Geçmişten bugüne, düşünce ve yaşam ilişkileri, şekilcilik, muhafazakârlık, modernlik gibi kavramlarla tartışılmıştır.
Yaşamı kuran dinler, ideolojiler, örfler, siyasal biçimlenmeler, hukuk sistemleri, sanat ve edebiyat konuları sözü edilen tartışmaların dışına çıkamaz.
İlericiliği, gelişmeciliği temsil ettiği düşünülen modernize olmak…
Durağanlığı, gericiliği temsil eden muhafazakârlık…
Tartışmaların özünde, sıkça vurgu yapılan, “öz=ruh” kavramları ile “şekilcilik” kavramları özellikle, değişimi hızlı yaşayan bir toplumda sert çatışmalar içindedir.
Kaybedilen ruhun tekrar canlandırılması, yaşama şekil olarak dönüşen yaşam biçimlerine egemen olması, hemen her zaman öne sürülen idealdir.
Din kültürleri içinde, Allah’ın; Resulleri ile vahiy, kitap göndermesi, önce gönderilen vahiylerin özlerini kaybettiğini vurgular.
İdeolojiler, toplumlara egemen olduğundan itibaren, statükoculukla “tutuculukla” “şekilcilikle” değerlendirilmeye başlanır.
Bütün yasaların “kanunların ruhuna göre” kavramıyla değerlendirilmesi sıcak tutulan tartışmalardır. Bu tartışmalarda, kanunların şeklen uygulanması değil, ruhuna uygun uygulanmasından söz edilir.
Kurulan siyasi sistemler, devlet organizasyonları, hatta kurumsallaşmış büyük şirketler, bürokrasi “durağanlık” “şekilcilik” içinde kaybolduğu varsayımıyla şiddetle eleştirilir.
Hayata genel olarak baktığımızda, devletler bürokrasi, dinler ihlâsı, “özü” kaybeden ameller, ideolojiler “statükoculukla” şekillenerek, özlerinden koptuğu, varlıklarının nedenini kaybettikleri esasıyla her zaman gözden geçirilmişlerdir.
Allah’ın gönderdiği son kitap Kur’an’da sıkça sözü edilen “ehl-i kitap veya kitap ehli” kavramları, daha önce gönderilen vahiylerin özlerinden koparak, hayatta sadece şekillerle var olduğunun ifadesidir.
Dinler, siyasal düşünceler, ideolojiler, felsefi düşünceler, şiir, sanat, edebiyat, müzik gibi sanat kollarının bile, gün gelip şekilcilikle, şablonculukla suçlanması görülmektedir.
Yaşamda şekillere dönüşen din, siyasal düşünce, ideoloji, hayat felsefesi, şiir, sanat, edebiyat, müzik gibi argümanların, şekilsizlikten öte olamayacakları gerçeğini tespit etmek gerekir.
Hangisi olursa olsun, yaşama dair bütün olguların temel felsefesinde, ilke, kural, hedef, metot gibi unsurların esas olduğudur.
İlke; düşüncenin dayandığı esasları…
Kurallar; ilkelerin hangi davranış yasalarıyla hayatta var olacağı…
Hedef; ilkenin, kurallarla hayatta var kılınmasıyla hangi amacın gerçekleştirilmek istendiği…
Metot; ilkeyi hedefe götürecek kuralların, nasıl, hangi sembollerle “şekillerle” hayatta var kılınacağıdır.
Şimdi bu özlerin, dinlerde, ideolojilerde, siyasal biçimlenmelerde, felsefelerde, müzikte, şiirde, edebiyatta nasıl ortaya çıktığına bakalım.
Dinlerin ilkesi, “Tanrı’nın egemenliği” esasına dayanır. Tabiî, güneşe, aya, yıldızlara tapan ilkel dinlerin, ilahi din olarak kabul edilen dinlerden farklı olacağı muhakkaktır. Ancak ister güneşe, ister aya, ister yıldızlara tapsın, işin özünde, insanın Tanrı kavramına verdiği sembol ile şekillenen öz vardır.
Tanrı’yı görünmez kabul edip bütün yaratılışın gerisindeki yaratıcı güç, iktidar, otorite kabul eden İlahi din tanımındaki tanrı ile egemenliği hissedilen Tanrı’nın, insana en yakın görünür varlıklardan, güneş, ay, yıldızlar, gök, yer gibi sembollere yerleştirilmesinin temelindeki esas otorite, güç, ruh, Tanrı fikrinin insandaki egemenliğidir.
Her iki bakış tarzında, Tanrı fikrinin şekilsizlikle tanımlanması ile Tanrı fikrinin şekilcilikle tanımlanmasını algılarız.
