İmal etme eylemi genellikle fabrikalardan hareketle mamul dediğimiz şey üzerinden doğrudan müdahale ile gerçekleşen bir eylem olarak düşünülse de imalin kökensel olarak daha sofistike boyutlarının söz konusu olduğunu söylemek mümkündür. Çağdaş felsefede oldukça önemli isimlerden olan Deleuze ve Guattari, çağdaş kapitalist yaşam pratiği içerisinde özellikle “kapitalizm ve şizofreni” metninde çağdaş zamanlara özgü özneleşme pratiğinin insanı nasıl bir varoluşsal duruma angaje ettiğini, insan üzerinde nasıl bir etkide bulunduğunu, insanı; belli şeyleri isteyen, belli şeyleri arzulayan, belli şeyleri talep eden varlık oluşsal reflekslerini belli doğrultuda serpilip gelişmeye razı eden sürecin analizini yaparak bu sürecin nihai kertede bir arzu- nesne diyalektiği olduğu tespitinde bulunurlar. Yani bir anlamda ortaya çıkarılan şey, kapitalist yaşam pratiği içerisinde arzu ve nesnelerin eş zamanlı üretilmesinin sonucunda beşeri öznelerin belli şeyleri arzulayan makinelere, varlıklara dönüştürülerek bir arzu-nesne diyalektiğine tâbi kılınmalarının gösterilmesidir.
Deleuze ve Guattari’nin arzu felsefeleri bir anlamda bu kodlanmış arzuları kod bozumuna uğratarak serbest dolaşıma açmak gibi bir ideale sahiptir. Bu ideal bağlamında onların geliştirmeye çalıştıkları politika, -dini veya uhrevi bir kaygı gütmeden- bir anlamda insanın özgürlük idealini modern düşüncenin en başından beri insanın önüne koymuş olduğu özgürlük ve eşitlik ideali çerçevesinde ortaya konulan ahlak ve siyaset düşüncesinin en radikal düzlemdeki karşılığı olarak okunabilecek bir arzu politikasıdır.
Bu yazının devamı
215. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
Gündelik dil felsefesinin yapıldığı döneme “İkinci Analiz Dönemi” denir. Gündelik dil filozofları biçimsel dilin analizleriyle değil; doğal dillerle ilgilenmiştir. Kuşkusuz gündelik dil filozoflarından bazıları analizlerinde biçimsel dili de kullanmışlardır. Ancak bu analizler çok azdır.
Özellikle Batı’da yaşayan Müslüman topluluklar, çokkültürlü toplumlarda dinin nasıl yorumlanacağına dair yeni içtihatlara ihtiyaç duymakta ve bu bağlamda içtihat meselesi güncelliğini korumaktadır. Dolayısıyla içtihat sorunu, yalnızca fıkhi bir mesele olmaktan çıkıp çağdaş Müslüman kimliğinin inşasında da merkezi bir rol oynamaktadır.
Toplumların kolektif kimliklerini inşa etme süreçleri sosyal uzam içerisinde ortak semboller, ritüeller, mitler ve değerler üzerinden güç kazanır. Robert Bellah’ın 1967’de Amerikan toplumu üzerine geliştirdiği sivil din kavramı,
; “adalete yönelmek”, “toplumsal yaşam” ve “toplumsal düzen” olmak üzere hukukun üç fonksiyonu ön plana alınmıştır. Burayı biraz açacak olursak; hukuk, adalete yönelmek gibi bir temenni ile inşâ edilmeye çalışılmıştır. Dünya ölçeğindeki her devlet hukukunu adalete yönelme temelinde tanımlamaya ve oluşturmaya çalıştığını iddia etmiştir. Stalin’in Rusya’sı da, Hitler’in Almanya’sı da hukuku adalete yönelen bir olgu olarak tanımlamıştır. Sonuç olarak bakıldığında, yapılan eylemler bu söylemin sadece sözde kaldığını göstermektedir.
Şu soruların yöneltilmesi gerek: Kendimiz olmamız için ne kadar izin verilmektedir? Kendi kararlarımızla mı yoksa başkalarının kararlarıyla mı hareket ediyoruz? Özgür irademizle mi meylettiğimiz şeylere yöneliyoruz? Sosyal medyayı sürekli takip eden birisi takip ettiklerini kendi tercihleri ile mi gerçekleştiriyor?
