Aranızdaki mesafeyi kapatmak için belini aşan duvarı tek çırpıda aşıyorsun. Başucuyla ayakucuna denk gelen bölgeyi tutturmaya çalışıyorsun. Dizlerin kendiliğinden çöküyor. Arkadaşların arabadan inmişler, kendi aralarında konuşuyorlar. Kısa boylu olan eliyle tüm mezarlığı içine alacak bir kavis çizerek ötekine bir şeyler anlatıyor. Ama sen bunları görmüyorsun. Arkadaşlarınla seni ayıran asfaltın üzerinden belli aralıklarla taşıtlar geçiyor. Yıllar içerisinde yarım belediye otobüslerinin yerini, özel firmaların daha büyük ve konforlu otobüsleri alsa da arkandaki asfalt yol pek değişmedi. Kasabanın tüm yolcuları hep aynı yolu takip ederek, aynı manzaraları seyrederek şehre gidip döndüler. Henüz otobüslerin ve senin boyunun uzamadığı zamanlarda, varlığının yolcu parasına dönüşmemesi için, annen veya baban kucağına alırdı seni. Müstakil evlerin ve kayısı bahçelerinin yanından geçerek şehrin meydanında inerdiniz. Çarşıdaki işleriniz bitince de aynı yolu takip ederek dönerdiniz herkes gibi. Şimdi buraya gelirken, acı ve hüzün tarafından tutuklanan gözlerin, vaktiyle avucunun içi gibi bildiğin yol manzaralarına kaydı. Yaşanan son büyük depremin ardından, onlarca yıl içerisinde kayısı bahçelerine beşer onar dikilen binaların yerinde yeller esiyordu. Tarlalara dönüşen alanlar, tüm aşinalıkları yerinden etmişti. Geçen yaz babanla beraber, tam buradan geçerken: “Aynı yere TOKİ de apartmanlar yapmış ama gördün mü bak, hiçbirinde çizik bile yok. Vallaha bu binaları diken, milletin ölümüne sebep olan kim varsa falakaya yatıracaksın, ver Allah ver, sabaha kadar inleteceksin.” demişti. O gün, içinde kabaran öfken gördüğün yıkıntı manzaralarıyla birleşerek dile gelmişti. “Az bile baba” demiştin. Şimdiyse bu konuşulanların tek tanığı olarak kalmanın yalnızlığı içindesin. Buraya gelirken, arka koltukta oturan annen ve kız kardeşinle göz göze gelmemek için elinden geleni yapıyordun. Camla buluşan gözyaşların, yerden göğe doğru yağan yağmur gibi şaşırtıcı geliyor sana. Sanki ömründe ilk defa ağlıyorsun.
Arkanı döndüğünde annen ve kız kardeşinin yanında belirdiğini görüyorsun. Duvardan atlayamadıkları için, yolu biraz uzatıp mezarlık kapısından girmişler içeri. Annen, komşu mezarlardan birinin kenar taşlarına oturmuş. Kardeşinse ikinizin arasında bir yer bulmuş kendisine. Çam ağaçları olanca heybetiyle sizi ve mezarları kucaklıyor. Her bayram namazı çıkışında burayı ziyaret ettiğiniz günler hatırına geliyor. İşte biraz arkanda deden, onun sağında babaannen. Taşlar ve isimler sıralanıp gidiyor. Kahvede aynı masaya oturmayıp küs gidenlerden kimileri burada yan yana gelmişler. Her biriniz toprağın altıyla üstünü ayıran eşiğin bizzat kendisisiniz o anda. Birazdan buradan kalkıp gidince de kalbinizde taşıyacaksınız bir ömür onu. Bazen karartılmış bir yüz gibi gelse de en küçük ay ışığında tekrar belirecek gözlerinize. Çam ağacını hatırlayacaksınız. Önce kokusunu. Sonra da her dem yeşil kalışıyla, onunla sonsuzluk arasındaki grift bağı…
Tilkilere kazaklarını, zürafalara ise montlarını giydirecek kadar soğuk bir kış gününde doğduğu rivayet edilir. Yıllar sonra sınıf öğretmeni olması ve her sabaha onlarca çocukla başlaması, bu soğuğu giderme çabası olarak yorumlanabilir.
Hâlen, memleketin en geniş katılımlı okuma hareketlerinden biri olan Endülüs Okuma Hareketi’nin koordinatörlüğünü yürütmektedir. Çocuk edebiyatı alanında yayımlanmış üç kitabı bulunmaktadır.
