“İnsanların birbirine görünmez iplerle bağlı”* olduğu şu dünyada bir insanın hikâyesine odaklanırken aslında birçok kişininde yaşamına belirli bir yerden bakmaya başlarız. Sanat ve özelde sinema eserleri bir hikâye içerisinde karakterler ve durumlar üzerinden insanın varoluşuna kimi zaman bir ayna olabilir. Nuri Bilge Ceylan, filmografisine Ahlat Ağacı filmini de katarak insanın hikayesine, bu topraklarda olan bitene ve bu coğrafyanın yaşam kültürüne; yerleşik karakterler ve alışılmış ilişki biçimleri üzerinden bakmaya, düşünmeye ve göstermeye çalışıyor.
Ahlat Ağacı Nuri Bilge Ceylan’ın diğer filmlerinde olduğu gibi insan doğasını ve bu toprakların hikayesini taşra üzerinden anlatır. Kendisinin röportajlarında ve söyleşilerinde belirttiği üzere kendisini cezbeden şey insan doğası ve insan doğasının mucizeliğidir. Söz konusu insan doğası taşraya atfen “Bezelye taneleri gibi herkesin birbirine benzediği” bir durumdan ziyade insanın daha az şeye sahip olduğu bir ortamda aslında insan doğasının daha rahat bir şekilde insan ilişkileri üzerine yansıdığını göstermektedir. Aynı zamanda taşra yapısal olarak daha sade ve daha az değişkenin olduğu, hayatın daha yavaş aktığı bir yazgı içerisinde her şeyin yavaşladığı ve insanın fotoğrafının daha iyi göründüğü bir yerdir. Karakterlerini ve anlattığı hikâyeyi varoluşsal bir açıdan yansıtan Ceylan için taşra; insanın bütün tabiatla buluştuğu bir arkaplandır. Kanaatimizce Ceylan’ın izini sürmeye çalıştığı şeyin taşrada daha açık bir şekilde göründüğünü söylemek mümkündür.
Nuri Bilge Ceylan sineması film dili ve üslup olarak gerçeği olduğu gibi ve olabildiğince yalın olarak göstermeye çalışır. Bu yalınlık ve gerçekçilik açısından, Ceylan sinemasında kendisi belirgin bir şekilde vurgulamasa da bu ülkenin bazı sorunlarına değindiğini de görebiliriz. Kimlik olarak inşa edilen birçok şeyin aslında bir dayatmaya ve hatta mahkûmiyete dönüştüğünü gösterir. İnsanın hayatta “Niçin kendisine en yakın olanı seçmek zorunda?” olduğunu sorarken kanaatimizce bir tür yüzleşmeye ve arayışa girer. Bu arayış insanın tercihleri özelinde tercih ettiği şeyleri aslında seçmek de zorunda bırakıldığını söylemektedir: “İster rastlantı diyelim ister kader!”.
Sinan Karasu (Doğu Demirkol) karakterinin merkeze alındığı filmde, öğretmen bir babanın ve tüm ailesinin Çanakkale’nin Çan ilçesinde ortalama bir yaşam sürerken babanın (İdris Hoca) sürüklendiği bazı hatalarıyla ve bunlara rağmen hayata karşı kayıtsızlığı üzerinden kendisinin ve ailesinin aile içerisinde ve içinde yaşadıkları toplumla olan çatışmalarını izleriz.
Sinan üniversiteyi bitirdikten sonra ailesinin yaşadığı kasabaya döner. Edebiyatla ilgilenen Sinan kendisinin yazdığı yazıları kitap olarak bastırabilmek için çeşitli girişimlerde bulunur. Bu arada kasabaya dönükten sonra babasının borçları ve bazı tutumlarının altında ezilir.
Sinan’ın eve dönüşüyle başlayan film, Sinan’ın ailesi ve liseden arkadaşları ile olan ilişkileri, köyde yaşayan akrabaları, köy imamları ile olan karşılaşmaları, yazarlık serüveni ve son olarak askere gidip geldikten sonra yaşadığı bölümler filmin ayrı birer epizodu gibi durmaktadır.
