7 Ekim Aksa Tufanı operasyonunun üzerinden bir yıl geçti. İsrail, beklendiği gibi, taş üstünde taş bırakmamacasına Gazze’yi bombalıyor, yakıyor, yıkıyor! Çünkü daha önce bu türden bir saldırıyla hiç karşılaşmamış, burnu hiç bu kadar sürtülmemişti. Nasıl ki ebeveyni tarafından şımartılan bir çocuk, arkadaşlarıyla oynarken en küçük bir yan bakışa, en küçük bir itiraza bile tahammül edemiyorsa, küresel güç tarafından şımartılan İsrail de, Aksa Tufanı ile tatmış olduğu acının onlarca, yüzlerce katını Gazzelilere yaşatmak istiyor, yaşatıyor. Buna şaşmak mı lazım? Tabii ki hayır! Bizim inancımızda ‘gâvur’un dini imanı olmaz! Amaca götüren her yol onun için mübahtır. ‘İnsan hakları’ymış, masum çocuklarmış, onun için önemsizdir. Tek önemsediği çıkarıdır, hevasıdır. Bu yüzden, gâvurun alamet-i farikası zulümdür. Ama biliyoruz ki zulümle de âbad olunmaz! Çünkü insan, eğer tabiatı bozulmamışsa, haksızlığa uzun süre tahammül edemez. Onu küfr yahut şirk ile kandırmak mümkündür ama zulme başvurursanız, er ya da geç itiraz edecektir.
Gazzeli Filistinliler Aksa Tufanı operasyonunu niçin yaptılar? Çünkü İsrail, uyguladığı ambargolarla Gazze’yi tedricen ölüme sürüklüyordu. Gazzelilerin önünde iki seçenek vardı: ya yavaş yavaş ölecekler ya da bir huruç harekâtı yaparak İsrail’e hiç tatmadığı bir acıyı yaşatacaklardı. Onlar ikinci yolu seçtiler ve bunun bedelini de ödediler, ödemeye de devam ediyorlar. Bu bedel karşılığında Gazzelilerin satın aldıkları neydi? Kimilerine göre tahammülü zor bir acı, kimilerine göre ise onur ve izzet! Öyledir: kimileri mü’minleri “beyinsiz” olarak görür, kimileri de onlara beyinsiz diyenleri! Bu, bakış açısı veya “din” farklılığıdır. Ama tabii ki iki zıt iddianın olduğu yerde, iki doğru olması mümkün değildir. Kesin olan şudur ki, bu iddialardan ya biri ya da ikisi birden yanlıştır. O halde Gazzeliler için ya kendilerinin sebep olduğu bir acıyı tattıklarını söyleyeyeceğiz ya da onurlu bir iş yaptıklarını. Bu konu üzerinde biraz duralım:
Aksa Tufanı operasyonunun ilk günlerinde dünya medyasına servis edilen bir haber vardı: evleri İsrail tarafından bombalanmış ve neredeyse bütün fertlerini kaybetmiş bir ailenin geride kalan yaralı bir üyesi hastane odasında sedye üzerinde yatıyor, doktorlar onu hayatta tutabilmek için azami gayreti gösteriyorlardı. Yaşadığı dayanılmaz acı her halinden belli olan anne ise, ölmek üzere olan çocuğunun başında feryad-u figan ediyordu. Ve tabii ki odada daha başka yaralılar da vardı ve onların yakınlarının durumu da pek farklı değildi. O sırada bombalardan etkilendiği belli olan ve üstü başı toz toprakla kaplı bir erkek, vakur bir edayla odaya girdi ve sesini yükseltip şunları söyledi: “ne diye feryad-u figan ediyorsunuz; sabırlı olun ve Allah’tan yardım dileyin. Biz dâvamız için varız. Allah’tan geldik, O’na döneceğiz!” Şimdi soralım: her insanın yüreğini sızlatan bu tablo karşısında, bu adam bu tepkiyi niçin veriyordu? Acaba yüreği kaskatı olduğu için mi, yoksa “dâvasını her şeyin önünde tutan biri” olduğu için mi? Şahsı tanımıyorum, bir daha da ekranlarda hiç görmedim. Ama muhtemelen Hamas üyesi biriydi. Ve bu tablo şu gerçeği gösteriyordu: insanlar aynı olayda farklı tepkiler verebilirler; bunun sebebi imanlarının derecesidir!
Müslümanız ve savaştayız. Ölür veya öldürülürsek, cennete gideceğimize inanıyoruz.