Yazı ve çalışmaları; Nida Dergisi, Karatahta, Hece Öykü, Yitiksöz, Hayal Bilgisi, Temmuz, Kuşluk ve Kardelendergilerinde yayımlandı. Hâlen Ankara’da yaşamakta ve yazı çalışmalarını sürdürmektedir.
Sırada ne var? Sükûnun ebedi olmadığı aşikâr. O halde bir ses çık-ar-malı. Bir ses ki çarkı yeniden döndürsün. İlk kıvılcımı atsın da hareket başlasın. Peki, nasıl olmalı bu ses? Hafifçe mi, aniden mi, sert bir şekilde mi? Tercih ikinciden yana. ÇAT! Eline yeniden aldığı kalemin ikiye ayrılması sesiydi bu. Ayrılmalar her zaman bu kadar ses çıkarmıyordu ama. Öyle ayrılmalar vardı ki ayrılan (yahut ayrıldığını zanneden) dahi farkına varamıyordu ayrılığın.
Ümit ederim iyisindir, zira ümit soluk alıp-vermenin niteliğini etkiler… Nicedir yazıyorum, içimden geldiği, dilimin döndüğü, aklımın erdiği kadarıyla… Geçen mektupta “istersen yaz e-mail adresime” dedim. Yazmadın, demek ki istemedin, yoksa yazacaklarını bitirmiş, sebeplerini yitirmiş olamazsın. Yok yok, sitem değil bu, niye sitem edeyim ki yazmak benim kararım ve tercihim, senin için de durum aynı diğer bir ifadeyle. Ama yazsaydın, yazmak kadar okumak da iyi gelirdi bana. Hâlinden haber almak, kafanı yoranları, gönlünü besleyenleri, ümidini destekleyenleri görmek isterdim/isterim. Kapsama alanımda olanlar ilgilendirir beni, yazarken dinliyor ve dinleniyorum ben, öyle düşünüyorum işte, yazmak bana iyi geldiği gibi sana da iyi gelir düşüncesindeyim.
Evet, tek bir çiçekle baharın bütünü hemen gelmeyecektir elbet…
Ve belki o erken açan çiçek gelecek bahar mevsimini de göremeyecektir. Ama baharın mutlak gelecek ve yaşanılacak bir gerçek olacağının umudunu aşılayacaktır; baharı bekleyenlere…
Bir kelebeğin kanat çırpışının yarattığı etkiyi bilirim… İyimserliğin, umudun boşa kürek çekişin diğer adı olmadığını da… Bir tebessümün nasıl bulaşıcı olduğunu, bir iyiliğin hiçbir zaman unutulup gitmeyeceğini ve yarattığı kalıcı eserleri bilirim…
Sen nelere kadirsin ey Umut!
Kalabalık, gün be gün kaş üstünde göz arar oldu. Ben gün be gün kabuğuma çekilmekten kabuğum kavladı, çıplak kaldım. Yaşlı anam ve ben, bu uçsuz bucaksız düzlüğün ortasında, üstünde biriken karlardan beli bükülmüş bu ihtiyar damda, yalnızlığın kandiline katran olduk. Pili zayıflayan radyonun fersiz sesi, sönmeye yüz tutmuş sobanın cılız çıtırtısı, anamın yorgan altında ovduğu dizlerindeki müzmin sızı; yalnızlığı ve çaresizliği yüzümüze soğuk bir şamar gibi çarpıyordu.