Bütün bu epizotlar, aslında belirli bir beldede yaşayan insanların kültürleri üzerinden dünyaya olan bakışlarını ve hayat içerisinde devam edegelen yaşam biçimini ve ilişkilerini ahlaki sorgulamalar üzerinden tartışan bir bütünlüktedir. Burada bir karakter üzerinden bütün ailesi, arkadaş çevresi ve doğup büyüdüğü beldede yaşadığı ve kültürlendiği her şeyin aslında ne denli birbirine bağlı olduğunu ve birbirini tekrar ederken aslında sürekli olarak kendini yeniden ürettiğini gözler önüne serer.
Sinan eve dönüşünden itibaren neredeyse karşılaştığı herkesle bir çatışma içine girer. Bütün tartışmalarında Sinan toplumun egemen paradigma içerisindeki kabullenişlerine itiraz eder. Okumaları ve bilginin verdiği bir bakışla, içerisinde büyüdüğü kasabaya döndüğünde uyum sağlamakta zorluk çeker. Okumaları sonucunda kitap yazabilecek bir noktaya varır. Bu açıdan içerisinde büyüdüğü topluma üstten bakışını da hissettirir.
Bu uyumsuzluk içerisinde Sinan aslında taşrada yaşanılan hayatı, özelde kendi hayatını, süregiden yaşam biçimini, insanlar arasındaki ilişki biçimlerini sürekli eleştirir. Yaşadığı her tartışma içerisinde karşısındakinin bam teline dokunmaya çalışır. Bunların dışında en fazla babasının kendince hata olarak gördüğü davranışlarını düzeltmeye çalışır. Bu yüzden sürekli olarak babasıyla bir çatışma içerisindedir. Sinan aslında babasını bir türlü kabullenemeyen bir konumdadır. İdris’te vaktiyle kitap okumuş kültürlü birisidir. Sinan babası gibi olmadığını ispat etmeye çalışır.
Kötü bir alışkanlığı yüzünden çok fazla şeyini kaybeden İdris, zamanla ailesiyle giderek artan bir dozda çatışmalar yaşar. Hem ailesi hem de içinde yaşadığı toplum tarafından hoşlanılmayan ve rahatsız edici bir konumda bulunur.
Yıllar süren bu rahatsız edici durum karşısında İdris ise kendisini kabullendirmek adına hiçbir şey yapmadan hatta tam tersine hayata kayıtsız ve umursamaz bir halde devam eder. Belki de ailesini ve yakınlarını en çok da bu umursamaz hali rahatsız eder. İdris de durumu kabullenmiştir. Artık ne yapsa kabul edilemeyeceğinin farkındadır.
Filmin bütün epizotları son bölüm için bir hazırlık ve arkaplan oluşturur. Son bölümde ise büyük bir hesaplaşmanın sonuna geldiğimizi görürüz.
Sinan askerden döner ve ailesinin yanına gelir. Bir takım değişikliklerle karşılaşır. İdris hoca emekli olmuş, emekli ikramiyesiyle evde bir takım değişiklikler yapılmış. Aile kısmen bir refaha erişmiş. İdris her şeyi terk edip köye gider ve münzevi bir hayat sürer. Babasının köydeki evinin altında bulunan mahzene yerleşir. Birkaç koyun alarak çobanlık yapar. Herkesin karşı çıkmasına rağmen kazmayı sürdürdüğü kuyuyu da bırakır. İdris’e göre “Bu konuda da herkes haklı çıkmıştır”.
Sinan babasının yanına tarlaya gider. Babası Sinan’ ın kitabını okuyup bitiren tek kişidir. İdris uykuya dalar. Sinan’ın önce kuyuda asılı duran cesedini izleriz. Ardından babası uyanır ve Sinan’ı göremeyince kuyuya doğru gider. Sinan babasının öylece bıraktığı kuyuyu kazmaya koyulur. Film sonlanır.
Ahlat Ağacı’ nın son sekansında kuyu filmin en önemli metaforuna dönüşür. Kuyu, bir tepenin yamacında etrafında su izi olmayan bir yerde kazılır. Kuyu, İdris’in hiçbir işi olmamasına rağmen kasabadan ve herkesten kaçmasının bir bahanesidir. Geçmişe, belleğe, hafızanın derinliklerine bir yolculuktur. Zamanı geri getirmenin imkânsızlığına ve anın mahkûmiyetine açılan bir geçittir. Varlığı ve yokluğu bir arada yaşayabilmenin, varoluşun sızısını arza akıtabilmenin bir yoludur. Kuyu, “Hayatın saçmalıklarına karşı bir başkaldırı” dır.
