Çağdaş dönemde Müslümanların moderniteye yönelik eleştirilerini değerlendirirken, Müslüman Düşüncesi içerisindeki 3 temel yaklaşımdan yardım alabiliriz. Malum olduğu üzere, Çağdaş Dönem Müslüman Düşüncesi’nin ana yaklaşımlarını, ‘Gelenekçiler’, ‘Müslüman Modernistler’ ve ‘İslamcılar’ temsil etmektedir. Kabaca bir değerlendirmeyle, ‘Gelenekçiler’in modernizm eleştirisi, ‘modern’ olan her şeyi ‘reddetmek’ üzerine kuruludur. Gelenekçi için, ‘modernite’ türedidir ve ‘asl’dan uzaklaşmaya karşılık gelir; o nedenle, çağdaş dönemde Müslümanın yapması gereken şey, doğruluğunu/kalitesini kalıcılığı ile kanıtlamış olan ‘geleneğe’ geri dönmektir. Yani, gelenekçi için ‘öze dönüş’, ‘geleneğe dönüş’tür. ‘Müslüman Modernistler’ ise, tümüyle farklı bir yaklaşım sergiler ve ‘modern’ olanı, özde, olumlar. Müslüman Modernist için modernite, ‘yeni’ ve ‘ileri’ olanı temsil eder; gelenek ise tecrübe edilmiştir ve ‘bugün’ için söyleyeceği çok fazla bir sözü de kalmamıştır. Yani ‘Müslüman Modernist’ için, ‘geçmiş’ mazide kalmıştır; ‘bugün’ ‘yaşanması gereken’dir. ‘İslamcılar’ ise, bu iki zıt yaklaşımın tersine, gelenek veya moderniteyi doğrudan red ve kabul etme yaklaşımını benimsemezler. İslamcı için, gelenek veya modernitenin eleştirilmesi gerekir; fakat her ikisinde de doğru olabilir. Önemli olan ‘hak’ kriterini kullanarak her ikisindeki ‘maruf’ olanı bulmak, ‘münker’ olanı da reddetmektir. Dolayısıyla, İslamcı için, ‘öze dönüş’ geleneğe değil, Kur’ân’a (veya Kur’ân ve Sünnet’e) dönüştür; modernite ise esasta eleştirilmesi gereken ve fakat her boyutuyla da reddedilmesi gerekmeyen bir yaklaşımdır.
Bu yazının devamı
181. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
Doğal ya da beşer eliyle oluşmuş felaketler nedeniyle insanların normal yaşamları alt üst olmakta, toplumsal ve bireysel planda temel ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri organizasyonları ortadan kalkmakta,
Maarif, unuttuklarımızı geri çağırabileceğimiz en önemli merci. Maarifin bir marifeti olacaksa o da unuttuklarımızı hatırlatmaktır. Zira insan evvel emirde bu dünyaya niçin geldiğini unutur. Tüm unutmalar bu ilk unutuşun bir devamı gibidir.
Tarihin hiçbir aşamasında tek bir hakikat iddiası mutlak egemen olmamış; insanlar, toplumlar, devletler ve medeniyetler arası mücadele ve savaş mutlak anlamda son bulmamıştır. Varlık âleminde herşey zıddıyla kaim olmuştur. Gündüzün hikmeti gecede, imanın küfürde, sıcağın soğukta, bilginin cehalette saklıdır. İçtimai yaşamda da bu kural tarih boyunca geçerli olmuş, “Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan çıkar.” vecizesiyle izah edilmiştir.
