Güzellik meselesini felsefî boyutu yerine, ahlâkî yönü itibariyle değerlendiren, “Önce Güzeli Görmeli” başlığıyla bir deneme metni kaleme almış ve “Anladıkça Artan” adlı eserime yerleştirmiştim. Şimdi güzellik bahsinde hem etimolojik hem estetik hem de yeniden etik anlamda daha geniş bir değerlendirme yapmaya çalışacağım. Esasen “Vahiy ve Sanat” adlı deneme kitabımda bir nebze değinip geçmiştim. Hiç şüphesiz güzellik kavramını gündemine alan bütün çalışmalar sanat, dil ve belki edebiyat alanına da bakmak durumunda kalacaklardır. Ben, “Vahiy ve Sanat” çalışmamı daha ziyade Müslüman çevrelerdeki yanlış anlamalara tahsis ederek, bir tashih çabası ve endişesi taşımıştım. Sanatın birçok alanına eksik ve yanlış bakışlara dair eleştirel yaklaşımım, bir hayli genç insanın zihninde, yeni özgürlük pencereleri açmıştı. Düşünce ve yazı hayatımın bir yarısı bilgi, bir diğer yarısı ise duygu yoğunluklu arayışların bir toplamı sayılabilir.
Bu kısa açıklamadan sonra öncelikle Türkçe düşünen birisi sıfatıyla, güzel kelimesini tanımaya çalışalım. Sözlüklerin bize aktardığına göre Türkçedeki ‘güzel’ kelimesi, ‘göz’ ile ‘el’ kelimelerinin buluşmasıyla oluşturulmuş gibidir. Azıcık açacak olursak, görme duyusunun tespit ettiği obje/nesne-olay/olguyu kalbin okşaması, onaylaması, hoş görmesiyle ortaya çıkan sonuçtur, denilebilir güzellik için.
Görme duyusunun elimize (göz-el işbirliği ile) her ne verdiyse, onu değerlendirmeye tâbî tutarak, güzel şeklinde tesmiye eden kalbe, öteki duyuların aktardıkları hakkında da aynı sonuca varır mıyız? Söz gelimi kulak, işittiği sesi kalbe ilettiğinde, kalp bu seda hakkında, eğer olumlu kanaat sahibiyse, yani çirkin bulmamışsa, harika, hoş seda gibi bir sıfatlandırma yapar ki söz konusu böyle bir değerlendirme de neticede “güzellik” terminolojisine katılabilir. Arkasını getirmek arzuladığımızda, koklama duyusunun elde ettiği hoş koku, bir çiçek ya da benzeri nesne ile irtibatlandırılarak, güzellik sınıfına öğrenci sıfatıyla yazdırılabilir. Tatma ve dokunmayı da saymaya gerek görmeksizin beklenen tuzluluk, ekşilik yahut tatlılık kıvamına erişen dil ile umulan sertlik ve yumuşaklığı yakalamış olan tenin, kalbimize ilettiği tatmin duygusu da, pekâlâ Türkçe düşünen insan için güzellik kavramına akrabadır.
Salt duyulara ve yine salt fizikî ve maddî hadiseye indirgenmiş bir güzellik fenomenine işaret edildi. Gerçi tat, koku, hoşluk gibi gayr-ı maddî hassasiyetlere ulaşıldı, lakin meselenin temeli fizikî ve maddî olmaktan sadece bu sebeple kurtulamaz. Bu boyutların ötesinde de güzel telakkiler yok mu, gerçekleşemez mi?
Batı dillerinde beautiful, good, pretty, nice, bonny, levely, sweet gibi kelimelere rastlanır. Güzel ile beraber, iyi, sevimli, hoş, tatlı gibi anlamlar böyle ifadesini bulur. Güzellik yahut estetik hakkında Batı sözlükleri, duyusal bilginin bilimi tanımını uygun görmektedir. Ve kavramı sanatın muhtelif alanları bakımından şöyle değerlendirmektedir. Estetik; güzelliğin kuramsal bilimidir. Osmanlı Türkçesi’nde Bediiyat kelimesi estetiğe karşılık kullanılmaktaydı. Duyular, algılar ve beğeni gibi, başından beri sübjektif olan temayülleri esas alan bir öğreti diye bilinmekte ve öğretilmekteydi. Osmanlı Türkçesi’ndeki bediiyat hakkında da benzer kanaatler mevcuttu. Yani güzellik algı, eğilim ve duyusunu, tıpkı Batıda olduğu gibi resimde ses uyumu, müzikte armoni, şiirde kelimelerin nizamı, manzum orantı şeklinde anlama ve anlamlandırma çabası mevcuttu.
Türkçe ve Batı dillerindeki güzellik hadisesini karşılayan kavramların, insan hatırına düşürdüğü ilk anlam, her şeyden önce fizikî ve maddîdir. Türkçe “güzel” denildiğinde sıradan ve ortalama bir duyusal çağrışım, büyük ekseriyetle maddî güzelliğe dönük olacaktır. İyilik ve hatta hoşluk bile sonradan ve ancak biraz derin düşününce belki sahneye çıkacaktır.
Müslüman sıfatıyla Arapça düşünen insanın güzellik çağrışımı, İlahî Hitap’ın mucizevî rehberliğiyle çok daha geniş çerçeveli olacaktır; bunda hiç ama hiç şüphe yoktur. İşte bizim bu bahiste asıl üzerinde durmamız gereken güzellik, burada karşımıza çıkmaktadır.
Biliyoruz ki beşerî tanımlar ve değerlendirmelerle ortaya konulmuş, neredeyse sayılması imkânsız hale gelmiş güzellik anlayışları vardır. En küçük bir dikkatle bakıldığında, bu ve benzeri alanlarda, beşerin ortaya koyduğu ya da koyacağı ve mutlaklık ifade eden bir tanım mümkün gözükmemektedir. Ve zaten beşerî çaba ve ürünler hakkında mutlak kavramını kullanmak, abesle iştigal olacaktır. “Zevkler ve renkler tartışılmaz.” denilerek bu bahse önemli bir nokta konulmuştur.