İyisin umarım diyerek başlayayım söze… Aslında “söze başlamak” alışkanlıkla söylenen bir ifade, bildiğin gibi söz varlığımızın sürekliliğinin bir parçasıdır. Ya sesimizde ya beynimizde ya kalemimizde ya da klavyemizde varlık gösterir. Hele kulağımızda, daha önce söylenen ve yüreğimizi inciten bir cümle nasıl da döner durur; hani bizi sevindiren, kendimize güvenmemize zemin hazırlayan o sözler, nasıl da yüreğimizi serinletir ve harekete geçmemize yardım eder. Ah bir de önden gidenlerin, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya göçenlerin sözleri, tekrar tekrar gelir beynimize ve döner dolaşır dilimizde…
İşte Biz O Gün
Aranızdaki mesafeyi kapatmak için belini aşan duvarı tek çırpıda aşıyorsun. Başucuyla ayakucuna denk gelen bölgeyi tutturmaya çalışıyorsun. Dizlerin kendiliğinden çöküyor. Arkadaşların arabadan inmişler, kendi aralarında konuşuyorlar. Kısa boylu olan eliyle tüm mezarlığı içine alacak bir kavis çizerek ötekine bir şeyler anlatıyor. Ama sen bunları görmüyorsun. Arkadaşlarınla seni ayıran asfaltın üzerinden belli aralıklarla taşıtlar geçiyor. Yıllar içerisinde yarım belediye otobüslerinin yerini, özel firmaların daha büyük ve konforlu otobüsleri alsa da arkandaki asfalt yol pek değişmedi. Kasabanın tüm yolcuları hep aynı yolu takip ederek, aynı manzaraları seyrederek şehre gidip döndüler. Henüz otobüslerin ve senin boyunun uzamadığı zamanlarda, varlığının yolcu parasına dönüşmemesi için, annen veya baban kucağına alırdı seni. Müstakil evlerin ve kayısı bahçelerinin yanından geçerek şehrin meydanında inerdiniz. Çarşıdaki işleriniz bitince de aynı yolu takip ederek dönerdiniz herkes gibi. Şimdi buraya gelirken, acı ve hüzün tarafından tutuklanan gözlerin, vaktiyle avucunun içi gibi bildiğin yol manzaralarına kaydı. Yaşanan son büyük depremin ardından, onlarca yıl içerisinde kayısı bahçelerine beşer onar dikilen binaların yerinde yeller esiyordu. Tarlalara dönüşen alanlar, tüm aşinalıkları yerinden etmişti. Geçen yaz babanla beraber, tam buradan geçerken: “Aynı yere TOKİ de apartmanlar yapmış ama gördün mü bak, hiçbirinde çizik bile yok. Vallaha bu binaları diken, milletin ölümüne sebep olan kim varsa falakaya yatıracaksın, ver Allah ver, sabaha kadar inleteceksin.” demişti. O gün, içinde kabaran öfken gördüğün yıkıntı manzaralarıyla birleşerek dile gelmişti. “Az bile baba” demiştin. Şimdiyse bu konuşulanların tek tanığı olarak kalmanın yalnızlığı içindesin. Buraya gelirken, arka koltukta oturan annen ve kız kardeşinle göz göze gelmemek için elinden geleni yapıyordun. Camla buluşan gözyaşların, yerden göğe doğru yağan yağmur gibi şaşırtıcı geliyor sana. Sanki ömründe ilk defa ağlıyorsun.
Arkanı döndüğünde annen ve kız kardeşinin yanında belirdiğini görüyorsun. Duvardan atlayamadıkları için, yolu biraz uzatıp mezarlık kapısından girmişler içeri. Annen, komşu mezarlardan birinin kenar taşlarına oturmuş. Kardeşinse ikinizin arasında bir yer bulmuş kendisine. Çam ağaçları olanca heybetiyle sizi ve mezarları kucaklıyor. Her bayram namazı çıkışında burayı ziyaret ettiğiniz günler hatırına geliyor. İşte biraz arkanda deden, onun sağında babaannen. Taşlar ve isimler sıralanıp gidiyor. Kahvede aynı masaya oturmayıp küs gidenlerden kimileri burada yan yana gelmişler. Her biriniz toprağın altıyla üstünü ayıran eşiğin bizzat kendisisiniz o anda. Birazdan buradan kalkıp gidince de kalbinizde taşıyacaksınız bir ömür onu. Bazen karartılmış bir yüz gibi gelse de en küçük ay ışığında tekrar belirecek gözlerinize. Çam ağacını hatırlayacaksınız. Önce kokusunu. Sonra da her dem yeşil kalışıyla, onunla sonsuzluk arasındaki grift bağı…
Yazar
Tilkilere kazaklarını, zürafalara ise montlarını giydirecek kadar soğuk bir kış gününde doğduğu rivayet edilir. Yıllar sonra sınıf öğretmeni olması ve her sabaha onlarca çocukla başlaması, bu soğuğu giderme çabası olarak yorumlanabilir.
Hâlen, memleketin en geniş katılımlı okuma hareketlerinden biri olan Endülüs Okuma Hareketi’nin koordinatörlüğünü yürütmektedir. Çocuk edebiyatı alanında yayımlanmış üç kitabı bulunmaktadır.
