Düşlenen diyarlar ya da lanetlenen diyarlar; rüyalarımıza sinen cennet ya da kabuslarımızı yönlendiren cehennem! Ütopyaların ve distopyaların edebiyat içinde önemli bir yeri var. İçinde olduğumuz normdan, vasattan taşmak, onu kıyasıya eleştirmek için göz kamaştırıcı bir fırsattı bunlar. Masallar, efsaneler çağı kapanıp gücünü yitirirken; antik edebiyatın modern edebiyata lehimlendiği noktalarda beliriyor ütopyalar ve distopyalar. Bireyin toplum içindeki konumunu soruşturan bireyden yana çığlıklar, ya da toplumu mahveden çiğ düşüncesizliklerin yankıları, birbirini dengeleyen sesler olarak doluyor kulaklarımıza.
Siyasetnameler ya da Prens gibi şaheserler, yöneticiden yana yontan nalıncı keserleriyken, ütopya ya da distopyada keskin bir siyaset, kültür eleştirisi yapılır ve kurgu içinde siyaset felsefesi terbiyesi verilir okura. Tabii ki onlar da kendi kültür çemberleri içinden baktıkları için dünyayı tekleştirme gibi bir kötürümlükten kurtaramaz kendisini. Hikayelediği duruma deva diye sunduğu çoğulculuk, metnin ima ettiği paradigmayı hesaba kattığımızda kendi söküğünü dikemeyen terziyi çıkarır karşımıza.
Cumhuriyet (Devlet), Faziletli Şehir, Güneş Ülkesi, Ütopya, 1984 ya da Cesur Yeni Dünya’ya dalmayacağım bu giriş sonrasında. Çocuk edebiyatında hatırlı bir yer kazanmaya başlayan distopik bilimkurgunun son ve iyi halkalarından birinde konaklayacağım.
Patricia Forde’un “Liste” kitabı sadece iyi bir distopik bir bilimkurgu örneği değil, aynı zamanda dilbilimsel perspektif sunan basit bir antropolojik manifesto. Hacim, bu tip kitapların etkisini belirleyebiliyor.
Kurucu metinler tek bir ciltte hemen konuya girip meramını sunarken, son yıllardaki eğilim dünyayı alabildiğine detaylı tasarlamak. Liste kitabında ise görece arada kalmışlıktan söz edebiliriz. Hem macerayı sürdürmek için yeterli alt hikayeyi üretiyor hem de bu alt hikayeleri cılız haliyle bırakıp esas meseleye geçiyor. Gene de kitaptaki ürkütücü milat “erimeyi” ve “erime öncesini” bakir bırakan yazarın, hazır hissettiğinde Liste’yi üçlemeye çevirebileceğini düşünüyorum.
Bir çöpçünün bulduğu teneke kutuyla açılıyor kitap, “Nicene” yazılı tenekenin üzerinde çöpçü ne menem bir şey olduğunu bilmiyor ve okur “Nicene” yankısını zihninde okumaya başlıyor, tıpkı Orson Welles’in Yurttaş Kane filmine “rosebud” şifresiyle hevesle daldığı gibi.