Ünlü İngiliz düşünürü Francis Bacon, estetik (güzellik) tanımını şöyle yapmıştı; “kusurları gizleyen örtü.” Beşerî duyular, evet, insanoğluna bir takım tecrübeler kazandırır. Bilgi yolunda ona ciddi rehberlikler yapar. Ne var ki onlar da birer maddî organdan çıkma olmaları itibariyle yaşlanır, yorulur ve yanılırlar. Bu bakımdan tayin ve tespitleri en fazla kendilerini bağlayan nispette sınırlı kalmak durumundadır. Büyük beşerî eserler, ne ölçüde çok kabarık insan kitlesi tarafından beğeni kazanırsa kazansın, kimler tarafından güzel olarak anılırsa anılsın, sonuçta, az sayıda da olsa birilerinin beğenisi ve ilgisi dışında kalması hasebiyle, mutlak güzellik şeklinde tanımlanamayacaktır.
Mutlak güzellik ancak İlahî Dokunuş sonrasında ortaya çıkar. İnsan fıtratı ve insan dışındaki yaratıkların tabiatı, en başında, mutlak güzel olarak var kılınmıştır. İnsan temiz bir fıtratta yaratılmış, öteki yaratıkların evreni olarak gördüğümüz tabiatta ise başlangıçta şer, kötülük (seyyie) yoktur. Herkesin hatırına bu bahiste hemen gelmesi muhtemel İblis (şeytan) da pekâlâ bilindiği gibi başlangıçta temiz, kusursuz bir melekti. Ona da şer, sonradan ve doğrudan kendisinden bulaşmıştı. “Eşyanın aslında ibahe vardır.” güzel ifadesi Müslüman örfünün önemli kelamlarındandır.
Allah’ın ilk dokunuşunda şer, kötülük, çirkinlik yoktur. Bu nitelemeler fıtrat ve tabiata, daima sonradan, İblis ve ona elemanlık yapan, görünür görünmez yaratıklar tarafından eklenmektedir.
Görünür yaratıklar içerisinde ise insan, en başı çekmektedir. Hatta insanoğlunun vahşi diye nitelediği tabiat, özelde hayvanlar, kendilerine dokunulmadığı sürece, onlara anlamsız ve lüzumsuz yere dokunan beşer cinsinden daha tabii (medenî denilemediği için böyle) ve zararsız yaşamaktadırlar. Şer ve bela, hayvanlara da insanlar üzerinden gelmektedir. Cevdet Said’in bu noktadaki yaklaşımı, bize ışık tutacak mahiyettedir, der ki: “İnsanı dışarıdan kuşatan zulüm yoktur.” Yani insanın da şeytanı kendi içerisindedir. Ve var bulundukları tabiat üzere yaşayan bütün öteki yaratıklar, tek kelime ile güzeldirler. (Kulağıma domuzlar da mı diye fısıldayan muhafazakâr arkadaşa cevabım: “Evet, onlar da güzeldir; güzel olmayan, mü’min sıfatlı birisinin onları yemeye kalkışmasıdır.”)
Mutlak güzellik ancak Allah’ın eserinde aranmalıdır. Allah’ın sanatında fabrikasyon üretim yoktur. Tek tek bütün yaratıkları güzeldir. Mesela her insan biriciktir ve muhteşem bir mucize olarak, ibret ve dikkat nazarlarımıza sunulmuştur. Beşerî sanat da elbet güzeldir. Ancak buradaki güzellik hem göreceli hem de nispîdir. İlahî olana Vehbî diyoruz. Beşerî olan ise kesbîdir. Yani insanın kendi emeğiyle ortaya koyduğudur. Vehbî olan mutlak, kesbî olan ise izafîdir.
İlahî Hitap, bu bahiste birçok kavram kullanır ancak iki kavram öne çıkmaktadır: hüsn ve cemâl. Hüsn kelimesi güzellik ile iyilik kavramını birlikte ihtiva eden geniş bir anlam çerçevesine sahiptir. Aslında cemâl de eksiksiz, kusursuz güzellik anlamı taşımaktadır. Hüsn kelimesi birçok türevleriyle İlahî Hitab’ın dilinde hemen her defasında, güzellik ve iyiliği birlikte taşıyarak kullanılmaktadır. En başta esma-ül Hüsna terkibiyle, Allah’ın güzel isimleri şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu isimlerin tamamı, Allah’ın üzerinde mutlak anlamda tecelli etmiştir, etmeyi sürdürmektedir. Her birisi üzerinde dikkat ve ibret nazarlarıyla durulduğunda, güzellik bahsinde önemli öğretilere ulaştıracaktır düşünenleri.
İlahî Hitap, söz gelimi Nahl Sûresi 30 ve 90. ayet-i kerimelerinde, hüsn ve aynı kökten ihsan kelimelerini kullanarak, Allah’tan gelenin ve tavsiye olunanın, daima iyilik hatta katıksız iyilik olduğunu ifade etmektedir. Buradaki iyilik aynı zamanda güzellik olgusunu da içerisine almaktadır.
Güzellik kavramına iyilik kelimesini de ortak olarak verince, bahsimizin salt duyular üzerinden anlaşılmasındaki daraltılmış mânâdan kurtulur ve daha zengin ve verimli bir alana girmiş oluruz. Artık duyularla beraber, kalbin duyguları ve düşünme melekesi de devreye girmiştir. Görüldüğü gibi artık alelâde, pazar metaı, salt duyuların saptadığı bilinen, sıradan güzellik olgusu, birden bire adeta fevkalâde, mutlak’ın kıyılarında dolaşan, içerisinde katıksız iyilik de taşır hale gelmiştir. Adeta beşerî olmaktan insanîliğe evrilmiş, neredeyse davranışa dönüşerek, ahlâkî (etik) bir değer de kazanmış olmaktadır.
