O, gökleri yükseltti (ve her şey için) bir ölçü oydu. Enbiya-7
İnsan hayatının en temel kavramlarından birisi, bilindiği gibi ihtiyaç kavramıdır. Maddesi ve mânâsıyla, insan hayatının her dokusunda hissedilen bu eksiklik ve bunun temin edilmesi hadisesi, insan fıtratının en âcil bir durumudur. Tarihsel bir geçmişten bizler biliyoruz ki, hayatın sosyal inşası, ihtiyaç, zaruret tabanı üzerine kurulur, tamah, istismar ve sömürü gerçeğiyle devam eder. Zira ihtiyaç olarak görmeye alıştırıldıklarımız çok zaman, bizi ne tarafa çekeceği belli olmayan hislerimizin en karanlık tarafıdır. Fransa’da su değirmenlerinin yerlerini yavaş yavaş yel değirmenlerine terk etmeye başladıkları dönemde ünlü düşünür Robespierre, Fransız halkına; ”yıkın yel değirmenlerinizi” diye sesleniyordu. Çünkü ünlü düşünür biliyordu ki, halkın şimdilik bu değirmenlere ihtiyacı yoktu ve yine biliyordu ki, bugün için hoş gelen bu kolaylık, yarın bazı istismarların zafer yollarını açacaktı. İnsanlığın tarih boyunca yaşadığı tecrübelerin parçalarını bir araya getirdiğimizde, lükse kaçan cazibelerin hep ihtiyaç gibi gösterildiği ve görüldüğü yanılgısı ile karşılaşırız. Bu sapma temayülü aslında insan fıtratında hazırdır ve kişiyi düşünmemeye zorlayacak kadar da çekicidir. Jules Henry; ”Ekonomimizin bugünkü işleyişini sürdürebilmesi için insanların belirsiz ve düşüncesiz olmayı öğrenmeleri gerekmektedir; çünkü sâlim kafayla ve bilinçli olarak hareket etselerdi, elleri nâdiren ceplerinin yolunu bulurdu ya da bulsa bile orada kalırdı. Hepimiz mantıkçı olsaydık bugünkü ekonomi yaşamını sürdüremezdi.” der. İşte burada müthiş bir paradoks yatıyor; çünkü ekonomik olarak şimdiki gibi var olmayı sürdürebilmek için var gücümüzle aptal kalmaya çabalamalıyız. İnsan hayatının devamlılığı bakımından zaruri olan alanı zorlayarak insanlığı keyfiliğe kaydıran bu anlayış, mâkul olan her şeyi örterek aşırılıkların bizi rahatsız etmemesini sağlamaktadır. Zira bir hayat anlayışı haline getirilen yeni tüketicilik modeli sadece sanayi toplumlarının değil, modern dünya ile bağlarını bütünlemiş Müslümanların hayatında da hâkim bir emel olarak görülmektedir. Müslümanların hakiki hayatlarına asla uygun düşmeyen ve bütün alanlardaki ihtiyacı aşan müsriflik tutkusu, aslında Allah Resûlü’nün ortaya koyduğu fikir aydınlığında iç arınmasını tamamlayarak olgunlaşmış, hayatı anlayan zekâların karşısında özendirici etkisini kaybetmektedir. Ritüellerle, Kur’ânî terbiyeden uzak, içe nüfuz etmeyen, yalnızca kıyafetlerle ve bazı seremonilerle sembolize edilen İslâm taraftarlığının ise, rastgele isteklerle dolu tutkularından kurtulabilmeleri mümkün değildir. “… Yine sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki. İhtiyaçtan fazlasını infak edin. İşte böylece Allah size kendi âyetlerini açıklıyor. Umulur ki düşünürsünüz” (Bakara 219) Üstelik bu zümrenin, belli bir düzen içinde nasıl bu dünyanın malı olduklarını kendilerine unutturacak ve tarzlarının aslında ne kadar da İslâmî olduğuna kendilerini inandıracak taraftarları vardır. Çünkü kendilerinde övülmüş üstünlükler vehmeden Müslümanların çok büyük bir kısmında bugün için, Kur’an’ın belirlediği yüksek insanlık ülküsüne ve en üstün amaçlara ulaşmak gibi bir emelleri kalmamıştır. Dolayısıyla modern insanın veya modern Müslümanın bu hayat içindeki belirleyiciliğinden söz edemeyiz. Zira genel mânâda baktığımızda günümüz insanının hayata hâkim olma sadedinde elinde tuttuğu kabiliyetler, erişkin insanlara ait standartların çok altında kalmıştır. Bu nedenle insanlara ihtiyaç diye sunulan yapay özendirici unsurlar; bireyin yetişmemişliğini de kullanarak, onun muhatapları karşısındaki küçük düşme eğilimini de tahrik eder. Nitekim etrafımıza baktığımızda, zaruret olmadığı halde bütün alanlarda yalnızca hazlarına yönlendirilmiş, ama bu konuda hep akla uygun bahaneler üreten kimseler göreceksiniz. Yani insanlık, kendisinin dışındaki gayelere yönlendirilmiş olmakla beraber, kendi geleceği için mücadele ettiğini zannetmektedir. Bilinçaltı bu gerçeği algılamasının önünü ne yazık ki örtmektedir. Tabii, olayları yalnızca ekonomik bir olaya bağlı ihtiyaçlar olarak görmemeliyiz. Bu durum, uluslararası kapitalizmin bir zaferi olarak görülür ama aslında bu meselenin daha derinlerinde, insanoğlunun bütün yetenekleri elinden alınarak, onu bir daha geri gelmeyecek bir biçimde köleleştirmek çabası vardır. Çok enteresandır, dünya kozmetik imparatorluğunu elinde bulunduran ünlü Yahudi Helena Rubinstein’in, Avustralyalı bir gazeteciyle arasında şöyle bir konuşma geçer: ”Efendim, siz dünya kozmetik imparatorluğunu temsil ediyorsunuz, daha çok hangi ürünlerinizi kullanırsınız?” sorusuna H.Rubinstein: ”Ben kozmetik ürünü kullanmam, çünkü onun faydasına inanmam. Buna rağmen niye ürettiğimi sorarsanız, İsrail içindir.” diye cevap verir. Esasen bugün için dünyayı, General Dynamic, General Motors, General Electric gibi beş generalin yönettiğinden söz edilir ve bunların tamamı sömürüye dayalı dev para endüstrileridir. Savaş finansörlüğünden, petrol baronluğuna, gıda sektöründen, ilaç ve kimya endüstrisine kadar Rothshild hanedanlığını ve Siyonizm’in medya patronluklarından film endüstrisine kadar bütün kuşatma alanlarını düşünürseniz, yüzyılımızdaki insanlığın nasıl bir enformasyon esareti içinde kıvranmakta olduğu daha kolay anlaşılacaktır. Dolayısıyla hayatın bütün noktalarını kuşatacak bir vaziyette bir tür îmânî ve kültürel mutasyona uğrayan modern Müslümanı kolaylıkla her türlü oyunun içinde acemi bir oyuncu olarak görebilmekteyiz. Bunların seküler bir hayatın ya da İslâmî bir dünyanın mensupları gibi görünüyor olmalarının realitede hiçbir anlamı yoktur. Zira kendi öz hayatınızın ideolojik yükselme çabalarını eğer bir kez kaybetmişseniz, dünyaya hükmeden koskoca bir sömürge imparatorluğunun kültürel bir malzemesi oldunuz demektir. Bu noktada yapılan tek şey; vicdanınızı rahatlatabilmek ve kendi kendinizi mazur gösterebilmek için İslâm’a uyacak zihinsel madrabazlıklar ortaya koymaktan ibarettir. Genel mânâda bugünkü Müslümanların yapıp ortaya koydukları da budur. İran’da ayağında kot, sırtında blue jean, elinde