“Kelime ustasının çırağı Letta”; bu ilk dört sözcüğün altını çizmiştim okurken, neye gebe olduğunu sezercesine. Yeterince çocuk, yeterince genç, yeterince akıllı kız Letta hızla gerilere itilecek ustası Benjamin’in dolaylı rehberliğinde içine atıldığı dünyayla hesaplaşmak zorunda kalıyor. Liste sökün ediyor hemen, kelime kısıtlamaları ardından geliyor. Liste dışındaki kelimeleri kullanamazsınız, lütfen diyemez, teşekkür edemezsiniz, umuda kapılamazsınız, sevgiye, sanata susasanız da, kursağınızdan öteye geçiremezsiniz. Yedi yüz kelimenin beş yüze düşürülmesi gerekiyor, liste hâlâ çok kalabalıkmış, böyle buyuruyor polis, kitabın gücü yeterince çok şey söyleyen basit cümlelerinde. Pıtrak otu çayı diyen Letta polisin uyarısına tosluyor: “Çay sadece, pıtrak otu listede yok!” O esrarlı listede birçok tanımlanmış rengin duygunun, otun, böceğin yanısıra, dillerin merkezinde yer alan küçük ama önemli eklerin, şahıs vurgularının da olmadığını görüyoruz. Anneye akraba, babaya adam dendiğini, (kitapta yok) arıya, karıncaya, yusufçuğa böcek, çivit mavisine, laciverde, gökyüzü mavisine, turkuvaza, mürekkep rengine sadece mavi dediğinizi düşünün. Sevginin binbir haliyle ilgili binlerce güzelliği bir bardak soğuk suyla yutup, yutaktan yukarıya ömrü billah çıkartamadığınızı, dil ihlali diye bir şeyin sürgünü olup vahşi doğaya bırakıldığınızı…
Kitabın mesiyanik örüntü içinde ilerlediğini görüyoruz. Şimdi bir tanrıça olarak selamlanan ve tapınılan Goddess’ın (tanrıça anlamındaki kelime kitapta orijinal haliyle bırakılmış) vaktiyle ilk klonlanan ve insanları yaşanacak felakete karşı uyaran mütevazı bir elçi olduğuna, doğa savaşçılarının başkanı John Noa’nın insanları ideal yaşama ulaştırmayı dilerken Liste’yi icat ettiğine, insani hırs ve aşırılıkları dengelemeye kalkarken de kapalı kontrol toplumunu kurduğuna hayretle tanıklık ediyoruz. Laboratuvar, doğa bilimleri dışında kullanıldığında korkunç bir anlam ağını ima eder. Burada o laboratuvarın hem kendisi, hem gölgesi, hem de ham hayali var. Belli ifadelerdeyse Hıristiyan kültür dünyasına uygun göndermeler var: Bir benzerine Bektaşi gelenekte (ceylan ve arslan) rastlanan kuzuların arslanlarla birlikte yaşaması isteği, tanrısal krallığın hükümferma olması anlamına geliyor.
Karakterler epeyce zengin. Üstelik yukarıda belirttiğim gibi kitaba yansımayan renkli hayat hikayeleriyle büyük potansiyel barındırıyorlar. Kurgunun sürprizlerini bozmamak adına karakterler arasındaki bağlantıları faş etmeksizin, öğretmen Bayan Truckle’ın eğitimci basiretine ve alabildiğine renkli şifacı kadın Edgeware’in, ciddiye alsak bize bir yığın güzellik taşıyacak öğüdüne parmak basacağım. Liste dışı sözcükler kullanıp, sicilleri bozulan çocuklar için ebeveynlerini suçlayan Bayan Truckle, çocuğa yöneltilen azar ve cezanın azar azar toplumdan uzamasını diliyor. Bilgelik timsali Edgeware ise kimseyi iyileştirmesinin ya da kötüleştirmesinin mümkün olmadığını, iyileşmenin kişiye bağlı olduğunu vurguluyor. Doğa savaşçılarının karşısındaki direnişçi gruptaysa sanatçı savaşçılar bulunuyor, şakıyan, renklerle dans eden yasaklanan insani gıdanın üreticileri olan üretkenler. Letta’nın henüz kitabın başlarında karşısına çıkan, açtığı binbir dertle sorgulamasını, hakikate adım adım yaklaşmasını sağlayan Marlo, acıları hatırlayarak ve onları sanatının mayası kılarak umut aşılayan Leyla ve çelik iradeli Finn. John Noa’nın sevdiği kadın olan ve belirsizliklerin ortasında duran Amalia Deer ise siyah beyaza boyanmış kavganın renklenmesini ve farklı katmanlarla derinleşmesini sağlıyor.
