Çağdaş dönemde Müslümanların moderniteye yönelik eleştirilerini değerlendirirken, Müslüman Düşüncesi içerisindeki 3 temel yaklaşımdan yardım alabiliriz. Malum olduğu üzere, Çağdaş Dönem Müslüman Düşüncesi’nin ana yaklaşımlarını, ‘Gelenekçiler’, ‘Müslüman Modernistler’ ve ‘İslamcılar’ temsil etmektedir. Kabaca bir değerlendirmeyle, ‘Gelenekçiler’in modernizm eleştirisi, ‘modern’ olan her şeyi ‘reddetmek’ üzerine kuruludur. Gelenekçi için, ‘modernite’ türedidir ve ‘asl’dan uzaklaşmaya karşılık gelir; o nedenle, çağdaş dönemde Müslümanın yapması gereken şey, doğruluğunu/kalitesini kalıcılığı ile kanıtlamış olan ‘geleneğe’ geri dönmektir. Yani, gelenekçi için ‘öze dönüş’, ‘geleneğe dönüş’tür. ‘Müslüman Modernistler’ ise, tümüyle farklı bir yaklaşım sergiler ve ‘modern’ olanı, özde, olumlar. Müslüman Modernist için modernite, ‘yeni’ ve ‘ileri’ olanı temsil eder; gelenek ise tecrübe edilmiştir ve ‘bugün’ için söyleyeceği çok fazla bir sözü de kalmamıştır. Yani ‘Müslüman Modernist’ için, ‘geçmiş’ mazide kalmıştır; ‘bugün’ ‘yaşanması gereken’dir. ‘İslamcılar’ ise, bu iki zıt yaklaşımın tersine, gelenek veya moderniteyi doğrudan red ve kabul etme yaklaşımını benimsemezler. İslamcı için, gelenek veya modernitenin eleştirilmesi gerekir; fakat her ikisinde de doğru olabilir. Önemli olan ‘hak’ kriterini kullanarak her ikisindeki ‘maruf’ olanı bulmak, ‘münker’ olanı da reddetmektir. Dolayısıyla, İslamcı için, ‘öze dönüş’ geleneğe değil, Kur’ân’a (veya Kur’ân ve Sünnet’e) dönüştür; modernite ise esasta eleştirilmesi gereken ve fakat her boyutuyla da reddedilmesi gerekmeyen bir yaklaşımdır. İşte çağdaş dönemde Müslümanların moderniteye karşı tutumlarını bu şekilde özetlememiz mümkündür.
Bu yaklaşımların içerisinde en hakkaniyetli olanı, zannımca, İslamcılarınkidir. Çünkü (en azından iddia öyledir), ‘hak’ kriteri temelinde gelenek ve moderniteyi eleştirmeyi ve (varsa) her ikisinin de olumlu yönlerini benimsemeyi önermektedir. Fakat bu, ne ölçüde yapılabilmiştir? İşte asıl tartışılması gereken husus budur.
Çağdaş dönemde İslamcılar’ın moderniteye yöneltmiş oldukları eleştirilerin, ‘yönelim’ ve ‘amaç’ açısından doğru olmakla birlikte, ciddi zaaflarla malûl olduğu kanaatindeyim. Bunun temel nedeni de bence ‘bilgisizlik’tir. Belki daha doğru bir ifade ile ‘ilimde derinleşememek’tir. Bununla kastım ise şudur:
Çağdaş dönemde, Müslüman Dünyası sömürgeci Batı ile karşılaşmış ve ona karşı bir takım tepkiler vermiştir. Kimileri Batı’nın tümden benimsenmesi, kimileri de tümden reddedilmesi gerektiğini söylemiştir.
Bir başka grup ise, önce ‘anlama’yı, ardından red veya kabulü önermiştir. İslamcıları bu üçüncü grup içerisinde sayabiliriz. İslamcıya göre, Batı (yahut modernite) özü itibarıyla İslam’la bağdaşmaz. Çünkü hakikat ve bilgi anlayışı temelde İslam’a terstir. Modernist için gerçeğe ancak ‘bilim’ ile ulaşılabilir. Bilimin yöntemi de ‘din dışı’ olmak durumundadır. Bilim adamı ‘taraflı’ davranamaz. O yüzden din, modernite içerisinde kendisine ‘meşru’ bir yer bulamaz. Kısacası, modernist için hakikati din değil, bilim söyler. Bir İslamcı’nın ise bu görüşü kabul etmesi mümkün değildir. İslamcı için hakikat Allah’tan gelir ve vahy ile temsil olunur. ‘Bilim’ vahiy ile çelişiyorsa hatalı olan bilimdir. Çünkü kural olarak, Mutlak İlm’e sahip olanın sözünde hata olmaz. Fakat bilim, hata yapma ihtimali olan insanın ürettiği bir şey olduğu için, bilim adamının ‘yasa’ olduğunu iddia ettiği şey ‘kesin gerçek’ olarak nitelendirilemez. Bilim adamının kendi bulgularına dayalı olarak ilan ettiği bilimsel ‘yasa’nın sadece gerçek olma ihtimali olabilir. Bunun ötesi onun haddini aşmasıdır. Kısacası, İslamcı için hayatta en hakiki mürşit bilim değil, dindir!