Takdir o ya, düşman kurşunu veya bombası geliyor ve ölüyoruz. Bazıları ne diyorlar: “öldüler.” Peki, ayet ne diyor: “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyiniz. Onlar diridirler ve Rableri katında rızıklandırılıyorlar.” İşte iki farklı bakış açısı! Öldüğümüze kuşkumuz mu var? Hayır, ama bazı durumlarda bir kişi için “öldü” demenin anlamı farklı olur! İşte ayet bunu vurguluyor. Ölüm, belki musibetlerin en büyüğüdür. Ama bazı ölümler vardır ki “hayat verirler.” Şehidin ölümü de böyledir!
Somutlaştıralım: Hamas lideri İsmail Heniye’nin veya Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın (son olarak da Yahya Sinvar’ın) ‘ölüm’ü nasıl bir ölümdür? İlk bakışta (ki bu Netenyahu hükümetinin de bakış açısıdır) bu iki örgüte büyük bir darbe vurulmuştur. Peki, gerçekte olan nedir? Netenyahu hükümeti, bu örgütlerin liderlerini öldürmüştür ama aynı zamanda ‘şehid’ de üretmiştir! Ve bu örgütler, bir anlamda, şehidleri ile yaşarlar. Çünkü şehid, dâvanın bağlıları arasında, hedefe ulaşılacağı yönündeki ümitleri besler. Hepimiz biliriz; filmlere de konu olmuştur: devletler, muhaliflerini (eğer örgütlü bir yapının üyeleri iseler) genellikle öldürmek istemezler. Çünkü bunu yaparlarsa ‘kahraman’ yaratmış olurlar. O halde bu durumda Netenyahu hükümeti ne yapmış oluyor? Kendi ayağına sıkmış oluyor! Hamas ve Hizbullah, herkesin bildiği gibi, güçlü örgütsel yapıları olan oluşumlardır. Liderleri öldü diye bağlıları da dâvalarından dönecek değildirler. Evet, her ölüm, zulme direnen güçler için bir kayıptır, fakat Sokollu Mehmet Paşa’nın İnebahtı Deniz Savaşı’ndan sonra dediği gibi, bazı ölümler “sakalın traş edilmesine” benzer. Yani traşın ardından gelen sakal daha gür olur! Bunu sağlayan nedir? Şimdi buna bakalım:
Malum olduğu üzere denizde dalga oluşmasının sebebi rüzgârdır. Rüzgâr ne kadar kuvvetli eserse, dalganın boyu da o oranda büyük olur. Kuvvetli rüzgârın sebebi ise güçlü meteorolojik sistemlerdir. Bu şablonu devletlerin yükseliş ve çöküş süreçlerini izah ederken de kullanabiliriz. Bir devlet yükseliş trendinde ise, bu eğilim devam ederken yaşanan kayıplar geçici olur; devlet güçlendikçe bu kayıplar azalır ve nihayet zirve döneminde devletin kayıpları minimum düzeye iner. Bunun tersi de doğrudur. Bir devlet çöküş süreci yaşıyorsa, bu eğilim devam ederken yaşanan kazanımlar da geçici olur. Devlet zayıfladıkça bu türden kazanımlar azalır ve nihayet çöküş gerçekleştiğinde devlet artık hemen hiçbir sahada başarı kaydedemez ve nihayetinde de yıkılır. Şablonu çağdaş İslami örgütler için kullandığımızda ise karşımıza şöyle bir tablo çıkar: On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından sonra ortaya çıkan ve zaman içerisinde gelişerek çeşitli kazanımlar elde eden İslamcılık akımı, çağdaşı olan diğer ideolojilere nazaran ‘yeni’dir ve gelişme trendi göstermektedir. Bunun kanıtı, İslamcılık akımının özellikle de II. Dünya Savaşı’ndan sonra gösterdiği performanstır. Örneğin, akim kalmasına rağmen, Pakistan’da ‘İslam devleti’ kurulması yönünde büyük çaplı bir girişim olmuş, İran’da ise İslam adına bir ‘devrim’ gerçekleşmiştir. Filistin coğrafyasındaki Gazze tecrübesi de bu kategoride değerlendirilebilir.
Mısır, Fas, Cezayir, Moro, Eritre, Afganistan, Sudan vb birçok ülkede de İslamcılık akımı irili ufaklı çeşitli girişimlerde bulunmuş, ama bunlardan bir sonuç alamamıştır.