Kelimeler ve şeyler; kavramlar ve anlamlar; dil ve mantık; dil ve iktidar; iyilik kötülük ekseninde dilin inşası gibi bir yığın güçlü tartışmaya zemin hazırlayacak kıvılcımlar var kitapta. Yazar bir açıdan yeterli felsefi, siyasi ya da lingusitik derinliğe taşıyamıyor kurguyu, belki hata sayılabilecek küçük tutarsızlıklarla mevzi kaybediyor ara sıra, ama okurun zihninde filizlendirdikleriyle iyi bir yazar olarak selamlanmayı hak ediyor. Bozguncular diye tanımlanan üretkenler, kurtarıcı sanılan John Noa’nın, Letta’nın zihninde zorbaya evrilmesi insana değen hemen her şeyin kırılganlaşması değilse nedir? Niyetim, söylemi değersizleştirip yalnızca hakikat etkisinden ibaret saymak değil, kelimelerin ardında iktidar odaklarına dikkat çekmek ve dilin müdahaleye açıklığını hatırlatmak. Gökçeada’da Yanni ile dil konusundaki sohbetimizde Yunanistan’daki koministlerin halk anlasın diye dili nasıl kırpıp biçtiklerini öğrenmiştim. İyi niyet bile doğrudan müdahalenin katliama dönüşmesini engellemiyor. Beyaz adam dilin ellenmemesi gereken bir şey olduğunu kavradığında…
Ekolojik damar kitaptaki totaliterleşmenin bahanesi olarak birçok açıdan, birçok karakter aracılığıyla anlatılıyor. İnsanın tüketim hırsı ve yaşam alışkanlıklarıyla iyice bozulan denge, buzulların erimesi ve insani medeniyetin çöküşüyle sonuçlanıyor. John Noa ve arkadaşları önce geçici bir dengeyi örgütlüyor (bu iyi bir şey) sonrasında felakete yol açtığını düşündükleri kültürel birimlerle hesaplaşıyorlar. Sanat ve dil günah keçisi seçiliyor. John Noa, dille mücadelesini anlatırken ve liste marifetiyle dil kısıtlamalarını kurumsallaştırırken neye dönüştüğünü fark edemiyor. Kıyamet sonrası zeminiyle apokaliptik romanlar arasına giren “Liste” kötülüğün sıradanlığını başarıyla yansıtıp totaliterliğin yeşerme biçimini makulane örneklendiriyor. Birçok kötülüğü ister istemez örgütleyen John Noa, iç sesinin ve iç dünyasının devreye girdiği bölüm sonu pasajlarda bir canavar değil, birçok hata yapmış ve treni çoktan kaçırmış başarısız bir idealist olarak yansıyor. Bu da kötülüğün girift doğasını an be an yaşayan bizler için havada kalmayan, karakteri tamamlayan bir perspektif.
Doğa savaşçıları ve üretkenlerin mücadelesinde bir de arada kalanlar var. Suskunlar deniyor onlara, susturulmuş, sindirilmiş olanlar, ne oraya ne de şuraya ait olanlar.
Kendi sözcükleri olmayan, kendi cümlelerini kuramayanlar, düşünceleri vaktiyle kendilerinden sökülüp alınanlar…
Dil yasakları, listeler, nüfus planlaması ve Nicene! Susuz kalmak birkaç yerde vurgulanıyor, susuz azami yaşam süresi belirtiliyor ve suyla ilgili bir işler çevriliyor. Alttan alta örgütlenmiş isyan ve devrimin geri sayımı, suyun, susuzluğun ve susuzluktan da kötü olanın hazırlanışıyla birbirine karışıyor. Letta’nın John Noa ile her karşılaşmasında okur, yazarın tamamen elinde tuttuğu gerilimin nesnesi haline geliyor. Ne biliyor, ne düşünüyor ve ne yapacak hızlı soruları daha cevaplanmadan başka gelişmelerle kesintiye uğruyor yeniden karşılaşana kadar. Neyi feda edebileceği belirsiz çılgın bir idealistin insafı hiçbir haritada gösterilemiyor!
Adının Noa, yaşadıkları yerin de Ark olduğunu hesaba kattığımızda kutsal alanla seküler alanın, kutsal anlatıyla seküler anlatının temas ettiğini, yazı öncesi çağlardaki ilahi gazap olan tufan ile yakınlarda olacağı öngörülen küresel ısınma sonrası felaketin benzer karakter taşıdığını iddia edebiliriz. İnsanın yıkımı benzer şekilde tekrar ediyor galiba, peki ama bu insan ne zaman akıllanıp kendi yokoluş riskinden ve tekinsiz kurtarıcılardan ötede selamete kavuşacak? Ütopyaların kolay cevaplarla topu adeta taca attığı, distopyaların da aksaklığı saptayıp böyle bir cevaba yeltenmediği susuzluk çağında tırnaklarımızla kazacağımız nice dağlar ve her birine titizlik gösterip koruyacağımız damlalar var adeta.