İslamcı’nın moderniteyi ‘anlama’ çabası, onun, ‘modern’ olanı özde reddetmesini beraberinde getirmekle birlikte, o, her ‘modern’ olanın (yahut ‘modernite’ ile ilişkilendirilen her şeyin) mutlak ve kesin bir şekilde reddedilmesi gerektiğini de düşünmez.
Modern dönem tecrübesi de, bir ‘insanlık tecrübesi’dir ve onun içinde de doğrular bulunabilir. ‘İslamcı’nın buradaki tarihsel referansı, Hz. Peygamber’in siyeridir. Mâlûm olduğu üzere, vahyin inzalinden önceki toplumsal düzen ‘cahiliye’ olarak tanımlanmasına rağmen, o dönemin bazı uygulamaları (‘maruf’ kavramı çerçevesinde) İslami dönemde de geçerli kabul edilmiştir. Buradaki mantık şudur: bazı ‘iyiler’ her dönemde ‘iyi’dir! Yani, cahiliye döneminde de ‘selim akl’ın ‘iyi’ olarak bildiği ve müşrik toplum tarafından da uygulanan şeyler vardır. Bunların ‘cahiliye’ döneminde var olmaları, onların ‘cahiliye’ye özgü birer uygulama olduğu anlamına gelmez, bilakis onların ‘özünde iyi’ oldukları anlamına gelir. Bu da özünde iyi olanın her daim geçerli olması demektir. İşte bu gerekçeden hareketle çağdaş dönemde de İslamcı, ‘modern olan’ın içinde de maruf olabileceğini düşünür ve ‘modern’ olan her şeye karşı doğrudan ‘tepkisel’ bir yaklaşım sergilemez (Örneğin, modern dönemde kaydedilen teknolojik gelişmenin bazı boyutlarını olumlar). Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır; ‘İslamcı’nın moderniteye karşı tavrı ile ‘Müslüman Modernist’in moderniteye karşı tavrı arasında belirgin bir farklılık bulunmaktadır. İslamcı, ‘hak’ ve ‘maruf’ kriterini kullanarak moderniteyi eleştirir; ‘Müslüman Modernist’ ise moderniteye karşı temelde ‘benimseyici’ bir tutum sergiler. Yani eleştirellik dozu İslamcı’da daha fazla iken, modernistte olabildiğince azdır. O nedenledir ki İslamcı, modernitenin en temel kavramları olan hümanizm, rasyonalizm ve sekülarizme ciddi eleştiriler yöneltirken, ‘Müslüman Modernist’ bu kavramlara (ve daha başkalarına) karşı zayıf bir eleştirel tutum takınır, hatta çoğu yerde, bu kavramları benimseyici bir tavır sergiler. (İlginçtir, ünlü müsteşriklerden H. A. R. Gibb, bu nedenle olsa gerek, Müslüman Dünyası’nda Batı’nın çıkarlarının akıbetini Müslüman Modernistler’in akıbetine bağlar!)
Buraya kadar bir sorun yok görünüyor! Yani İslamcılar’ın moderniteye karşı tavrı özünde doğrudur. Fakat şunu da ifade etmeliyiz ki bu tavır ciddi bir zaafla da malûldür. Özünde doğru olsa da, bu tavır ‘etkinlik’ açısından kendisinden bekleneni verememektedir. Yani İslamcılar’ın modernite eleştirisi, çağdaş dönemde bir türlü ‘etkili’ olamamaktadır. Belki Müslüman Dünyası’nda dînî duyarlılığı yüksek bazı kesimlerde kısmî etkiye sahip olabilmektedir ama modernitenin bağrında, yani Batı Dünyası’nda aynı etkiyi gösterememektedir. Peki, bu bir sorun mudur? Bana göre evet, bir ‘sorun’dur, hem de ciddi bir sorundur! Çünkü modernite eleştirisinin kıymetli olduğu, ancak eğer bu eleştiri doğduğu yerde itibar görüyorsa söylenebilir. Başka bir ifade ile Müslümanların modernite eleştirisi, eğer modern çevrelerde ‘itibar’ görüyorsa ‘anlamlı’dır; aksi takdirde bu, “kendimizin çalıp kendimizin oynadığı bir oyun”a dönüşür. Bu itibarı sağlamanın yolu da, modernitenin en iddialı ideolojilerinin (yahut bilimin) fikren mağlup edilmesidir. Modernite fikir planında mağlup edilmedikçe ve bu iş ‘ispatlı’ bir şekilde yapılmadıkça, Müslümanların modernite eleştirisi ‘etkili’ olamaz. İşte çağdaş dönemde Müslümanların (henüz) yapamadıkları şey budur. Evet, Müslüman Dünyası’nda dikkate değer bir modernite eleştirisi vardır; fakat bu, henüz ‘yetkin’ değildir.