Allah’ın yarattığı her şeyin özünde bir güzellik, uyum, ahenk, tenasüp, denge, nizam, tevafuk olduğu ortadadır. Tabiat ve fıtrat, tepeden tırnağa beşer gözü ve beşer emeği karşısında, sıradan bir fenomen olarak değil sahici bir mucize manzarasıyla durmaktadır. Bu mucize, yalnızca güzel değil aynı zamanda iyidir. Verili ve vehbî olan bu güzellik ve iyilik karşısında, beşerî duyuların, bakarak, görerek, üreterek ortaya koyduğu kesbî güzellik elbette izafî ve sınırlı kalmaktadır. Böyledir diye insan teki güzellik arayışını bırakmalı mı yoksa mutlak güzellik ve iyilikten ders çıkartarak, yaptığını daha iyi ve güzel yapmaya mı çalışmalıdır?
Artık biliyoruz ki güzellik yalnızca bakarken görülenden ibaret değildir. Ve iyilikten de bağımsız düşünülemez. Dış güzellik yanında bir de iç güzelliğin var bulunduğu kaçınılmaz bir gerçekliktir. Tabiatta zaten mevcut bulunan fizikî güzelliğe, beşer, kendi emeği ve yaratma yeteneğiyle katkıda bulunurken, salt fizikî güzelliği gözetmesi halinde, belki izafî bir dış güzellik ortaya koyacaktır. Fakat güzellik ile birlikte iyilik kastı da taşıyan ürün, beraberinde iç güzellik diyebileceğimiz ahlâkîliği de beraberinde getirecektir. İlahî Hitap’ın beşer cinsinden istediği yaratma eylemi, buradaki mekasıd-üş şeria, bizce budur. Ahlâk denildiğinde onun da bir sıfatı olduğu asla unutulmamalıdır. Bu kelime malûm, nötr niteliklidir. İyi/güzel ahlâk vardır kötü/çirkin ahlâk vardır.
Fizikî anlamda kimi duyulara ilk bakışta güzel görünebilen bir ürün, olay, olgu, davranış eğer kötülük, şer gibi ahlâkî öğeler taşıyorsa, onu tek kelime ile güzellik sınıflandırmasına dâhil etmek, en azından müminler bakımından doğru olmayacaktır. Şüphesiz farklı ahlâk sahiplerinin farklı (iyilik içermesi beklenmeyen) güzellik anlayışları vardır. Nitekim ahlâkî bir hassasiyeti hiç gözetmeksizin bile bu anlayışların farklılaştığı, farklılaşacağı bilinmektedir.
Cemil/cemâl kelimeleri de İlahî Hitap dilinde benzer bir anlam taşıyarak kullanılmaktadır. Cemâl yüz güzelliğini nitelerken, cemil genel güzellik, iyi ya da hoş olma şeklinde sözlüklerde yerini almıştır. Cemâl kelimesi her ne kadar Allah’ın 99 ismi diye şöhret bulmuş, Esma-ül Hüsna arasında sayılmıyor olsa da, Allah’ın yüzü terkibiyle kimi akaid mecmualarında, cennette mü’minlere görüleceği inancı yaygınlaştırılmıştır. İlmî bir dayanağı bulunmayan bu anlayışın, bu bahiste ilgilenilmesi gereken yönü kök anlamıdır. İcmâl, mücmel, cümle gibi kelimeler fikir vermesi bakımından önemlidir. Söz gelimi cümle, kelimelerin bir anlam dizgesi halinde dengeye, uyuma, anlama kavuşturulup, güzelleştirilmesi demektir. Anlamı muhatabına çarçabuk ulaştıran, onun kalbinde karşılığını tastamam sağlayan cümle, güzeldir.
Yusuf sûresinde sabr-ı cemil terkibiyle öğütlenen güzelce sabretme davranışı, salt fizikî güzellik değil elbette ahlâkî iyiliği de kapsamaktadır. Nitekim Mearic sûresinde de benzer bir ifade yer almaktadır. Anlaşılmaktadır ki güzellik kavramı üzerinde düşünen mü’minler, gerek hüsn gerekse cemil kelimelerinin çağrışımından, yalnızca fizikî güzelliği değil iyilikle beraber bir ahlâkî güzelliği de anlamak ve yaşamakla ödevlidirler. Bazı kaynakların Hz. Peygamber’e atfen zikrettiği ifade “Allah cemildir, cemâli sever.” şeklinde Türkçeye aktarılmıştır. (Kaynak: Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât.)
İslâmî terminolojide hüsn kelimesinin kök anlamından ihsan kelimesi neredeyse İslâm ile müteradif (eşanlamlı) kullanılmıştır. İlahî Hitap dilinde de iyilik ve güzellik kavramlarını en kapsamlı şekilde yansıtan bu kelime, çokça kullanılmıştır. Söz gelimi Zümer sûresi 18. ayet-i kerimesinde “sözü dinleyip en güzeline uyan” kişi, ihsan sahibi olarak gösterilmiştir. Mesela Müslüman kültürüne biraz yanlış biçimde girmiş bulunan anaya babaya itaat terkibinin en doğrusu anaya babaya ihsan diye (Kur’ân: Bakara; 83, Ahkâf; 15, Nisa; 36) dile getirilmiştir.
Kimi sanat çevreleri saf sanat, som sanat gibi terkiplerle güzeli hedefleyen sanat ürünlerinin illa da iyi olması gerekmediğini savuna gelmişlerdir. Vaktiyle sanat, sanat için mi yoksa toplum için mi tartışması da benzer kaygıların sonucu ortaya çıkmıştı. Güzel olan mutlaka iyi ya da doğru da olmalı mıdır? İyi ya da doğru olmayan mutlaka çirkin ve de nahoş mudur? Felsefî anlamda bahis açtığınızda yığınla söz tüketilebilecek bu paradoksal tartışmaların tarih boyunca sonu gelmemiştir, gelmeyecektir de.