Marlboro sigarasıyla Amerikan aleyhtarlığı yapanların durumunu bir tahlil edin isterseniz. Bütün dünyada ve bizde de durum aynıdır. McDonald’dan aldığı sandivici iştahla yudumlarken Amerikan sömürgeciliğine öfke duyan kimselerin sayısı bizde az mıdır? Aslında bu çelişkilerin altında yatan gerçek, insanların kendilerini güçlü ve güvenilir bulma ihtiyacından kaynaklanır. Bu durum insanoğlunun doğasında vardır ve modern dünyanın hâkimleri, bireye kendi durumunu güçlendirecek ve kendisini özel hissetmesini sağlayacak şeyler vaat etmektedirler. Bu durum yalnızca Müslüman toplumlarla ilgili sınırlı bir mesele değildir elbette. Bu, Müslümanları da avlayan ama esasta bütün dünya insanlığını hedefleyen devâsâ bir sömürge imparatorluğu projesinin sonucudur. Mustafa Yıldırım’ın ifadesiyle; salt düşünsel, bilimsel, siyasal ilişkilerle bu durumu aydınlatmak imkânsızdır. ABD‘ de ressam Mark Lombardi de aynen böyle düşünüyordu. Kitap yazmak yerine parasal ilişkileri resimle birleştirdi ve şebekenin para kanallarını tablolara geçirdi. Örneğin; George Bush Jr.’un yönetiminde yer aldığı Harken Energy firmasının Suudlara ve Usame Bin Ladin’e ulaşan para kanalını resmetti. CIA, Bankalar vs. çok şey bu resimde yer aldı ve sonunda bu resimleri sergiledi. FBI bu resimleri toplamak istedi ama sergi yönetimi izin vermedi. Bir süre sonra Mark Lombardi atölyesinde boynundan asılmış olarak bulundu. Bu tür ölümlerin ardından genellikle yapılan bildik bir açıklama yapıldı: ”Mark Lombardi manik depresyon yaşıyordu.” Evet, işte böyle bir çağı yaşıyoruz; şüphe götürmeyen çekicilikleri, inkâr edilemez gerginlikleri ile insanlar yalnızca hayalleriyle tatmin edilmeye çalışılıyor. Özellikle Müslümanların asla hayranlık ve huzur bulamadıkları dünyalarında topluma sunulan özençler, insan hayatının tabiî seyri ile uyuşmadığı alanlarda büyük çökmeler oluşturmaktadır. Dolayısı ile günümüz Müslümanının zihinsel yeteneksizliklerini de göz önüne alırsanız; kendisi, muhiti ve psikolojisine baskı yapanlar hakkında hüküm verecek olgunluğa uzak düştüğünü göreceksiniz. Peki, bütün bunlar ne demektir? Bunlar aslında günümüz insanının, kendi zayıflığını da anlamasından ileri gelen ve yalnızlık korkusu ile de bütünleşen bir hastalık hâlidir. Yâni modern insan hastadır. Bu sârî hastalık hâli bütün ulusları tehlikeli bir şekilde sarmıştır. En kolay anlaşılır bir şekilde bizim insanımıza bakarsanız onun siyasal, kültürel ve diğer alanlarda, farkına bile varamadığı bir şekilde nasıl yoğun bir enformasyona dayalı baskı altında ezildiğini görürüz. Kendisi bunu elbette kabul etmez ve inandığı doğrularını sarsacak her türlü gerçeği inkâr eder. Çünkü dayandığını zannettiği temellerin göçmesi onda dayanılmaz gerginlikler yaratacaktır. Ancak modern insanı yönetmeyi ve onu kullanmayı görev bilenler, maksatlı politikaları ile bireyin bu eksikliğini görmesine engel oldular. Böylece modern insan; içine düşürüldüğü aczi, kullanılmışlığı, perişanlığı ve kayıtsızlığı, hayatın doğal bir parçası olarak görmeye başladı. İnsanlara hükmetmeyi meslek edinenlerden ünlü Nazi generali Goering: ”Kültürden söz edildiğinde elim silahıma gider.” derken aslında meseleyi kısaca hulâsa ediverir. Savaş yılları İtalya ve Almanya’sında on milyonlara hükmedecek olan liderler, yetişen yeni nesillerin muhayyilelerinde kendilerini birer tanrı ya da ona denk temsilciler olarak gösterdiler. Bir faşist ders kitabındaki şu ifade çok dikkat çekicidir: “Dînî dogmalar münakaşa edilemez, çünkü bunlar Allah tarafından vahyedilmiş hakikatlerdir. Faşist prensipler münakaşa edilemez, çünkü bunlar bir dâhînin zihninden çıkmıştır: Benito Mussolini’nin.” Ancak II. Duce’nin kendisini Allah’la bir tutmasına izin vermeyen tevazuu, Führer ve ilâhî kudretin veya mümessili arasında hiçbir fark gözetmeyen Nazi nazariyecileri tarafından bir kenara itilmişti. Bu Allah’la denk olma telâkkisine Hitlerin şahsında son zamanlarda Allah tarafından gönderilen Mesih’i gören(!) Reich Adalet Bakanı Hans Frank’in sözlerindeki beyanatlarda görüyoruz: ”Eskiden bu doğrudur veya bu yanlıştır demek alışkanlığında idik; bugün artık soruyu şöyle sormamız lâzımdır: ”Acaba Führer ne der?“ Adolf Hitler’in ismiyle imzalanmış kanunları halkımızın ruhunun mukaddes bir eseri saymak hepimiz için büyük ve kaçınılmaz bir mecburiyettir. Hitler otoritesini Allah’tan almıştır.” (David Spitz, Ant. Dem. Düşünce Şekilleri, s.350) Avrupa’da siyasal alanda böyle sapkın ütopyalar içinde ve insansızlaştırılmış nesiller yetiştirilirken, aynı heyecanı taşıyan fikir önderleri, benzeri cereyanlarla bizde de muhtevasız bir gençlik yetiştirmede aceleci davranırlar. Falih Rıfkı Atay, 1931’de yayınlanan “Yeni Rusya” adlı kitabında der ki, Rusya’dan ben bir ders getiriyorum. Bu ders, Türk ihtilâlini organize etmek, yeni gençliği yetiştirmek ve Türk cemiyetini birkaç hamlede terbiye etmek usulleridir…” Ayrıca Falih Rıfkı; Halk çocuğunun anasının karnından çıkar çıkmaz yetiştiği beşik fırka (parti) kucağıdır. Bir yeni cemiyet başka türlü yoğrulamaz.” der. (Çetin Yetkin, Türkiye’de Tek Parti Yönetimi, s.34) Yeni ve kendilerince mutlu bir çağı yaşatma hevesine kapılanlar genç nesilleri böyle büyütmeyi plânlarken, mevcut toplum için de yeni mefkûreler îcad ediyorlardı. Yıllar önce bir gün Celal Nuri Bey, Müştak beye rastlar ve CHF’nin amentüsüne inanıp inanmadığını sorar ve şunu ilave eder. Aslında artık her mü’mine bunu sormak vacip oldu. Fakat bu amentüye şu şekli vermek gerekir: iman ettim halk fırkasına, mebuslarına, yapacağı kanunlara, inanıp inanmayanlar için er geç yevm-i sualin geleceğine iman ettim.” Bunu Ziya Gökalp Bey daha güzel ifade edecektir ve sonunda mü’min ile munkir ayrılacaktır. (Sebil, C.1 s.4) İşte yeni siyasal yapılanmanın ortaya çıkarmayı hedeflediği modern kulluk sistemi, insanoğlunun vak’aları ve dünyayı daha iyi görmesini engelleyecek bir tarzda uygulanıyordu. Aslında olay şudur:
Eğer insanları, Allah’ın kendilerine verdiği özgürlükten koparıp kendilerinin değerli olduğunu zanneden ve bununla oyalanan tortular hâline getirmek istiyorsanız, onların vahiyle olan bütün bağlarını çözmeniz gerekir.