Tam da bu noktada, ‘zaaflarımız’ hususuna odaklanmamız gerekiyor. Müslüman Dünyası’ndaki modernite eleştirisinin ‘yetkin’ olamaması, esasen, bilgi (ve anlama) eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Müslümanlar, moderniteyi (veya postmoderniteyi) ‘iyi’ tanımıyorlar. İyi tanıdıklarını iddia edenler olsa da, bence gerçek budur. Kaliteli eleştiri için, (yeterli olmasa da) ‘iyi tanıma’ şarttır. Ancak bizler henüz ‘iyi tanıma’ aşamasını geçemedik. O nedenle de eleştirilerimiz fazla dikkate alınmıyor. Batı’da dikkate alınan eleştiriyi post-modernistler yapmıştır. Ama biz Müslümanız. Post-modernist bir eleştiriyi benimseyemeyiz. Çünkü post-modernizm de, İslami açıdan ciddi eleştirileri hak eden bir anlayıştır. Her şeyden önce ‘görece’cidir ve ‘eyyamcılığı’ telkin eder. Her iki yönüyle de İslam’la çelişir. Bu nedenle, Müslümanların modernite eleştirisi post-modern değil, İslami olmalıdır. Ama maalesef bugün ‘İslami modernite eleştirisi’ olarak bilinen tezlerin çoğu da esasında ‘post-modern’ yazarlara aittir. Birileri bu tezlerin üzerine ‘İslami’ bir boya sürmekte ve sonra da bunları kamuoyuna “modernitenin İslamca eleştirisi” olarak lanse etmektedir. Mesela “yönteme hayır” veya “küçük güzeldir” sloganlarını içselleştiren kimi muhafazakâr çevreler, bu anlayışlarıyla “ideolojik tavrı” mahkûm etmekte ve bu bağlamda ‘İslamcı’ tezleri de olumsuzlamaktadırlar. Bu çevrelerin ideolojik yaklaşıma yönelttikleri bu eleştiriler, bütünüyle ‘post-modernizm’den mülhemdir, yani ithal ürünüdür! Bu yaklaşımın İslam ile uzaktan yakından bir alakası yoktur. Evet, modernitenin ideolojilerine karşı çıkılmalıdır; ancak bu, ‘hakikat’in göreceli olduğu tezini savunan post-modernist tezi benimsememizi gerektirmez. Post-modernistler, modernitenin iflas ettiğini söylerken haklıdırlar; ama bu tespitin doğru oluşu, bütün ‘hakikat iddiaları’nın çöktüğü tezinin de doğru olduğu anlamına gelmez. Örneğin, İslâm’ın da bir hakikat iddiası vardır ve bu tez Kur’ân’ın inzal oluşundan beri geçerlidir. Birilerinin onu benimsemesi veya reddetmesi de bu gerçeği değiştirmez. Müslüman buna böyle inanır. Eğer post-modern iddiayı doğru kabul edecek olursak, bütün ‘ideolojiler’ gibi, İslam’ın da hakikat iddiasının da olumsuzlanması gerekir. Bir Müslüman bunu nasıl kabul eder? Dolayısıyla post-modernistlerin, modernitenin zaaflarına dikkat çeken yazılarını okurken dikkatli olunmalıdır. Çünkü post-modernitenin şirki, kimi zaman modernitenin şirkini de geçer!
Müslümanın modernite eleştirisi, öncelikle ‘iyi tanıma’ temeline dayalı olmalıdır. İyi tanıma olmadan iyi eleştiri yapılamaz. Tarihimizde bunun kanıtını Gazzâli göstermiştir. O, Yunan felsefesini eleştirirken şunları söylemektedir: “Ben, Yunan filozoflarının kitaplarını, onların yazarlarından daha iyi anladıktan sonra eleştirilerimi yapmaya başladım.” Bu cümleler, benzer bir durumla karşı karşıya olduğumuz çağdaş dönemde modernite eleştirisi yapacak olan Müslümanlar için de örnek olmalıdır. Buna talip olan Müslüman, iyi bilmelidir ki modernite eleştirisi yapmadan önce Marks’ın, J. S. Mill’in, Derrida’nın, Foucault’un, Feyerabend’in vs. eserlerini, onların yazarlarından daha iyi anlamalıdır. Yani İslâmî açıdan, bu eserlerin kritiğini ciddi biçimde yapabilecek bir bilgi donanımına sahip olmalıdır. Bunun için elbette öncelikle bu eserlerin okunması ve doğru anlaşılması gerekir. Bu da yetmez, ardından İslami açıdan kritik edilmesi gerekir. Bunu yapabilmek de İslam’ı iyi bilmeyi gerektirir. Modernite eleştirisi yapacak olan Müslüman, önce İslam’ı, ardından da Batı Düşüncesi’ni iyi bilmelidir. Bu sıralama tersine dönerse, ortaya ‘Müslüman Modernist’ tipolojisi çıkar! Zannımca Müslüman Dünyası’nda her iki alanda da ciddi bilgi eksikliği vardır. İslâm’ın bilinmesi konusunda çok iddialı kişiler veya yapılar olmasına rağmen, bence sonuç değişmemektedir. Batı’nın bilinmesi konusundaki eksiklik ise aşikârdır. Müslüman Dünyası’nın ‘aydınlar’ı gerçekten Batı cahilidir, dense yeridir. Kimilerinin bakışı çarpık olduğundan, kimilerinin de malumatı eksik olduğundan, Müslüman Dünyası’nda Batı’yı bilme hususunda ciddi zaaflar bulunmaktadır. Bu da, tabiatıyla, modernite eleştirisinin kalitesini düşürmektedir.
