü yetendir.
Kalpsiz Bir Dünyadan Kalpsiz Bir Algoritmaya
Bilim insanları, etik konularını çalışanlar, politika yapıcılar vs. biyo-teknoloji ile siber-teknoloji (yapay zekâ) kesişmesinin ne gibi sonuçlar doğuracağı üzerinde düşünmesi gerekir. Zira sentetik biyoloji ile yapay zekâ teknolojilerinin sağlıklı ve güvenli biçimde ilerlemesi için böylesi bir sorumluluğa ihtiyaç var. Yapay zekânın tasarımı ve uygulanması süreçleri gittikçe karmaşıklaşması kontrolü, denetimi ve düzenlenmesini zorlaştıracak görünüyor.
Sömürgecinin Değişen Yüzü Olarak Hukuk
Çevirilerin adalet sistemi üzerindeki etkisi bir sonraki yüzyılın başlarına kadar tam olarak fark edilmeyecekti. Ancak tercümeler, İslam’ın sömürgeci eklemlenmesinde dolaysız bir epistemolojik işlev gördüler; zira Michael Anderson’ın zekice tespit ettiği üzere, tercümeler yalnızca “özcü, statik ve içeriden değişime kapalı bir İslam” fikrini doğurmakla kalmadı, aynı zamanda tüm klasik Oryantalizmin temel söylemsel pratiğini, yani “klasik hukuk metinleri üzerinde ayrıntılı bir çalışma yapılmadan Hindistan ve Doğu’nun doğru bir şekilde anlaşılamayacağı” fikrini yarattı ve destekledi.
İslam’ı Sömürgeci Zihnin Sermayesi Kılmak
Muhafazakâr düşünceler ise toplumları edilgenleştirir, sıradanlaştırır, kimliksizleştirir ve donuklaştırır. Siyasal yönetimler bu zaaflardan yararlanarak halkları rahatlıkla sömürebilir, yolsuzluklarını ve keyfi yönetimlerini sürdürebilirler. Bazen sırtları sıvazlanarak…
Silinmemiş Bir Hayâl’in Adı: Bektaş
Kendi nefsimize karşı pek koruyucu olan duyarlılığımızla, hayata dair bütün evrensel değerleri yalnızca kendimize yakıştırıp topladığımız ve bizim dışımızda elle tutulur hiçbir gerçeğin olmadığı kanaatini taşıyan tasavvurlarımızla acaba bizler, gerçekte Kur’an rûhunun beslediği islâmî bir hayatın ne kadar içindeyiz? Zira bugün Müslümanların yaşama biçimlerini besleyen algılama tarzlarına dikkat ettiğinizde, onların gerçek bir hayatı değil, kırık …