Bu yapıldı. 20. yüzyıla girdiğimizde Müslümanlar, Hıristiyan papazların yönettiği misyoner okullarında eğitilmeye başladılar. Misyoner okullarında eğitim alıp özellikle Amerikan tarzı hayatı benimsemeye teşvik edilenlerin sayısı inanılmaz derecede çoğaldı. Bu sayı, Yusuf Akçura’nın söyleyişiyle: ”Memalik-i Osmaniye’de sâir milletlerin ve kavimlerin mâlik oldukları mektepler ile kâfesinde talim ve terbiye edilen talebe yekûnunun yaklaşık üçte biriydi. Ayrıca Amerikan misyonerler, okullarında kız çocukların eğitimine özel bir önem veriyorlar ve bu konuda Anadolu’da âdeta öncülük yapıyorlardı. (Uğur Kocabaşoğlu, Devrimci Cumh. Eğitim Politikaları, s.34) Lenin: ”Batılılar bize her şeylerini satıyorlar, hatta kendilerini asacağımız ipi bile.” diyordu ama bu defa ilmiği kendi ellerimizle boynumuza geçiriyorduk. Bu durum bugün daha da ivme kazanarak devam etmektedir. Zira en köklü üniversitelerimizden birisi olan İTÜ’de öğrenimin bundan sonra, senatonun bilim dili(!) olarak kabul ettiği İngilizce ile yapılması kararlaştırılmıştır. Üniversite senatosu sahte büyüklükler peşinde koşarken, yetişecek yeni mühendis vs. neslinin düşünce ve tahayyül gücünü de sömürgeci ellere teslim etmektedir. Bizler ilk bakışta fark edemesek te yönetimin seçkinleri kültürel sermayemizin en sağlam taraflarını uluslararası sömürgeciliğe peşkeş çekerek yeni sömürü kolonileri oluşturmaktadırlar. Zira bilinen bir vakıadır ki, ana dili yerine öğrenim dili olarak neyi ikame ederseniz, iki veya üç nesil sonra nesiller o dilin çağrışımıyla düşünmeye başlarlar. İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz ve diğerleri kendi sömürgelerinde neden ana dillerini unutturup kendi sömürge dillerini ikame ettiler dersiniz? Aslına bakarsanız bütün bu ve benzeri uygulamalar Tanzimat yıllarında hız kazanır. Fevzî, “Tuhfet-ül Uşşak” (Âşıklara Hediye) adlı kitabında çocuklara Rumca öğreten manzumeler vardı:
“Nam-ı Hudadır Teos, ademe de antropos Dervişe der asketis, evliya adı ayos”
Yusuf Halis de “Miftah-ı Lisan”ında Fransızca öğretmek için manzumeler hazırlar: “Allah diyö, gökler siyö Yer terr, komanse ibtida”
Bunlar o dönemin heyecanlarından kısa bölümlerdir. (İlber Ortaylı, Osmanlı Toplumunda Aile, s.110) 1933’te bambaşka bir uygulamanın yolu açılır. Evvelâ İsviçre’den Dârü’l-Fünun da yapılacak radikal değişiklikler için fikir ve hazırlık safhasında çalışacak Prof. Malche getirildi. Yanına verilen birkaç yardımcı ile üniversitedeki tasfiye heyeti hazırlandı. Meselenin en aktif unsuru Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip’tir. Yoğun tasfiye hareketinin içinde “Şerh-i Metûn” müderrisi Emin Bey, Mantık müderrisi Nâim Bey gibi doğu ilminin üstadları, hukukçular ve sosyologlar vardı. Oysa tasfiye heyetinin içinde ne hukukçu, ne sosyolog ne de mantıkçı vardı. (Ş. Süreyya, İkinci Adam, C.2, s.374) Yeni modernist gençliğin hayata bakış projesi böyle hazırlanırken, bu yeni oluşuma ters düştüğü görülen her şeye sataşılıyordu. CHF’nın muktedir genel sekreteri Recep Peker 1934–1935’te Ankara Hukuk Fakültesi’nde inkılâp dersleri verdiğinde, gerici ve muhafazakâr partiler arasında bir ayrım yaptı ve bunlar hakkında şunları söylemişti: ”Hakikatte bunlar uyanık olmayanlara hoşça gelen bir dış görünüş içinde saklanmış, en tehlikeli mürtecilerdir.” (Eric Jan Zürcher, Muhafazakârlık–Terakkiperver Cum. Fırkası ve Siyasal Muhafazakârlık, s.50) Bu değişim modeli kayıtsız şartsız kabul gördü. Zira bir süre sonra güya CHP’sine muhalif gibi görülüp âdeta bir kurtuluş müjdesi olarak halkın büyük teveccühünü kazanacak olan DP’nin kurucusu ve Cumhurbaşkanı Celal Bayar: “Bize daima doğru yolu gösteren ve içinde milletin nurlu iradesi okunan Cumhuriyet Halk Partisi’nin programı bizim rehberimizdir.” diyecektir. (Ş. Süreyya, İkinci Adam, C.2, s.27) Bugün için büyük hedefleri üslenemeyen niteliksiz ve idealsiz gençliğin ortaya çıkarılışı onların aralıksız olarak yabancı ve sapkın ruhlarla yoğrulmuş olmasındandır. Dîvan Edebiyatı yok, Şeyh Galip yok, Fuzuli yok, Itrî yok, Hamâmîzade yok, Sinan yok, peki ne var? Kapkaranlık dünyada serseri heyecanlar. Kültürel değerlerinizle hovardalık yapmaya kalkarsanız, gelecekte her türlü vicdanı rahatsız edecek ve kendisiyle asla kıvanç duyamayacağınız sürüler yetiştirirsiniz. Spencer’in şu sözü anlamlıdır: ”Ahlâk terbiyesinin hedefi, başkaları tarafından değil kendisi tarafından idare edilmeye muktedir insan yetiştirmektir” Bu söz kendi nizamını oturtmuş ve kurumlaştırmış milletlerin sosyal maceraları hakkında ipuçları verir. Çürümeye terkedilmiş, buna rağmen eğlenecek alanlarda koşturan, fakat ağlatacak ıstırabını bir türlü göremeyen Müslüman toplumlarda bu sözün karşılığı yoktur. Burada Allah Resulü’nün insanlara bir sözü yok mu ki, Spencer’in sözü hatırlatılıyor denilebilir. Elbette Hz. Muhammed hayatın sırrını, hikmetleriyle bütün insanlığa açıklayandır. Elbette Allah Resulü’nün hayata karşı verdiği en derin derslerinde, insanı hayatın kendi gerçekliğine çeken göz alıcı örnekleri vardır. Elbette Hz. Muhammed yol gösteren bir yıldızdır ama geri bırakılmış bir çağın zihniyeti içinde debelenen ve kendisini rencide edecek her şeye karşı duyarsızlaşan liyâkatsiz kalabalıklara, bu en üstün insanlık idealini anlatan Peygamberin sözü ne yazık ki, alışılmış destansı bir menkıbe gibi gelmektedir. Eğer önümüzdeki karanlık yolları aşabilmeyi, en zayıf ve güçlü taraflarımızı görmeyi başarabilseydik eğer, işte o zaman Allah Resulü’nün sözleri bize kadar ulaşabilecekti. Bizler bunu başaramadık. Dolayısıyla toplum üzerindeki psikolojik ve sosyal baskıların yanında, bu toplum üyelerinin gençliği yetiştirebilmek hususunda yatkınlıklarının olup olmadığı meselesi de oldukça önemlidir. Yâni toplumsal terbiye kolektif bir iştir. Annenin, babanın, kardeşlerin, okul, sokak, kitap, yâr, yâran bunların hepsi gençliğin terbiyesinden ve yetiştirilme kalitesinden sorumludur. Aydınlarımızdan Sabahattin Eyüboğlu’na göre softalık, bütün insanlığın baş belâsıdır. Prof. Coşkun Üçok benzer bir anlayış ortaya koyar: ”Evini sigorta ettirmek yerine “Yâ Hafız” levhasının asılması, Türk kadınının umacı kılığına girip dünyaya kara bezler arkasındaki bir delikten bakması ve böylece ahlâk seviyesinin yükseleceğine inanması irticadır. (Bayram Kaçmaz, DP Dönemi Siyasal Tartışmalar, s.126) Hatta Çerman’a göre, Türk için, Türk çocuğu için Arapça Kur’an ezberletilmesi din adına bir beyin imhası ve Türk vatandaşının anlamak, bilmek aşkını öldüren bir cinayettir. (A.g.e. s.134) İşte ülkenin bu fikir serüveni, hayata ve gerçeklere veda eden, kahramanları olmayan, mazisiz ve geleceksiz bir gençlik ortaya çıkardı. Vaktiyle Alman Frolaynlarının terbiyesine emanet edilen kültürel temeller, günümüzde de müşfik anne kucağı yerine kreşlerdeki maaşlı memurların alâkalarına bırakılınca, o nesiller daha hayatlarının en gür, en canlı ve en elverişli yıllarında kimsenin önemsemediği ve insan tabiatının ihtiyaç duyduğu alâkadan uzak, yapay bir dünyanın üyeleri olarak yetişmeye başladılar. Öyle değil midir? Etrafınıza bir göz attığınızda küçük çocuklarımızın yetiştiği atmosferde göreceğimiz sahneler nelerdir sizce?! Oyun olsun diye önlerine konulan oyuncaklar, yarı eğik Pizza kulesi, Eyfel ya da Walt Disney parkı… Duvarları süsleyen harikalar ülkesinin Alice’i ya da Bremen mızıkacıları… Robin Hood’un kahramanlıkları… Yahudi bir asilzade iken köleleşen Judah Benhur’un Hristiyan ağırlıklı hayat öyküsü… Marco Polo’nun seyahatleri.. Üstün insan Süpermen’in insanlara yaptığı sınırsız iyilikler… Bütün evrene hükmeden çizgi film kahramanı Heman ve doğum günlerinde mumlarına üflenerek söndürülen süslü pastalar, armağan edilen Candy bebek… “Happy bird day” şarkısı eşliğinde yanağa kondurulan bir öpücük; İyi ki doğdun yavrum… Evet, bunlar, çoktan tarihe karışmalarına çabaladığımız çocuklar… Bizim çocuklarımız…
Modern dünyaya, yâni bir mânâda sanayi devrimini yapmış Batı’yla benzeşme çabalarıyla çok aceleci ve hesapsız hamleler yapılırken, yavaş yavaş hiçbir şekilde tatmin edici olmayan bir dünyayı kurmaya başladık.