İslâm denildiği zaman, maziye âit takdir hislerimin dışında benim aklıma ne yazık ki, bu güne âit hiçbir coğrafya gelmiyor. Ne doğusu, ne batısı, ne de Ortadoğu’su (lânet bir Britanya tâbiri aslında) ile… Bu coğrafyalarda İslâm’a âit gibi görünen söylemleri çekip alınız, hayatın kendi gerçekliği içinde İslâm hüviyetine dâir tek bir şey bulamazsınız. Bulacağınız tek şey; sadece her gün tazelenen müstemleke zihniyeti, durmadan şekil değiştiren duygularımız, enkaza dönmüş bilinç altımızdır o kadar. Oysa İslâm’ın kendi gerçekliği içindeki o muazzam armonisini, en üstün mânâsını, ihtişamını ve saf renklerini gösterebilmesi; hissî intibalardan sıyrılmış, büyük emelleri olan yüksek şahsiyetlerin varlığına bağlıdır. İslâm’ı aslî hüviyeti ile kavramayı sağlayan ve hayâlî doyurmaların dışındaki gerçek insanı belirleyen tek şey ise şuurdur. Bu farkedilmediği sürece de, içinde hiçbir yüksek ahlâk yasasının bulunmadığı çağın ağır havası, minarelerimizin şerefelerini yıka yıka yoluna devam edecektir. Önümüze bir dünya haritası koyup onu dışarıdan bir gözle seyrettiğimizde bu iddianın neye dayandığı daha iyi anlaşılır.
Tevhide dayalı bir nizam olan İslam’da bilindiği gibi hüküm ve talimatlar, ilke ve mesajlar sadece Allah’a karşı sorumluluklarımızdan ibaret olmayıp insanlara dair de çok büyük yekûn tutan vecibelerimiz vardır (Hukuk-u ‘ibad). Elbette dinin aslı başta Allah’a ve bildirdiği iman esaslarına gerektiği gibi iman etmek,
Modernizm Eleştirisi Ve Müslümanlar
Çağdaş dönemde Müslümanların moderniteye yönelik eleştirilerini değerlendirirken, Müslüman Düşüncesi içerisindeki 3 temel yaklaşımdan yardım alabiliriz. Malum olduğu üzere, Çağdaş Dönem Müslüman Düşüncesi’nin ana yaklaşımlarını, ‘Gelenekçiler’, ‘Müslüman Modernistler’ ve ‘İslamcılar’ temsil etmektedir. Kabaca bir değerlendirmeyle, ‘Gelenekçiler’in modernizm eleştirisi, ‘modern’ olan her şeyi ‘reddetmek’ üzerine kuruludur. Gelenekçi için, ‘modernite’ türedidir ve ‘asl’dan uzaklaşmaya karşılık gelir; o nedenle, çağdaş dönemde Müslümanın yapması gereken şey, doğruluğunu/kalitesini kalıcılığı ile kanıtlamış olan ‘geleneğe’ geri dönmektir. Yani, gelenekçi için ‘öze dönüş’, ‘geleneğe dönüş’tür. ‘Müslüman Modernistler’ ise, tümüyle farklı bir yaklaşım sergiler ve ‘modern’ olanı, özde, olumlar. Müslüman Modernist için modernite, ‘yeni’ ve ‘ileri’ olanı temsil eder; gelenek ise tecrübe edilmiştir ve ‘bugün’ için söyleyeceği çok fazla bir sözü de kalmamıştır. Yani ‘Müslüman Modernist’ için, ‘geçmiş’ mazide kalmıştır; ‘bugün’ ‘yaşanması gereken’dir. ‘İslamcılar’ ise, bu iki zıt yaklaşımın tersine, gelenek veya moderniteyi doğrudan red ve kabul etme yaklaşımını benimsemezler. İslamcı için, gelenek veya modernitenin eleştirilmesi gerekir; fakat her ikisinde de doğru olabilir. Önemli olan ‘hak’ kriterini kullanarak her ikisindeki ‘maruf’ olanı bulmak, ‘münker’ olanı da reddetmektir. Dolayısıyla, İslamcı için, ‘öze dönüş’ geleneğe değil, Kur’ân’a (veya Kur’ân ve Sünnet’e) dönüştür; modernite ise esasta eleştirilmesi gereken ve fakat her boyutuyla da reddedilmesi gerekmeyen bir yaklaşımdır.