Sinan kuyuyu babasının bıraktığı yerden kazmayı sürdürerek babasını ve kendi kaderini kabullenmiş olur: “Bazen kendimi, seni ve dedemi ahlat ağacına benzetirim: Yalnız, kara kuru, uyumsuz ve inatçı”. Kuyu, Sinan içinde artık geriye dönüşün yoludur.
Yüzleşmenin imkânını o anda, tepenin yamacında bir tarlanın içine kurulmuş derme çatma bir kulübenin önünde, kar usulca yağarken, babasına sadakatle bağlı olan av köpeğini kitabını bastırabilmek için gizlice çaldığı yerde bulur. “Hiç kimse sütten çıkmış ak kaşık değil” dir.
Yeni Türk sineması içerisinde Asuman Suner’in anlattığı üzere aidiyet bağlarının kopması ve yersizleşme yaşanır.** Ahlat ağacındaki karakterler de yaşadıkları yerle olan bağlarını, toplumsal ve birey olarak benliklerini sorgulamaya çalışan insanlardır. Özellikle İdris ve Sinan’ın diyaloglarında bu durumu çokça görürüz. Ahlat Ağacı, kimlik ve aidiyet sorununa kuyu metaforuyla bir geriye dönüş, yüzleşme ve gerçeği açığa çıkarma üzerine bir düşünüş niteliğindedir.
Ahlat Ağacı incelikle işlenmiş bir senaryo ile bu ülkenin ve insanının içsel sorunlarına, insanın benliği ve belleği ile beraber hayatı anlamlandırma ufkuna, edebiyat, şiir, felsefe gibi düşüncenin farklı boyutlarından bakarak ne olduğunu görmeye ve anlatmaya çalışır. Ahlakı; insanın insan olarak sorumluluğunu senaryonun merkezine yerleştirir. İnsanın tercihlerinin sonuçlarıyla olan karşılaşmasını, çelişkilerini, yaşama arzusunu, hatalarını ve çaresizliğini bir öykü biçiminde dile getirir. Bir kuyunun içinden bir şeyler fısıldar: Neyi kaybettiğini Hatırla!
Dip Notlar
*Metinde tırnak içinde verilen cümleler Ahlat Ağacı filminden alıntıdır.
İnsana dair önde gelen çelişkilerden biridir: Kazanmış olduğu şeyi görmemek ve sürekli kazanmadığına gözünü dikip kahır çekmek. Sağlıklı bedeni öyle ahım şahım variyet değildir, tek şu boğaza nazır köşkte oturma nimetine kavuşabilse! Boğazda köşk kulağa hoş geliyor da, İsviçre’deki torunların on yıldır uğradıkları yok!
Göç, edebiyatın yaygın olarak görünür kıldığı temel insani hallerden biridir. Destanlardan günümüzün modern metinlerine değin güçlü bir hareket unsurunun edebiyatta varlığı tartışmasızdır. Kaldı ki göç edebiyatı gibi bir sınıflama dahi vardır. Öte yandan günümüz dünya sorunları arasında savaşlar, etnik ve dini çatışmalar, otoriter rejimler ve ekonomik krizler göçü doğurmakta ve göç bu şekilde giderek daha belirgin bir hal almaktadır.
Haktan yana bir şair Mustafa Ökkeş Evren. Çocuk haklarını şiirlemiş. ‘Çocuk haktır. Çocuğun her çığlığı hakikattir’ diyor. Son şiir kitabında ”hiç haksız olur mu çocuklar?” diye soruyor bize. Her çocuğun hakları ile var olması gerektiğini hatırlatırken, tertemiz bir dünyanın da kapılarından geçiriyor teker teker. Her şiirinde ‘çocuk’ sesi duyuyoruz. Tertemiz, sade ve masum bir dünya …
Kurduğunuz sistemin içinde kontrolü elden kaybederseniz yok olmaya mahkumsunuzdur. Devasa bir sistemin küçük dişlilerinden olarak, büyüklük rolüne soyunursanız da yok olmaya mahkum olursunuz. Gelişiminizi tamamlamadan, kendinizi olanın üzerinde görmek hem kendinizi hem de etrafınızdakileri felakete sürekler. Bunun farkına da varamazsınız. Farkındalık, ancak; felaketin size isabet etmesinden sonra gerçekleşir
Ahlat Ağacı
“Neyi Kaybettiğini Hatırla!” / İsmet Özel
“İnsanların birbirine görünmez iplerle bağlı”* olduğu şu dünyada bir insanın hikâyesine odaklanırken aslında birçok kişininde yaşamına belirli bir yerden bakmaya başlarız. Sanat ve özelde sinema eserleri bir hikâye içerisinde karakterler ve durumlar üzerinden insanın varoluşuna kimi zaman bir ayna olabilir. Nuri Bilge Ceylan, filmografisine Ahlat Ağacı filmini de katarak insanın hikayesine, bu topraklarda olan bitene ve bu coğrafyanın yaşam kültürüne; yerleşik karakterler ve alışılmış ilişki biçimleri üzerinden bakmaya, düşünmeye ve göstermeye çalışıyor.
