Akıl, nicelik ve nitelik âleminde dolaştı. Akıl, Tevhid ile yolunu buldu ve maksada ulaştı.
Yoksa bu bîçâre nerede bir menzil bulacaktı? İdrak gemisinin sahili neresidir?
Tevhid’in sırları, hak ehlinin ezberindedir. “Atirrahmani abden”[2]’de gizlidir.
Sendeki sırları sana göstermek için, seni amel ile imtihan eder.
Din ondan, hikmet ondan, ibadet ondan, zor ondan, kuvvet ondan, temkin ondandır.
Onun cilvesi, âlemlere hayret verir. Âşıklara, amel etmek için kudret verir.
Aşağıda, olan onun sayesinde yücelir. Toprak, onun iksiriyle değer kazanır.
Onun kudreti, kulu, seçkin bir kul eder. O, kulu değiştirip bambaşka bir kul yapar.
Onu, Hak yolunda çok hızlı hareket ettirir. Damardaki kanı, şimşekten daha sıcak ve hareketli hale getirir.
Korku ve şüphe ölür, amel hayat bulur.
Göz, kâinat derinliklerindekini görücü olur.
Kul olma makamı[3] sağlamlaştırılınca, dilenci kâsesi, “Câm-ı cem”[4] olur.
Millet-i Beyzâ’nın (İslam Milleti’nin) teni ve canı Lâ ilâhe illallah’dır. Bizim sazımızın perdesinde dolaşan Lâ İlâhe illlallah’dır.
Lâ İlâhe illlallah, bizim sırlarımızın sermayesidir. Düşüncelerimizi birbirine bağlayan odur.
O söz, dudaktan gönüle indiğinde, hayatın gücünü arttırır.
Onu taşın üzerine işleseler taş, gönül haline gelir. Eğer gönül, onu ararken yanmazsa, bir çamur parçası olur.
Gönlümüzü onun ateşiyle aydınlatınca, imkân harmanını bir âh ile yaktık.
O, sinelerdeki gönüllerin suyudur. Bizim aynalarımız, onun hararetiyle parladı.
Onun alevi, lâlede olduğu gibi, bizim damarlarımızda dolaşır.
Siyah, Tevhid’den dolayı kırmızılaştı. Faruk (İmam Ömer İbn’ul-Hattab) ile Ebu Zerr’e akraba olup birleşti.
Gönül, yakınlık ve yabancılığın yeridir. Sarhoşluk neşesi, aynı kaynaktan içmekle gerçekleşir.
Gönüllerin bir renk oluşuyla Millet oluşur. Bu Tûr-u Sinâ, bir tecelliden aydınlanır.
Toplumun düşüncesi bir olmalı. Savundukları dâvâları da bir olmalı.
Onun özündeki câzibe aynı olmalı. Güzel ve çirkini değerlendirme ölçüsü aynı olmalı.
Eğer fikir sazında Hakk’ın yanışı yoksa böyle bir fikir ölçüsü imkânsızlaşır.
Biz, Halîl[5] evladı olan Müslümanlarız. Eğer delil istiyorsan “Ebikum”[6] ayetidir.
Ümmetlerin kaderi vatanlarına bağlanmış, Ümmet binası, soy-sop üzere kurulmuş (derler).
Milletin aslını ancak vatanda görmek ne demek? Rüzgara, suya, çamura tapmak ne demek?
Soyla övünmek ancak cehâlettir. Onun hükmü, tenin üzerindedir, ten de fânîdir.
Bizim milletimizin temeli bambaşkadır. Bu temel, gönüllerimizde saklıdır.
Biz hazırdayız, gönlümüz gaibe bağlı. Bundan dolayı bunun ve onu bağından kurtulmuşuz.
Kavim bağı, yıldızların bağlılığına benzer. Bakış gibi olan bu bağ, tarafımızdan görülmez.
Biz, bir sadağın parlak oklarıyız. Görünüşümüz bir, görüşümüz bir, düşünüşümüz birdir.
Dâvâmız bir, mânâmız birdir. Hayalimizin şekli ve ölçüsü de birdir.
Biz O’nun (Allah’ın) nimetiyle kardeşler olduk.[7] Dilimiz bir, gönlümüz bir, canımız bir oldu.
Dipnotlar:
[1]Muhammed İkbal Lahori İslam Toplumunun Yapısı kitabında yer alan iki makaleden özetlenmiştir.