Peki, ne yapmalı?
Bu ciddi soruya doyurucu cevap verebildiğimizde, zaten sorunumuzu çözmüşüz demektir!
Ama bendeniz naçizane konuyla ilgili şunları söyleyebilirim: Modernitenin iflas ettiği doğrudur. Bugün artık modernite cazip bir ideoloji olmaktan çıkmıştır. Marksizm veya liberalizmin yüzüne kimse bakmıyor! Bilim, bugün ‘kutsal bir inek’ olarak görülüyor. Bunlar, iflasın yeterli kanıtları olarak alınabilir. Ama bilelim ki iflasın sözcülüğünü hâlâ post-modernite yapıyor, Müslümanlar değil! Bu sahada Müslümanların at koşturabilmesi için ‘bilgi güçleri’ni göstermeleri gerekir. Müslümanlar, modernitenin yahut post-modernitenin ‘bilgi mabetleri’ne girip oraya kendi bayraklarını dikmedikçe küreselleşmiş dünyada söz sahibi olamazlar. Çünkü siyasi başarı, fikrî başarıdan sonra gelir. Haklılığını fikren ispatlayamamış, kamuoyunu bu noktada ikna edememiş hiçbir akım siyaseten varlık gösteremez. Belki geçici başarılar kazanabilir, ama kalıcı bir değişime asla imza atamaz. Vahiy, inzal olduğunda önce insanların kalplerini kazandı, akıllarını ikna etti. Bu olmadan ‘Dar’ül-İslâm’ kurulamaz. Kurulabileceğine dair iddia ise safsatadan ibarettir. Müslümanlar bu tür iddia sahiplerine itibar etmemeli ve faaliyetlerini, düşünsel üstünlüğü sağlamaya odaklanarak yürütmelidirler.
“Biz düşünemeyiz; büyüklerimizin dediklerini sorgulayamayız. Onlar böyle karar verdilerse vardır bir bildikleri. Bize düşen mukallit olarak bize denileni yapmamızdır” gibi örneklerini arttırabileceğimiz cümleleri ifade eden zihniyeti en çok korkutan şeylerden birisi eleştirel düşüncedir. Dikkat edilirse bu zihniyetin de kendi içinde bir mantığa ve dolayısıyla akıl yürütmeye sahip olduğu görülebilir. Ancak bu akıl yürütme, kendi içinde mutlak öncüllerden yine kendisini doğrulayan bir işleyişe sahiptir.
Büyük ölçüde kilise imanına reddiye ile başlayan daha sonra eleştirilerini topyekûn kutsala yönelten Sekülarizm, süreç içerisinde iddialarının arkasında durmamış, kendi kutsallarını ardı ardına üretmeye başlamıştır. Bu durum, Sekülarizmin çelişkilerindendir. Sekülarizm, dünyevîleşmenin daha bir özel ve sınırlı karşılığıdır. Modern olanın bu paradoksu, özünde hiçbir iddianın ve yaşam tarzının dinsiz olamayacağı gerçeği dikkate alındığında çok da garipsenecek değildir. İster her şeyin kendi içinde kutsala dair metafizik bir boyut içermesi isterse dünyacı yaklaşımların pragmacı (faydacı) eğilimlerden rafine olamadıkları gerçeğinden ötürü olsun, Sekülarizm bugün ironik yönüyle karşımızda durmaktadır.
Yetiştirme, eriştirme, bildirme, ulaştırma, gönderme, açıklama, bir amaca ulaşmak için bir şeyi bazı ilkelere ve düzene göre söyleme veya uygulama anlamına geldiği gibi daha ziyade İslam’ın açık ve anlaşılır bir şekilde muhataba iletilmesi anlaşılmaktadır. Yani İslam’ın açıklanması, tebliğ edilmesidir. İslam’ın tebliğ edilebilmesi için mutlaka İslam’ın bilinmesi gerekmektedir. Zira bilinmeyen şey açıklanamaz.
Tarihten günümüze dinlerin hemen hepsi mensuplarına belirli birtakım inanışlar ve bu inanışlarla ilişkili olarak yapılması veya kaçınılması gereken davranışlar telkin etmekte ve bunları nihai kurtuluşu için gerekli görmektedir. Ancak insanlar zaman zaman, dinlerinin telkin ettiği öğretileri sürdürme, özellikle de bu öğretiler çerçevesinde uymaları gereken bazı davranışlara riayet etme hususunda ihlaller yapmakta, inançlarının telkin ettiği emir …
“İslâm insanlığa ne vadediyor?” sorusu etrafında ele alınan konu, gerçeklikle hakikat sarkacında incelenmiş, ardından İslâm’ın temel kaynakları ekseninde değerlendirilmiştir. Çalışmada, kendini İslâm’a nispet eden toplumların yoğunlukta olduğu coğrafyalarda hezimet söz konusu iken, konunun beyanı öncesi doğru bir durum tespiti yapılması zarureti vurgulanmıştır.