Güzelliği salt duyuların tatminine hasreden hazcı refah erbabı için söylenecek söz şudur; iyilik içermeyen ve insan kalbi ve vicdanına da tatmin hissi vermeyen bu türden güzellikler geçici, izafî ve pörsümeye mahkûmdur. Refah ile saadet aynı şey değildir. Refah kaba ve ham bir yükselmedir. Oysa saadet bazen fizikî sıkıntılar, hazda eksilmeler esnasında bile kişiye Hz. Yusuf’a öğütlenen sabr-ı cemil’i hatırlayınca da yaşanan bir moral/ahlâkî değerdir. Vesselam
Şair ve yazardır. Metin Önal Mengüşoğlu, 17 Mayıs 1947 tarihinde Elazığ’da doğdu. Asıl adı Metin Önal’dır. Yazı hayatına başladığı 1960’lı yıllardan itibaren Mengüşoğlu soyadını kullanmaktadır.
İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini Maden, Diyarbakır ve Malatya’da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
İlk şiiri “Unutmak”, 1962 yılında yayımlanan Yeni İstiklal gazetesinde çıktı. Şiir, deneme ve düşünce yazıları; Türk Yurdu, Defne, Çile, Dal, Çağrı, Fikir ve Sanatta Hareket, İslâm Medeniyeti, Millî Gençlik, Deneme, Aylık Dergi, Kriter, kendi çıkardığı Kelime, Varide, İktibas, Umran ve Nida dergilerinde yayımlandı.
Eserleri arasında; Gâvur Kayırıcılar (1973), Dr. S. (1987), İstanbul Hikâyeleri (2004), Yerler Mühürlendi (1996), Ben Asyalı Bir Ozan (1983), Çamurlu Bir Irmak (1989), Hayatımın Bahanesi (1994), Sevda Söze Dönüşmez (1998), Bıçağa Basar Gibi (2010), Endülüs (Espana Musulmana) (2011), Bize Kefen Biçene Bak (2016), Ağabeyime Mektuplar (1995), Düşünmek Farzdır (1995), Kimliğin Fotoğrafsız Yaprağı (1998), Havada Bulut Var (1999), Harput Şehrengizi (anı-deneme, 2000), Vahiy ve Sanat (2004), Öptüm Kara Gözlerinden (2007), Bir Kelime Mesafesi (2012), Anladıkça Artan (2014), Kalbin Marifetleri (2017), Bursa Çarşısında Kervan Eğledim (2018), Şehir Yollarında Bir Şair Gezgin (2019), Yolun Daraldığı Yerden (deneme, 2019), Yeniden Okur’ken (eleştiri, 2021) ve İslam Milletinin İstiklal Marşı (düşünce, 2021) bulunmaktadır.
Önceki süreçte makine, emperyalizmin aracı iken yeni süreçte başta internet ve yapay zekâ olmak üzere yeni teknolojiler neo-emperyalizmin araçları olmuştur. Tekno-feodalizm kendi ülkelerinde egemenlik sağlarken, tekno emperyalizm başka ülkelerde egemenlik sağlama unsuru olmuştur.
Bazı kelimeler yüreğimizden tank gibi geçerken, bazı kelimeler meramımızı anlatmakta kifayetsiz kalmaktadır. Çünkü kelimelerin de ruhu vardır. Kelimeler asırlar boyunca bir milletin dilinde, gönlünde yaşayarak ruh ve mânâ kazanır. Mesela ‘yapıt’ ile ‘eser’ bir midir? Selimiye Camiî, Mimar Sinan’ın yapıtı mı yoksa eseri midir? “Cümle” ile “tümce” aynı şey midir? Cümle âlem yerine tümce âlem diyebilecek miyiz? Kelimeler yüreğimizden geçerken, sözcükler bir yumru gibi takılır kalır gırtlağımızda.
Bu metin, sosyal gelişme (insani yetkinlikler, gelişimci demokrasi) perspektifine yöneltilmiş krizler/eleştiriler dizisine dair bir teşhis ve sonuçların genel bir taslağını sunmaktadır. Bu perspektif, modernitenin merkez-liberal “jeo-kültürü”nün bir tezahürü (ve özü, bilgi yapıları açısından hegemonik ve meta-emperyal bir yapı) olarak anlaşılmakta ve tartışılmaktadır.
Giriş Bu makalede post-modern düşüncenin mikro düzeydeki parçalanmışlığına dikkat çekilmeye çalışılacaktır. Her şeyiyle tamamen değişen bir dünyada, her şeyiyle tamamen değişen evrende ve insanda, bugünün popüler ve dahi küresel denebilecek post-modern düşüncenin etkisini görmemek mümkün değildir. Bireyden (insandan) başlayan ve akla gelebilecek her alanda ve olguda kendisini hissettiren post-modern düşünce, bu düşüncenin dayattığı hayat tasavvuru, …
Dünyalılar sara hastalığına tutulmuş. İnsanlık cinnet üstüne cinnet geçiriyor. Her taraftan insan kaynaklı krizlerin feryat –figanları yükseliyor. Olan bitenin azıcık bir kısmına şahit oluyoruz, şoklar yaşıyoruz. Tarihte de benzeri kriz nöbetleri yaşandı ve insanoğlu hemcinsini akla hayale gelmeyen yöntemlerle aşağıladı ve hayvanın hayvana verdiğinden çok daha büyük zararlar verdi. Bugün olan biteni anlamak çok zor. …
Bakma Biçimlerinden Güzellik Olgusuna
Güzellik meselesini felsefî boyutu yerine, ahlâkî yönü itibariyle değerlendiren, “Önce Güzeli Görmeli” başlığıyla bir deneme metni kaleme almış ve “Anladıkça Artan” adlı eserime yerleştirmiştim. Şimdi güzellik bahsinde hem etimolojik hem estetik hem de yeniden etik anlamda daha geniş bir değerlendirme yapmaya çalışacağım. Esasen “Vahiy ve Sanat” adlı deneme kitabımda bir nebze değinip geçmiştim. Hiç şüphesiz güzellik kavramını gündemine alan bütün çalışmalar sanat, dil ve belki edebiyat alanına da bakmak durumunda kalacaklardır. Ben, “Vahiy ve Sanat” çalışmamı daha ziyade Müslüman çevrelerdeki yanlış anlamalara tahsis ederek, bir tashih çabası ve endişesi taşımıştım. Sanatın birçok alanına eksik ve yanlış bakışlara dair eleştirel yaklaşımım, bir hayli genç insanın zihninde, yeni özgürlük pencereleri açmıştı. Düşünce ve yazı hayatımın bir yarısı bilgi, bir diğer yarısı ise duygu yoğunluklu arayışların bir toplamı sayılabilir.
