Saatlerce masanın başında durdu, neden sonra sandalyeyi hızlıca çekti ve oturdu. Günlerdir elinden düşürmediği romana baktı. Bir bekleyiş ve umut ediş ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi dedi mırıldanarak. Kitabı eline aldı ve bir süre evirip çevirdikten sonra “Ah Drago” dedi. “Ah Drago…” Kitabın adını ve yazarını ancak kendi duyabileceği bir ses tonuyla tekrarladı: “Tatar Çölü/Dino Buzzati…” Yazmaya duyduğu derin iştah kabardı aniden. Masaya oturuşundan belliydi aslında. Bu çölü, teğmeni ve içine düştüğü çaresizliği anlatacaktı. Anlatmalıydı elbette. Bu derin sessizliğe günlerdir aynı soruyu yöneltiyordu. Yazmalıydı ki bir cevap bulabilsin. Neydi o soru… Soru şu: “İnsanın yazgısından kaçması mümkün mü?”
Bir süre sonra ve fakat hızlıca klavye tuşları, odada bir o yana bir bu yana oldukça ritimli bir ahenk tutturarak, yazının o insanı aniden sarıveren büyüsüne kapılmıştı. İlk paragraf bittikten sonra yazdıklarını hızlıca okudu.
“Romanın kahramanı genç teğmen Drago, ülkenin sınırındaki kalelerden birine atanır. Drago kaleyi görür görmez geri dönmeye karar verir. Fakat daha sonra gelişen olaylar, Drago’yu kaleye bağlar. Zamanla kale, Drago’nun kaderi haline gelir. Sıradanlığın pençesine düşüp önüne çıkan fırsatları değerlendirmek yerine alışkanlıkları içinde kendini unutarak, tıpkı geceleri yatarken sesini duyduğu tıp tıp eden su damlaları gibi akıp geçen zamana yenik düşen bir adamın hikâyesi…”
Bir adamın hikâyesi… Hem de oldukça mutsuz bir adamın hikâyesi bu. Zaten “Mutlu bir adamın hikâyesi olmaz.“ dedi kendinden emin bir şekilde… Yazmaktan avuç içleri terlemişti. Yerinden birdenbire ayağa fırladı. Bu durum sık sık olurdu. Odanın içinde bir ileri bir geri gidip gelmeye başladı. Bir yandan da muhtemelen birazdan kaleme alacaklarını tekrarlıyordu. Yazıyla arasındaki bağı koparmak istemeyen aceleci bir hızla tekrar oturdu masaya. Bir iki cümle daha yazdı Drago’nun mutsuzluğu üzerine.
Avuç içlerinin daha da terlediğini, istemsiz bir heyecanla dolup taştığını hissediyordu. Nihayet bir paragrafı bitirdikten sonra kalkıp camın önüne geldi ve camı açtı. Ilık bahar rüzgârının tatlı esintisi içeriye dolmaya başladı. Rüzgâr tatlı tatlı tenini okşarken, ancak kendisinin duyabileceği bir ses tonuyla çok sevdiği bir şarkı mırıldanmaya başladı.
“Bende hiç tükenmez bir hayat vardı, kırlara yayılan ilkbahar gibi…”
Nisan ayı rengini nasıl da belli etmişti. Ağaçlar rengârenk çiçek açmış, kuşlar cıvıl cıvıl ötüyordu. Bir de nisan yağmurları yağsa tam olacaktı. Toprak şenlenecek, yeryüzü rahmetle yıkanacaktı. Biraz yağmur iyi gelecekti elbette. Şifa bulacak yeryüzü… Biraz yağmur yağsa iyileşecek insanoğlu belki de kim bili?.. Ellerini iki yana açarak camdan dışarıya bıraktı.
“Şair ilhamının kaynağı nedir?” sorusu kökleri eskiçağlara kadar uzanan hukuki bir meseleydi. Sorun, cahiliye dönemi Araplarının bir tür edebi eğlencesi olan kaside şairlerine yönelik bakışlarından daha köklüydü. Zira Müslümanlar şiir konusunda iki taraftan Yunan-Roma ve Sasani ahlâkıyla yüzleştiler. Yunan-Roma düşüncesinde şiir etika, Sasani düşüncesinde ise edeb denilen köklü siyasi-hukuki yapıları yeniden diriltebilirdi.
Coğrafyanın, kaderin, insanların ve hikâyelerin sürekli akıp durduğunu, dönüştüğünü, iyi ve kötü anlamda birbirini beslediğini mükemmele yakın anlatan Değirmenler Vadisi kitabını ilk kez okuduğum günkü heyecanımı hâlâ hatırlıyorum. Doksan küsur sayfada bunca çok şey, bunca yalınlıkta, bunca ustalıkla nasıl anlatılır diye ağzı açık ayran budalası gibi bakakalmıştım sayfalara, cümlelere sözcüklere. Kadim anlatıların, masalların çeşnisi vardı ama modern bir hikâyeydi anlatılan.
“Her şey tıpatıp aynıydı: Islık çalan sütçü, aynı at arabası… ama arabada çok fazla süt şişesi vardı ve bu kötüye işaretti. Her fazla şişe gece bir ailenin daha bombalandığı anlamına geliyordu.”
“Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”
Sessizlik Öyküleri II.