Neden? Çünkü kendisine benzemeye çabaladığımız Batı’nın hayata dair dilini kendi esasları içinde anlamadık. Öyle olalım istedik. Batı’nın yaptığının aynısını biz de yapalım dedik. O nelerle mücadele ediyorsa biz de onlarla mücadele edelim dedik. Kendisine benzemeye çalıştığımız Batı’nın mücadelesi, kiliseye karşı idi. Batı dünyası kilise dışında açıkça dinle mücadeleyi hiçbir zaman düşünmedi. Ama bizim pozitivistler bu durumu Batı’dan farklı olarak İslâm ile mücadele çabası haline getirdiler. Bu nedenle de hiçbir zaman hayatın temel realitesi ile uyumu olmayan değişken ve tutarsız paranoyalar ortaya konuldu. Tuhaf isteriler halinde yeni bir gençlik yetiştirme uğruna girişilen mücadeleler, aslında yeni bir gençliği harekete geçirebilecek bütün duyguları parçaladı. Muhayyilelerdeki pozitivist dünyayı oluşturabilmek için Kur’an’a sunulan reddiyelerle bir anda Batılı oluvereceklerini sananlar, İslâm’ı bu yüzden hakir görenler, bütün kehanetlerin aksine güçsüz ve zayıflıklarla dolu bir nesil yetiştirdiler. Bu durum öylesine vahim bir sonuç doğurmuştur ki bu anlayış içinde yetişen yöneticilerin ne durumda olduğunu anlamak için küçük bir dikkat yetecektir. Emekli hariciyeci Oğuz Gökmen bir hatırasını şöyle anlatır; vaktiyle dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk İran’ı ziyaret eder. Yanında Büyükelçi olarak Oğuz Gökmen de vardır. Heyet bazı ziyaretleri tamamladıktan sonra İran’ın dünyaca ünlü şairi Hafız’ın (Hafız-ı Şirâzî) kabrini de ziyaret eder. Oğuz Gökmen bir ara Fahri Korutürk’e eğilerek; “Efendim, bu çok ünlü bir şairdir, bir Fatiha okuyalım mı?” diye sorar. Korutürk buna şiddetle tepki göstererek; “Oğuz, sakın öyle bir şey yapmayın, ben lâik bir ülkenin Cumhurbaşkanıyım.” diyerek karşılık verir. Bu durumda Oğuz Gökmen, merhum Yahya Kemal’in, Hafız için yazdığı o ünlü şiirini (Rindlerin Ölümü) ağır ağır okumaya başlar ve duygulu bir şekilde mırıldanarak bitirir. Şiir bitince Korutürk, Oğuz Gökmen’e döner ve “Oğuz, Fatiha’yı ne kadar da duygulu okudun!” der. Evet, işte bu, bizim neleri kaybettiğimizin ve nerelerde seğirttiğimizin hikâyesidir. Ünlü Şef Mahko’nun hikâyesini bilir misiniz? O, Apaçilerin efsane lideri Ceronimo’yu yetiştiren bilge kişidir. Ceronimo, Şef Mahko’nun küçük torunudur. Bir gün, Apaçilerin ihtiyar şefi Mahko, “Bunlar beyaz adamların etkisinde kalmış ve şahsiyetlerini unutmuşlar” dediği üç torununu sabah yataklarından erkenden kaldırarak atlarını eğerletir ve birlikte ava giderler. Av oldukça bereketli geçmiştir. Av boyunca hiç konuşmayan Şef Mahko, torunları tam eve döneceklerini sandıkları anda ilk defa konuşarak; “toparlanın, asıl yolculuk şimdi başlıyor” der. Hep birlikte, şef önde torunlar arkada şafak vaktine kadar yol alırlar. Büyük ırmağa vardıklarında şef atından iner, ağır ağır ırmağa yaklaşır, sonra saygı ile diz çöker ve ellerini ırmağın soğuk sularına sokar. Bir müddet ellerini suyun içinde tutar. Sonra ellerini parmaklarından sular damlayarak torunlarına gösterir ve şöyle der: ”Evet, ellerime bakın ve ne gördüğünüzü söyleyin!” Büyük torun dedesinin ellerine bakarak; ”bir çift ıslak el” dedi. Şef Mahko başını ortanca torununa çevirdi, sen söyle dedi. Ortanca gülümsemesini saklamadan; ”bir çift buruşuk el” dedi. Cevaplardan memnun kalmayan şef, en küçük torununa, Ceronimo’ya dönü. O da; “bilge bir dedenin elleridir” dedi. Şef, bir süre daha ellerini öylece tuttu. Sonra üç torununun da gözlerini tek tek yokladı. Söyleyin bakalım, ellerimde ne görüyorsunuz, dedi. Torunlarının üçü de bakışlarını öne eğdiler. Sonra en küçük torun dedesine bakarak; “Dede, en iyisini sen bilirsin” dedi. Bunun üzerine şef Mahko, kızgın güneşin altında tamamen kuruyan ellerini aşağıya indirdi; “Az evvel ellerimde ırmak vardı, ama şimdi yalnızca kuruyan ellerimi gördünüz. Ve ellerimdeki ırmak kızgın güneşin altında kurudu gitti. İşte şahsiyet de tıpkı bu ırmak gibidir. Bir defa içinden çıktınız mı, sizi artık kimse görmez.” Şef Mahko sözlerini bitirir bitirmez atına bindi ve oradan ayrıldı, arkasına bile bakmadan…
Evet, aslında bu mesele, bizim en uzun ve en hüzünlü hikâyemizdir. Bu, Allah’ı ve Resulünü ve irfanımızı unutmaya başladığımız ama onları asla terk etmediğimiz avuntusuna başlayışımızın hikâyesidir. Bu mesele, konaklayacağımız en güvenli barınağımızı nasıl kaybettiğimizin bir hikâyesidir. Bu mesele, sahte özençlerin içimizde yıllardır biriktirdiği ağır veballerin hikâyesidir. Bu mesele, hayatımıza musallat olan yalanların nasıl da allanıp pullandırıldığının hikâyesidir. Unutmayalım, bizim bu hikâyemizde, saadet yollarımızı kapatmaya çalışan tiranların murdar heveslerinden daha fazla, onlara cesaret veren unutkanlıklarımızın da payı vardır. Eğer dünya insanlığına medeniyetler armağan etmiş ve doğrudan Kur’an’dan beslenen huzur kaynaklarımıza ve en yüksek ahlâk yasalarına acilen dönemezsek, her yanımızdan bizi kıstıran ve nesillerimizi birer çökelek haline getiren sömürü kültürü büsbütün nefesimizi kesecektir. Bazen sorarım kendi kendime; acaba Selimiye gibi şerefe şerefe çıksam erebilir miyim göğün yıldızlarına? Acaba tekrar bulabilecek miyim, gecelerimin gerdanına çekilen aşkımın narin mahyalarını? Acaba bir gün, hep birlikte bütün dostlarımla ve bütün kardeşlerimle, ayartılmış yığınları aydınlığa çıkaracak yolları bulabilecek miyiz? “(Ey insanlar) Rabbinizden, size indirilene uyun ve ondan başka dostlara uymayın. Ne kadar az öğüt alıyorsunuz! (Araf – 3)
“Pragmatistlere göre önemli olan, sadece kanaatlerimizi nasıl edindiğimiz değil, aynı zamanda, edinilen kanaatlerin gerçek (true) olup olmadığıdır… Pragmatizm, düşünce ve kanaatler konusunda yanılmacı (fallibilistic) bir görüş benimsemiştir. Pragmatizm araştırma sürecinde kesinliğe karşı olduğu gibi, şüphecilik kuramının ‘gerçeğe ve gerçek olana hiçbir zaman ulaşamayacağız, bunlara ulaşsak bile ulaşmış olduğumuzu bilemeyeceğiz’ yönündeki savlarını reddetmiştir.” Faydacılık, kolay olana …
Ruhun doğal eğilimlerinden olan sanat tutkusuna, insanoğluyla yaşıt diyebiliriz. Sanat olgusunun sarmalı içinde insanın eğilimleri, hayalleri, duyguları, tasavvurları, bulunur çünkü. Evrende ve fıtratta varolduğu için sanata müştaktır ama içinin derinliklerinde bulunan sanat gerçeğini somutlaştıramaz her insan. Gönül kafesinde çırpınıp duran sanatsal duygu, ancak sanatçıda kanatlanır. Sanat, soyut kavramsal anlamda ifade edildiğinde, herhangi bir nitelikle özdeşlemek, …
Bir akıl tutulması… Bir çarpık ve manipüle edilmiş zihin yapısı… Model paradigmanın değişmezliğine iman edilmesi… Küresel tahakküme karşı durmanın yolunun onun dışında kalarak, yani nehrin suyundan bir avuç içerek veya hiç içmeyerek mümkün olabileceğinin umursanmayıp paradigma içi muhalefetin benimsenmesi ve nehrin suyundan içildikçe içilmesi… Nehrin suyundan bolca içtikleri için dizlerinin bağı çözülenlerin Calut’un mağlup edilemeyeceğine inanması…
“(Nehirden çokça içenler) ‘Bugün bizim Calut’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok’ dediler” (Bakara, 2/249) Demek ki zulmedenler ve onların yandaşları o nehirden tıka basa içmişler. Calut adına ve ondan korkarak…
Düşünceler, insanın yalıtılmış bir hal ve soyutlukla beraber edindiği kazanımlarmış gibi görünmektedir. Düşünen kişinin ise öylece durduğu ve düşünmekten öte bir adım atamadığı söylenmektedir. Aslında haksız değiller. Düşünme fiilinin kendisindeki o düşüş tonlaması hep bir insanın kendi içinde olan bir hali resmetmektedir.
Bu metin, sosyal gelişme (insani yetkinlikler, gelişimci demokrasi) perspektifine yöneltilmiş krizler/eleştiriler dizisine dair bir teşhis ve sonuçların genel bir taslağını sunmaktadır. Bu perspektif, modernitenin merkez-liberal “jeo-kültürü”nün bir tezahürü (ve özü, bilgi yapıları açısından hegemonik ve meta-emperyal bir yapı) olarak anlaşılmakta ve tartışılmaktadır.