1979 yılında Bayburt’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eski Yunan Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Akademik çalışmalar yürüten çeşitli dernek ve vakıflarda koordinatörlük görevlerinde bulundu. Birçok dil öğrendi; bir kısmını zamanla unuttu. Bir dönem Latinceye Giriş dersleri verdi.
Oğlunun doğumunun ardından çalışmalarını büyük ölçüde çocuk edebiyatı ve okuma kültürü üzerine yoğunlaştırdı. Son on yıldır; Arka Kapak, Agos Kirk, İyi Kitap, Ebeveynus, İthaf Sanat ve Nida dergilerinin yanı sıra Kitapeki, Gazete Duvar ve Bilmek Vaktidir gibi platformlarda kitap eleştirileri ve tanıtım yazıları kaleme almaktadır. Aynı zamanda editörleri arasında yer aldığı Kipatistan sosyal medya grubunda yayın faaliyetlerini sürdürmektedir.
Kütüphanelerde çocuklar ve okuma kültürü üzerine çeşitli çalışmalar yürütmektedir. Hep yaşlıdır; ya da hiç yaşlanmamaktadır.
Mesela iddiası ile hareketi örtüşmeyenlerin ne garip bir görüntü sergilediklerini. Anlamak için okumaktan öte, uydurmak için okuyanların, anlamadan anlatmaya çalışanların oluşturduğu bu gürültülü dönemde neler hissettiğini kayıt altına almazsan korkarım sen bile unutursun bir gün. O nedenle yaz, ısrarla yaz. Bir kenara not al lütfen. Yazman gerektiğini not al hiç olmazsa umulur ki o not harekete geçirir zamanın bir yerinde…
İsrail hapishanelerinde sona erdirilen binlerce umut, hayal ve hayat vardır. Bunlardan sadece birinin hikâyesi 3000 Gece’ye konu olur. İsrail’in Filistinlilere karşı uyguladığı baskı ve zulümler sebebiyle Filistinli direniş örgütleri de kimi zaman bireysel, kimi zaman da toplu eylemlerle İsraillilere karşılık vermektedirler. İşgalci İsrail askerilerinin kontrol noktasına bir eylem düzenlenmesi sonrasında Filistinli genci arabasına alan Layal, eylemin destekçisi kabul edilir. Sorgu ve işkencelere maruz bırakılır. Layal böylece İsrail hapishanelerinde sayısı bilinemeyen kadınlar arasında bir sayıyla (735) damgalanır.
11 Eylül sonrası dünya sinemalarında öne çıkan önemli bir mesele de Müslüman kadınların toplumdaki konumu, değeri üzerindedir. Bu meselenin can alıcı tarafını ikiye ayırdığımızda kadınların gerek İslam toplumunda gerekse Batı toplumlarında yaşadıkları sorunlar karşımıza çıkar. Müslüman kadınların Batıda yaşadığı sorunları bir tarafa bırakıp Doğu’da, daha doğru kendi toplumunda yaşadıklarını bu yazıda ele alacağız.
Ümit ederim iyisindir, zira ümit soluk alıp-vermenin niteliğini etkiler… Nicedir yazıyorum, içimden geldiği, dilimin döndüğü, aklımın erdiği kadarıyla… Geçen mektupta “istersen yaz e-mail adresime” dedim. Yazmadın, demek ki istemedin, yoksa yazacaklarını bitirmiş, sebeplerini yitirmiş olamazsın. Yok yok, sitem değil bu, niye sitem edeyim ki yazmak benim kararım ve tercihim, senin için de durum aynı diğer bir ifadeyle. Ama yazsaydın, yazmak kadar okumak da iyi gelirdi bana. Hâlinden haber almak, kafanı yoranları, gönlünü besleyenleri, ümidini destekleyenleri görmek isterdim/isterim. Kapsama alanımda olanlar ilgilendirir beni, yazarken dinliyor ve dinleniyorum ben, öyle düşünüyorum işte, yazmak bana iyi geldiği gibi sana da iyi gelir düşüncesindeyim.
Hayatın ağır yüklerinden biri de hayata dair umutsuzluk yükünü yüklenmektir. Umutsuzluk öyle ağır öyle incitici bir duygudur ki insanı sürekli tedirgin, huzursuz ve mutsuz kılar. Korku içinde günlerini, yıllarını elinden alıp götürür. Umutsuzluk, tedavisi zor bir hastalık gibidir. Bir defa bir bünyede kök saldı mı; bütün uzuvların işlevini değiştirebilir.
