Süpürgeyi kapattı. Zil mi çalmıştı? ‘Çocuklar geldi herhalde!’ dedi içinden. Kapıyı açtı. Ama gelen yoktu. Saate baktı. Daha gelmelerine yarım saat vardı. Sonra durdu. Bu saatler olduğunda istemsiz bir saate bakma, zil sesi duyma gibi tuhaflıklar yaşamaya başlamıştı. Oysa çocukları okulu bitireli çok olmuş, evlenmiş çoluk çocuğa karışmışlardı. Nedendi peki seneler sonra bu geriye dönüş, Eskiyi eskitememek? Süpürgeye eğilmekten beli ağrımıştı. Belini doğrulttu. Yavaşça oturdu koltuğa. Kendisini hâlâ genç hissetmiyordu ama yine de elini ayağını hareketlendiren başka unsurlar vardı artık hayatında.
O hızlı devri “Yaşını hiç göstermiyorsun.” diyenlerin verdiği moral ile dolu dolu geçirmişti. Belki de bundandı bir şiir ile soluk soluğa yürüdüğü yolları hatırlaması. Şimdi üşüyen ellerini ısıtmak için kalorifere sarılırken, soğuk sularla abdest aldığı günleri anımsaması doğaldı. Kitap sayfalarında aradığı o gizli şifreyi bulana kadar saatlerce düşünmesi zihnini açıyordu ya; şimdi şifrelerin baş harflerinden ördüğü hırkaları torununa giydiriyordu. Miras bırakacağı, gözünün nuruna şahit bir gözlük, sabah akşam zikirlerinde dizlerine örttüğü bir battaniye, bir de yıllar da geçse her yaptığında aynı tadı veren cevizli kurabiyeleri vardı evlatlarına.
Bugün misafiri yoktu. Yarın da… Ama haftaya birkaç arkadaşıyla ‘selam’ konusunu konuşacaklardı evinde. Şimdiden düşünmeye başladı esenlik bıraktığı mekânları. Onu gördüğünde yüzü gülen yürekleri… İşte selam ile emniyet verdiğimiz ‘Öteler’den bir haber… “Hafta sonu belki oğlum ona çocukluğunu hatırlatır, bir de marşını söyleriz. Kim bilir? Belki… Ya da torunuma öğretirim. Şimdiden büyüsün coşku ile.”
Daha lavaboları temizlememişti ama birden acıktığını fark etti. Tencereye boşalttığı tarhanayı karıştırırken marşlar takıldı yine diline. Birkaç mısrasını hatırlayamadı. Bir de torununa öğretmeyi düşünüyordu. B12si düşmüştü yine anlaşılan. Evet, genç değildi. Yolları soluklayacak gücü de yoktu. Ama kar tutmuş çatılara yazacağı, ajandalar dolusu hediyesi vardı faydalanmak isteyene. Belki atarlar sobaya, yakarlar ya da çöpe giderse diye düşünmek bile istemedi. Ömre bedel nice kalbin nice bakışın, bir o kadar umudun, adımın belgesiydi onlar. Onun arşiviydi.
Fakat zaman şimdiki zamandı ve tekerlekli sandalyede olmadığına şükredecek çok vakti vardı daha. Çocuklarından sakındığı zararlı gıdaları anlatabileceği çok insan vardı. O günlerde bir kalem için kavga eden çocuklarına anlatamadığı derdini şimdi anlayan birileri muhakkak vardır, diye geçirdi içinden kütüphanedeki kalemlere bakarken. Evlatlarının ev, araba, yani dünya kavgası etmemesi için dua edebileceği bir dili vardı en nihayetinde.