Bu çabaların büyük kısmının sonuçsuz kalması da, İran’daki devrimin giderek mezhebî bir mahiyet kazanması da vs İslamcılık akımının gerilediğine yorulamaz. Bunlar, daha ziyade, gelişme trendini yaşayan devletlerin süreç içerisinde yaşadığı kayıplar olarak görülmelidir. Önemli olan bu tür kayıplar değil, trendin devam edip etmediğidir. Kanaatime göre, Müslüman Dünyası’nda Batılı ideolojiler artık bir ümit vaat etmiyor. Çünkü “ideolojiler öldü” şeklinde ifade edilen tez dünyada genel kabul görmüştür. O yüzden bundan sonraki süreçte Müslüman Dünyası’nda Batılı (veya Doğulu vs) ideolojilerin ürettiği rejimler yerine, rengi şu veya bu tonda olan “yeşil rejimler” hükümran olacaktır. Küresel iktidar, bu tonun “ılımlı” olması için büyük çaba sarf ediyor. Türkiye ve Malezya gibi bazı coğrafyalarda nispeten başarılı olmasına rağmen, Müslüman Dünyası’nın genelinde Batı’nın henüz ciddi anlamda bir sonuç aldığı söylenemez. Mısır, Sudan ve Tunus deneyimleri bunu göstermiştir. Batı, Müslüman Dünyası’nı kendisine eklemlemeye çalışıyor, fakat İslamcılık akımı burada “sorun çıkarıyor.” Teori düzeyinde bu sorunu halledemediği sürece de Batı’nın uzun vadede Müslüman Dünyası’nda tutunması zordur.
İşte Gazze’de Hamas’ın ortaya çıkışı ve halk desteğini arkasına almasını da bu zaviyeden değerlendirmek gerekiyor. Bu, İslamcılık akımı adına bir ilerlemedir. Süreç içerisinde gerilemeler, kayıplar vs elbette olacaktır. Fakat ana trend “gelişme” yönündedir. Bunu sağlayan da arkaplandaki “düşünsel mekanizma”dır. İslamcılık akımı Cemaleddin Afganî, Muhammed Abduh ve Muhammed İkbal gibi sembol şahsiyetlerin başlattığı “uyanış” hareketinin ardından Mevdudi, Seyyid Kutub ve Ali Şeriati gibi sembol şahsiyetlerin ürettiği düşünceler sayesinde siyaset alanında da boy göstermeye başlamıştır. Bu alandaki “kesin zafer” için henüz vakit erkendir.
Düşünce olgunlaşmadan (yani “okullaşma” olmadan) böylesi bir zaferi beklemek doğru olmaz.
Batı’da liberal ve sosyalist hareketlerin “devlet aşaması”na ulaşmaları da öyle kolay olmamıştır. Orada da önce ideoloji olgunlaşmış, ardından toplumsal hareket “devlet”e dönüşmüştür. Bunlar asırlık süreçlerdir. Bu tür başarılar birkaç on yılda gerçekleşmez, zaman alır.
Siyasallaşma süreci sancılıdır. Acı doludur. Hem sonra “zahmet olmadan rahmet olmaz.” Zulüm arttığı ve acılar dayanılmaz boyutlara ulaştığında ashab da peygamberimize “Allah’ın yardımı ne zaman?” diye soruyordu ve aldıkları cevap da genellikle “sabredin, Allah’ın yardımı bizimle beraberdir” şeklinde oluyordu. Acılar dayanılmaz boyutlara ulaştığında bile Peygamberimiz yine sabrı tavsiye ediyor ve kimi zamanda şu hatırlatmayı yapıyordu: “sizden önceki devirlerde mü’minler en şiddetli işkencelere maruz kalıyor, etleri demir taraklarla taranıyor, yine de dâvalarından dönmüyorlardı.” Hatta vahyin tebliği gibi ağır bir yükü omuzlayan Peygamberimiz bile bazen daralıyor ve ayetin: “biz bu Kur’an’ı sen güçlük çekesin diye göndermedik” şeklindeki ikazına muhatap oluyordu. Yani “Allah yolunda cihad” kolay iş değildir. Çaba ister, fedakârlık ister, sabır ister.