Şef Mahko Ve Oğuz’un Fatiha’sı
O, gökleri yükseltti (ve her şey için) bir ölçü oydu.
Enbiya-7
İnsan hayatının en temel kavramlarından birisi, bilindiği gibi ihtiyaç kavramıdır. Maddesi ve mânâsıyla, insan hayatının her dokusunda hissedilen bu eksiklik ve bunun temin edilmesi hadisesi, insan fıtratının en âcil bir durumudur. Tarihsel bir geçmişten bizler biliyoruz ki, hayatın sosyal inşası, ihtiyaç, zaruret tabanı üzerine kurulur, tamah, istismar ve sömürü gerçeğiyle devam eder. Zira ihtiyaç olarak görmeye alıştırıldıklarımız çok zaman, bizi ne tarafa çekeceği belli olmayan hislerimizin en karanlık tarafıdır. Fransa’da su değirmenlerinin yerlerini yavaş yavaş yel değirmenlerine terk etmeye başladıkları dönemde ünlü düşünür Robespierre, Fransız halkına; ”yıkın yel değirmenlerinizi” diye sesleniyordu. Çünkü ünlü düşünür biliyordu ki, halkın şimdilik bu değirmenlere ihtiyacı yoktu ve yine biliyordu ki, bugün için hoş gelen bu kolaylık, yarın bazı istismarların zafer yollarını açacaktı. İnsanlığın tarih boyunca yaşadığı tecrübelerin parçalarını bir araya getirdiğimizde, lükse kaçan cazibelerin hep ihtiyaç gibi gösterildiği ve görüldüğü yanılgısı ile karşılaşırız. Bu sapma temayülü aslında insan fıtratında hazırdır ve kişiyi düşünmemeye zorlayacak kadar da çekicidir. Jules Henry; ”Ekonomimizin bugünkü işleyişini sürdürebilmesi için insanların belirsiz ve düşüncesiz olmayı öğrenmeleri gerekmektedir; çünkü sâlim kafayla ve bilinçli olarak hareket etselerdi, elleri nâdiren ceplerinin yolunu bulurdu ya da bulsa bile orada kalırdı. Hepimiz mantıkçı olsaydık bugünkü ekonomi yaşamını sürdüremezdi.” der. İşte burada müthiş bir paradoks yatıyor; çünkü ekonomik olarak şimdiki gibi var olmayı sürdürebilmek için var gücümüzle aptal kalmaya çabalamalıyız. İnsan hayatının devamlılığı bakımından zaruri olan alanı zorlayarak insanlığı keyfiliğe kaydıran bu anlayış, mâkul olan her şeyi örterek aşırılıkların bizi rahatsız etmemesini sağlamaktadır. Zira bir hayat anlayışı haline getirilen yeni tüketicilik modeli sadece sanayi toplumlarının değil, modern dünya ile bağlarını bütünlemiş Müslümanların hayatında da hâkim bir emel olarak görülmektedir. Müslümanların hakiki hayatlarına asla uygun düşmeyen ve bütün alanlardaki ihtiyacı aşan müsriflik tutkusu, aslında Allah Resûlü’nün ortaya koyduğu fikir aydınlığında iç arınmasını tamamlayarak olgunlaşmış, hayatı anlayan zekâların karşısında özendirici etkisini kaybetmektedir. Ritüellerle, Kur’ânî terbiyeden uzak, içe nüfuz etmeyen, yalnızca kıyafetlerle ve bazı seremonilerle sembolize edilen İslâm taraftarlığının ise, rastgele isteklerle dolu tutkularından kurtulabilmeleri mümkün değildir. “… Yine sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki. İhtiyaçtan fazlasını infak edin. İşte böylece Allah size kendi âyetlerini açıklıyor. Umulur ki düşünürsünüz” (Bakara 219) Üstelik bu zümrenin, belli bir düzen içinde nasıl bu dünyanın malı olduklarını kendilerine unutturacak ve tarzlarının aslında ne kadar da İslâmî olduğuna kendilerini inandıracak taraftarları vardır. Çünkü kendilerinde övülmüş üstünlükler vehmeden Müslümanların çok büyük bir kısmında bugün için, Kur’an’ın belirlediği yüksek insanlık ülküsüne ve en üstün amaçlara ulaşmak gibi bir emelleri kalmamıştır. Dolayısıyla modern insanın veya modern Müslümanın bu hayat içindeki belirleyiciliğinden söz edemeyiz. Zira genel mânâda baktığımızda günümüz insanının hayata hâkim olma sadedinde elinde tuttuğu kabiliyetler, erişkin insanlara ait standartların çok altında kalmıştır. Bu nedenle insanlara ihtiyaç diye sunulan yapay özendirici unsurlar; bireyin yetişmemişliğini de kullanarak, onun muhatapları karşısındaki küçük düşme eğilimini de tahrik eder. Nitekim etrafımıza baktığımızda, zaruret olmadığı halde bütün alanlarda yalnızca hazlarına yönlendirilmiş, ama bu konuda hep akla uygun bahaneler üreten kimseler göreceksiniz. Yani insanlık, kendisinin dışındaki gayelere yönlendirilmiş olmakla beraber, kendi geleceği için mücadele ettiğini zannetmektedir. Bilinçaltı bu gerçeği algılamasının önünü ne yazık ki örtmektedir. Tabii, olayları yalnızca ekonomik bir olaya bağlı ihtiyaçlar olarak görmemeliyiz. Bu durum, uluslararası kapitalizmin bir zaferi olarak görülür ama aslında bu meselenin daha derinlerinde, insanoğlunun bütün yetenekleri elinden alınarak, onu bir daha geri gelmeyecek bir biçimde köleleştirmek çabası vardır. Çok enteresandır, dünya kozmetik imparatorluğunu elinde bulunduran ünlü Yahudi Helena Rubinstein’in, Avustralyalı bir gazeteciyle arasında şöyle bir konuşma geçer: ”Efendim, siz dünya kozmetik imparatorluğunu temsil ediyorsunuz, daha çok hangi ürünlerinizi kullanırsınız?” sorusuna H.Rubinstein: ”Ben kozmetik ürünü kullanmam, çünkü onun faydasına inanmam. Buna rağmen niye ürettiğimi sorarsanız, İsrail içindir.” diye cevap verir. Esasen bugün için dünyayı, General Dynamic, General Motors, General Electric gibi beş generalin yönettiğinden söz edilir ve bunların tamamı sömürüye dayalı dev para endüstrileridir. Savaş finansörlüğünden, petrol baronluğuna, gıda sektöründen, ilaç ve kimya endüstrisine kadar Rothshild hanedanlığını ve Siyonizm’in medya patronluklarından film endüstrisine kadar bütün kuşatma alanlarını düşünürseniz, yüzyılımızdaki insanlığın nasıl bir enformasyon esareti içinde kıvranmakta olduğu daha kolay anlaşılacaktır. Dolayısıyla hayatın bütün noktalarını kuşatacak bir vaziyette bir tür îmânî ve kültürel mutasyona uğrayan modern Müslümanı kolaylıkla her türlü oyunun içinde acemi bir oyuncu olarak görebilmekteyiz. Bunların seküler bir hayatın ya da İslâmî bir dünyanın mensupları gibi görünüyor olmalarının realitede hiçbir anlamı yoktur. Zira kendi öz hayatınızın ideolojik yükselme çabalarını eğer bir kez kaybetmişseniz, dünyaya hükmeden koskoca bir sömürge imparatorluğunun kültürel bir malzemesi oldunuz demektir. Bu noktada yapılan tek şey; vicdanınızı rahatlatabilmek ve kendi kendinizi mazur gösterebilmek için İslâm’a uyacak zihinsel madrabazlıklar ortaya koymaktan ibarettir. Genel mânâda bugünkü Müslümanların yapıp ortaya koydukları da budur. İran’da ayağında kot, sırtında blue jean, elinde Marlboro sigarasıyla Amerikan aleyhtarlığı yapanların durumunu bir tahlil edin isterseniz. Bütün dünyada ve bizde de durum aynıdır. McDonald’dan aldığı sandivici iştahla yudumlarken Amerikan sömürgeciliğine öfke duyan kimselerin sayısı bizde az mıdır? Aslında bu çelişkilerin altında yatan gerçek, insanların kendilerini güçlü ve güvenilir bulma ihtiyacından kaynaklanır. Bu durum insanoğlunun doğasında vardır ve modern dünyanın hâkimleri, bireye kendi durumunu güçlendirecek ve kendisini özel hissetmesini sağlayacak şeyler vaat etmektedirler. Bu durum yalnızca Müslüman toplumlarla ilgili sınırlı bir mesele değildir elbette. Bu, Müslümanları da avlayan ama esasta bütün dünya insanlığını hedefleyen devâsâ bir sömürge imparatorluğu projesinin sonucudur. Mustafa Yıldırım’ın ifadesiyle; salt düşünsel, bilimsel, siyasal ilişkilerle