Torununa pişirmeyi planladığı brokoli çorbasını unutmamak için bir kâğıda yazıp buzdolabına yapıştırdı. En küçük kızının tuvalet kapısına iliştirdiği dua ise hâlâ asılıydı tekrarlayıp ezberlediği. Ezan sesiyle zihnini topladı. Ne zaman öğlen olmuştu. Bugünkü kaylûlesini zamanda yolculuk ile geçirmişti anlaşılan. Terliklerini çıkardı. Abdest almaya yönelirken, namazda okuyacağı Abese sûresini tekrar etmesi gerektiğini düşündü. Abese ve tevellâ…
Ne yazık ki silahlar ona doğrultulunca, dev de kendini savunmak zorunda kalıyor. Asıl mesele, Demir Dev’in güvende hissetme ihtiyacından kaynaklanıyor. Hogarth’ın yaralanması ise bardağı taşıran son damla oluyor ve dev, bir savaş makinesine dönüşüyor. Ama unutmayalım: O, sevgiyi öğrenmiş bir varlık. Kendini feda etmeye bile hazır…
Yalnızlık içinde olup huzura erememekten söz ediyorum – ama bir ressamın ücra bir bölgede herkes tarafından bir kaçık, bir katil, bir serseri vs. vs. olarak görüldüğünde karşılaştığı türden yalnızlık. Evet, ufak bir sıkıntı olabilir ama sonuçta bir sıkıntı. Bir yabancı, üstelik garip ve sevimsiz biri sayılıyorsun – kırsal alan ne kadar ilham verici ve güzel olursa olsun
Eski çamlar bardak olmuş, o devirler eskide kalmış, akıl almaz şeylermiş kimin umurunda, bizi hâlâ hikâyeler bağlıyor birbirimize. Mantarların toprak altına döşediği olağanüstü iletişim hattına benzer şekilde geçmişi, biz olma bilincini, birleşip ayrıştığımız nice şeyi fi tarihindeki anlatılar taşıyor belleğimize ve belleğimizin ötesine. “Hepiniz şahitsiniz işte…” denen nice olay bile çok farklı anlaşılıyor ve anlatılıyor.
Bilmeni isterim ki yazmak da okumak da benim çok işime yarıyor. Hayatın haritasında gidilecek veya gidilmeyecek yolları görmeme yardım ediyor… Diğerinin düşünceleri kendime ayna tutarken yardım ediyor. Bazen aynı ateşte yandığım, bazen aynı gölgeyi canlı saydığım insanlarla karşılaşıyorum okuduklarımın, dinlediklerimin bir yerinde…
Zira ümide ihtiyacımız vardır, yarınları şekillendirirken, eksik olanı tamamlama gayretini gereği gibi gösterirken. Ümide ihtiyacımız vardır, birini teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, zor zamanların yükünü çekerken… Ümide ihtiyacımız vardır, hastayı teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, iyiliklerin gerçekleşmesi için belkilere yatırım yaparken…
Her Şeye Rağmen
Süpürgeyi kapattı. Zil mi çalmıştı? ‘Çocuklar geldi herhalde!’ dedi içinden. Kapıyı açtı. Ama gelen yoktu. Saate baktı. Daha gelmelerine yarım saat vardı. Sonra durdu. Bu saatler olduğunda istemsiz bir saate bakma, zil sesi duyma gibi tuhaflıklar yaşamaya başlamıştı. Oysa çocukları okulu bitireli çok olmuş, evlenmiş çoluk çocuğa karışmışlardı. Nedendi peki seneler sonra bu geriye dönüş, Eskiyi eskitememek? Süpürgeye eğilmekten beli ağrımıştı. Belini doğrulttu. Yavaşça oturdu koltuğa. Kendisini hâlâ genç hissetmiyordu ama yine de elini ayağını hareketlendiren başka unsurlar vardı artık hayatında.
O hızlı devri “Yaşını hiç göstermiyorsun.” diyenlerin verdiği moral ile dolu dolu geçirmişti. Belki de bundandı bir şiir ile soluk soluğa yürüdüğü yolları hatırlaması. Şimdi üşüyen ellerini ısıtmak için kalorifere sarılırken, soğuk sularla abdest aldığı günleri anımsaması doğaldı. Kitap sayfalarında aradığı o gizli şifreyi bulana kadar saatlerce düşünmesi zihnini açıyordu ya; şimdi şifrelerin baş harflerinden ördüğü hırkaları torununa giydiriyordu. Miras bırakacağı, gözünün nuruna şahit bir gözlük, sabah akşam zikirlerinde dizlerine örttüğü bir battaniye, bir de yıllar da geçse her yaptığında aynı tadı veren cevizli kurabiyeleri vardı evlatlarına.
Bugün misafiri yoktu. Yarın da… Ama haftaya birkaç arkadaşıyla ‘selam’ konusunu konuşacaklardı evinde. Şimdiden düşünmeye başladı esenlik bıraktığı mekânları. Onu gördüğünde yüzü gülen yürekleri… İşte selam ile emniyet verdiğimiz ‘Öteler’den bir haber… “Hafta sonu belki oğlum ona çocukluğunu hatırlatır, bir de marşını söyleriz. Kim bilir? Belki… Ya da torunuma öğretirim. Şimdiden büyüsün coşku ile.”