Su İçinde Susuzluk: Aklına Tekme Atan İnsan
Düşlenen diyarlar ya da lanetlenen diyarlar; rüyalarımıza sinen cennet ya da kabuslarımızı yönlendiren cehennem! Ütopyaların ve distopyaların edebiyat içinde önemli bir yeri var. İçinde olduğumuz normdan, vasattan taşmak, onu kıyasıya eleştirmek için göz kamaştırıcı bir fırsattı bunlar. Masallar, efsaneler çağı kapanıp gücünü yitirirken; antik edebiyatın modern edebiyata lehimlendiği noktalarda beliriyor ütopyalar ve distopyalar. Bireyin toplum içindeki konumunu soruşturan bireyden yana çığlıklar, ya da toplumu mahveden çiğ düşüncesizliklerin yankıları, birbirini dengeleyen sesler olarak doluyor kulaklarımıza.
Siyasetnameler ya da Prens gibi şaheserler, yöneticiden yana yontan nalıncı keserleriyken, ütopya ya da distopyada keskin bir siyaset, kültür eleştirisi yapılır ve kurgu içinde siyaset felsefesi terbiyesi verilir okura. Tabii ki onlar da kendi kültür çemberleri içinden baktıkları için dünyayı tekleştirme gibi bir kötürümlükten kurtaramaz kendisini. Hikayelediği duruma deva diye sunduğu çoğulculuk, metnin ima ettiği paradigmayı hesaba kattığımızda kendi söküğünü dikemeyen terziyi çıkarır karşımıza.
Cumhuriyet (Devlet), Faziletli Şehir, Güneş Ülkesi, Ütopya, 1984 ya da Cesur Yeni Dünya’ya dalmayacağım bu giriş sonrasında. Çocuk edebiyatında hatırlı bir yer kazanmaya başlayan distopik bilimkurgunun son ve iyi halkalarından birinde konaklayacağım.
Kurucu metinler tek bir ciltte hemen konuya girip meramını sunarken, son yıllardaki eğilim dünyayı alabildiğine detaylı tasarlamak. Liste kitabında ise görece arada kalmışlıktan söz edebiliriz. Hem macerayı sürdürmek için yeterli alt hikayeyi üretiyor hem de bu alt hikayeleri cılız haliyle bırakıp esas meseleye geçiyor. Gene de kitaptaki ürkütücü milat “erimeyi” ve “erime öncesini” bakir bırakan yazarın, hazır hissettiğinde Liste’yi üçlemeye çevirebileceğini düşünüyorum.
Bir çöpçünün bulduğu teneke kutuyla açılıyor kitap, “Nicene” yazılı tenekenin üzerinde çöpçü ne menem bir şey olduğunu bilmiyor ve okur “Nicene” yankısını zihninde okumaya başlıyor, tıpkı Orson Welles’in Yurttaş Kane filmine “rosebud” şifresiyle hevesle daldığı gibi.
“Kelime ustasının çırağı Letta”; bu ilk dört sözcüğün altını çizmiştim okurken, neye gebe olduğunu sezercesine. Yeterince çocuk, yeterince genç, yeterince akıllı kız Letta hızla gerilere itilecek ustası Benjamin’in dolaylı rehberliğinde içine atıldığı dünyayla hesaplaşmak zorunda kalıyor. Liste sökün ediyor hemen, kelime kısıtlamaları ardından geliyor. Liste dışındaki kelimeleri kullanamazsınız, lütfen diyemez, teşekkür edemezsiniz, umuda kapılamazsınız, sevgiye, sanata susasanız da, kursağınızdan öteye geçiremezsiniz. Yedi yüz kelimenin beş yüze düşürülmesi gerekiyor, liste hâlâ çok kalabalıkmış, böyle buyuruyor polis, kitabın gücü yeterince çok şey söyleyen basit cümlelerinde. Pıtrak