İslam’da Tanrı yani Allah şekillendirilemez. Allah’ı şekillendirmek İslam’ın dışına çıkmaktır. İslam üzerine düşünce üreten fikir adamlarının görüşü, Allah’ı şekillendirmeye yönelik duyguların, düşüncelerin şirk olacağıdır.
Allah’a konum belirlemek, şekillendirmek İslam’da yasaktır. Zira konum belirlediğiniz anda, otomatikman şekil de vermiş olmaktasınızdır. Dinin temel ilkesi “Tanrı’nın egemenliği”, kulların üzerinde hâkim kılınarak hedefe ulaşılır. Tanrı egemenlik esasları içinde, kullarının neler yapacağını “farzlarını”, neler yapmayacaklarını “haramlarını”, hangi konularda serbest olduklarını “helallerini” ilan eder. İnsanların kurallara uygun hayat yaşaması “ibadeti” dinin hedefidir.
Kuralların hayata yansımasına metot, “sünnet” denir. Bu noktada sembol, “şekil” devreye girer. Zira kuralların her biri semboliktir. Yapılacak işler, yapılmayacak işler, insan algısına semboller olarak yansır. İnsan bu sembolleri, “şekilleri” yerine getirerek dinini yaşamış olur.
Fiil dediğimiz şeylerin her biri “sembol”, şekildir. Yemek, içmek, yürümek, yatmak, kalkmak, okumak -ne olursa- hepsi şekildir. İnsan davranışlarının tümü “şekiller”, sembollerle tanımlanır. Dolayısıyla dini, şekilciliğin dışında tutmak mümkün değildir. Çünkü dinin her kuralı, insanın yapacağı, yapmayacağı filleri “şekilleri” belirler.
İdeolojilerde, ideolojilerin ilkesi, kuralları, “yasaları”, hedefi ve metodu esastır. Bütün ideolojiler, gerçekleştirmek istedikleri amaçlara dair kurallar belirleyerek, bu kuralların nasıl hayatta var kılınacaklarına dair, uygulamaya yönelik “pratik” metot oluşturur. İdeolojilerin oluşturdukları uygulamaya dair bütün kurallar “sembollerle” şekillerle belirlenir. İdeolojilerin özünden, yapısından, şekli, şekilciliği çıkarmak mümkün değildir.
Siyasal biçimlendirmelerde, devlet organizasyonlarında da aynı konu geçerlidir. Siyasal biçimlenmelerin, devlet organizasyonlarının, temel ilkeleri, yasaları, “kanunları”, kanunları uygulamaya yönelik tüzük, yönetmelik gibi, kanunların nasıl şeklen hayata yansıyacağını, hayatta var kılınacağını belirleyen yapısı vardır. Günümüzde hangi hukukçuya sorarsanız; tüzüğü, yönetmeliği çıkarılmamış yasanın havada kalacağıdır. Zira şeklen yeryüzüne inmeyen hiçbir yasa, ütopya olmaktan kurtulamaz.
Edebiyatın açılımları, şiir, hikâye, roman, destan, makale, risale, deneme, kitap çalışması gibi ne olursa olsun, bütün kollarında, yine şekilciliğin temel olduğu gerçeğiyle karşılaşırız.
Saydığım bütün farklı edebiyat kollarını birbirinden ayıran, özleri olmasının yanında, onların şekilsel yapılarıdır. Şiiri hikâyeden ayıran en temel ölçütlerin başında şekil gelir.
Sanat kolları olan müzik, resim, heykel vs gibi bütün dallarda da yine ilke, kural, hedef ve metot yani “şekillendirme”, semboller esastır.
Önyargılardan uzak konulara bakıldığında, yaşamın şekillerden ayrı olmadığı görülecektir. Yaşamın şekillerle, “sembollerle” yaşanması, yaşamın temel unsurlarından biri olan diriliktir. Dirilik, fiili “eylemi” ortaya çıkarır. Cansızlık, yani ölümlülük, eylemi “şekilleri” ortadan kaldırır. Ama yine de tek şekli kaldıramaz. Zira sabitlik de kendi başına bir şekildir. Yani semboldür.
Sembol; “Duyularla ifade edilemeyen bir şeyi belirten somut nesne veya işaret, âlem, remiz, rumuz, timsal” (TDK) olarak tarif edilir.
İnsan, doğadaki varlıklar, yeryüzü, gökyüzü ve varlıkların hareketlerini belirleme, sembollerle, “şekillerle” tanımlanır. Bütün tanımlamalar, insanın, doğanın, varlıkların, yeryüzünün, gökyüzünün görüntü ve şekillerine yöneliktir.