Bu kısa açıklamadan sonra öncelikle Türkçe düşünen birisi sıfatıyla, güzel kelimesini tanımaya çalışalım. Sözlüklerin bize aktardığına göre Türkçedeki ‘güzel’ kelimesi, ‘göz’ ile ‘el’ kelimelerinin buluşmasıyla oluşturulmuş gibidir. Azıcık açacak olursak, görme duyusunun tespit ettiği obje/nesne-olay/olguyu kalbin okşaması, onaylaması, hoş görmesiyle ortaya çıkan sonuçtur, denilebilir güzellik için.
Görme duyusunun elimize (göz-el işbirliği ile) her ne verdiyse, onu değerlendirmeye tâbî tutarak, güzel şeklinde tesmiye eden kalbe, öteki duyuların aktardıkları hakkında da aynı sonuca varır mıyız? Söz gelimi kulak, işittiği sesi kalbe ilettiğinde, kalp bu seda hakkında, eğer olumlu kanaat sahibiyse, yani çirkin bulmamışsa, harika, hoş seda gibi bir sıfatlandırma yapar ki söz konusu böyle bir değerlendirme de neticede “güzellik” terminolojisine katılabilir. Arkasını getirmek arzuladığımızda, koklama duyusunun elde ettiği hoş koku, bir çiçek ya da benzeri nesne ile irtibatlandırılarak, güzellik sınıfına öğrenci sıfatıyla yazdırılabilir. Tatma ve dokunmayı da saymaya gerek görmeksizin beklenen tuzluluk, ekşilik yahut tatlılık kıvamına erişen dil ile umulan sertlik ve yumuşaklığı yakalamış olan tenin, kalbimize ilettiği tatmin duygusu da, pekâlâ Türkçe düşünen insan için güzellik kavramına akrabadır.
Salt duyulara ve yine salt fizikî ve maddî hadiseye indirgenmiş bir güzellik fenomenine işaret edildi. Gerçi tat, koku, hoşluk gibi gayr-ı maddî hassasiyetlere ulaşıldı, lakin meselenin temeli fizikî ve maddî olmaktan sadece bu sebeple kurtulamaz. Bu boyutların ötesinde de güzel telakkiler yok mu, gerçekleşemez mi?
Batı dillerinde beautiful, good, pretty, nice, bonny, levely, sweet gibi kelimelere rastlanır. Güzel ile beraber, iyi, sevimli, hoş, tatlı gibi anlamlar böyle ifadesini bulur. Güzellik yahut estetik hakkında Batı sözlükleri, duyusal bilginin bilimi tanımını uygun görmektedir. Ve kavramı sanatın muhtelif alanları bakımından şöyle değerlendirmektedir. Estetik; güzelliğin kuramsal bilimidir. Osmanlı Türkçesi’nde Bediiyat kelimesi estetiğe karşılık kullanılmaktaydı. Duyular, algılar ve beğeni gibi, başından beri sübjektif olan temayülleri esas alan bir öğreti diye bilinmekte ve öğretilmekteydi. Osmanlı Türkçesi’ndeki bediiyat hakkında da benzer kanaatler mevcuttu. Yani güzellik algı, eğilim ve duyusunu, tıpkı Batıda olduğu gibi resimde ses uyumu, müzikte armoni, şiirde kelimelerin nizamı, manzum orantı şeklinde anlama ve anlamlandırma çabası mevcuttu.
Türkçe ve Batı dillerindeki güzellik hadisesini karşılayan kavramların, insan hatırına düşürdüğü ilk anlam, her şeyden önce fizikî ve maddîdir. Türkçe “güzel” denildiğinde sıradan ve ortalama bir duyusal çağrışım, büyük ekseriyetle maddî güzelliğe dönük olacaktır. İyilik ve hatta hoşluk bile sonradan ve ancak biraz derin düşününce belki sahneye çıkacaktır.
Müslüman sıfatıyla Arapça düşünen insanın güzellik çağrışımı, İlahî Hitap’ın mucizevî rehberliğiyle çok daha geniş çerçeveli olacaktır; bunda hiç ama hiç şüphe yoktur. İşte bizim bu bahiste asıl üzerinde durmamız gereken güzellik, burada karşımıza çıkmaktadır.
Biliyoruz ki beşerî tanımlar ve değerlendirmelerle ortaya konulmuş, neredeyse sayılması imkânsız hale gelmiş güzellik anlayışları vardır. En küçük bir dikkatle bakıldığında, bu ve benzeri alanlarda, beşerin ortaya koyduğu ya da koyacağı ve mutlaklık ifade eden bir tanım mümkün gözükmemektedir. Ve zaten beşerî çaba ve ürünler hakkında mutlak kavramını kullanmak, abesle iştigal olacaktır. “Zevkler ve renkler tartışılmaz.” denilerek bu bahse önemli bir nokta konulmuştur.