Saatlerce masanın başında durdu, neden sonra sandalyeyi hızlıca çekti ve oturdu. Günlerdir elinden düşürmediği romana baktı. Bir bekleyiş ve umut ediş ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi dedi mırıldanarak. Kitabı eline aldı ve bir süre evirip çevirdikten sonra “Ah Drago” dedi. “Ah Drago…” Kitabın adını ve yazarını ancak kendi duyabileceği bir ses tonuyla tekrarladı: “Tatar Çölü/Dino Buzzati…” Yazmaya duyduğu derin iştah kabardı aniden. Masaya oturuşundan belliydi aslında. Bu çölü, teğmeni ve içine düştüğü çaresizliği anlatacaktı. Anlatmalıydı elbette. Bu derin sessizliğe günlerdir aynı soruyu yöneltiyordu. Yazmalıydı ki bir cevap bulabilsin. Neydi o soru… Soru şu: “İnsanın yazgısından kaçması mümkün mü?”
Bir süre sonra ve fakat hızlıca klavye tuşları, odada bir o yana bir bu yana oldukça ritimli bir ahenk tutturarak, yazının o insanı aniden sarıveren büyüsüne kapılmıştı. İlk paragraf bittikten sonra yazdıklarını hızlıca okudu.
“Romanın kahramanı genç teğmen Drago, ülkenin sınırındaki kalelerden birine atanır. Drago kaleyi görür görmez geri dönmeye karar verir. Fakat daha sonra gelişen olaylar, Drago’yu kaleye bağlar. Zamanla kale, Drago’nun kaderi haline gelir.
Sıradanlığın pençesine düşüp önüne çıkan fırsatları değerlendirmek yerine alışkanlıkları içinde kendini unutarak, tıpkı geceleri yatarken sesini duyduğu tıp tıp eden su damlaları gibi akıp geçen zamana yenik düşen bir adamın hikâyesi…”
Bir adamın hikâyesi… Hem de oldukça mutsuz bir adamın hikâyesi bu. Zaten “Mutlu bir adamın hikâyesi olmaz.“ dedi kendinden emin bir şekilde… Yazmaktan avuç içleri terlemişti. Yerinden birdenbire ayağa fırladı. Bu durum sık sık olurdu. Odanın içinde bir ileri bir geri gidip gelmeye başladı. Bir yandan da muhtemelen birazdan kaleme alacaklarını tekrarlıyordu. Yazıyla arasındaki bağı koparmak istemeyen aceleci bir hızla tekrar oturdu masaya. Bir iki cümle daha yazdı Drago’nun mutsuzluğu üzerine.
Avuç içlerinin daha da terlediğini, istemsiz bir heyecanla dolup taştığını hissediyordu. Nihayet bir paragrafı bitirdikten sonra kalkıp camın önüne geldi ve camı açtı. Ilık bahar rüzgârının tatlı esintisi içeriye dolmaya başladı. Rüzgâr tatlı tatlı tenini okşarken, ancak kendisinin duyabileceği bir ses tonuyla çok sevdiği bir şarkı mırıldanmaya başladı.
“Bende hiç tükenmez bir hayat vardı, kırlara yayılan ilkbahar gibi…”
Nisan ayı rengini nasıl da belli etmişti. Ağaçlar rengârenk çiçek açmış, kuşlar cıvıl cıvıl ötüyordu. Bir de nisan yağmurları yağsa tam olacaktı. Toprak şenlenecek, yeryüzü rahmetle yıkanacaktı. Biraz yağmur iyi gelecekti elbette. Şifa bulacak yeryüzü… Biraz yağmur yağsa iyileşecek insanoğlu belki de kim bili?.. Ellerini iki yana açarak camdan dışarıya bıraktı.
”Biraz yağmur kimseyi incitmez…” dedi
Yazar
İlgili Yazılar
Şiir Hukuku
“Şair ilhamının kaynağı nedir?” sorusu kökleri eskiçağlara kadar uzanan hukuki bir meseleydi. Sorun, cahiliye dönemi Araplarının bir tür edebi eğlencesi olan kaside şairlerine yönelik bakışlarından daha köklüydü. Zira Müslümanlar şiir konusunda iki taraftan Yunan-Roma ve Sasani ahlâkıyla yüzleştiler. Yunan-Roma düşüncesinde şiir etika, Sasani düşüncesinde ise edeb denilen köklü siyasi-hukuki yapıları yeniden diriltebilirdi.
Hikâye Değirmeninde Öğütülen İnsan
Coğrafyanın, kaderin, insanların ve hikâyelerin sürekli akıp durduğunu, dönüştüğünü, iyi ve kötü anlamda birbirini beslediğini mükemmele yakın anlatan Değirmenler Vadisi kitabını ilk kez okuduğum günkü heyecanımı hâlâ hatırlıyorum. Doksan küsur sayfada bunca çok şey, bunca yalınlıkta, bunca ustalıkla nasıl anlatılır diye ağzı açık ayran budalası gibi bakakalmıştım sayfalara, cümlelere sözcüklere. Kadim anlatıların, masalların çeşnisi vardı ama modern bir hikâyeydi anlatılan.
Bir Rutinbozar ve Çocuksavar Olarak Savaş
“Her şey tıpatıp aynıydı: Islık çalan sütçü, aynı at arabası… ama arabada çok fazla süt şişesi vardı ve bu kötüye işaretti. Her fazla şişe gece bir ailenin daha bombalandığı anlamına geliyordu.”
Özgür Ruhların ve Tutsak Bedenlerin Şehri
Jetler, tanklar, silahlar ve kurşunlar
Kuşlardan daha fazla uçuyorlar
Ortadoğuda, bilhassa Gazze’de
Anne sütünden daha fazla, yağmurdan da…
Yazmasak Deli Olur Muyduk?
“Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”