Konunun bu uzantısı, dilleri oluşturur. Her dilin sembollerden, “şekillerden” oluştuğunu görmekteyiz. Hakeza yazı ve uzantısı okuma kavramı “şekillerin” insan beynindeki algılarıdır.
Fiil, “eylem”, “amel” olarak tanımladığımız her şey, insana dair şekillerdir. Yani insanların eylemleri görsel şekiller üzerindedir. Dolayısıyla insan davranışlarına konulacak her türlü kuralın, yasanın, tanımın temeli şekli tanımlamak, sınırlamak, geliştirmek, sabitlemek gibi esasları içerir.
Onun için, “şekilciliğe karşıyız” gibi işin özünden kopuk yargı, semboller, “şekiller” konusunun insan hayatındaki öneminin kavranmadığının belirtisidir.
Hayat dikkatle gözlendiğinde, hayatı var kılan şey hep “semboller”, şekiller olmuştur. Zaten varlık âlemi şekillerle kendini insana algılatır.
Yaşamdan “sembolleri”, şekilleri kaldırdığınızda, yaşamı görmeyiz, yaşam yok olur.
O zaman şekilcilik tartışmasında yapılmak istenen nedir, sorusunun olması muhtemelen cevapları için;
Yaşam şekillerden ibarettir.
Dinler, ideolojiler, siyasal biçimlenmeler, devlet düzenleri, sanat ve edebiyat kolları, yaşamdaki şekilleri; ilkelerine, kurallarına, hedefine göre “metotlaştırmayı” şekillendirmeyi amaçlar.
İnsanlar amacın dışında, metotları yaşama aktardığında konu özünden sapmıştır.
Şekilcilik felsefesi, amacın dışına çıkan eylemlerin, asıldan farklı yaşam biçimi oluşturmasıdır.
Konuya İslam ve Müslümanlar açısından baktığımızda, Allah’ın “yasaları”, “farzlar, haramlar, helaller”, Resul’ün örneklediği biçimde “sünnetle” insanın hayatını şekillendirmelidir.
Müslümanlar Allah’ın kurallarına uyarak şekillendirdikleri hayata kendi özlerinde, “ihlâsı”, samimiyeti, özü, “ruhu” katacaklardır. İçine ihlâs katılmayan hiçbir eylem, “amel” dinin ilkesine, hedefine, “amacına” uygun değildir. Uygunsuzluk, sapma; sapkınlık, fahşa; “azgınlık, sınır aşımı”, tuğyan, “isyankârlık” olarak nitelendirilir. Müslümanların tarihinde, Allah’ın gönderdiği kuralların hayatta var kılınması serüveninde aşağıdaki gelişmeler yaşanmıştır.
Kurallar, yaşamın sembollerine, “şekillerine” doğru anlamlar katarak, farz, haram, helal çizgilerinin olumlu biçimde insan, toplum yaşamında var kılınması gerçekleşmiştir.
İlk farklılaşmada, dinin ilkesi ve ihlâsı ortadan kalkarak, sadece kuralların uygulama şekilleri kalmıştır.
İnsanlar, toplumlar, kendi kültürlerinden, geleneklerinden, tarihinden gelen yaşam kurallarını, din kurallarıyla birleştirerek, ortaya din adına yaşanan ama dinden kaynaklanmayan farklı bir yaşam çıkarmıştır.
Zaman içinde yaşama eklenen ama Allah’ın gönderdiği bilgi ve kurallarla oluşturulmayan yaşam kuralları din adına egemen kılınmıştır.
Sonuçta, din adına Allah’ın kurallarından yüzde kaçı hayata hâkimdir sorgusunda, “neredeyse hiç sözü” günümüzün gerçeğidir.
Günümüzde uygulanan Allah’ın kurallarının, ihlâstan, “samimiyetten”, özden, “vahyin ruhundan” yoksun olduğu gerçeği genel yargıdır.
Bütün bu gelişmeler, şekilcilik, modernleşme tartışmasında olumsuz değişim olarak ele alınır.
Müslümanların tarihinde şekilcilik üzerine en çok tartışılan konulardan biri kılık-kıyafettir.
Kadınların ve erkeklerin, hangi ortamlarda, vücutlarını neresine kadar gösterebileceklerini belirleyen tesettür kavramına, giyinme biçimlerinin, yani “kılık-kıyafet modasının” girip girmeyeceğidir. Arap geleneklerine göre giyinme, oturma, kalkma, yeme içme, tıraş olma biçimlendirmelerinin din olduğu, olmadığı tartışması şekilcilik kavramının insanları nasıl etkilediğini göstermektedir.