otu çayı diyen Letta polisin uyarısına tosluyor: “Çay sadece, pıtrak otu listede yok!” O esrarlı listede birçok tanımlanmış rengin duygunun, otun, böceğin yanısıra, dillerin merkezinde yer alan küçük ama önemli eklerin, şahıs vurgularının da olmadığını görüyoruz. Anneye akraba, babaya adam dendiğini, (kitapta yok) arıya, karıncaya, yusufçuğa böcek, çivit mavisine, laciverde, gökyüzü mavisine, turkuvaza, mürekkep rengine sadece mavi dediğinizi düşünün. Sevginin binbir haliyle ilgili binlerce güzelliği bir bardak soğuk suyla yutup, yutaktan yukarıya ömrü billah çıkartamadığınızı, dil ihlali diye bir şeyin sürgünü olup vahşi doğaya bırakıldığınızı…
Kitabın mesiyanik örüntü içinde ilerlediğini görüyoruz. Şimdi bir tanrıça olarak selamlanan ve tapınılan Goddess’ın (tanrıça anlamındaki kelime kitapta orijinal haliyle bırakılmış) vaktiyle ilk klonlanan ve insanları yaşanacak felakete karşı uyaran mütevazı bir elçi olduğuna, doğa savaşçılarının başkanı John Noa’nın insanları ideal yaşama ulaştırmayı dilerken Liste’yi icat ettiğine, insani hırs ve aşırılıkları dengelemeye kalkarken de kapalı kontrol toplumunu kurduğuna hayretle tanıklık ediyoruz. Laboratuvar, doğa bilimleri dışında kullanıldığında korkunç bir anlam ağını ima eder. Burada o laboratuvarın hem kendisi, hem gölgesi, hem de ham hayali var. Belli ifadelerdeyse Hıristiyan kültür dünyasına uygun göndermeler var: Bir benzerine Bektaşi gelenekte (ceylan ve arslan) rastlanan kuzuların arslanlarla birlikte yaşaması isteği, tanrısal krallığın hükümferma olması anlamına geliyor.
Karakterler epeyce zengin. Üstelik yukarıda belirttiğim gibi kitaba yansımayan renkli hayat hikayeleriyle büyük potansiyel barındırıyorlar. Kurgunun sürprizlerini bozmamak adına karakterler arasındaki bağlantıları faş etmeksizin, öğretmen Bayan Truckle’ın eğitimci basiretine ve alabildiğine renkli şifacı kadın Edgeware’in, ciddiye alsak bize bir yığın güzellik taşıyacak öğüdüne parmak basacağım. Liste dışı sözcükler kullanıp, sicilleri bozulan çocuklar için ebeveynlerini suçlayan Bayan Truckle, çocuğa yöneltilen azar ve cezanın azar azar toplumdan uzamasını diliyor. Bilgelik timsali Edgeware ise kimseyi iyileştirmesinin ya da kötüleştirmesinin mümkün olmadığını, iyileşmenin kişiye bağlı olduğunu vurguluyor. Doğa savaşçılarının karşısındaki direnişçi gruptaysa sanatçı savaşçılar bulunuyor, şakıyan, renklerle dans eden yasaklanan insani gıdanın üreticileri olan üretkenler. Letta’nın henüz kitabın başlarında karşısına çıkan, açtığı binbir dertle sorgulamasını, hakikate adım adım yaklaşmasını sağlayan Marlo, acıları hatırlayarak ve onları sanatının mayası kılarak umut aşılayan Leyla ve çelik iradeli Finn. John Noa’nın sevdiği kadın olan ve belirsizliklerin ortasında duran Amalia Deer ise siyah beyaza boyanmış kavganın renklenmesini ve farklı katmanlarla derinleşmesini sağlıyor.