bu durumu aydınlatmak imkânsızdır. ABD‘ de ressam Mark Lombardi de aynen böyle düşünüyordu. Kitap yazmak yerine parasal ilişkileri resimle birleştirdi ve şebekenin para kanallarını tablolara geçirdi. Örneğin; George Bush Jr.’un yönetiminde yer aldığı Harken Energy firmasının Suudlara ve Usame Bin Ladin’e ulaşan para kanalını resmetti. CIA, Bankalar vs. çok şey bu resimde yer aldı ve sonunda bu resimleri sergiledi. FBI bu resimleri toplamak istedi ama sergi yönetimi izin vermedi. Bir süre sonra Mark Lombardi atölyesinde boynundan asılmış olarak bulundu. Bu tür ölümlerin ardından genellikle yapılan bildik bir açıklama yapıldı: ”Mark Lombardi manik depresyon yaşıyordu.” Evet, işte böyle bir çağı yaşıyoruz; şüphe götürmeyen çekicilikleri, inkâr edilemez gerginlikleri ile insanlar yalnızca hayalleriyle tatmin edilmeye çalışılıyor. Özellikle Müslümanların asla hayranlık ve huzur bulamadıkları dünyalarında topluma sunulan özençler, insan hayatının tabiî seyri ile uyuşmadığı alanlarda büyük çökmeler oluşturmaktadır. Dolayısı ile günümüz Müslümanının zihinsel yeteneksizliklerini de göz önüne alırsanız; kendisi, muhiti ve psikolojisine baskı yapanlar hakkında hüküm verecek olgunluğa uzak düştüğünü göreceksiniz. Peki, bütün bunlar ne demektir? Bunlar aslında günümüz insanının, kendi zayıflığını da anlamasından ileri gelen ve yalnızlık korkusu ile de bütünleşen bir hastalık hâlidir. Yâni modern insan hastadır. Bu sârî hastalık hâli bütün ulusları tehlikeli bir şekilde sarmıştır. En kolay anlaşılır bir şekilde bizim insanımıza bakarsanız onun siyasal, kültürel ve diğer alanlarda, farkına bile varamadığı bir şekilde nasıl yoğun bir enformasyona dayalı baskı altında ezildiğini görürüz. Kendisi bunu elbette kabul etmez ve inandığı doğrularını sarsacak her türlü gerçeği inkâr eder. Çünkü dayandığını zannettiği temellerin göçmesi onda dayanılmaz gerginlikler yaratacaktır. Ancak modern insanı yönetmeyi ve onu kullanmayı görev bilenler, maksatlı politikaları ile bireyin bu eksikliğini görmesine engel oldular. Böylece modern insan; içine düşürüldüğü aczi, kullanılmışlığı, perişanlığı ve kayıtsızlığı, hayatın doğal bir parçası olarak görmeye başladı. İnsanlara hükmetmeyi meslek edinenlerden ünlü Nazi generali Goering: ”Kültürden söz edildiğinde elim silahıma gider.” derken aslında meseleyi kısaca hulâsa ediverir. Savaş yılları İtalya ve Almanya’sında on milyonlara hükmedecek olan liderler, yetişen yeni nesillerin muhayyilelerinde kendilerini birer tanrı ya da ona denk temsilciler olarak gösterdiler. Bir faşist ders kitabındaki şu ifade çok dikkat çekicidir: “Dînî dogmalar münakaşa edilemez, çünkü bunlar Allah tarafından vahyedilmiş hakikatlerdir. Faşist prensipler münakaşa edilemez, çünkü bunlar bir dâhînin zihninden çıkmıştır: Benito Mussolini’nin.” Ancak II. Duce’nin kendisini Allah’la bir tutmasına izin vermeyen tevazuu, Führer ve ilâhî kudretin veya mümessili arasında hiçbir fark gözetmeyen Nazi nazariyecileri tarafından bir kenara itilmişti. Bu Allah’la denk olma telâkkisine Hitlerin şahsında son zamanlarda Allah tarafından gönderilen Mesih’i gören(!) Reich Adalet Bakanı Hans Frank’in sözlerindeki beyanatlarda görüyoruz: ”Eskiden bu doğrudur veya bu yanlıştır demek alışkanlığında idik; bugün artık soruyu şöyle sormamız lâzımdır: ”Acaba Führer ne der?“ Adolf Hitler’in ismiyle imzalanmış kanunları halkımızın ruhunun mukaddes bir eseri saymak hepimiz için büyük ve kaçınılmaz bir mecburiyettir. Hitler otoritesini Allah’tan almıştır.” (David Spitz, Ant. Dem. Düşünce Şekilleri, s.350) Avrupa’da siyasal alanda böyle sapkın ütopyalar içinde ve insansızlaştırılmış nesiller yetiştirilirken, aynı heyecanı taşıyan fikir önderleri, benzeri cereyanlarla bizde de muhtevasız bir gençlik yetiştirmede aceleci davranırlar. Falih Rıfkı Atay, 1931’de yayınlanan “Yeni Rusya” adlı kitabında der ki, Rusya’dan ben bir ders getiriyorum. Bu ders, Türk ihtilâlini organize etmek, yeni gençliği yetiştirmek ve Türk cemiyetini birkaç hamlede terbiye etmek usulleridir…” Ayrıca Falih Rıfkı; Halk çocuğunun anasının karnından çıkar çıkmaz yetiştiği beşik fırka (parti) kucağıdır. Bir yeni cemiyet başka türlü yoğrulamaz.” der. (Çetin Yetkin, Türkiye’de Tek Parti Yönetimi, s.34) Yeni ve kendilerince mutlu bir çağı yaşatma hevesine kapılanlar genç nesilleri böyle büyütmeyi plânlarken, mevcut toplum için de yeni mefkûreler îcad ediyorlardı. Yıllar önce bir gün Celal Nuri Bey, Müştak beye rastlar ve CHF’nin amentüsüne inanıp inanmadığını sorar ve şunu ilave eder. Aslında artık her mü’mine bunu sormak vacip oldu. Fakat bu amentüye şu şekli vermek gerekir: iman ettim halk fırkasına, mebuslarına, yapacağı kanunlara, inanıp inanmayanlar için er geç yevm-i sualin geleceğine iman ettim.” Bunu Ziya Gökalp Bey daha güzel ifade edecektir ve sonunda mü’min ile munkir ayrılacaktır. (Sebil, C.1 s.4) İşte yeni siyasal yapılanmanın ortaya çıkarmayı hedeflediği modern kulluk sistemi, insanoğlunun vak’aları ve dünyayı daha iyi görmesini engelleyecek bir tarzda uygulanıyordu. Aslında olay şudur:
Bu yapıldı. 20. yüzyıla girdiğimizde Müslümanlar, Hıristiyan papazların yönettiği misyoner okullarında eğitilmeye başladılar. Misyoner okullarında eğitim alıp özellikle Amerikan tarzı hayatı benimsemeye teşvik edilenlerin sayısı inanılmaz derecede çoğaldı. Bu sayı, Yusuf Akçura’nın söyleyişiyle: ”Memalik-i Osmaniye’de sâir milletlerin ve kavimlerin mâlik oldukları mektepler ile kâfesinde talim ve terbiye edilen talebe yekûnunun yaklaşık üçte biriydi. Ayrıca Amerikan misyonerler, okullarında kız çocukların eğitimine özel bir önem veriyorlar ve bu konuda Anadolu’da âdeta öncülük yapıyorlardı. (Uğur Kocabaşoğlu, Devrimci Cumh. Eğitim Politikaları, s.34) Lenin: ”Batılılar bize her şeylerini satıyorlar, hatta kendilerini asacağımız ipi bile.” diyordu ama bu defa ilmiği kendi ellerimizle boynumuza geçiriyorduk. Bu durum bugün daha da ivme kazanarak devam etmektedir. Zira en köklü üniversitelerimizden birisi olan İTÜ’de öğrenimin bundan sonra, senatonun bilim dili(!) olarak kabul ettiği İngilizce ile yapılması kararlaştırılmıştır. Üniversite senatosu sahte büyüklükler peşinde koşarken, yetişecek yeni mühendis vs. neslinin düşünce ve tahayyül gücünü de sömürgeci ellere teslim etmektedir. Bizler ilk bakışta fark edemesek te yönetimin seçkinleri kültürel sermayemizin en sağlam taraflarını uluslararası sömürgeciliğe peşkeş çekerek yeni sömürü kolonileri oluşturmaktadırlar. Zira bilinen bir vakıadır ki, ana dili yerine öğrenim dili olarak neyi ikame ederseniz, iki veya üç nesil sonra nesiller o dilin çağrışımıyla düşünmeye başlarlar. İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz ve diğerleri kendi sömürgelerinde neden ana dillerini unutturup kendi sömürge dillerini ikame ettiler dersiniz? Aslına bakarsanız bütün bu ve benzeri uygulamalar Tanzimat yıllarında hız kazanır. Fevzî, “Tuhfet-ül Uşşak” (Âşıklara Hediye) adlı kitabında çocuklara Rumca öğreten manzumeler vardı:
“Nam-ı Hudadır Teos, ademe de antropos