Günümüzde Müslümanların çoğu, hatta dünyanın çoğu, Batı tipi yaşam gerekleri olan giyinme, oturma, kalkma, yeme, içme, kılık-kıyafet modasının etkisinde kalmışlardır. Bu etkiyi; sapma, modernleşme, şekilciliğe karşı çıkma gibi düşüncelerle karşılayanlar vardır.
Modernleşme; gelişme, çağdaşlaşma kavramlarıyla, “şekilciliğe, gericiliğe, muhafazakârlığa” karşı çıkıyoruz anlayışıyla, Batı tipi yaşam tarzının kurallarına uymayı düşünerek bir uç yaratmıştır.
Bunun karşısında ise, bazı Müslümanlar, dine sahip çıkma adı altında, Arap örflerini, kılığını, kıyafetini, yaşama biçimlerini din olarak algılayarak, diğer ucu yaratmıştır.
Günümüzde Müslümanların vasatlığı Kur’an’daki vasat kavramı değil, Doğu’ya ve Batı’ya ilgisizliktir. Veya her konuda cahil olup sadece ekmek kavgası peşindedir.
Nihayetinde yaşam ancak sembollerle, “şekillerle” yaşanır.
Allah insanların şekillerle yaşadığı hayata, vahiyle “ilke, kural, hedef ve metot” belirler.
Müslümanlar hidayet ettiği ilkeye bağlı olarak, Allah’ın egemenliğini, Allah’ın kurallarını, Resul’ünün örneklediği metoda, “sünnete” uygun, hayatında şekillendirerek gerçekleştirir.
Müslümanların dün ve bugünkü en büyük sorunu, “sünnet”, metot olarak algıladığı kültürün, hangisinin gerçekten Allah’ın dinene ait bir yaşam, hangisinin Arap kültüründen kaynaklandığını ayıramamasından kaynaklanır.
Böylece Müslümanların yaşamında Arap kültürü, gelenekleri, İslam olarak şekillenir.
Allah, gönderdiği vahiylerin özüne aykırı yaşamı, “sapma”, “şirk”, “ehl-i kitaplaşma” olarak tanımlar.
Müslümanlar Allah’tan gelen bilgileri, kavrayışı, inancı ölçüsünde yaşamı doğru şekiller üzerine oturtacaktır.
Şekilsiz olmayan yaşam, inançların ruhuyla yaratılışa uygun hale gelecektir.
Aksi ise, özlerin değil, şekillerin insana din olacağıdır.
TEVRAT VE KUR’ÂN Öz İnsan var olduğu andan itibaren kendini arayış, varlığını sorgulayış, kâinattaki oluşumun nasıllığını ve nedenselliğini araştırma, bilgiye vâkıf olabilme gayreti ve yorumlama çabası içinde olmuştur. Kendisi ve kâinatın yaratılışı hakkında bir ilim edinebilmenin aslî kaynaklarından birisi ise yerkürede ikâme edilen, tüm yaratılmışlara farklı vakit ve zamanlarda gönderilmiş olan din ve o dinin …
Fıkhın, kendini güncelleme kabiliyeti sayesinde Müslüman toplumlarda ortaya çıkan birçok probleme asırlar boyunca etkin çözümler ürettiğini ifade etmek hakkaniyetli bir değerlendirme olur. Ancak özellikle son iki asra gelindiğinde bu durumun belirli ölçüde değişiklik arz ettiği gözlenmektedir. Tek bir nedene indirgenemeyecek kadar girift olan bu değişimin temelinde Müslüman toplumların Batı karşısında siyasi hâkimiyetlerini kaybetmesi yatmaktadır.
“Kadın”ve “İslam’ın kadına bakışı” meselesi beni her zaman için ilgilendiren konuların başında gelmiştir. Başta İslam düşüncesinin ve Müslüman kadının hayatı kuşatan önemli noktalarda yer alamamasının nedeni yukarıda saydığım, örneklerini çoğaltabileceğimiz “donmuş zihniyet” olduğu açıkça görülmektedir. Kadın konusundaki bakış açısı dinin özünden ve derinliğinden uzaklaşmış adeta taşlaşmış bir düşüncenin ürünüdür. Sözünü ettiğim bakış açısı, kadının İslam’daki ve sosyal hayattaki konumu konusunda zamanın şartlarına ve İslam’ın maslahatına uygun şekilde düşünce üretmek şöyle dursun aksine kadının sosyal alanda yer almasını tehlikeli addetmektedir.
Gazze’de yaşananlar, halihazırda Batı hegemonyasının (veya ABD’nin) belirleyici olduğu bir küresel düzende yaşadığımızı bize bir kez daha hatırlatmıştır. Malum olduğu üzere, bir küresel düzen varsa, burada “güçler dengesi” süpergücün (veya güçlerin) belirlediği sınırlar çerçevesinde kurulur. Lokal iktidarlar, ancak bu denge sistemi içerisinde kendilerine yer bulabilirler. Sisteme itiraz ettiklerinde ise te’dip edilirler. Süpergücün konumu değişmediği sürece de bu düzen varlığını bu şekilde sürdürür.