Ahlat Ağacı Nuri Bilge Ceylan’ın diğer filmlerinde olduğu gibi insan doğasını ve bu toprakların hikayesini taşra üzerinden anlatır. Kendisinin röportajlarında ve söyleşilerinde belirttiği üzere kendisini cezbeden şey insan doğası ve insan doğasının mucizeliğidir. Söz konusu insan doğası taşraya atfen “Bezelye taneleri gibi herkesin birbirine benzediği” bir durumdan ziyade insanın daha az şeye sahip olduğu bir ortamda aslında insan doğasının daha rahat bir şekilde insan ilişkileri üzerine yansıdığını göstermektedir. Aynı zamanda taşra yapısal olarak daha sade ve daha az değişkenin olduğu, hayatın daha yavaş aktığı bir yazgı içerisinde her şeyin yavaşladığı ve insanın fotoğrafının daha iyi göründüğü bir yerdir. Karakterlerini ve anlattığı hikâyeyi varoluşsal bir açıdan yansıtan Ceylan için taşra; insanın bütün tabiatla buluştuğu bir arkaplandır. Kanaatimizce Ceylan’ın izini sürmeye çalıştığı şeyin taşrada daha açık bir şekilde göründüğünü söylemek mümkündür.
Nuri Bilge Ceylan sineması film dili ve üslup olarak gerçeği olduğu gibi ve olabildiğince yalın olarak göstermeye çalışır. Bu yalınlık ve gerçekçilik açısından, Ceylan sinemasında kendisi belirgin bir şekilde vurgulamasa da bu ülkenin bazı sorunlarına değindiğini de görebiliriz. Kimlik olarak inşa edilen birçok şeyin aslında bir dayatmaya ve hatta mahkûmiyete dönüştüğünü gösterir. İnsanın hayatta “Niçin kendisine en yakın olanı seçmek zorunda?” olduğunu sorarken kanaatimizce bir tür yüzleşmeye ve arayışa girer. Bu arayış insanın tercihleri özelinde tercih ettiği şeyleri aslında seçmek de zorunda bırakıldığını söylemektedir: “İster rastlantı diyelim ister kader!”.
Sinan Karasu (Doğu Demirkol) karakterinin merkeze alındığı filmde, öğretmen bir babanın ve tüm ailesinin Çanakkale’nin Çan ilçesinde ortalama bir yaşam sürerken babanın (İdris Hoca) sürüklendiği bazı hatalarıyla ve bunlara rağmen hayata karşı kayıtsızlığı üzerinden kendisinin ve ailesinin aile içerisinde ve içinde yaşadıkları toplumla olan çatışmalarını izleriz.
Sinan üniversiteyi bitirdikten sonra ailesinin yaşadığı kasabaya döner. Edebiyatla ilgilenen Sinan kendisinin yazdığı yazıları kitap olarak bastırabilmek için çeşitli girişimlerde bulunur. Bu arada kasabaya dönükten sonra babasının borçları ve bazı tutumlarının altında ezilir.
Sinan’ın eve dönüşüyle başlayan film, Sinan’ın ailesi ve liseden arkadaşları ile olan ilişkileri, köyde yaşayan akrabaları, köy imamları ile olan karşılaşmaları, yazarlık serüveni ve son olarak askere gidip geldikten sonra yaşadığı bölümler filmin ayrı birer epizodu gibi durmaktadır.
Bütün bu epizotlar, aslında belirli bir beldede yaşayan insanların kültürleri üzerinden dünyaya olan bakışlarını ve hayat içerisinde devam edegelen yaşam biçimini ve ilişkilerini ahlaki sorgulamalar üzerinden tartışan bir bütünlüktedir. Burada bir karakter üzerinden bütün ailesi, arkadaş çevresi ve doğup büyüdüğü beldede yaşadığı ve kültürlendiği her şeyin aslında ne denli birbirine bağlı olduğunu ve birbirini tekrar ederken aslında sürekli olarak kendini yeniden ürettiğini gözler önüne serer.