Ünlü İngiliz düşünürü Francis Bacon, estetik (güzellik) tanımını şöyle yapmıştı; “kusurları gizleyen örtü.” Beşerî duyular, evet, insanoğluna bir takım tecrübeler kazandırır. Bilgi yolunda ona ciddi rehberlikler yapar. Ne var ki onlar da birer maddî organdan çıkma olmaları itibariyle yaşlanır, yorulur ve yanılırlar. Bu bakımdan tayin ve tespitleri en fazla kendilerini bağlayan nispette sınırlı kalmak durumundadır. Büyük beşerî eserler, ne ölçüde çok kabarık insan kitlesi tarafından beğeni kazanırsa kazansın, kimler tarafından güzel olarak anılırsa anılsın, sonuçta, az sayıda da olsa birilerinin beğenisi ve ilgisi dışında kalması hasebiyle, mutlak güzellik şeklinde tanımlanamayacaktır.
Mutlak güzellik ancak İlahî Dokunuş sonrasında ortaya çıkar. İnsan fıtratı ve insan dışındaki yaratıkların tabiatı, en başında, mutlak güzel olarak var kılınmıştır. İnsan temiz bir fıtratta yaratılmış, öteki yaratıkların evreni olarak gördüğümüz tabiatta ise başlangıçta şer, kötülük (seyyie) yoktur. Herkesin hatırına bu bahiste hemen gelmesi muhtemel İblis (şeytan) da pekâlâ bilindiği gibi başlangıçta temiz, kusursuz bir melekti. Ona da şer, sonradan ve doğrudan kendisinden bulaşmıştı. “Eşyanın aslında ibahe vardır.” güzel ifadesi Müslüman örfünün önemli kelamlarındandır.
Görünür yaratıklar içerisinde ise insan, en başı çekmektedir. Hatta insanoğlunun vahşi diye nitelediği tabiat, özelde hayvanlar, kendilerine dokunulmadığı sürece, onlara anlamsız ve lüzumsuz yere dokunan beşer cinsinden daha tabii (medenî denilemediği için böyle) ve zararsız yaşamaktadırlar. Şer ve bela, hayvanlara da insanlar üzerinden gelmektedir. Cevdet Said’in bu noktadaki yaklaşımı, bize ışık tutacak mahiyettedir, der ki: “İnsanı dışarıdan kuşatan zulüm yoktur.” Yani insanın da şeytanı kendi içerisindedir. Ve var bulundukları tabiat üzere yaşayan bütün öteki yaratıklar, tek kelime ile güzeldirler. (Kulağıma domuzlar da mı diye fısıldayan muhafazakâr arkadaşa cevabım: “Evet, onlar da güzeldir; güzel olmayan, mü’min sıfatlı birisinin onları yemeye kalkışmasıdır.”)
Mutlak güzellik ancak Allah’ın eserinde aranmalıdır. Allah’ın sanatında fabrikasyon üretim yoktur. Tek tek bütün yaratıkları güzeldir. Mesela her insan biriciktir ve muhteşem bir mucize olarak, ibret ve dikkat nazarlarımıza sunulmuştur. Beşerî sanat da elbet güzeldir. Ancak buradaki güzellik hem göreceli hem de nispîdir. İlahî olana Vehbî diyoruz. Beşerî olan ise kesbîdir. Yani insanın kendi emeğiyle ortaya koyduğudur. Vehbî olan mutlak, kesbî olan ise izafîdir.
İlahî Hitap, bu bahiste birçok kavram kullanır ancak iki kavram öne çıkmaktadır: hüsn ve cemâl. Hüsn kelimesi güzellik ile iyilik kavramını birlikte ihtiva eden geniş bir anlam çerçevesine sahiptir. Aslında cemâl de eksiksiz, kusursuz güzellik anlamı taşımaktadır. Hüsn kelimesi birçok türevleriyle İlahî Hitab’ın dilinde hemen her defasında, güzellik ve iyiliği birlikte taşıyarak kullanılmaktadır. En başta esma-ül Hüsna terkibiyle, Allah’ın güzel isimleri şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu isimlerin tamamı, Allah’ın üzerinde mutlak anlamda tecelli etmiştir, etmeyi sürdürmektedir. Her birisi üzerinde dikkat ve ibret nazarlarıyla durulduğunda, güzellik bahsinde önemli öğretilere ulaştıracaktır düşünenleri.
İlahî Hitap, söz gelimi Nahl Sûresi 30 ve 90. ayet-i kerimelerinde, hüsn ve aynı kökten ihsan kelimelerini kullanarak, Allah’tan gelenin ve tavsiye olunanın, daima iyilik hatta katıksız iyilik olduğunu ifade etmektedir. Buradaki iyilik aynı zamanda güzellik olgusunu da içerisine almaktadır.
Güzellik kavramına iyilik kelimesini de ortak olarak verince, bahsimizin salt duyular üzerinden anlaşılmasındaki daraltılmış mânâdan kurtulur ve daha zengin ve verimli bir alana girmiş oluruz. Artık duyularla beraber, kalbin duyguları ve düşünme melekesi de devreye girmiştir. Görüldüğü gibi artık alelâde, pazar metaı, salt duyuların saptadığı bilinen, sıradan güzellik olgusu, birden bire adeta fevkalâde, mutlak’ın kıyılarında dolaşan, içerisinde katıksız iyilik de taşır hale gelmiştir. Adeta beşerî olmaktan insanîliğe evrilmiş, neredeyse davranışa dönüşerek, ahlâkî (etik) bir değer de kazanmış olmaktadır.