Yazı ve çalışmaları; Nida Dergisi, Karatahta, Hece Öykü, Yitiksöz, Hayal Bilgisi, Temmuz, Kuşluk ve Kardelendergilerinde yayımlandı. Hâlen Ankara’da yaşamakta ve yazı çalışmalarını sürdürmektedir.
İlgili Yazılar
Sessizlik Öyküleri I
Sırada ne var? Sükûnun ebedi olmadığı aşikâr. O halde bir ses çık-ar-malı. Bir ses ki çarkı yeniden döndürsün. İlk kıvılcımı atsın da hareket başlasın. Peki, nasıl olmalı bu ses? Hafifçe mi, aniden mi, sert bir şekilde mi? Tercih ikinciden yana. ÇAT! Eline yeniden aldığı kalemin ikiye ayrılması sesiydi bu. Ayrılmalar her zaman bu kadar ses çıkarmıyordu ama. Öyle ayrılmalar vardı ki ayrılan (yahut ayrıldığını zanneden) dahi farkına varamıyordu ayrılığın.
Mektup V
Ümit ederim iyisindir, zira ümit soluk alıp-vermenin niteliğini etkiler… Nicedir yazıyorum, içimden geldiği, dilimin döndüğü, aklımın erdiği kadarıyla… Geçen mektupta “istersen yaz e-mail adresime” dedim. Yazmadın, demek ki istemedin, yoksa yazacaklarını bitirmiş, sebeplerini yitirmiş olamazsın. Yok yok, sitem değil bu, niye sitem edeyim ki yazmak benim kararım ve tercihim, senin için de durum aynı diğer bir ifadeyle. Ama yazsaydın, yazmak kadar okumak da iyi gelirdi bana. Hâlinden haber almak, kafanı yoranları, gönlünü besleyenleri, ümidini destekleyenleri görmek isterdim/isterim. Kapsama alanımda olanlar ilgilendirir beni, yazarken dinliyor ve dinleniyorum ben, öyle düşünüyorum işte, yazmak bana iyi geldiği gibi sana da iyi gelir düşüncesindeyim.
Bir Çiçekle Bahar Gelmez Bilirim…
Evet, tek bir çiçekle baharın bütünü hemen gelmeyecektir elbet…
Ve belki o erken açan çiçek gelecek bahar mevsimini de göremeyecektir. Ama baharın mutlak gelecek ve yaşanılacak bir gerçek olacağının umudunu aşılayacaktır; baharı bekleyenlere…
Bir kelebeğin kanat çırpışının yarattığı etkiyi bilirim… İyimserliğin, umudun boşa kürek çekişin diğer adı olmadığını da… Bir tebessümün nasıl bulaşıcı olduğunu, bir iyiliğin hiçbir zaman unutulup gitmeyeceğini ve yarattığı kalıcı eserleri bilirim…
Sen nelere kadirsin ey Umut!
Kar/Anlık Ağlıyor
Kalabalık, gün be gün kaş üstünde göz arar oldu. Ben gün be gün kabuğuma çekilmekten kabuğum kavladı, çıplak kaldım. Yaşlı anam ve ben, bu uçsuz bucaksız düzlüğün ortasında, üstünde biriken karlardan beli bükülmüş bu ihtiyar damda, yalnızlığın kandiline katran olduk. Pili zayıflayan radyonun fersiz sesi, sönmeye yüz tutmuş sobanın cılız çıtırtısı, anamın yorgan altında ovduğu dizlerindeki müzmin sızı; yalnızlığı ve çaresizliği yüzümüze soğuk bir şamar gibi çarpıyordu.
Mektup IX
İyisin umarım diyerek başlayayım söze… Aslında “söze başlamak” alışkanlıkla söylenen bir ifade, bildiğin gibi söz varlığımızın sürekliliğinin bir parçasıdır. Ya sesimizde ya beynimizde ya kalemimizde ya da klavyemizde varlık gösterir. Hele kulağımızda, daha önce söylenen ve yüreğimizi inciten bir cümle nasıl da döner durur; hani bizi sevindiren, kendimize güvenmemize zemin hazırlayan o sözler, nasıl da yüreğimizi serinletir ve harekete geçmemize yardım eder. Ah bir de önden gidenlerin, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya göçenlerin sözleri, tekrar tekrar gelir beynimize ve döner dolaşır dilimizde…