Kelimeler ve şeyler; kavramlar ve anlamlar; dil ve mantık; dil ve iktidar; iyilik kötülük ekseninde dilin inşası gibi bir yığın güçlü tartışmaya zemin hazırlayacak kıvılcımlar var kitapta. Yazar bir açıdan yeterli felsefi, siyasi ya da lingusitik derinliğe taşıyamıyor kurguyu, belki hata sayılabilecek küçük tutarsızlıklarla mevzi kaybediyor ara sıra, ama okurun zihninde filizlendirdikleriyle iyi bir yazar olarak selamlanmayı hak ediyor. Bozguncular diye tanımlanan üretkenler, kurtarıcı sanılan John Noa’nın, Letta’nın zihninde zorbaya evrilmesi insana değen hemen her şeyin kırılganlaşması değilse nedir? Niyetim, söylemi değersizleştirip yalnızca hakikat etkisinden ibaret saymak değil, kelimelerin ardında iktidar odaklarına dikkat çekmek ve dilin müdahaleye açıklığını hatırlatmak. Gökçeada’da Yanni ile dil konusundaki sohbetimizde Yunanistan’daki koministlerin halk anlasın diye dili nasıl kırpıp biçtiklerini öğrenmiştim. İyi niyet bile doğrudan müdahalenin katliama dönüşmesini engellemiyor. Beyaz adam dilin ellenmemesi gereken bir şey olduğunu kavradığında…
Ekolojik damar kitaptaki totaliterleşmenin bahanesi olarak birçok açıdan, birçok karakter aracılığıyla anlatılıyor. İnsanın tüketim hırsı ve yaşam alışkanlıklarıyla iyice bozulan denge, buzulların erimesi ve insani medeniyetin çöküşüyle sonuçlanıyor. John Noa ve arkadaşları önce geçici bir dengeyi örgütlüyor (bu iyi bir şey) sonrasında felakete yol açtığını düşündükleri kültürel birimlerle hesaplaşıyorlar. Sanat ve dil günah keçisi seçiliyor. John Noa, dille mücadelesini anlatırken ve liste marifetiyle dil kısıtlamalarını kurumsallaştırırken neye dönüştüğünü fark edemiyor. Kıyamet sonrası zeminiyle apokaliptik romanlar arasına giren “Liste” kötülüğün sıradanlığını başarıyla yansıtıp totaliterliğin yeşerme biçimini makulane örneklendiriyor. Birçok kötülüğü ister istemez örgütleyen John Noa, iç sesinin ve iç dünyasının devreye girdiği bölüm sonu pasajlarda bir canavar değil, birçok hata yapmış ve treni çoktan kaçırmış başarısız bir idealist olarak yansıyor. Bu da kötülüğün girift doğasını an be an yaşayan bizler için havada kalmayan, karakteri tamamlayan bir perspektif.
Kendi sözcükleri olmayan, kendi cümlelerini kuramayanlar, düşünceleri vaktiyle kendilerinden sökülüp alınanlar…
Dil yasakları, listeler, nüfus planlaması ve Nicene! Susuz kalmak birkaç yerde vurgulanıyor, susuz azami yaşam süresi belirtiliyor ve suyla ilgili bir işler çevriliyor. Alttan alta örgütlenmiş isyan ve devrimin geri sayımı, suyun, susuzluğun ve susuzluktan da kötü olanın hazırlanışıyla birbirine karışıyor. Letta’nın John Noa ile her karşılaşmasında okur, yazarın tamamen elinde tuttuğu gerilimin nesnesi haline geliyor. Ne biliyor, ne düşünüyor ve ne yapacak hızlı soruları daha cevaplanmadan başka gelişmelerle kesintiye uğruyor yeniden karşılaşana kadar. Neyi feda edebileceği belirsiz çılgın bir idealistin insafı hiçbir haritada gösterilemiyor!
Adının Noa, yaşadıkları yerin de Ark olduğunu hesaba kattığımızda kutsal alanla seküler alanın, kutsal anlatıyla seküler anlatının temas ettiğini, yazı öncesi çağlardaki ilahi gazap olan tufan ile yakınlarda olacağı öngörülen küresel ısınma sonrası felaketin benzer karakter taşıdığını iddia edebiliriz. İnsanın yıkımı benzer şekilde tekrar ediyor galiba, peki ama bu insan ne zaman akıllanıp kendi yokoluş riskinden ve tekinsiz kurtarıcılardan ötede selamete kavuşacak? Ütopyaların kolay cevaplarla topu adeta taca attığı, distopyaların da aksaklığı saptayıp böyle bir cevaba yeltenmediği susuzluk çağında tırnaklarımızla kazacağımız nice dağlar ve her birine titizlik gösterip koruyacağımız damlalar var adeta.
Yazar
1979 yılında Bayburt’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eski Yunan Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Akademik çalışmalar yürüten çeşitli dernek ve vakıflarda koordinatörlük görevlerinde bulundu. Birçok dil öğrendi; bir kısmını zamanla unuttu. Bir dönem Latinceye Giriş dersleri verdi.