Bu metin, sosyal gelişme (insani yetkinlikler, gelişimci demokrasi) perspektifine yöneltilmiş krizler/eleştiriler dizisine dair bir teşhis ve sonuçların genel bir taslağını sunmaktadır. Bu perspektif, modernitenin merkez-liberal “jeo-kültürü”nün bir tezahürü (ve özü, bilgi yapıları açısından hegemonik ve meta-emperyal bir yapı) olarak anlaşılmakta ve tartışılmaktadır.
Sembolizm / Şekilcilik
Geçmişten bugüne, düşünce ve yaşam ilişkileri, şekilcilik, muhafazakârlık, modernlik gibi kavramlarla tartışılmıştır.
Yaşamı kuran dinler, ideolojiler, örfler, siyasal biçimlenmeler, hukuk sistemleri, sanat ve edebiyat konuları sözü edilen tartışmaların dışına çıkamaz.
İlericiliği, gelişmeciliği temsil ettiği düşünülen modernize olmak…
Durağanlığı, gericiliği temsil eden muhafazakârlık…
Tartışmaların özünde, sıkça vurgu yapılan, “öz=ruh” kavramları ile “şekilcilik” kavramları özellikle, değişimi hızlı yaşayan bir toplumda sert çatışmalar içindedir.
Kaybedilen ruhun tekrar canlandırılması, yaşama şekil olarak dönüşen yaşam biçimlerine egemen olması, hemen her zaman öne sürülen idealdir.
Din kültürleri içinde, Allah’ın; Resulleri ile vahiy, kitap göndermesi, önce gönderilen vahiylerin özlerini kaybettiğini vurgular.
İdeolojiler, toplumlara egemen olduğundan itibaren, statükoculukla “tutuculukla” “şekilcilikle” değerlendirilmeye başlanır.
Bütün yasaların “kanunların ruhuna göre” kavramıyla değerlendirilmesi sıcak tutulan tartışmalardır. Bu tartışmalarda, kanunların şeklen uygulanması değil, ruhuna uygun uygulanmasından söz edilir.
Kurulan siyasi sistemler, devlet organizasyonları, hatta kurumsallaşmış büyük şirketler, bürokrasi “durağanlık” “şekilcilik” içinde kaybolduğu varsayımıyla şiddetle eleştirilir.
Hayata genel olarak baktığımızda, devletler bürokrasi, dinler ihlâsı, “özü” kaybeden ameller, ideolojiler “statükoculukla” şekillenerek, özlerinden koptuğu, varlıklarının nedenini kaybettikleri esasıyla her zaman gözden geçirilmişlerdir.
Allah’ın gönderdiği son kitap Kur’an’da sıkça sözü edilen “ehl-i kitap veya kitap ehli” kavramları, daha önce gönderilen vahiylerin özlerinden koparak, hayatta sadece şekillerle var olduğunun ifadesidir.
Dinler, siyasal düşünceler, ideolojiler, felsefi düşünceler, şiir, sanat, edebiyat, müzik gibi sanat kollarının bile, gün gelip şekilcilikle, şablonculukla suçlanması görülmektedir.
Yaşamda şekillere dönüşen din, siyasal düşünce, ideoloji, hayat felsefesi, şiir, sanat, edebiyat, müzik gibi argümanların, şekilsizlikten öte olamayacakları gerçeğini tespit etmek gerekir.
Hangisi olursa olsun, yaşama dair bütün olguların temel felsefesinde, ilke, kural, hedef, metot gibi unsurların esas olduğudur.
İlke; düşüncenin dayandığı esasları…
Kurallar; ilkelerin hangi davranış yasalarıyla hayatta var olacağı…
Hedef; ilkenin, kurallarla hayatta var kılınmasıyla hangi amacın gerçekleştirilmek istendiği…
Metot; ilkeyi hedefe götürecek kuralların, nasıl, hangi sembollerle “şekillerle” hayatta var kılınacağıdır.
Şimdi bu özlerin, dinlerde, ideolojilerde, siyasal biçimlenmelerde, felsefelerde, müzikte, şiirde, edebiyatta nasıl ortaya çıktığına bakalım.
Dinlerin ilkesi, “Tanrı’nın egemenliği” esasına dayanır. Tabiî, güneşe, aya, yıldızlara tapan ilkel dinlerin, ilahi din olarak kabul edilen dinlerden farklı olacağı muhakkaktır. Ancak ister güneşe, ister aya, ister yıldızlara tapsın, işin özünde, insanın Tanrı kavramına verdiği sembol ile şekillenen öz vardır.