Bu yazının devamı 181. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
İnsani Yardım Stratejisinin ve İnfak Fıkhının Üretilmesi Neden Gereklidir
Doğal ya da beşer eliyle oluşmuş felaketler nedeniyle insanların normal yaşamları alt üst olmakta, toplumsal ve bireysel planda temel ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri organizasyonları ortadan kalkmakta,
Gönül Maarifi ve Maarifin Gönlü: Bir Mukaddime Teşebbüsü
Maarif, unuttuklarımızı geri çağırabileceğimiz en önemli merci. Maarifin bir marifeti olacaksa o da unuttuklarımızı hatırlatmaktır. Zira insan evvel emirde bu dünyaya niçin geldiğini unutur. Tüm unutmalar bu ilk unutuşun bir devamı gibidir.
Yanlış İnsan Tasavvurunun İfşası: Batı, Self-Sosyal Öjenizm ve Gazze
Tarihin hiçbir aşamasında tek bir hakikat iddiası mutlak egemen olmamış; insanlar, toplumlar, devletler ve medeniyetler arası mücadele ve savaş mutlak anlamda son bulmamıştır. Varlık âleminde herşey zıddıyla kaim olmuştur. Gündüzün hikmeti gecede, imanın küfürde, sıcağın soğukta, bilginin cehalette saklıdır. İçtimai yaşamda da bu kural tarih boyunca geçerli olmuş, “Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan çıkar.” vecizesiyle izah edilmiştir.
Ne Geleneksel İslam Ne Demo İslam…
İslâm denildiği zaman, maziye âit takdir hislerimin dışında benim aklıma ne yazık ki, bu güne âit hiçbir coğrafya gelmiyor. Ne doğusu, ne batısı, ne de Ortadoğu’su (lânet bir Britanya tâbiri aslında) ile… Bu coğrafyalarda İslâm’a âit gibi görünen söylemleri çekip alınız, hayatın kendi gerçekliği içinde İslâm hüviyetine dâir tek bir şey bulamazsınız. Bulacağınız tek şey; sadece her gün tazelenen müstemleke zihniyeti, durmadan şekil değiştiren duygularımız, enkaza dönmüş bilinç altımızdır o kadar. Oysa İslâm’ın kendi gerçekliği içindeki o muazzam armonisini, en üstün mânâsını, ihtişamını ve saf renklerini gösterebilmesi; hissî intibalardan sıyrılmış, büyük emelleri olan yüksek şahsiyetlerin varlığına bağlıdır. İslâm’ı aslî hüviyeti ile kavramayı sağlayan ve hayâlî doyurmaların dışındaki gerçek insanı belirleyen tek şey ise şuurdur. Bu farkedilmediği sürece de, içinde hiçbir yüksek ahlâk yasasının bulunmadığı çağın ağır havası, minarelerimizin şerefelerini yıka yıka yoluna devam edecektir. Önümüze bir dünya haritası koyup onu dışarıdan bir gözle seyrettiğimizde bu iddianın neye dayandığı daha iyi anlaşılır.
Kur’ân’da İnfak
Tevhide dayalı bir nizam olan İslam’da bilindiği gibi hüküm ve talimatlar, ilke ve mesajlar sadece Allah’a karşı sorumluluklarımızdan ibaret olmayıp insanlara dair de çok büyük yekûn tutan vecibelerimiz vardır (Hukuk-u ‘ibad). Elbette dinin aslı başta Allah’a ve bildirdiği iman esaslarına gerektiği gibi iman etmek,
Alışverişe devam et
Nida Dergisi Destek
Size nasıl yardımcı olabiliriz?
Merhaba. Yardım almak istediğiniz konuyu aşağıdan seçebilirsiniz.
Hangi konuda yardımcı olabiliriz?
Bize mesaj bırakın
İletişim bilgileriniz yalnızca talebinize dönüş yapmak amacıyla kullanılır.