Mülkiyet, Özgürlük ve Adalet Bağlamında İktisadi İnsanın İmali
İmal etme eylemi genellikle fabrikalardan hareketle mamul dediğimiz şey üzerinden doğrudan müdahale ile gerçekleşen bir eylem olarak düşünülse de imalin kökensel olarak daha sofistike boyutlarının söz konusu olduğunu söylemek mümkündür. Çağdaş felsefede oldukça önemli isimlerden olan Deleuze ve Guattari, çağdaş kapitalist yaşam pratiği içerisinde özellikle “kapitalizm ve şizofreni” metninde çağdaş zamanlara özgü özneleşme pratiğinin insanı nasıl bir varoluşsal duruma angaje ettiğini, insan üzerinde nasıl bir etkide bulunduğunu, insanı; belli şeyleri isteyen, belli şeyleri arzulayan, belli şeyleri talep eden varlık oluşsal reflekslerini belli doğrultuda serpilip gelişmeye razı eden sürecin analizini yaparak bu sürecin nihai kertede bir arzu- nesne diyalektiği olduğu tespitinde bulunurlar. Yani bir anlamda ortaya çıkarılan şey, kapitalist yaşam pratiği içerisinde arzu ve nesnelerin eş zamanlı üretilmesinin sonucunda beşeri öznelerin belli şeyleri arzulayan makinelere, varlıklara dönüştürülerek bir arzu-nesne diyalektiğine tâbi kılınmalarının gösterilmesidir.
Deleuze ve Guattari’nin arzu felsefeleri bir anlamda bu kodlanmış arzuları kod bozumuna uğratarak serbest dolaşıma açmak gibi bir ideale sahiptir. Bu ideal bağlamında onların geliştirmeye çalıştıkları politika, -dini veya uhrevi bir kaygı gütmeden- bir anlamda insanın özgürlük idealini modern düşüncenin en başından beri insanın önüne koymuş olduğu özgürlük ve eşitlik ideali çerçevesinde ortaya konulan ahlak ve siyaset düşüncesinin en radikal düzlemdeki karşılığı olarak okunabilecek bir arzu politikasıdır.
Bu yazının devamı 215. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
Gündelik Dil Felsefesi
Gündelik dil felsefesinin yapıldığı döneme “İkinci Analiz Dönemi” denir. Gündelik dil filozofları biçimsel dilin analizleriyle değil; doğal dillerle ilgilenmiştir. Kuşkusuz gündelik dil filozoflarından bazıları analizlerinde biçimsel dili de kullanmışlardır. Ancak bu analizler çok azdır.
İslam’da Yenilenme Kapısı Olarak İçtihat Üzerine Düşünceler
Özellikle Batı’da yaşayan Müslüman topluluklar, çokkültürlü toplumlarda dinin nasıl yorumlanacağına dair yeni içtihatlara ihtiyaç duymakta ve bu bağlamda içtihat meselesi güncelliğini korumaktadır. Dolayısıyla içtihat sorunu, yalnızca fıkhi bir mesele olmaktan çıkıp çağdaş Müslüman kimliğinin inşasında da merkezi bir rol oynamaktadır.
Türkiye’de Ulusal Kimliğin İnşası: Sivil Din ve Sembolik İktidar
Toplumların kolektif kimliklerini inşa etme süreçleri sosyal uzam içerisinde ortak semboller, ritüeller, mitler ve değerler üzerinden güç kazanır. Robert Bellah’ın 1967’de Amerikan toplumu üzerine geliştirdiği sivil din kavramı,
Hukukta Eleştirel Düşünmenin Yeri
; “adalete yönelmek”, “toplumsal yaşam” ve “toplumsal düzen” olmak üzere hukukun üç fonksiyonu ön plana alınmıştır. Burayı biraz açacak olursak; hukuk, adalete yönelmek gibi bir temenni ile inşâ edilmeye çalışılmıştır. Dünya ölçeğindeki her devlet hukukunu adalete yönelme temelinde tanımlamaya ve oluşturmaya çalıştığını iddia etmiştir. Stalin’in Rusya’sı da, Hitler’in Almanya’sı da hukuku adalete yönelen bir olgu olarak tanımlamıştır. Sonuç olarak bakıldığında, yapılan eylemler bu söylemin sadece sözde kaldığını göstermektedir.
Manipüle Edilmiş Zihinler ya da Başkaları için Yaşamak
Şu soruların yöneltilmesi gerek: Kendimiz olmamız için ne kadar izin verilmektedir? Kendi kararlarımızla mı yoksa başkalarının kararlarıyla mı hareket ediyoruz? Özgür irademizle mi meylettiğimiz şeylere yöneliyoruz? Sosyal medyayı sürekli takip eden birisi takip ettiklerini kendi tercihleri ile mi gerçekleştiriyor?
Alışverişe devam et
Nida Dergisi Destek
Size nasıl yardımcı olabiliriz?
Merhaba. Yardım almak istediğiniz konuyu aşağıdan seçebilirsiniz.
Hangi konuda yardımcı olabiliriz?
Bize mesaj bırakın
İletişim bilgileriniz yalnızca talebinize dönüş yapmak amacıyla kullanılır.