Tanrı’yı görünmez kabul edip bütün yaratılışın gerisindeki yaratıcı güç, iktidar, otorite kabul eden İlahi din tanımındaki tanrı ile egemenliği hissedilen Tanrı’nın, insana en yakın görünür varlıklardan, güneş, ay, yıldızlar, gök, yer gibi sembollere yerleştirilmesinin temelindeki esas otorite, güç, ruh, Tanrı fikrinin insandaki egemenliğidir.
Her iki bakış tarzında, Tanrı fikrinin şekilsizlikle tanımlanması ile Tanrı fikrinin şekilcilikle tanımlanmasını algılarız.
İslam’da Tanrı yani Allah şekillendirilemez. Allah’ı şekillendirmek İslam’ın dışına çıkmaktır. İslam üzerine düşünce üreten fikir adamlarının görüşü, Allah’ı şekillendirmeye yönelik duyguların, düşüncelerin şirk olacağıdır.
Allah’a konum belirlemek, şekillendirmek İslam’da yasaktır. Zira konum belirlediğiniz anda, otomatikman şekil de vermiş olmaktasınızdır.
Dinin temel ilkesi “Tanrı’nın egemenliği”, kulların üzerinde hâkim kılınarak hedefe ulaşılır. Tanrı egemenlik esasları içinde, kullarının neler yapacağını “farzlarını”, neler yapmayacaklarını “haramlarını”, hangi konularda serbest olduklarını “helallerini” ilan eder. İnsanların kurallara uygun hayat yaşaması “ibadeti” dinin hedefidir.
Kuralların hayata yansımasına metot, “sünnet” denir. Bu noktada sembol, “şekil” devreye girer. Zira kuralların her biri semboliktir. Yapılacak işler, yapılmayacak işler, insan algısına semboller olarak yansır. İnsan bu sembolleri, “şekilleri” yerine getirerek dinini yaşamış olur.
Fiil dediğimiz şeylerin her biri “sembol”, şekildir. Yemek, içmek, yürümek, yatmak, kalkmak, okumak -ne olursa- hepsi şekildir. İnsan davranışlarının tümü “şekiller”, sembollerle tanımlanır.
Dolayısıyla dini, şekilciliğin dışında tutmak mümkün değildir. Çünkü dinin her kuralı, insanın yapacağı, yapmayacağı filleri “şekilleri” belirler.
İdeolojilerde, ideolojilerin ilkesi, kuralları, “yasaları”, hedefi ve metodu esastır. Bütün ideolojiler, gerçekleştirmek istedikleri amaçlara dair kurallar belirleyerek, bu kuralların nasıl hayatta var kılınacaklarına dair, uygulamaya yönelik “pratik” metot oluşturur. İdeolojilerin oluşturdukları uygulamaya dair bütün kurallar “sembollerle” şekillerle belirlenir. İdeolojilerin özünden, yapısından, şekli, şekilciliği çıkarmak mümkün değildir.
Siyasal biçimlendirmelerde, devlet organizasyonlarında da aynı konu geçerlidir. Siyasal biçimlenmelerin, devlet organizasyonlarının, temel ilkeleri, yasaları, “kanunları”, kanunları uygulamaya yönelik tüzük, yönetmelik gibi, kanunların nasıl şeklen hayata yansıyacağını, hayatta var kılınacağını belirleyen yapısı vardır. Günümüzde hangi hukukçuya sorarsanız; tüzüğü, yönetmeliği çıkarılmamış yasanın havada kalacağıdır. Zira şeklen yeryüzüne inmeyen hiçbir yasa, ütopya olmaktan kurtulamaz.
Saydığım bütün farklı edebiyat kollarını birbirinden ayıran, özleri olmasının yanında, onların şekilsel yapılarıdır. Şiiri hikâyeden ayıran en temel ölçütlerin başında şekil gelir.
Sanat kolları olan müzik, resim, heykel vs gibi bütün dallarda da yine ilke, kural, hedef ve metot yani “şekillendirme”, semboller esastır.
Önyargılardan uzak konulara bakıldığında, yaşamın şekillerden ayrı olmadığı görülecektir. Yaşamın şekillerle, “sembollerle” yaşanması, yaşamın temel unsurlarından biri olan diriliktir. Dirilik, fiili “eylemi” ortaya çıkarır. Cansızlık, yani ölümlülük, eylemi “şekilleri” ortadan kaldırır. Ama yine de tek şekli kaldıramaz. Zira sabitlik de kendi başına bir şekildir. Yani semboldür.