Allah’ın yarattığı her şeyin özünde bir güzellik, uyum, ahenk, tenasüp, denge, nizam, tevafuk olduğu ortadadır. Tabiat ve fıtrat, tepeden tırnağa beşer gözü ve beşer emeği karşısında, sıradan bir fenomen olarak değil sahici bir mucize manzarasıyla durmaktadır. Bu mucize, yalnızca güzel değil aynı zamanda iyidir. Verili ve vehbî olan bu güzellik ve iyilik karşısında, beşerî duyuların, bakarak, görerek, üreterek ortaya koyduğu kesbî güzellik elbette izafî ve sınırlı kalmaktadır. Böyledir diye insan teki güzellik arayışını bırakmalı mı yoksa mutlak güzellik ve iyilikten ders çıkartarak, yaptığını daha iyi ve güzel yapmaya mı çalışmalıdır?
Artık biliyoruz ki güzellik yalnızca bakarken görülenden ibaret değildir. Ve iyilikten de bağımsız düşünülemez. Dış güzellik yanında bir de iç güzelliğin var bulunduğu kaçınılmaz bir gerçekliktir. Tabiatta zaten mevcut bulunan fizikî güzelliğe, beşer, kendi emeği ve yaratma yeteneğiyle katkıda bulunurken, salt fizikî güzelliği gözetmesi halinde, belki izafî bir dış güzellik ortaya koyacaktır. Fakat güzellik ile birlikte iyilik kastı da taşıyan ürün, beraberinde iç güzellik diyebileceğimiz ahlâkîliği de beraberinde getirecektir. İlahî Hitap’ın beşer cinsinden istediği yaratma eylemi, buradaki mekasıd-üş şeria, bizce budur. Ahlâk denildiğinde onun da bir sıfatı olduğu asla unutulmamalıdır. Bu kelime malûm, nötr niteliklidir. İyi/güzel ahlâk vardır kötü/çirkin ahlâk vardır.
Fizikî anlamda kimi duyulara ilk bakışta güzel görünebilen bir ürün, olay, olgu, davranış eğer kötülük, şer gibi ahlâkî öğeler taşıyorsa, onu tek kelime ile güzellik sınıflandırmasına dâhil etmek, en azından müminler bakımından doğru olmayacaktır. Şüphesiz farklı ahlâk sahiplerinin farklı (iyilik içermesi beklenmeyen) güzellik anlayışları vardır. Nitekim ahlâkî bir hassasiyeti hiç gözetmeksizin bile bu anlayışların farklılaştığı, farklılaşacağı bilinmektedir.
Cemil/cemâl kelimeleri de İlahî Hitap dilinde benzer bir anlam taşıyarak kullanılmaktadır. Cemâl yüz güzelliğini nitelerken, cemil genel güzellik, iyi ya da hoş olma şeklinde sözlüklerde yerini almıştır. Cemâl kelimesi her ne kadar Allah’ın 99 ismi diye şöhret bulmuş, Esma-ül Hüsna arasında sayılmıyor olsa da, Allah’ın yüzü terkibiyle kimi akaid mecmualarında, cennette mü’minlere görüleceği inancı yaygınlaştırılmıştır. İlmî bir dayanağı bulunmayan bu anlayışın, bu bahiste ilgilenilmesi gereken yönü kök anlamıdır. İcmâl, mücmel, cümle gibi kelimeler fikir vermesi bakımından önemlidir. Söz gelimi cümle, kelimelerin bir anlam dizgesi halinde dengeye, uyuma, anlama kavuşturulup, güzelleştirilmesi demektir. Anlamı muhatabına çarçabuk ulaştıran, onun kalbinde karşılığını tastamam sağlayan cümle, güzeldir.
Yusuf sûresinde sabr-ı cemil terkibiyle öğütlenen güzelce sabretme davranışı, salt fizikî güzellik değil elbette ahlâkî iyiliği de kapsamaktadır. Nitekim Mearic sûresinde de benzer bir ifade yer almaktadır. Anlaşılmaktadır ki güzellik kavramı üzerinde düşünen mü’minler, gerek hüsn gerekse cemil kelimelerinin çağrışımından, yalnızca fizikî güzelliği değil iyilikle beraber bir ahlâkî güzelliği de anlamak ve yaşamakla ödevlidirler. Bazı kaynakların Hz. Peygamber’e atfen zikrettiği ifade “Allah cemildir, cemâli sever.” şeklinde Türkçeye aktarılmıştır. (Kaynak: Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât.)
İslâmî terminolojide hüsn kelimesinin kök anlamından ihsan kelimesi neredeyse İslâm ile müteradif (eşanlamlı) kullanılmıştır. İlahî Hitap dilinde de iyilik ve güzellik kavramlarını en kapsamlı şekilde yansıtan bu kelime, çokça kullanılmıştır. Söz gelimi Zümer sûresi 18. ayet-i kerimesinde “sözü dinleyip en güzeline uyan” kişi, ihsan sahibi olarak gösterilmiştir. Mesela Müslüman kültürüne biraz yanlış biçimde girmiş bulunan anaya babaya itaat terkibinin en doğrusu anaya babaya ihsan diye (Kur’ân: Bakara; 83, Ahkâf; 15, Nisa; 36) dile getirilmiştir.
Kimi sanat çevreleri saf sanat, som sanat gibi terkiplerle güzeli hedefleyen sanat ürünlerinin illa da iyi olması gerekmediğini savuna gelmişlerdir. Vaktiyle sanat, sanat için mi yoksa toplum için mi tartışması da benzer kaygıların sonucu ortaya çıkmıştı. Güzel olan mutlaka iyi ya da doğru da olmalı mıdır? İyi ya da doğru olmayan mutlaka çirkin ve de nahoş mudur? Felsefî anlamda bahis açtığınızda yığınla söz tüketilebilecek bu paradoksal tartışmaların tarih boyunca sonu gelmemiştir, gelmeyecektir de.