[2] “Göklerde ve yerde olan herkes, istisnasız birer kul olarak Rahmân’a gelecektir.” Meryem Sûresi 93. Ayet.
[3] Allah’a kul olma makamı için şu ayetlere bkz: İsra 1; Furkan 1; Kehf 1; Sad 41; Furkan 63.
[4] Hz. Süleyman ve Büyük İskender’e atfedilen, içine bakıldığı zaman dünyada olup biten her şeyin görüldüğüne inanılan – mecazî – kadeh.
[5] Halîl-Halîlullah: Allah Teâlâ’nın kulu ve Rasulü İbrahim’in (a.s.)’ın lakabı.
[6] Ebikum: “Allah yolunda, hakkını vererek cihad ediniz! Sizi O seçti. Din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi; ceddiniz İbrâhim’in dininde de böyleydi. Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, Allah gerek daha önce gelmiş kitaplarda, gerekse Kur’ân’da, size Müslümanlar adını verdi…” Hacc Sûresi 78. Ayet.
[7] Topluca Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız, ayrılığa düşmeyiniz, Allah’ın size olan nimetini hatırlayınız; hani birbirinize düşmandınız da, O kalplerinizi kaynaştırdı ve O’nun lütfu ile kardeş oldunuz. Ateşli bir çukurun kenarındayken, ondan sizi O kurtardı. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız. Âl-i İmran Sûresi 103. Ayet.
“Ben ötekime (yekdiğerime ) karşı sorumluyum. Ben yekdiğerime dair “iyiyi” istiyorum. Her tek kişinin diğerine dair “iyiyi” istemesini arzuluyorum. Erdemli davranışlarda bulunmaktan zevk alıyorum.” Bu şekilde bir bilinç düzeyi, felsefeyi bilmenin ötesinde atölye ortamında “Felsefe yapmakla” mümkün olur. Şöyle ki atölye ortamında felsefe yapmakla, artık birtakım ödüllendirmelerle erdemleri öğretmek yerine öğrencilerin içlerindeki erdemleri kendilerinden itibaren keşfettirmeye yönelik bir sürece girilmiş bulunulmaktadır. Ödüllendirmelerle dışarıdan bir etkiyle erdemler öğretilmeye çalışılmıştır oysaki erdemler çocukların içlerindedir ve erdemler açığa çıkmayı beklemektedir.
“Küçüğü olmayanın büyüğü olmaz!” derler. Küçük olan birçok şey büyümeye ayarlıdır. Büyümek insanın içinde hem bir özlem hem bir kaçıştır. Büyüsen bir dert büyümesen başka bir dert… Bu gelgitleri yaşayan insan, bir zaman sonra bu gelgitlerin altından kalkamayınca da davranış bozukluğuna sürükleniyor. Çünkü o, cismi ile ruhu arasında bariz bir kopukluk yaşamaya başlıyor.
Haktan yana bir şair Mustafa Ökkeş Evren. Çocuk haklarını şiirlemiş. ‘Çocuk haktır. Çocuğun her çığlığı hakikattir’ diyor. Son şiir kitabında ”hiç haksız olur mu çocuklar?” diye soruyor bize. Her çocuğun hakları ile var olması gerektiğini hatırlatırken, tertemiz bir dünyanın da kapılarından geçiriyor teker teker. Her şiirinde ‘çocuk’ sesi duyuyoruz. Tertemiz, sade ve masum bir dünya …
Ortaya çıkan öngörülemeyen(!) gerçekler karşısında edindikleri merkeziliği her duruma göre sürdürme arzusu taşıyanların, öngörülere ve senaryolara bağlı olarak uygulamaya koydukları dünya sistemini meşrûlaştırma çabası yeni bir durum değil. Gerçeklik tanımlarını, kaos üzerinden yeniden inşâ eden ideolojiler, iç içe geçmişliklerini farklı isimlerle aynı dünya görüşünün yörüngesinde sürüklerken, aksini iddia etseler de bu çabanın farklı bir boyutu var. Peki, farklı olan ne?
İktidar biçimleri tarih boyunca tesis etmeye çalıştıkları otoritelerini uzamsal boyutta da gösterme kaygısı taşımışlardır. Mekâna müdahale bu uzamsal kaygının bir tür tezahürüdür. Keza mekân ideolojiden azade bir yapı olmayıp tam tersine ideolojinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Diğer bir değişle biçimler dünyası, bilinç dünyasının bir aktarım alanıdır. Tarih sahnesinde boy göstermiş devletler, imparatorluklar veya medeniyetler mekâna büyük oranda bu şekilde yaklaşmıştır.