Sinan eve dönüşünden itibaren neredeyse karşılaştığı herkesle bir çatışma içine girer. Bütün tartışmalarında Sinan toplumun egemen paradigma içerisindeki kabullenişlerine itiraz eder. Okumaları ve bilginin verdiği bir bakışla, içerisinde büyüdüğü kasabaya döndüğünde uyum sağlamakta zorluk çeker. Okumaları sonucunda kitap yazabilecek bir noktaya varır. Bu açıdan içerisinde büyüdüğü topluma üstten bakışını da hissettirir.
Bu uyumsuzluk içerisinde Sinan aslında taşrada yaşanılan hayatı, özelde kendi hayatını, süregiden yaşam biçimini, insanlar arasındaki ilişki biçimlerini sürekli eleştirir. Yaşadığı her tartışma içerisinde karşısındakinin bam teline dokunmaya çalışır. Bunların dışında en fazla babasının kendince hata olarak gördüğü davranışlarını düzeltmeye çalışır. Bu yüzden sürekli olarak babasıyla bir çatışma içerisindedir. Sinan aslında babasını bir türlü kabullenemeyen bir konumdadır. İdris’te vaktiyle kitap okumuş kültürlü birisidir. Sinan babası gibi olmadığını ispat etmeye çalışır.
Kötü bir alışkanlığı yüzünden çok fazla şeyini kaybeden İdris, zamanla ailesiyle giderek artan bir dozda çatışmalar yaşar. Hem ailesi hem de içinde yaşadığı toplum tarafından hoşlanılmayan ve rahatsız edici bir konumda bulunur.
Yıllar süren bu rahatsız edici durum karşısında İdris ise kendisini kabullendirmek adına hiçbir şey yapmadan hatta tam tersine hayata kayıtsız ve umursamaz bir halde devam eder. Belki de ailesini ve yakınlarını en çok da bu umursamaz hali rahatsız eder. İdris de durumu kabullenmiştir. Artık ne yapsa kabul edilemeyeceğinin farkındadır.
Sinan askerden döner ve ailesinin yanına gelir. Bir takım değişikliklerle karşılaşır. İdris hoca emekli olmuş, emekli ikramiyesiyle evde bir takım değişiklikler yapılmış. Aile kısmen bir refaha erişmiş. İdris her şeyi terk edip köye gider ve münzevi bir hayat sürer. Babasının köydeki evinin altında bulunan mahzene yerleşir. Birkaç koyun alarak çobanlık yapar. Herkesin karşı çıkmasına rağmen kazmayı sürdürdüğü kuyuyu da bırakır. İdris’e göre “Bu konuda da herkes haklı çıkmıştır”.
Sinan babasının yanına tarlaya gider. Babası Sinan’ ın kitabını okuyup bitiren tek kişidir. İdris uykuya dalar. Sinan’ın önce kuyuda asılı duran cesedini izleriz. Ardından babası uyanır ve Sinan’ı göremeyince kuyuya doğru gider. Sinan babasının öylece bıraktığı kuyuyu kazmaya koyulur. Film sonlanır.
Ahlat Ağacı’ nın son sekansında kuyu filmin en önemli metaforuna dönüşür. Kuyu, bir tepenin yamacında etrafında su izi olmayan bir yerde kazılır. Kuyu, İdris’in hiçbir işi olmamasına rağmen kasabadan ve herkesten kaçmasının bir bahanesidir. Geçmişe, belleğe, hafızanın derinliklerine bir yolculuktur. Zamanı geri getirmenin imkânsızlığına ve anın mahkûmiyetine açılan bir geçittir. Varlığı ve yokluğu bir arada yaşayabilmenin, varoluşun sızısını arza akıtabilmenin bir yoludur. Kuyu, “Hayatın saçmalıklarına karşı bir başkaldırı” dır.
Yüzleşmenin imkânını o anda, tepenin yamacında bir tarlanın içine kurulmuş derme çatma bir kulübenin önünde, kar usulca yağarken, babasına sadakatle bağlı olan av köpeğini kitabını bastırabilmek için gizlice çaldığı yerde bulur. “Hiç kimse sütten çıkmış ak kaşık değil” dir.