Güzelliği salt duyuların tatminine hasreden hazcı refah erbabı için söylenecek söz şudur; iyilik içermeyen ve insan kalbi ve vicdanına da tatmin hissi vermeyen bu türden güzellikler geçici, izafî ve pörsümeye mahkûmdur. Refah ile saadet aynı şey değildir. Refah kaba ve ham bir yükselmedir. Oysa saadet bazen fizikî sıkıntılar, hazda eksilmeler esnasında bile kişiye Hz. Yusuf’a öğütlenen sabr-ı cemil’i hatırlayınca da yaşanan bir moral/ahlâkî değerdir. Vesselam
Yazar
Şair ve yazardır. Metin Önal Mengüşoğlu, 17 Mayıs 1947 tarihinde Elazığ’da doğdu. Asıl adı Metin Önal’dır. Yazı hayatına başladığı 1960’lı yıllardan itibaren Mengüşoğlu soyadını kullanmaktadır.
İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini Maden, Diyarbakır ve Malatya’da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
İlk şiiri “Unutmak”, 1962 yılında yayımlanan Yeni İstiklal gazetesinde çıktı. Şiir, deneme ve düşünce yazıları; Türk Yurdu, Defne, Çile, Dal, Çağrı, Fikir ve Sanatta Hareket, İslâm Medeniyeti, Millî Gençlik, Deneme, Aylık Dergi, Kriter, kendi çıkardığı Kelime, Varide, İktibas, Umran ve Nida dergilerinde yayımlandı.
Eserleri arasında; Gâvur Kayırıcılar (1973), Dr. S. (1987), İstanbul Hikâyeleri (2004), Yerler Mühürlendi (1996), Ben Asyalı Bir Ozan (1983), Çamurlu Bir Irmak (1989), Hayatımın Bahanesi (1994), Sevda Söze Dönüşmez (1998), Bıçağa Basar Gibi (2010), Endülüs (Espana Musulmana) (2011), Bize Kefen Biçene Bak (2016), Ağabeyime Mektuplar (1995), Düşünmek Farzdır (1995), Kimliğin Fotoğrafsız Yaprağı (1998), Havada Bulut Var (1999), Harput Şehrengizi (anı-deneme, 2000), Vahiy ve Sanat (2004), Öptüm Kara Gözlerinden (2007), Bir Kelime Mesafesi (2012), Anladıkça Artan (2014), Kalbin Marifetleri (2017), Bursa Çarşısında Kervan Eğledim (2018), Şehir Yollarında Bir Şair Gezgin (2019), Yolun Daraldığı Yerden (deneme, 2019), Yeniden Okur’ken (eleştiri, 2021) ve İslam Milletinin İstiklal Marşı (düşünce, 2021) bulunmaktadır.
İlgili Yazılar
Yapay Zekâ ve Dijital Sömürgecilik: Tekno-Endüstriyel Çağda Yeni Neo-Sömürgeci Paradigmalar
Önceki süreçte makine, emperyalizmin aracı iken yeni süreçte başta internet ve yapay zekâ olmak üzere yeni teknolojiler neo-emperyalizmin araçları olmuştur. Tekno-feodalizm kendi ülkelerinde egemenlik sağlarken, tekno emperyalizm başka ülkelerde egemenlik sağlama unsuru olmuştur.
Kelimeler ki Tank Gibi Geçer Adamın Yüreğinden
Bazı kelimeler yüreğimizden tank gibi geçerken, bazı kelimeler meramımızı anlatmakta kifayetsiz kalmaktadır. Çünkü kelimelerin de ruhu vardır. Kelimeler asırlar boyunca bir milletin dilinde, gönlünde yaşayarak ruh ve mânâ kazanır. Mesela ‘yapıt’ ile ‘eser’ bir midir? Selimiye Camiî, Mimar Sinan’ın yapıtı mı yoksa eseri midir? “Cümle” ile “tümce” aynı şey midir? Cümle âlem yerine tümce âlem diyebilecek miyiz? Kelimeler yüreğimizden geçerken, sözcükler bir yumru gibi takılır kalır gırtlağımızda.
Geç Demokrasinin Post-Liberal Dünyasında İslam ve İslamofobi. Irkçılığın Neo-Reel-Politik Temelleri
Bu metin, sosyal gelişme (insani yetkinlikler, gelişimci demokrasi) perspektifine yöneltilmiş krizler/eleştiriler dizisine dair bir teşhis ve sonuçların genel bir taslağını sunmaktadır. Bu perspektif, modernitenin merkez-liberal “jeo-kültürü”nün bir tezahürü (ve özü, bilgi yapıları açısından hegemonik ve meta-emperyal bir yapı) olarak anlaşılmakta ve tartışılmaktadır.
Post-modernizm; Mikro Parçalanmışlık
Giriş Bu makalede post-modern düşüncenin mikro düzeydeki parçalanmışlığına dikkat çekilmeye çalışılacaktır. Her şeyiyle tamamen değişen bir dünyada, her şeyiyle tamamen değişen evrende ve insanda, bugünün popüler ve dahi küresel denebilecek post-modern düşüncenin etkisini görmemek mümkün değildir. Bireyden (insandan) başlayan ve akla gelebilecek her alanda ve olguda kendisini hissettiren post-modern düşünce, bu düşüncenin dayattığı hayat tasavvuru, …
Yitik Değer: Vicdan
Dünyalılar sara hastalığına tutulmuş. İnsanlık cinnet üstüne cinnet geçiriyor. Her taraftan insan kaynaklı krizlerin feryat –figanları yükseliyor. Olan bitenin azıcık bir kısmına şahit oluyoruz, şoklar yaşıyoruz. Tarihte de benzeri kriz nöbetleri yaşandı ve insanoğlu hemcinsini akla hayale gelmeyen yöntemlerle aşağıladı ve hayvanın hayvana verdiğinden çok daha büyük zararlar verdi. Bugün olan biteni anlamak çok zor. …