Bence Gazze halkı da bir anlamda böylesi bir imtihana tâbi oluyor. Bir vesileyle söylediğim gibi, onlar, Ashab-ı Uhdud”un açtığı çukurlarda diri diri yakılan mü’minlere benziyorlar! O mü’minler de “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için ateş çukurlarına atılmışlardı, Gazzeliler de “Yolumuz İslam” dedikleri için İsrail’in (ve onun destekçilerinin) ateş kusan, ölüm yağdıran bombalarına hedef oluyorlar. Evet, öyledir: gâvurlar zulümde sınır tanımazlar. Kendi koydukları “savaş hukuku”na kendileri uymazlar! “Savaşın kuralları vardır: çocuk, kadın, ihtiyar savaşta öldürülmez” derler; ama özellikle de bunları öldürerek, direnişçilerin sabrını denerler. “Savaşta siviller kalkan olarak kullanılmaz” derler, ama rehin aldıkları Filistinlileri öne sürerek mücahitlerin ellerini kollarını bağlamak isterler. Ayetin buyurduğu gibi, bu “taktiği” onlar sanki atalarından miras almışlardır! Tarihimizde savaş sırasında “masum sivilleri savaş meydanının ön safına dizme taktiği”ne başvurmakla ünlü olanlar Moğol istilacılarıdır. Bu mirası onlardan tevarüs eden “aynı zihniyete sahip” İsrailli askerler de benzer bir şeyi yapıyorlar ve “helvadan kendi elleriyle yaptıkları putları” bir güzel yiyorlar! Bundan önce de Nemrut Mezopotamya’da, Firavun Mısır’da, Pol Pot Vietnam’da, Hitler Almanya’da, Saddam Irak’ta vs aynı şeyi yapmışlardı. Hepsi de zulümle abad olunacağını sanıyorlardı. Hepsi de öyle olmadığını bizzat tecrübe ederek gördüler. Günü gelecek, Kızılderili yerlileri katleden, Nagazaki ve Hiroşima’ya atom bombası atan, dünyada “fesadı ve kan dökme”yi yayan ABD vesaire de aynı sonuçla karşılaşacak. Ama yakın, ama uzak gelecekte. Şimdilerde dünyaya korku saldıkları için kitlelerin sesi çıkmıyor. Yarın “çöküşe geçtikleri zaman” bu zulümleri yapanlar da tarih mahkemesi önünde yargılanacaklardır.
Bu vesileyle şunu da ifade etmek isterim ki bunca zulme ve acıya rağmen Hamas’tan desteğini çekmeyen Filistin halkını, göstermiş oldukları “sabır” nedeniyle tebrik etmek gerekir. Gazzeliler, öyle anlaşılıyor ki, iki İntifada sürecinde “çölde kırk yıl dolaşan” İsrailoğulları gibi “pişmişler.” Yoksa “soykırım” denebilecek zulümlere maruz kalmalarına rağmen, bu direnci başka türlü izah etmek zordur. Bu da onlara Allah’ın bir rahmeti olsa gerek. Hatırlayacak olursanız, İran’da devrim olduktan sonra da yönetim kadrolarına yönelik birçok suikast olmuştu. Şu anki lider Hamaney de bombalı saldırı sonucu yaralanmıştı. Ardından da Batı’nın desteğiyle Saddam İran’a savaş açmış ve toplamda bir milyona yakın insan hayatını kaybetmişti. ABD ve destekçileri, bütün bunları, Devrim’i bölgedeki çıkarları aleyhine bir gelişme olarak gördükleri için yapıyordu. Ama İranlılar pes etmediler ve İran İslam Cumhuriyeti onca saldırıya rağmen yıkılmadı. Benzer sıkıntıları şu an Gazzeliler çekiyorlar. Yaşadıkları dayanılmaz acılara rağmen sabrediyorlar ve dolayısıyla da “Allah’ın yardımı”nı hak ediyorlar. Zaten Allah-u Teâla da kendi yolunda yürüyen mü’minlere yardımı bir “borç” olarak gördüğünü beyan buyurmuştur. Fakat düşman tecrübeli ve sinsi! Gazzelilerin bu bilinçte olması lazım. Yarın bir gün çatışmalar durduğunda, Hamas’ı “İsrail’i tanıma şartıyla” barışa zorlayıp “iki devletli çözüm”ü yeniden gündeme getireceklerdir. Batılılar, siyaseten güçlü oldukları için, “sahada kaybettiklerini masada kazanma” konusunda mahirdirler. Yakın zamanda Bosna’da yaşananlar bunun kanıtıdır. Müslümanlar bu türden tehlikelere karşı uyanık olmalıdırlar. İsrail işgalci güçtür ve işgal edilen toprakların sahipleri de topraklarını geri alma hakkına sahiplerdir. Bugün güçlerinin buna yetmiyor oluşu, haklı dâvalarından dönecekleri anlamına gelmez. Hamas, meşru dâvasından vazgeçmediği sürece, isterse bütün üyeleri katledilsin, yine de savaşı kaybetmiş sayılmaz. Ama eğer İsrail’i tanıma şartıyla “iki devletli çözüm”e razı olursa, işte asıl o zaman kaybedenlerden olur! Müslümanın bedenini ortadan kaldırmak mümkündür ama dâvasını terk etmesi olacak şey değildir. Çünkü Hak, kendisini hak bilenlerin varlığıyla değil, bizatihi Hak olduğu için kaimdir. Bugün savunanı kalmasa bile, yarın yeni mücahitler üretir.