İlk Rükun TEVHİD
Akıl, nicelik ve nitelik âleminde dolaştı. Akıl, Tevhid ile yolunu buldu ve maksada ulaştı.
Yoksa bu bîçâre nerede bir menzil bulacaktı? İdrak gemisinin sahili neresidir?
Tevhid’in sırları, hak ehlinin ezberindedir. “Atirrahmani abden”[2]’de gizlidir.
Sendeki sırları sana göstermek için, seni amel ile imtihan eder.
Din ondan, hikmet ondan, ibadet ondan, zor ondan, kuvvet ondan, temkin ondandır.
Onun cilvesi, âlemlere hayret verir. Âşıklara, amel etmek için kudret verir.
Aşağıda, olan onun sayesinde yücelir. Toprak, onun iksiriyle değer kazanır.
Onun kudreti, kulu, seçkin bir kul eder. O, kulu değiştirip bambaşka bir kul yapar.
Onu, Hak yolunda çok hızlı hareket ettirir. Damardaki kanı, şimşekten daha sıcak ve hareketli hale getirir.
Korku ve şüphe ölür, amel hayat bulur.
Göz, kâinat derinliklerindekini görücü olur.
Kul olma makamı[3] sağlamlaştırılınca, dilenci kâsesi, “Câm-ı cem”[4] olur.
Millet-i Beyzâ’nın (İslam Milleti’nin) teni ve canı Lâ ilâhe illallah’dır. Bizim sazımızın perdesinde dolaşan Lâ İlâhe illlallah’dır.
Lâ İlâhe illlallah, bizim sırlarımızın sermayesidir. Düşüncelerimizi birbirine bağlayan odur.
O söz, dudaktan gönüle indiğinde, hayatın gücünü arttırır.
Onu taşın üzerine işleseler taş, gönül haline gelir. Eğer gönül, onu ararken yanmazsa, bir çamur parçası olur.
Gönlümüzü onun ateşiyle aydınlatınca, imkân harmanını bir âh ile yaktık.
O, sinelerdeki gönüllerin suyudur. Bizim aynalarımız, onun hararetiyle parladı.
Onun alevi, lâlede olduğu gibi, bizim damarlarımızda dolaşır.
Siyah, Tevhid’den dolayı kırmızılaştı. Faruk (İmam Ömer İbn’ul-Hattab) ile Ebu Zerr’e akraba olup birleşti.
Gönül, yakınlık ve yabancılığın yeridir. Sarhoşluk neşesi, aynı kaynaktan içmekle gerçekleşir.
Gönüllerin bir renk oluşuyla Millet oluşur. Bu Tûr-u Sinâ, bir tecelliden aydınlanır.
Toplumun düşüncesi bir olmalı. Savundukları dâvâları da bir olmalı.
Onun özündeki câzibe aynı olmalı. Güzel ve çirkini değerlendirme ölçüsü aynı olmalı.
Eğer fikir sazında Hakk’ın yanışı yoksa böyle bir fikir ölçüsü imkânsızlaşır.
Biz, Halîl[5] evladı olan Müslümanlarız. Eğer delil istiyorsan “Ebikum”[6] ayetidir.
Ümmetlerin kaderi vatanlarına bağlanmış, Ümmet binası, soy-sop üzere kurulmuş (derler).
Milletin aslını ancak vatanda görmek ne demek? Rüzgara, suya, çamura tapmak ne demek?
Soyla övünmek ancak cehâlettir. Onun hükmü, tenin üzerindedir, ten de fânîdir.
Bizim milletimizin temeli bambaşkadır. Bu temel, gönüllerimizde saklıdır.
Biz hazırdayız, gönlümüz gaibe bağlı. Bundan dolayı bunun ve onu bağından kurtulmuşuz.
Kavim bağı, yıldızların bağlılığına benzer. Bakış gibi olan bu bağ, tarafımızdan görülmez.
Dipnotlar:
[1] Muhammed İkbal Lahori İslam Toplumunun Yapısı kitabında yer alan iki makaleden özetlenmiştir.
[2] “Göklerde ve yerde olan herkes, istisnasız birer kul olarak Rahmân’a gelecektir.” Meryem Sûresi 93. Ayet.
[3] Allah’a kul olma makamı için şu ayetlere bkz: İsra 1; Furkan 1; Kehf 1; Sad 41; Furkan 63.