Modernizm Eleştirisi Ve Müslümanlar
Çağdaş dönemde Müslümanların moderniteye yönelik eleştirilerini değerlendirirken, Müslüman Düşüncesi içerisindeki 3 temel yaklaşımdan yardım alabiliriz. Malum olduğu üzere, Çağdaş Dönem Müslüman Düşüncesi’nin ana yaklaşımlarını, ‘Gelenekçiler’, ‘Müslüman Modernistler’ ve ‘İslamcılar’ temsil etmektedir. Kabaca bir değerlendirmeyle, ‘Gelenekçiler’in modernizm eleştirisi, ‘modern’ olan her şeyi ‘reddetmek’ üzerine kuruludur. Gelenekçi için, ‘modernite’ türedidir ve ‘asl’dan uzaklaşmaya karşılık gelir; o nedenle, çağdaş dönemde Müslümanın yapması gereken şey, doğruluğunu/kalitesini kalıcılığı ile kanıtlamış olan ‘geleneğe’ geri dönmektir. Yani, gelenekçi için ‘öze dönüş’, ‘geleneğe dönüş’tür. ‘Müslüman Modernistler’ ise, tümüyle farklı bir yaklaşım sergiler ve ‘modern’ olanı, özde, olumlar. Müslüman Modernist için modernite, ‘yeni’ ve ‘ileri’ olanı temsil eder; gelenek ise tecrübe edilmiştir ve ‘bugün’ için söyleyeceği çok fazla bir sözü de kalmamıştır. Yani ‘Müslüman Modernist’ için, ‘geçmiş’ mazide kalmıştır; ‘bugün’ ‘yaşanması gereken’dir. ‘İslamcılar’ ise, bu iki zıt yaklaşımın tersine, gelenek veya moderniteyi doğrudan red ve kabul etme yaklaşımını benimsemezler. İslamcı için, gelenek veya modernitenin eleştirilmesi gerekir; fakat her ikisinde de doğru olabilir. Önemli olan ‘hak’ kriterini kullanarak her ikisindeki ‘maruf’ olanı bulmak, ‘münker’ olanı da reddetmektir. Dolayısıyla, İslamcı için, ‘öze dönüş’ geleneğe değil, Kur’ân’a (veya Kur’ân ve Sünnet’e) dönüştür; modernite ise esasta eleştirilmesi gereken ve fakat her boyutuyla da reddedilmesi gerekmeyen bir yaklaşımdır. İşte çağdaş dönemde Müslümanların moderniteye karşı tutumlarını bu şekilde özetlememiz mümkündür.
Bu yaklaşımların içerisinde en hakkaniyetli olanı, zannımca, İslamcılarınkidir. Çünkü (en azından iddia öyledir), ‘hak’ kriteri temelinde gelenek ve moderniteyi eleştirmeyi ve (varsa) her ikisinin de olumlu yönlerini benimsemeyi önermektedir. Fakat bu, ne ölçüde yapılabilmiştir? İşte asıl tartışılması gereken husus budur.
Çağdaş dönemde İslamcılar’ın moderniteye yöneltmiş oldukları eleştirilerin, ‘yönelim’ ve ‘amaç’ açısından doğru olmakla birlikte, ciddi zaaflarla malûl olduğu kanaatindeyim. Bunun temel nedeni de bence ‘bilgisizlik’tir. Belki daha doğru bir ifade ile ‘ilimde derinleşememek’tir. Bununla kastım ise şudur:
Bir başka grup ise, önce ‘anlama’yı, ardından red veya kabulü önermiştir. İslamcıları bu üçüncü grup içerisinde sayabiliriz. İslamcıya göre, Batı (yahut modernite) özü itibarıyla İslam’la bağdaşmaz. Çünkü hakikat ve bilgi anlayışı temelde İslam’a terstir. Modernist için gerçeğe ancak ‘bilim’ ile ulaşılabilir. Bilimin yöntemi de ‘din dışı’ olmak durumundadır. Bilim adamı ‘taraflı’ davranamaz. O yüzden din, modernite içerisinde kendisine ‘meşru’ bir yer bulamaz. Kısacası, modernist için hakikati din değil, bilim söyler. Bir İslamcı’nın ise bu görüşü kabul etmesi mümkün değildir. İslamcı için hakikat Allah’tan gelir ve vahy ile temsil olunur. ‘Bilim’ vahiy ile çelişiyorsa hatalı olan bilimdir. Çünkü kural olarak, Mutlak İlm’e sahip olanın sözünde hata olmaz. Fakat bilim, hata yapma ihtimali olan insanın ürettiği bir şey olduğu için, bilim adamının ‘yasa’ olduğunu iddia ettiği şey ‘kesin gerçek’ olarak nitelendirilemez. Bilim adamının kendi bulgularına dayalı olarak ilan ettiği bilimsel ‘yasa’nın sadece gerçek olma ihtimali olabilir. Bunun ötesi onun haddini aşmasıdır. Kısacası, İslamcı için hayatta en hakiki mürşit bilim değil, dindir!