Daha lavaboları temizlememişti ama birden acıktığını fark etti. Tencereye boşalttığı tarhanayı karıştırırken marşlar takıldı yine diline. Birkaç mısrasını hatırlayamadı. Bir de torununa öğretmeyi düşünüyordu. B12si düşmüştü yine anlaşılan. Evet, genç değildi. Yolları soluklayacak gücü de yoktu. Ama kar tutmuş çatılara yazacağı, ajandalar dolusu hediyesi vardı faydalanmak isteyene. Belki atarlar sobaya, yakarlar ya da çöpe giderse diye düşünmek bile istemedi. Ömre bedel nice kalbin nice bakışın, bir o kadar umudun, adımın belgesiydi onlar. Onun arşiviydi.
Fakat zaman şimdiki zamandı ve tekerlekli sandalyede olmadığına şükredecek çok vakti vardı daha. Çocuklarından sakındığı zararlı gıdaları anlatabileceği çok insan vardı. O günlerde bir kalem için kavga eden çocuklarına anlatamadığı derdini şimdi anlayan birileri muhakkak vardır, diye geçirdi içinden kütüphanedeki kalemlere bakarken. Evlatlarının ev, araba, yani dünya kavgası etmemesi için dua edebileceği bir dili vardı en nihayetinde.
Torununa pişirmeyi planladığı brokoli çorbasını unutmamak için bir kâğıda yazıp buzdolabına yapıştırdı. En küçük kızının tuvalet kapısına iliştirdiği dua ise hâlâ asılıydı tekrarlayıp ezberlediği. Ezan sesiyle zihnini topladı. Ne zaman öğlen olmuştu. Bugünkü kaylûlesini zamanda yolculuk ile geçirmişti anlaşılan. Terliklerini çıkardı. Abdest almaya yönelirken, namazda okuyacağı Abese sûresini tekrar etmesi gerektiğini düşündü. Abese ve tevellâ…
Yazar
İlgili Yazılar
1 Uzun 1 Kısa İle Sinema Okuryazarlığı: Demir Dev ve Ben Filistinliyim
Ne yazık ki silahlar ona doğrultulunca, dev de kendini savunmak zorunda kalıyor. Asıl mesele, Demir Dev’in güvende hissetme ihtiyacından kaynaklanıyor. Hogarth’ın yaralanması ise bardağı taşıran son damla oluyor ve dev, bir savaş makinesine dönüşüyor. Ama unutmayalım: O, sevgiyi öğrenmiş bir varlık. Kendini feda etmeye bile hazır…
Bir Kulak Bir Jilet Bir İsyan: Van Gogh
Yalnızlık içinde olup huzura erememekten söz ediyorum – ama bir ressamın ücra bir bölgede herkes tarafından bir kaçık, bir katil, bir serseri vs. vs. olarak görüldüğünde karşılaştığı türden yalnızlık. Evet, ufak bir sıkıntı olabilir ama sonuçta bir sıkıntı. Bir yabancı, üstelik garip ve sevimsiz biri sayılıyorsun – kırsal alan ne kadar ilham verici ve güzel olursa olsun
Kosmosun Gölgesinde Dirayetli Bir Kaos Öyküsü: Evrenin Öncesi ve Şimdisi
Eski çamlar bardak olmuş, o devirler eskide kalmış, akıl almaz şeylermiş kimin umurunda, bizi hâlâ hikâyeler bağlıyor birbirimize. Mantarların toprak altına döşediği olağanüstü iletişim hattına benzer şekilde geçmişi, biz olma bilincini, birleşip ayrıştığımız nice şeyi fi tarihindeki anlatılar taşıyor belleğimize ve belleğimizin ötesine. “Hepiniz şahitsiniz işte…” denen nice olay bile çok farklı anlaşılıyor ve anlatılıyor.
XIV. Mektup / Son Mektup
Bilmeni isterim ki yazmak da okumak da benim çok işime yarıyor. Hayatın haritasında gidilecek veya gidilmeyecek yolları görmeme yardım ediyor… Diğerinin düşünceleri kendime ayna tutarken yardım ediyor. Bazen aynı ateşte yandığım, bazen aynı gölgeyi canlı saydığım insanlarla karşılaşıyorum okuduklarımın, dinlediklerimin bir yerinde…
Mektup III
Zira ümide ihtiyacımız vardır, yarınları şekillendirirken, eksik olanı tamamlama gayretini gereği gibi gösterirken. Ümide ihtiyacımız vardır, birini teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, zor zamanların yükünü çekerken… Ümide ihtiyacımız vardır, hastayı teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, iyiliklerin gerçekleşmesi için belkilere yatırım yaparken…