Dervişe der asketis, evliya adı ayos”
Yusuf Halis de “Miftah-ı Lisan”ında Fransızca öğretmek için manzumeler hazırlar:
“Allah diyö, gökler siyö
Yer terr, komanse ibtida”
Bunlar o dönemin heyecanlarından kısa bölümlerdir. (İlber Ortaylı, Osmanlı Toplumunda Aile, s.110) 1933’te bambaşka bir uygulamanın yolu açılır. Evvelâ İsviçre’den Dârü’l-Fünun da yapılacak radikal değişiklikler için fikir ve hazırlık safhasında çalışacak Prof. Malche getirildi. Yanına verilen birkaç yardımcı ile üniversitedeki tasfiye heyeti hazırlandı. Meselenin en aktif unsuru Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip’tir. Yoğun tasfiye hareketinin içinde “Şerh-i Metûn” müderrisi Emin Bey, Mantık müderrisi Nâim Bey gibi doğu ilminin üstadları, hukukçular ve sosyologlar vardı. Oysa tasfiye heyetinin içinde ne hukukçu, ne sosyolog ne de mantıkçı vardı. (Ş. Süreyya, İkinci Adam, C.2, s.374) Yeni modernist gençliğin hayata bakış projesi böyle hazırlanırken, bu yeni oluşuma ters düştüğü görülen her şeye sataşılıyordu. CHF’nın muktedir genel sekreteri Recep Peker 1934–1935’te Ankara Hukuk Fakültesi’nde inkılâp dersleri verdiğinde, gerici ve muhafazakâr partiler arasında bir ayrım yaptı ve bunlar hakkında şunları söylemişti: ”Hakikatte bunlar uyanık olmayanlara hoşça gelen bir dış görünüş içinde saklanmış, en tehlikeli mürtecilerdir.” (Eric Jan Zürcher, Muhafazakârlık–Terakkiperver Cum. Fırkası ve Siyasal Muhafazakârlık, s.50) Bu değişim modeli kayıtsız şartsız kabul gördü. Zira bir süre sonra güya CHP’sine muhalif gibi görülüp âdeta bir kurtuluş müjdesi olarak halkın büyük teveccühünü kazanacak olan DP’nin kurucusu ve Cumhurbaşkanı Celal Bayar: “Bize daima doğru yolu gösteren ve içinde milletin nurlu iradesi okunan Cumhuriyet Halk Partisi’nin programı bizim rehberimizdir.” diyecektir. (Ş. Süreyya, İkinci Adam, C.2, s.27) Bugün için büyük hedefleri üslenemeyen niteliksiz ve idealsiz gençliğin ortaya çıkarılışı onların aralıksız olarak yabancı ve sapkın ruhlarla yoğrulmuş olmasındandır. Dîvan Edebiyatı yok, Şeyh Galip yok, Fuzuli yok, Itrî yok, Hamâmîzade yok, Sinan yok, peki ne var? Kapkaranlık dünyada serseri heyecanlar. Kültürel değerlerinizle hovardalık yapmaya kalkarsanız, gelecekte her türlü vicdanı rahatsız edecek ve kendisiyle asla kıvanç duyamayacağınız sürüler yetiştirirsiniz. Spencer’in şu sözü anlamlıdır: ”Ahlâk terbiyesinin hedefi, başkaları tarafından değil kendisi tarafından idare edilmeye muktedir insan yetiştirmektir” Bu söz kendi nizamını oturtmuş ve kurumlaştırmış milletlerin sosyal maceraları hakkında ipuçları verir. Çürümeye terkedilmiş, buna rağmen eğlenecek alanlarda koşturan, fakat ağlatacak ıstırabını bir türlü göremeyen Müslüman toplumlarda bu sözün karşılığı yoktur. Burada Allah Resulü’nün insanlara bir sözü yok mu ki, Spencer’in sözü hatırlatılıyor denilebilir. Elbette Hz. Muhammed hayatın sırrını, hikmetleriyle bütün insanlığa açıklayandır. Elbette Allah Resulü’nün hayata karşı verdiği en derin derslerinde, insanı hayatın kendi gerçekliğine çeken göz alıcı örnekleri vardır. Elbette Hz. Muhammed yol gösteren bir yıldızdır ama geri bırakılmış bir çağın zihniyeti içinde debelenen ve kendisini rencide edecek her şeye karşı duyarsızlaşan liyâkatsiz kalabalıklara, bu en üstün insanlık idealini anlatan Peygamberin sözü ne yazık ki, alışılmış destansı bir menkıbe gibi gelmektedir. Eğer önümüzdeki karanlık yolları aşabilmeyi, en zayıf ve güçlü taraflarımızı görmeyi başarabilseydik eğer, işte o zaman Allah Resulü’nün sözleri bize kadar ulaşabilecekti. Bizler bunu başaramadık. Dolayısıyla toplum üzerindeki psikolojik ve sosyal baskıların yanında, bu toplum üyelerinin gençliği yetiştirebilmek hususunda yatkınlıklarının olup olmadığı meselesi de oldukça önemlidir. Yâni toplumsal terbiye kolektif bir iştir. Annenin, babanın, kardeşlerin, okul, sokak, kitap, yâr, yâran bunların hepsi gençliğin terbiyesinden ve yetiştirilme kalitesinden sorumludur. Aydınlarımızdan Sabahattin Eyüboğlu’na göre softalık, bütün insanlığın baş belâsıdır. Prof. Coşkun Üçok benzer bir anlayış ortaya koyar: ”Evini sigorta ettirmek yerine “Yâ Hafız” levhasının asılması, Türk kadınının umacı kılığına girip dünyaya kara bezler arkasındaki bir delikten bakması ve böylece ahlâk seviyesinin yükseleceğine inanması irticadır. (Bayram Kaçmaz, DP Dönemi Siyasal Tartışmalar, s.126) Hatta Çerman’a göre, Türk için, Türk çocuğu için Arapça Kur’an ezberletilmesi din adına bir beyin imhası ve Türk vatandaşının anlamak, bilmek aşkını öldüren bir cinayettir. (A.g.e. s.134) İşte ülkenin bu fikir serüveni, hayata ve gerçeklere veda eden, kahramanları olmayan, mazisiz ve geleceksiz bir gençlik ortaya çıkardı. Vaktiyle Alman Frolaynlarının terbiyesine emanet edilen kültürel temeller, günümüzde de müşfik anne kucağı yerine kreşlerdeki maaşlı memurların alâkalarına bırakılınca, o nesiller daha hayatlarının en gür, en canlı ve en elverişli yıllarında kimsenin önemsemediği ve insan tabiatının ihtiyaç duyduğu alâkadan uzak, yapay bir dünyanın üyeleri olarak yetişmeye başladılar. Öyle değil midir? Etrafınıza bir göz attığınızda küçük çocuklarımızın yetiştiği atmosferde göreceğimiz sahneler nelerdir sizce?! Oyun olsun diye önlerine konulan oyuncaklar, yarı eğik Pizza kulesi, Eyfel ya da Walt Disney parkı… Duvarları süsleyen harikalar ülkesinin Alice’i ya da Bremen mızıkacıları… Robin Hood’un kahramanlıkları… Yahudi bir asilzade iken köleleşen Judah Benhur’un Hristiyan ağırlıklı hayat öyküsü… Marco Polo’nun seyahatleri.. Üstün insan Süpermen’in insanlara yaptığı sınırsız iyilikler… Bütün evrene hükmeden çizgi film kahramanı Heman ve doğum günlerinde mumlarına üflenerek söndürülen süslü pastalar, armağan edilen Candy bebek… “Happy bird day” şarkısı eşliğinde yanağa kondurulan bir öpücük; İyi ki doğdun yavrum… Evet, bunlar, çoktan tarihe karışmalarına çabaladığımız çocuklar… Bizim çocuklarımız…
Neden? Çünkü kendisine benzemeye çabaladığımız Batı’nın hayata dair dilini kendi esasları içinde anlamadık. Öyle olalım istedik. Batı’nın yaptığının aynısını biz de yapalım dedik. O nelerle mücadele ediyorsa biz de onlarla mücadele edelim dedik. Kendisine benzemeye çalıştığımız Batı’nın mücadelesi, kiliseye karşı idi. Batı dünyası kilise dışında açıkça dinle mücadeleyi hiçbir zaman düşünmedi. Ama bizim pozitivistler bu durumu Batı’dan farklı olarak İslâm ile mücadele çabası haline getirdiler. Bu nedenle de hiçbir zaman hayatın temel realitesi ile uyumu olmayan değişken ve tutarsız paranoyalar ortaya konuldu. Tuhaf isteriler halinde yeni bir gençlik yetiştirme uğruna girişilen mücadeleler, aslında yeni bir gençliği harekete geçirebilecek bütün duyguları parçaladı. Muhayyilelerdeki pozitivist dünyayı oluşturabilmek için Kur’an’a sunulan reddiyelerle bir anda Batılı oluvereceklerini sananlar, İslâm’ı bu yüzden hakir görenler, bütün kehanetlerin aksine güçsüz ve zayıflıklarla dolu bir nesil yetiştirdiler. Bu durum öylesine vahim bir sonuç doğurmuştur ki bu anlayış içinde yetişen