Eleştiri, insan ve yaşamına değer katan bir kavramdır. Eleştiri ile varlığımızın konumunu ve söylemlerimizin işlerliğini test etme imkânına kavuşuruz. Test etme, ilk bakışta oldukça sevimsiz bir kelime. Fakat bu sevimsizlik algısını, kendimizi yoklamak, tanımak ve bu minvaldeki olumluluklara ulaşmak açısından tersine çevirebiliriz. Bu açıdan eleştirilmek, çoğunun kaçındığı şekilde varlığımızı, söylemlerimizi, kültürel ve düşünsel sermayemizi tehlikeye atan veya şüpheli kılan bir muamele değildir.
İnsan, sabit bir eksen etrafında dönen mekanik bir yapıdan çok, her adımda kendini yenileyen ve dönüşüm içinde olan dinamik bir varlıktır. Bu dinamizm, kimi zaman sarsıcı bir farkındalıkla, kimi zaman da sessizce ve derinden ilerler. Bu nedenle “yeniden başlamak”, basit bir karar olmaktan ziyade insanın hem içsel hem de toplumsal gerçekliğinde yaşadığı bir eşik durumudur.
Adalet, hakk kavramından bağımsız ele alınabilir bir kavram değildir. Hakk; gerçek, sabit ve tutarlı, doğruluğu teyit edilmiş olandır. Zıddı olan bâtıl ise sahte, tutarsız, varlığı sabit olsa da hükümsüz olandır. Adl için dile getirilen tanımlarından en bilineni ve önemlisi: eşyayı yerli yerine koymak, hakkı sahibine vermek demektir. Adaleti talep etmek söz konusu olduğundaysa, hakkın olana razı olmak, münasip ve gerekli olanı, gerekli olduğu kadar almaktır diyebiliriz.
Mutlakçı dil ile ilgili tanımlamaların, modernlik içinden yapıldığının altını çizmek gerekir. Gelenek ve modernlik arasında yapılagelen ayrımların Türk düşünce tarihi açısından özel yerinin olduğu açıktır. Tanzimat ile birlikte yüzünü Batı’ya çeviren Osmanlı, Batı ile karşılaşmasında bir ‘medeniyet krizi’ yaşar. Söz konusu kriz çok yönlüdür. Örneğin Batılılaştığını sanan aydının bilinçli ya da bilinçsiz geleneğin diliyle konuşması, bu krizin yıllarca sürecek işaretlerini barındırır. Esasen bunda farkında olunsun ya da olunmasın, geleneğin, hayatın en küçük parçasına dek sirayetinin etkisi vardır. Çünkü zihniyetler, değişimlere karşı dirençli yapılardır ve zihniyet değişimleri de bu nedenle tarihte yavaşlığın tarihi olarak adlandırılırlar.
“Ben ötekime (yekdiğerime ) karşı sorumluyum. Ben yekdiğerime dair “iyiyi” istiyorum. Her tek kişinin diğerine dair “iyiyi” istemesini arzuluyorum. Erdemli davranışlarda bulunmaktan zevk alıyorum.” Bu şekilde bir bilinç düzeyi, felsefeyi bilmenin ötesinde atölye ortamında “Felsefe yapmakla” mümkün olur. Şöyle ki atölye ortamında felsefe yapmakla, artık birtakım ödüllendirmelerle erdemleri öğretmek yerine öğrencilerin içlerindeki erdemleri kendilerinden itibaren keşfettirmeye yönelik bir sürece girilmiş bulunulmaktadır. Ödüllendirmelerle dışarıdan bir etkiyle erdemler öğretilmeye çalışılmıştır oysaki erdemler çocukların içlerindedir ve erdemler açığa çıkmayı beklemektedir.