Modern dönem tecrübesi de, bir ‘insanlık tecrübesi’dir ve onun içinde de doğrular bulunabilir. ‘İslamcı’nın buradaki tarihsel referansı, Hz. Peygamber’in siyeridir. Mâlûm olduğu üzere, vahyin inzalinden önceki toplumsal düzen ‘cahiliye’ olarak tanımlanmasına rağmen, o dönemin bazı uygulamaları (‘maruf’ kavramı çerçevesinde) İslami dönemde de geçerli kabul edilmiştir. Buradaki mantık şudur: bazı ‘iyiler’ her dönemde ‘iyi’dir! Yani, cahiliye döneminde de ‘selim akl’ın ‘iyi’ olarak bildiği ve müşrik toplum tarafından da uygulanan şeyler vardır. Bunların ‘cahiliye’ döneminde var olmaları, onların ‘cahiliye’ye özgü birer uygulama olduğu anlamına gelmez, bilakis onların ‘özünde iyi’ oldukları anlamına gelir. Bu da özünde iyi olanın her daim geçerli olması demektir. İşte bu gerekçeden hareketle çağdaş dönemde de İslamcı, ‘modern olan’ın içinde de maruf olabileceğini düşünür ve ‘modern’ olan her şeye karşı doğrudan ‘tepkisel’ bir yaklaşım sergilemez (Örneğin, modern dönemde kaydedilen teknolojik gelişmenin bazı boyutlarını olumlar). Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır; ‘İslamcı’nın moderniteye karşı tavrı ile ‘Müslüman Modernist’in moderniteye karşı tavrı arasında belirgin bir farklılık bulunmaktadır. İslamcı, ‘hak’ ve ‘maruf’ kriterini kullanarak moderniteyi eleştirir; ‘Müslüman Modernist’ ise moderniteye karşı temelde ‘benimseyici’ bir tutum sergiler. Yani eleştirellik dozu İslamcı’da daha fazla iken, modernistte olabildiğince azdır. O nedenledir ki İslamcı, modernitenin en temel kavramları olan hümanizm, rasyonalizm ve sekülarizme ciddi eleştiriler yöneltirken, ‘Müslüman Modernist’ bu kavramlara (ve daha başkalarına) karşı zayıf bir eleştirel tutum takınır, hatta çoğu yerde, bu kavramları benimseyici bir tavır sergiler. (İlginçtir, ünlü müsteşriklerden H. A. R. Gibb, bu nedenle olsa gerek, Müslüman Dünyası’nda Batı’nın çıkarlarının akıbetini Müslüman Modernistler’in akıbetine bağlar!)
Buraya kadar bir sorun yok görünüyor! Yani İslamcılar’ın moderniteye karşı tavrı özünde doğrudur. Fakat şunu da ifade etmeliyiz ki bu tavır ciddi bir zaafla da malûldür. Özünde doğru olsa da, bu tavır ‘etkinlik’ açısından kendisinden bekleneni verememektedir. Yani İslamcılar’ın modernite eleştirisi, çağdaş dönemde bir türlü ‘etkili’ olamamaktadır. Belki Müslüman Dünyası’nda dînî duyarlılığı yüksek bazı kesimlerde kısmî etkiye sahip olabilmektedir ama modernitenin bağrında, yani Batı Dünyası’nda aynı etkiyi gösterememektedir. Peki, bu bir sorun mudur? Bana göre evet, bir ‘sorun’dur, hem de ciddi bir sorundur! Çünkü modernite eleştirisinin kıymetli olduğu, ancak eğer bu eleştiri doğduğu yerde itibar görüyorsa söylenebilir. Başka bir ifade ile Müslümanların modernite eleştirisi, eğer modern çevrelerde ‘itibar’ görüyorsa ‘anlamlı’dır; aksi takdirde bu, “kendimizin çalıp kendimizin oynadığı bir oyun”a dönüşür. Bu itibarı sağlamanın yolu da, modernitenin en iddialı ideolojilerinin (yahut bilimin) fikren mağlup edilmesidir. Modernite fikir planında mağlup edilmedikçe ve bu iş ‘ispatlı’ bir şekilde yapılmadıkça, Müslümanların modernite eleştirisi ‘etkili’ olamaz. İşte çağdaş dönemde Müslümanların (henüz) yapamadıkları şey budur. Evet, Müslüman Dünyası’nda dikkate değer bir modernite eleştirisi vardır; fakat bu, henüz ‘yetkin’ değildir.