Sembol; “Duyularla ifade edilemeyen bir şeyi belirten somut nesne veya işaret, âlem, remiz, rumuz, timsal” (TDK) olarak tarif edilir.
İnsan, doğadaki varlıklar, yeryüzü, gökyüzü ve varlıkların hareketlerini belirleme, sembollerle, “şekillerle” tanımlanır. Bütün tanımlamalar, insanın, doğanın, varlıkların, yeryüzünün, gökyüzünün görüntü ve şekillerine yöneliktir.
Konunun bu uzantısı, dilleri oluşturur. Her dilin sembollerden, “şekillerden” oluştuğunu görmekteyiz. Hakeza yazı ve uzantısı okuma kavramı “şekillerin” insan beynindeki algılarıdır.
Fiil, “eylem”, “amel” olarak tanımladığımız her şey, insana dair şekillerdir. Yani insanların eylemleri görsel şekiller üzerindedir. Dolayısıyla insan davranışlarına konulacak her türlü kuralın, yasanın, tanımın temeli şekli tanımlamak, sınırlamak, geliştirmek, sabitlemek gibi esasları içerir.
Onun için, “şekilciliğe karşıyız” gibi işin özünden kopuk yargı, semboller, “şekiller” konusunun insan hayatındaki öneminin kavranmadığının belirtisidir.
Hayat dikkatle gözlendiğinde, hayatı var kılan şey hep “semboller”, şekiller olmuştur. Zaten varlık âlemi şekillerle kendini insana algılatır.
Yaşamdan “sembolleri”, şekilleri kaldırdığınızda, yaşamı görmeyiz, yaşam yok olur.
O zaman şekilcilik tartışmasında yapılmak istenen nedir, sorusunun olması muhtemelen cevapları için;
Müslümanlar Allah’ın kurallarına uyarak şekillendirdikleri hayata kendi özlerinde, “ihlâsı”, samimiyeti, özü, “ruhu” katacaklardır. İçine ihlâs katılmayan hiçbir eylem, “amel” dinin ilkesine, hedefine, “amacına” uygun değildir. Uygunsuzluk, sapma; sapkınlık, fahşa; “azgınlık, sınır aşımı”, tuğyan, “isyankârlık” olarak nitelendirilir.
Müslümanların tarihinde, Allah’ın gönderdiği kuralların hayatta var kılınması serüveninde aşağıdaki gelişmeler yaşanmıştır.
Bütün bu gelişmeler, şekilcilik, modernleşme tartışmasında olumsuz değişim olarak ele alınır.
Müslümanların tarihinde şekilcilik üzerine en çok tartışılan konulardan biri kılık-kıyafettir.
Kadınların ve erkeklerin, hangi ortamlarda, vücutlarını neresine kadar gösterebileceklerini belirleyen tesettür kavramına, giyinme biçimlerinin, yani “kılık-kıyafet modasının” girip girmeyeceğidir. Arap geleneklerine göre giyinme, oturma, kalkma, yeme içme, tıraş olma biçimlendirmelerinin din olduğu, olmadığı tartışması şekilcilik kavramının insanları nasıl etkilediğini göstermektedir.
Günümüzde Müslümanların çoğu, hatta dünyanın çoğu, Batı tipi yaşam gerekleri olan giyinme, oturma, kalkma, yeme, içme, kılık-kıyafet modasının etkisinde kalmışlardır. Bu etkiyi; sapma, modernleşme, şekilciliğe karşı çıkma gibi düşüncelerle karşılayanlar vardır.
Müslümanlar, “Allah’ın vasat (orta) ümmetisiniz”, aşırıya gitmezsiniz, uçlarda bulunmazsınız ifadeleri unutulmuştur.
Modernleşme; gelişme, çağdaşlaşma kavramlarıyla, “şekilciliğe, gericiliğe, muhafazakârlığa” karşı çıkıyoruz anlayışıyla, Batı tipi yaşam tarzının kurallarına uymayı düşünerek bir uç yaratmıştır.
Bunun karşısında ise, bazı Müslümanlar, dine sahip çıkma adı altında, Arap örflerini, kılığını, kıyafetini, yaşama biçimlerini din olarak algılayarak, diğer ucu yaratmıştır.
Günümüzde Müslümanların vasatlığı Kur’an’daki vasat kavramı değil, Doğu’ya ve Batı’ya ilgisizliktir. Veya her konuda cahil olup sadece ekmek kavgası peşindedir.
Nihayetinde yaşam ancak sembollerle, “şekillerle” yaşanır.
Allah insanların şekillerle yaşadığı hayata, vahiyle “ilke, kural, hedef ve metot” belirler.