Oğlunun doğumunun ardından çalışmalarını büyük ölçüde çocuk edebiyatı ve okuma kültürü üzerine yoğunlaştırdı. Son on yıldır; Arka Kapak, Agos Kirk, İyi Kitap, Ebeveynus, İthaf Sanat ve Nida dergilerinin yanı sıra Kitapeki, Gazete Duvar ve Bilmek Vaktidir gibi platformlarda kitap eleştirileri ve tanıtım yazıları kaleme almaktadır. Aynı zamanda editörleri arasında yer aldığı Kipatistan sosyal medya grubunda yayın faaliyetlerini sürdürmektedir.
Kütüphanelerde çocuklar ve okuma kültürü üzerine çeşitli çalışmalar yürütmektedir. Hep yaşlıdır; ya da hiç yaşlanmamaktadır.
İlgili Yazılar
XI. Mektup
Mesela iddiası ile hareketi örtüşmeyenlerin ne garip bir görüntü sergilediklerini. Anlamak için okumaktan öte, uydurmak için okuyanların, anlamadan anlatmaya çalışanların oluşturduğu bu gürültülü dönemde neler hissettiğini kayıt altına almazsan korkarım sen bile unutursun bir gün. O nedenle yaz, ısrarla yaz. Bir kenara not al lütfen. Yazman gerektiğini not al hiç olmazsa umulur ki o not harekete geçirir zamanın bir yerinde…
Filistin Sinemasına 3000 Gece’den Bakmak: Hapishane Ve Kopuş
İsrail hapishanelerinde sona erdirilen binlerce umut, hayal ve hayat vardır. Bunlardan sadece birinin hikâyesi 3000 Gece’ye konu olur. İsrail’in Filistinlilere karşı uyguladığı baskı ve zulümler sebebiyle Filistinli direniş örgütleri de kimi zaman bireysel, kimi zaman da toplu eylemlerle İsraillilere karşılık vermektedirler. İşgalci İsrail askerilerinin kontrol noktasına bir eylem düzenlenmesi sonrasında Filistinli genci arabasına alan Layal, eylemin destekçisi kabul edilir. Sorgu ve işkencelere maruz bırakılır. Layal böylece İsrail hapishanelerinde sayısı bilinemeyen kadınlar arasında bir sayıyla (735) damgalanır.
Afganistan’a Yolculuk ve Sabır Taşı’nın Çatlaması
11 Eylül sonrası dünya sinemalarında öne çıkan önemli bir mesele de Müslüman kadınların toplumdaki konumu, değeri üzerindedir. Bu meselenin can alıcı tarafını ikiye ayırdığımızda kadınların gerek İslam toplumunda gerekse Batı toplumlarında yaşadıkları sorunlar karşımıza çıkar. Müslüman kadınların Batıda yaşadığı sorunları bir tarafa bırakıp Doğu’da, daha doğru kendi toplumunda yaşadıklarını bu yazıda ele alacağız.
Mektup V
Ümit ederim iyisindir, zira ümit soluk alıp-vermenin niteliğini etkiler… Nicedir yazıyorum, içimden geldiği, dilimin döndüğü, aklımın erdiği kadarıyla… Geçen mektupta “istersen yaz e-mail adresime” dedim. Yazmadın, demek ki istemedin, yoksa yazacaklarını bitirmiş, sebeplerini yitirmiş olamazsın. Yok yok, sitem değil bu, niye sitem edeyim ki yazmak benim kararım ve tercihim, senin için de durum aynı diğer bir ifadeyle. Ama yazsaydın, yazmak kadar okumak da iyi gelirdi bana. Hâlinden haber almak, kafanı yoranları, gönlünü besleyenleri, ümidini destekleyenleri görmek isterdim/isterim. Kapsama alanımda olanlar ilgilendirir beni, yazarken dinliyor ve dinleniyorum ben, öyle düşünüyorum işte, yazmak bana iyi geldiği gibi sana da iyi gelir düşüncesindeyim.
Azmiyle Ümidiyle Yaşar Hep Yaşayanlar
Hayatın ağır yüklerinden biri de hayata dair umutsuzluk yükünü yüklenmektir. Umutsuzluk öyle ağır öyle incitici bir duygudur ki insanı sürekli tedirgin, huzursuz ve mutsuz kılar. Korku içinde günlerini, yıllarını elinden alıp götürür. Umutsuzluk, tedavisi zor bir hastalık gibidir. Bir defa bir bünyede kök saldı mı; bütün uzuvların işlevini değiştirebilir.