Tam da bu noktada, ‘zaaflarımız’ hususuna odaklanmamız gerekiyor. Müslüman Dünyası’ndaki modernite eleştirisinin ‘yetkin’ olamaması, esasen, bilgi (ve anlama) eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Müslümanlar, moderniteyi (veya postmoderniteyi) ‘iyi’ tanımıyorlar. İyi tanıdıklarını iddia edenler olsa da, bence gerçek budur. Kaliteli eleştiri için, (yeterli olmasa da) ‘iyi tanıma’ şarttır. Ancak bizler henüz ‘iyi tanıma’ aşamasını geçemedik. O nedenle de eleştirilerimiz fazla dikkate alınmıyor. Batı’da dikkate alınan eleştiriyi post-modernistler yapmıştır. Ama biz Müslümanız. Post-modernist bir eleştiriyi benimseyemeyiz. Çünkü post-modernizm de, İslami açıdan ciddi eleştirileri hak eden bir anlayıştır. Her şeyden önce ‘görece’cidir ve ‘eyyamcılığı’ telkin eder. Her iki yönüyle de İslam’la çelişir. Bu nedenle, Müslümanların modernite eleştirisi post-modern değil, İslami olmalıdır. Ama maalesef bugün ‘İslami modernite eleştirisi’ olarak bilinen tezlerin çoğu da esasında ‘post-modern’ yazarlara aittir. Birileri bu tezlerin üzerine ‘İslami’ bir boya sürmekte ve sonra da bunları kamuoyuna “modernitenin İslamca eleştirisi” olarak lanse etmektedir. Mesela “yönteme hayır” veya “küçük güzeldir” sloganlarını içselleştiren kimi muhafazakâr çevreler, bu anlayışlarıyla “ideolojik tavrı” mahkûm etmekte ve bu bağlamda ‘İslamcı’ tezleri de olumsuzlamaktadırlar. Bu çevrelerin ideolojik yaklaşıma yönelttikleri bu eleştiriler, bütünüyle ‘post-modernizm’den mülhemdir, yani ithal ürünüdür! Bu yaklaşımın İslam ile uzaktan yakından bir alakası yoktur. Evet, modernitenin ideolojilerine karşı çıkılmalıdır; ancak bu, ‘hakikat’in göreceli olduğu tezini savunan post-modernist tezi benimsememizi gerektirmez. Post-modernistler, modernitenin iflas ettiğini söylerken haklıdırlar; ama bu tespitin doğru oluşu, bütün ‘hakikat iddiaları’nın çöktüğü tezinin de doğru olduğu anlamına gelmez. Örneğin, İslâm’ın da bir hakikat iddiası vardır ve bu tez Kur’ân’ın inzal oluşundan beri geçerlidir. Birilerinin onu benimsemesi veya reddetmesi de bu gerçeği değiştirmez. Müslüman buna böyle inanır. Eğer post-modern iddiayı doğru kabul edecek olursak, bütün ‘ideolojiler’ gibi, İslam’ın da hakikat iddiasının da olumsuzlanması gerekir. Bir Müslüman bunu nasıl kabul eder? Dolayısıyla post-modernistlerin, modernitenin zaaflarına dikkat çeken yazılarını okurken dikkatli olunmalıdır. Çünkü post-modernitenin şirki, kimi zaman modernitenin şirkini de geçer!
Müslümanın modernite eleştirisi, öncelikle ‘iyi tanıma’ temeline dayalı olmalıdır. İyi tanıma olmadan iyi eleştiri yapılamaz. Tarihimizde bunun kanıtını Gazzâli göstermiştir. O, Yunan felsefesini eleştirirken şunları söylemektedir: “Ben, Yunan filozoflarının kitaplarını, onların yazarlarından daha iyi anladıktan sonra eleştirilerimi yapmaya başladım.” Bu cümleler, benzer bir durumla karşı karşıya olduğumuz çağdaş dönemde modernite eleştirisi yapacak olan Müslümanlar için de örnek olmalıdır. Buna talip olan Müslüman, iyi bilmelidir ki modernite eleştirisi yapmadan önce Marks’ın, J. S. Mill’in, Derrida’nın, Foucault’un, Feyerabend’in vs. eserlerini, onların yazarlarından daha iyi anlamalıdır. Yani İslâmî açıdan, bu eserlerin kritiğini ciddi biçimde yapabilecek bir bilgi donanımına sahip olmalıdır. Bunun için elbette öncelikle bu eserlerin okunması ve doğru anlaşılması gerekir. Bu da yetmez, ardından İslami açıdan kritik edilmesi gerekir. Bunu yapabilmek de İslam’ı iyi bilmeyi gerektirir. Modernite eleştirisi yapacak olan Müslüman, önce İslam’ı, ardından da Batı Düşüncesi’ni iyi bilmelidir. Bu sıralama tersine dönerse, ortaya ‘Müslüman Modernist’ tipolojisi çıkar! Zannımca Müslüman Dünyası’nda her iki alanda da ciddi bilgi eksikliği vardır. İslâm’ın bilinmesi konusunda çok iddialı kişiler veya yapılar olmasına rağmen, bence sonuç değişmemektedir. Batı’nın bilinmesi konusundaki eksiklik ise aşikârdır. Müslüman Dünyası’nın ‘aydınlar’ı gerçekten Batı cahilidir, dense yeridir. Kimilerinin bakışı çarpık olduğundan, kimilerinin de malumatı eksik olduğundan, Müslüman Dünyası’nda Batı’yı bilme hususunda ciddi zaaflar bulunmaktadır. Bu da, tabiatıyla, modernite eleştirisinin kalitesini düşürmektedir.
Peki, ne yapmalı?