Müslümanlar hidayet ettiği ilkeye bağlı olarak, Allah’ın egemenliğini, Allah’ın kurallarını, Resul’ünün örneklediği metoda, “sünnete” uygun, hayatında şekillendirerek gerçekleştirir.
Müslümanların dün ve bugünkü en büyük sorunu, “sünnet”, metot olarak algıladığı kültürün, hangisinin gerçekten Allah’ın dinene ait bir yaşam, hangisinin Arap kültüründen kaynaklandığını ayıramamasından kaynaklanır.
Böylece Müslümanların yaşamında Arap kültürü, gelenekleri, İslam olarak şekillenir.
Allah, gönderdiği vahiylerin özüne aykırı yaşamı, “sapma”, “şirk”, “ehl-i kitaplaşma” olarak tanımlar.
Müslümanlar Allah’tan gelen bilgileri, kavrayışı, inancı ölçüsünde yaşamı doğru şekiller üzerine oturtacaktır.
Şekilsiz olmayan yaşam, inançların ruhuyla yaratılışa uygun hale gelecektir.
Aksi ise, özlerin değil, şekillerin insana din olacağıdır.
İlgili Yazılar
Yaratılış Bağlamında Kutsal Metinlerin Mukayesesi
TEVRAT VE KUR’ÂN Öz İnsan var olduğu andan itibaren kendini arayış, varlığını sorgulayış, kâinattaki oluşumun nasıllığını ve nedenselliğini araştırma, bilgiye vâkıf olabilme gayreti ve yorumlama çabası içinde olmuştur. Kendisi ve kâinatın yaratılışı hakkında bir ilim edinebilmenin aslî kaynaklarından birisi ise yerkürede ikâme edilen, tüm yaratılmışlara farklı vakit ve zamanlarda gönderilmiş olan din ve o dinin …
Nas Bağımlılığı ve Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı” Filmi
Fıkhın, kendini güncelleme kabiliyeti sayesinde Müslüman toplumlarda ortaya çıkan birçok probleme asırlar boyunca etkin çözümler ürettiğini ifade etmek hakkaniyetli bir değerlendirme olur. Ancak özellikle son iki asra gelindiğinde bu durumun belirli ölçüde değişiklik arz ettiği gözlenmektedir. Tek bir nedene indirgenemeyecek kadar girift olan bu değişimin temelinde Müslüman toplumların Batı karşısında siyasi hâkimiyetlerini kaybetmesi yatmaktadır.
Duvarların Ötesine Yolculuk; İslam Düşünce Geleneğinde Kadın
“Kadın”ve “İslam’ın kadına bakışı” meselesi beni her zaman için ilgilendiren konuların başında gelmiştir. Başta İslam düşüncesinin ve Müslüman kadının hayatı kuşatan önemli noktalarda yer alamamasının nedeni yukarıda saydığım, örneklerini çoğaltabileceğimiz “donmuş zihniyet” olduğu açıkça görülmektedir. Kadın konusundaki bakış açısı dinin özünden ve derinliğinden uzaklaşmış adeta taşlaşmış bir düşüncenin ürünüdür. Sözünü ettiğim bakış açısı, kadının İslam’daki ve sosyal hayattaki konumu konusunda zamanın şartlarına ve İslam’ın maslahatına uygun şekilde düşünce üretmek şöyle dursun aksine kadının sosyal alanda yer almasını tehlikeli addetmektedir.
Gazze’nin Hatırlattıkları ve Gösterdikleri
Gazze’de yaşananlar, halihazırda Batı hegemonyasının (veya ABD’nin) belirleyici olduğu bir küresel düzende yaşadığımızı bize bir kez daha hatırlatmıştır. Malum olduğu üzere, bir küresel düzen varsa, burada “güçler dengesi” süpergücün (veya güçlerin) belirlediği sınırlar çerçevesinde kurulur. Lokal iktidarlar, ancak bu denge sistemi içerisinde kendilerine yer bulabilirler. Sisteme itiraz ettiklerinde ise te’dip edilirler. Süpergücün konumu değişmediği sürece de bu düzen varlığını bu şekilde sürdürür.
Geç Demokrasinin Post-Liberal Dünyasında İslam ve İslamofobi. Irkçılığın Neo-Reel-Politik Temelleri
Bu metin, sosyal gelişme (insani yetkinlikler, gelişimci demokrasi) perspektifine yöneltilmiş krizler/eleştiriler dizisine dair bir teşhis ve sonuçların genel bir taslağını sunmaktadır. Bu perspektif, modernitenin merkez-liberal “jeo-kültürü”nün bir tezahürü (ve özü, bilgi yapıları açısından hegemonik ve meta-emperyal bir yapı) olarak anlaşılmakta ve tartışılmaktadır.