Yeni Türk sineması içerisinde Asuman Suner’in anlattığı üzere aidiyet bağlarının kopması ve yersizleşme yaşanır.** Ahlat ağacındaki karakterler de yaşadıkları yerle olan bağlarını, toplumsal ve birey olarak benliklerini sorgulamaya çalışan insanlardır. Özellikle İdris ve Sinan’ın diyaloglarında bu durumu çokça görürüz. Ahlat Ağacı, kimlik ve aidiyet sorununa kuyu metaforuyla bir geriye dönüş, yüzleşme ve gerçeği açığa çıkarma üzerine bir düşünüş niteliğindedir.
Ahlat Ağacı incelikle işlenmiş bir senaryo ile bu ülkenin ve insanının içsel sorunlarına, insanın benliği ve belleği ile beraber hayatı anlamlandırma ufkuna, edebiyat, şiir, felsefe gibi düşüncenin farklı boyutlarından bakarak ne olduğunu görmeye ve anlatmaya çalışır. Ahlakı; insanın insan olarak sorumluluğunu senaryonun merkezine yerleştirir. İnsanın tercihlerinin sonuçlarıyla olan karşılaşmasını, çelişkilerini, yaşama arzusunu, hatalarını ve çaresizliğini bir öykü biçiminde dile getirir. Bir kuyunun içinden bir şeyler fısıldar: Neyi kaybettiğini Hatırla!
Dip Notlar
*Metinde tırnak içinde verilen cümleler Ahlat Ağacı filminden alıntıdır.
** Hayalet Ev Asuman SUNER, 2006
İlgili Yazılar
Her Şeye Rağmen Hayat Güzel
İnsana dair önde gelen çelişkilerden biridir: Kazanmış olduğu şeyi görmemek ve sürekli kazanmadığına gözünü dikip kahır çekmek. Sağlıklı bedeni öyle ahım şahım variyet değildir, tek şu boğaza nazır köşkte oturma nimetine kavuşabilse! Boğazda köşk kulağa hoş geliyor da, İsviçre’deki torunların on yıldır uğradıkları yok!
Zenofobiye Edebi Bir Bakış
Göç, edebiyatın yaygın olarak görünür kıldığı temel insani hallerden biridir. Destanlardan günümüzün modern metinlerine değin güçlü bir hareket unsurunun edebiyatta varlığı tartışmasızdır. Kaldı ki göç edebiyatı gibi bir sınıflama dahi vardır. Öte yandan günümüz dünya sorunları arasında savaşlar, etnik ve dini çatışmalar, otoriter rejimler ve ekonomik krizler göçü doğurmakta ve göç bu şekilde giderek daha belirgin bir hal almaktadır.
Hiç Haksız Olur Mu Çocuklar?
Haktan yana bir şair Mustafa Ökkeş Evren. Çocuk haklarını şiirlemiş. ‘Çocuk haktır. Çocuğun her çığlığı hakikattir’ diyor. Son şiir kitabında ”hiç haksız olur mu çocuklar?” diye soruyor bize. Her çocuğun hakları ile var olması gerektiğini hatırlatırken, tertemiz bir dünyanın da kapılarından geçiriyor teker teker. Her şiirinde ‘çocuk’ sesi duyuyoruz. Tertemiz, sade ve masum bir dünya …
Kadim Medeniyetlerin Efsunlu Coğrafyası: İran
İran… Şiirin ve güllerin ülkesi…
İsfahan, Kaşhan, Tebriz, Tahran, Kum, Meşhed, Nişabur, Şiraz gibi şehirleriyle şarkın şiiri… Hafız, Firdevsî, Sadi, Şehriyar, Furuğ bu şiirle sesleniyorlar efsunlu ülkeden kalplerimize ve ele geçiriyor ruhumuzu bir tutam şiir…
Kurtlukta Düşeni Yemek Kanundur
Kurduğunuz sistemin içinde kontrolü elden kaybederseniz yok olmaya mahkumsunuzdur. Devasa bir sistemin küçük dişlilerinden olarak, büyüklük rolüne soyunursanız da yok olmaya mahkum olursunuz. Gelişiminizi tamamlamadan, kendinizi olanın üzerinde görmek hem kendinizi hem de etrafınızdakileri felakete sürekler. Bunun farkına da varamazsınız. Farkındalık, ancak; felaketin size isabet etmesinden sonra gerçekleşir