Bu ciddi soruya doyurucu cevap verebildiğimizde, zaten sorunumuzu çözmüşüz demektir!
Ama bendeniz naçizane konuyla ilgili şunları söyleyebilirim: Modernitenin iflas ettiği doğrudur. Bugün artık modernite cazip bir ideoloji olmaktan çıkmıştır. Marksizm veya liberalizmin yüzüne kimse bakmıyor! Bilim, bugün ‘kutsal bir inek’ olarak görülüyor. Bunlar, iflasın yeterli kanıtları olarak alınabilir. Ama bilelim ki iflasın sözcülüğünü hâlâ post-modernite yapıyor, Müslümanlar değil! Bu sahada Müslümanların at koşturabilmesi için ‘bilgi güçleri’ni göstermeleri gerekir. Müslümanlar, modernitenin yahut post-modernitenin ‘bilgi mabetleri’ne girip oraya kendi bayraklarını dikmedikçe küreselleşmiş dünyada söz sahibi olamazlar. Çünkü siyasi başarı, fikrî başarıdan sonra gelir. Haklılığını fikren ispatlayamamış, kamuoyunu bu noktada ikna edememiş hiçbir akım siyaseten varlık gösteremez. Belki geçici başarılar kazanabilir, ama kalıcı bir değişime asla imza atamaz. Vahiy, inzal olduğunda önce insanların kalplerini kazandı, akıllarını ikna etti. Bu olmadan ‘Dar’ül-İslâm’ kurulamaz. Kurulabileceğine dair iddia ise safsatadan ibarettir. Müslümanlar bu tür iddia sahiplerine itibar etmemeli ve faaliyetlerini, düşünsel üstünlüğü sağlamaya odaklanarak yürütmelidirler.
İlgili Yazılar
Müslüman Doğu’nun Eleştirel Düşünce Eksikliği
“Biz düşünemeyiz; büyüklerimizin dediklerini sorgulayamayız. Onlar böyle karar verdilerse vardır bir bildikleri. Bize düşen mukallit olarak bize denileni yapmamızdır” gibi örneklerini arttırabileceğimiz cümleleri ifade eden zihniyeti en çok korkutan şeylerden birisi eleştirel düşüncedir. Dikkat edilirse bu zihniyetin de kendi içinde bir mantığa ve dolayısıyla akıl yürütmeye sahip olduğu görülebilir. Ancak bu akıl yürütme, kendi içinde mutlak öncüllerden yine kendisini doğrulayan bir işleyişe sahiptir.
Modern Mitoslar Ya Da Çağdaş Hurafeler
Büyük ölçüde kilise imanına reddiye ile başlayan daha sonra eleştirilerini topyekûn kutsala yönelten Sekülarizm, süreç içerisinde iddialarının arkasında durmamış, kendi kutsallarını ardı ardına üretmeye başlamıştır. Bu durum, Sekülarizmin çelişkilerindendir. Sekülarizm, dünyevîleşmenin daha bir özel ve sınırlı karşılığıdır. Modern olanın bu paradoksu, özünde hiçbir iddianın ve yaşam tarzının dinsiz olamayacağı gerçeği dikkate alındığında çok da garipsenecek değildir. İster her şeyin kendi içinde kutsala dair metafizik bir boyut içermesi isterse dünyacı yaklaşımların pragmacı (faydacı) eğilimlerden rafine olamadıkları gerçeğinden ötürü olsun, Sekülarizm bugün ironik yönüyle karşımızda durmaktadır.
Tebliğ
Yetiştirme, eriştirme, bildirme, ulaştırma, gönderme, açıklama, bir amaca ulaşmak için bir şeyi bazı ilkelere ve düzene göre söyleme veya uygulama anlamına geldiği gibi daha ziyade İslam’ın açık ve anlaşılır bir şekilde muhataba iletilmesi anlaşılmaktadır. Yani İslam’ın açıklanması, tebliğ edilmesidir. İslam’ın tebliğ edilebilmesi için mutlaka İslam’ın bilinmesi gerekmektedir. Zira bilinmeyen şey açıklanamaz.
Dinlerde Tövbe
Tarihten günümüze dinlerin hemen hepsi mensuplarına belirli birtakım inanışlar ve bu inanışlarla ilişkili olarak yapılması veya kaçınılması gereken davranışlar telkin etmekte ve bunları nihai kurtuluşu için gerekli görmektedir. Ancak insanlar zaman zaman, dinlerinin telkin ettiği öğretileri sürdürme, özellikle de bu öğretiler çerçevesinde uymaları gereken bazı davranışlara riayet etme hususunda ihlaller yapmakta, inançlarının telkin ettiği emir …
İslâm’ın İnsanlığa Vadettikleri -I-
“İslâm insanlığa ne vadediyor?” sorusu etrafında ele alınan konu, gerçeklikle hakikat sarkacında incelenmiş, ardından İslâm’ın temel kaynakları ekseninde değerlendirilmiştir. Çalışmada, kendini İslâm’a nispet eden toplumların yoğunlukta olduğu coğrafyalarda hezimet söz konusu iken, konunun beyanı öncesi doğru bir durum tespiti yapılması zarureti vurgulanmıştır.