[4] Hz. Süleyman ve Büyük İskender’e atfedilen, içine bakıldığı zaman dünyada olup biten her şeyin görüldüğüne inanılan – mecazî – kadeh.
[5] Halîl-Halîlullah: Allah Teâlâ’nın kulu ve Rasulü İbrahim’in (a.s.)’ın lakabı.
[6] Ebikum: “Allah yolunda, hakkını vererek cihad ediniz! Sizi O seçti. Din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi; ceddiniz İbrâhim’in dininde de böyleydi. Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, Allah gerek daha önce gelmiş kitaplarda, gerekse Kur’ân’da, size Müslümanlar adını verdi…” Hacc Sûresi 78. Ayet.
[7] Topluca Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız, ayrılığa düşmeyiniz, Allah’ın size olan nimetini hatırlayınız; hani birbirinize düşmandınız da, O kalplerinizi kaynaştırdı ve O’nun lütfu ile kardeş oldunuz. Ateşli bir çukurun kenarındayken, ondan sizi O kurtardı. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız. Âl-i İmran Sûresi 103. Ayet.
Yazar
İlgili Yazılar
Neden Atölye Ortamında Düşünmek?
“Ben ötekime (yekdiğerime ) karşı sorumluyum. Ben yekdiğerime dair “iyiyi” istiyorum. Her tek kişinin diğerine dair “iyiyi” istemesini arzuluyorum. Erdemli davranışlarda bulunmaktan zevk alıyorum.” Bu şekilde bir bilinç düzeyi, felsefeyi bilmenin ötesinde atölye ortamında “Felsefe yapmakla” mümkün olur. Şöyle ki atölye ortamında felsefe yapmakla, artık birtakım ödüllendirmelerle erdemleri öğretmek yerine öğrencilerin içlerindeki erdemleri kendilerinden itibaren keşfettirmeye yönelik bir sürece girilmiş bulunulmaktadır. Ödüllendirmelerle dışarıdan bir etkiyle erdemler öğretilmeye çalışılmıştır oysaki erdemler çocukların içlerindedir ve erdemler açığa çıkmayı beklemektedir.
Büyüklerdeki Çocukluk
“Küçüğü olmayanın büyüğü olmaz!” derler. Küçük olan birçok şey büyümeye ayarlıdır. Büyümek insanın içinde hem bir özlem hem bir kaçıştır. Büyüsen bir dert büyümesen başka bir dert… Bu gelgitleri yaşayan insan, bir zaman sonra bu gelgitlerin altından kalkamayınca da davranış bozukluğuna sürükleniyor. Çünkü o, cismi ile ruhu arasında bariz bir kopukluk yaşamaya başlıyor.
Hiç Haksız Olur Mu Çocuklar?
Haktan yana bir şair Mustafa Ökkeş Evren. Çocuk haklarını şiirlemiş. ‘Çocuk haktır. Çocuğun her çığlığı hakikattir’ diyor. Son şiir kitabında ”hiç haksız olur mu çocuklar?” diye soruyor bize. Her çocuğun hakları ile var olması gerektiğini hatırlatırken, tertemiz bir dünyanın da kapılarından geçiriyor teker teker. Her şiirinde ‘çocuk’ sesi duyuyoruz. Tertemiz, sade ve masum bir dünya …
Yeni Olan Ne?
Ortaya çıkan öngörülemeyen(!) gerçekler karşısında edindikleri merkeziliği her duruma göre sürdürme arzusu taşıyanların, öngörülere ve senaryolara bağlı olarak uygulamaya koydukları dünya sistemini meşrûlaştırma çabası yeni bir durum değil. Gerçeklik tanımlarını, kaos üzerinden yeniden inşâ eden ideolojiler, iç içe geçmişliklerini farklı isimlerle aynı dünya görüşünün yörüngesinde sürüklerken, aksini iddia etseler de bu çabanın farklı bir boyutu var. Peki, farklı olan ne?
Mekânın İmkânı
İktidar biçimleri tarih boyunca tesis etmeye çalıştıkları otoritelerini uzamsal boyutta da gösterme kaygısı taşımışlardır. Mekâna müdahale bu uzamsal kaygının bir tür tezahürüdür. Keza mekân ideolojiden azade bir yapı olmayıp tam tersine ideolojinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Diğer bir değişle biçimler dünyası, bilinç dünyasının bir aktarım alanıdır. Tarih sahnesinde boy göstermiş devletler, imparatorluklar veya medeniyetler mekâna büyük oranda bu şekilde yaklaşmıştır.