yöneticilerin ne durumda olduğunu anlamak için küçük bir dikkat yetecektir. Emekli hariciyeci Oğuz Gökmen bir hatırasını şöyle anlatır; vaktiyle dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk İran’ı ziyaret eder. Yanında Büyükelçi olarak Oğuz Gökmen de vardır. Heyet bazı ziyaretleri tamamladıktan sonra İran’ın dünyaca ünlü şairi Hafız’ın (Hafız-ı Şirâzî) kabrini de ziyaret eder. Oğuz Gökmen bir ara Fahri Korutürk’e eğilerek; “Efendim, bu çok ünlü bir şairdir, bir Fatiha okuyalım mı?” diye sorar. Korutürk buna şiddetle tepki göstererek; “Oğuz, sakın öyle bir şey yapmayın, ben lâik bir ülkenin Cumhurbaşkanıyım.” diyerek karşılık verir. Bu durumda Oğuz Gökmen, merhum Yahya Kemal’in, Hafız için yazdığı o ünlü şiirini (Rindlerin Ölümü) ağır ağır okumaya başlar ve duygulu bir şekilde mırıldanarak bitirir. Şiir bitince Korutürk, Oğuz Gökmen’e döner ve “Oğuz, Fatiha’yı ne kadar da duygulu okudun!” der. Evet, işte bu, bizim neleri kaybettiğimizin ve nerelerde seğirttiğimizin hikâyesidir. Ünlü Şef Mahko’nun hikâyesini bilir misiniz? O, Apaçilerin efsane lideri Ceronimo’yu yetiştiren bilge kişidir. Ceronimo, Şef Mahko’nun küçük torunudur. Bir gün, Apaçilerin ihtiyar şefi Mahko, “Bunlar beyaz adamların etkisinde kalmış ve şahsiyetlerini unutmuşlar” dediği üç torununu sabah yataklarından erkenden kaldırarak atlarını eğerletir ve birlikte ava giderler. Av oldukça bereketli geçmiştir. Av boyunca hiç konuşmayan Şef Mahko, torunları tam eve döneceklerini sandıkları anda ilk defa konuşarak; “toparlanın, asıl yolculuk şimdi başlıyor” der. Hep birlikte, şef önde torunlar arkada şafak vaktine kadar yol alırlar. Büyük ırmağa vardıklarında şef atından iner, ağır ağır ırmağa yaklaşır, sonra saygı ile diz çöker ve ellerini ırmağın soğuk sularına sokar. Bir müddet ellerini suyun içinde tutar. Sonra ellerini parmaklarından sular damlayarak torunlarına gösterir ve şöyle der: ”Evet, ellerime bakın ve ne gördüğünüzü söyleyin!” Büyük torun dedesinin ellerine bakarak; ”bir çift ıslak el” dedi. Şef Mahko başını ortanca torununa çevirdi, sen söyle dedi. Ortanca gülümsemesini saklamadan; ”bir çift buruşuk el” dedi. Cevaplardan memnun kalmayan şef, en küçük torununa, Ceronimo’ya dönü. O da; “bilge bir dedenin elleridir” dedi. Şef, bir süre daha ellerini öylece tuttu. Sonra üç torununun da gözlerini tek tek yokladı. Söyleyin bakalım, ellerimde ne görüyorsunuz, dedi. Torunlarının üçü de bakışlarını öne eğdiler. Sonra en küçük torun dedesine bakarak; “Dede, en iyisini sen bilirsin” dedi. Bunun üzerine şef Mahko, kızgın güneşin altında tamamen kuruyan ellerini aşağıya indirdi; “Az evvel ellerimde ırmak vardı, ama şimdi yalnızca kuruyan ellerimi gördünüz. Ve ellerimdeki ırmak kızgın güneşin altında kurudu gitti. İşte şahsiyet de tıpkı bu ırmak gibidir. Bir defa içinden çıktınız mı, sizi artık kimse görmez.” Şef Mahko sözlerini bitirir bitirmez atına bindi ve oradan ayrıldı, arkasına bile bakmadan…
Evet, aslında bu mesele, bizim en uzun ve en hüzünlü hikâyemizdir. Bu, Allah’ı ve Resulünü ve irfanımızı unutmaya başladığımız ama onları asla terk etmediğimiz avuntusuna başlayışımızın hikâyesidir. Bu mesele, konaklayacağımız en güvenli barınağımızı nasıl kaybettiğimizin bir hikâyesidir. Bu mesele, sahte özençlerin içimizde yıllardır biriktirdiği ağır veballerin hikâyesidir. Bu mesele, hayatımıza musallat olan yalanların nasıl da allanıp pullandırıldığının hikâyesidir. Unutmayalım, bizim bu hikâyemizde, saadet yollarımızı kapatmaya çalışan tiranların murdar heveslerinden daha fazla, onlara cesaret veren unutkanlıklarımızın da payı vardır. Eğer dünya insanlığına medeniyetler armağan etmiş ve doğrudan Kur’an’dan beslenen huzur kaynaklarımıza ve en yüksek ahlâk yasalarına acilen dönemezsek, her yanımızdan bizi kıstıran ve nesillerimizi birer çökelek haline getiren sömürü kültürü büsbütün nefesimizi kesecektir. Bazen sorarım kendi kendime; acaba Selimiye gibi şerefe şerefe çıksam erebilir miyim göğün yıldızlarına? Acaba tekrar bulabilecek miyim, gecelerimin gerdanına çekilen aşkımın narin mahyalarını? Acaba bir gün, hep birlikte bütün dostlarımla ve bütün kardeşlerimle, ayartılmış yığınları aydınlığa çıkaracak yolları bulabilecek miyiz? “(Ey insanlar) Rabbinizden, size indirilene uyun ve ondan başka dostlara uymayın. Ne kadar az öğüt alıyorsunuz! (Araf – 3)
İlgili Yazılar
Pragmatizm; Şimdiki Doğrunun Geleceksizliği
“Pragmatistlere göre önemli olan, sadece kanaatlerimizi nasıl edindiğimiz değil, aynı zamanda, edinilen kanaatlerin gerçek (true) olup olmadığıdır… Pragmatizm, düşünce ve kanaatler konusunda yanılmacı (fallibilistic) bir görüş benimsemiştir. Pragmatizm araştırma sürecinde kesinliğe karşı olduğu gibi, şüphecilik kuramının ‘gerçeğe ve gerçek olana hiçbir zaman ulaşamayacağız, bunlara ulaşsak bile ulaşmış olduğumuzu bilemeyeceğiz’ yönündeki savlarını reddetmiştir.” Faydacılık, kolay olana …
Sanat ve Sanatımız
Ruhun doğal eğilimlerinden olan sanat tutkusuna, insanoğluyla yaşıt diyebiliriz. Sanat olgusunun sarmalı içinde insanın eğilimleri, hayalleri, duyguları, tasavvurları, bulunur çünkü. Evrende ve fıtratta varolduğu için sanata müştaktır ama içinin derinliklerinde bulunan sanat gerçeğini somutlaştıramaz her insan. Gönül kafesinde çırpınıp duran sanatsal duygu, ancak sanatçıda kanatlanır. Sanat, soyut kavramsal anlamda ifade edildiğinde, herhangi bir nitelikle özdeşlemek, …
Meğer İsrail Gazze’nin Dışında Hemen Her Yeri İşgal Etmiş
Bir akıl tutulması… Bir çarpık ve manipüle edilmiş zihin yapısı… Model paradigmanın değişmezliğine iman edilmesi… Küresel tahakküme karşı durmanın yolunun onun dışında kalarak, yani nehrin suyundan bir avuç içerek veya hiç içmeyerek mümkün olabileceğinin umursanmayıp paradigma içi muhalefetin benimsenmesi ve nehrin suyundan içildikçe içilmesi… Nehrin suyundan bolca içtikleri için dizlerinin bağı çözülenlerin Calut’un mağlup edilemeyeceğine inanması…
“(Nehirden çokça içenler) ‘Bugün bizim Calut’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok’ dediler” (Bakara, 2/249) Demek ki zulmedenler ve onların yandaşları o nehirden tıka basa içmişler. Calut adına ve ondan korkarak…
Düşünmeyi Erdeme Kavuşturmak Üzerine Bazı Uslamlamalar
Düşünceler, insanın yalıtılmış bir hal ve soyutlukla beraber edindiği kazanımlarmış gibi görünmektedir. Düşünen kişinin ise öylece durduğu ve düşünmekten öte bir adım atamadığı söylenmektedir. Aslında haksız değiller. Düşünme fiilinin kendisindeki o düşüş tonlaması hep bir insanın kendi içinde olan bir hali resmetmektedir.
Geç Demokrasinin Post-Liberal Dünyasında İslam ve İslamofobi. Irkçılığın Neo-Reel-Politik Temelleri
Bu metin, sosyal gelişme (insani yetkinlikler, gelişimci demokrasi) perspektifine yöneltilmiş krizler/eleştiriler dizisine dair bir teşhis ve sonuçların genel bir taslağını sunmaktadır. Bu perspektif, modernitenin merkez-liberal “jeo-kültürü”nün bir tezahürü (ve özü, bilgi yapıları açısından hegemonik ve meta-emperyal bir yapı) olarak anlaşılmakta ve tartışılmaktadır.