Acı ve Onur
7 Ekim Aksa Tufanı operasyonunun üzerinden bir yıl geçti. İsrail, beklendiği gibi, taş üstünde taş bırakmamacasına Gazze’yi bombalıyor, yakıyor, yıkıyor! Çünkü daha önce bu türden bir saldırıyla hiç karşılaşmamış, burnu hiç bu kadar sürtülmemişti. Nasıl ki ebeveyni tarafından şımartılan bir çocuk, arkadaşlarıyla oynarken en küçük bir yan bakışa, en küçük bir itiraza bile tahammül edemiyorsa, küresel güç tarafından şımartılan İsrail de, Aksa Tufanı ile tatmış olduğu acının onlarca, yüzlerce katını Gazzelilere yaşatmak istiyor, yaşatıyor. Buna şaşmak mı lazım? Tabii ki hayır! Bizim inancımızda ‘gâvur’un dini imanı olmaz! Amaca götüren her yol onun için mübahtır. ‘İnsan hakları’ymış, masum çocuklarmış, onun için önemsizdir. Tek önemsediği çıkarıdır, hevasıdır. Bu yüzden, gâvurun alamet-i farikası zulümdür. Ama biliyoruz ki zulümle de âbad olunmaz! Çünkü insan, eğer tabiatı bozulmamışsa, haksızlığa uzun süre tahammül edemez. Onu küfr yahut şirk ile kandırmak mümkündür ama zulme başvurursanız, er ya da geç itiraz edecektir.
Gazzeli Filistinliler Aksa Tufanı operasyonunu niçin yaptılar? Çünkü İsrail, uyguladığı ambargolarla Gazze’yi tedricen ölüme sürüklüyordu. Gazzelilerin önünde iki seçenek vardı: ya yavaş yavaş ölecekler ya da bir huruç harekâtı yaparak İsrail’e hiç tatmadığı bir acıyı yaşatacaklardı. Onlar ikinci yolu seçtiler ve bunun bedelini de ödediler, ödemeye de devam ediyorlar. Bu bedel karşılığında Gazzelilerin satın aldıkları neydi? Kimilerine göre tahammülü zor bir acı, kimilerine göre ise onur ve izzet! Öyledir: kimileri mü’minleri “beyinsiz” olarak görür, kimileri de onlara beyinsiz diyenleri! Bu, bakış açısı veya “din” farklılığıdır. Ama tabii ki iki zıt iddianın olduğu yerde, iki doğru olması mümkün değildir. Kesin olan şudur ki, bu iddialardan ya biri ya da ikisi birden yanlıştır. O halde Gazzeliler için ya kendilerinin sebep olduğu bir acıyı tattıklarını söyleyeyeceğiz ya da onurlu bir iş yaptıklarını. Bu konu üzerinde biraz duralım:
Aksa Tufanı operasyonunun ilk günlerinde dünya medyasına servis edilen bir haber vardı: evleri İsrail tarafından bombalanmış ve neredeyse bütün fertlerini kaybetmiş bir ailenin geride kalan yaralı bir üyesi hastane odasında sedye üzerinde yatıyor, doktorlar onu hayatta tutabilmek için azami gayreti gösteriyorlardı. Yaşadığı dayanılmaz acı her halinden belli olan anne ise, ölmek üzere olan çocuğunun başında feryad-u figan ediyordu. Ve tabii ki odada daha başka yaralılar da vardı ve onların yakınlarının durumu da pek farklı değildi. O sırada bombalardan etkilendiği belli olan ve üstü başı toz toprakla kaplı bir erkek, vakur bir edayla odaya girdi ve sesini yükseltip şunları söyledi: “ne diye feryad-u figan ediyorsunuz; sabırlı olun ve Allah’tan yardım dileyin. Biz dâvamız için varız. Allah’tan geldik, O’na döneceğiz!” Şimdi soralım: her insanın yüreğini sızlatan bu tablo karşısında, bu adam bu tepkiyi niçin veriyordu? Acaba yüreği kaskatı olduğu için mi, yoksa “dâvasını her şeyin önünde tutan biri” olduğu için mi? Şahsı tanımıyorum, bir daha da ekranlarda hiç görmedim. Ama muhtemelen Hamas üyesi biriydi. Ve bu tablo şu gerçeği gösteriyordu: insanlar aynı olayda farklı tepkiler verebilirler; bunun sebebi imanlarının derecesidir!
Takdir o ya, düşman kurşunu veya bombası geliyor ve ölüyoruz. Bazıları ne diyorlar: “öldüler.” Peki, ayet ne diyor: “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyiniz. Onlar diridirler ve Rableri katında rızıklandırılıyorlar.” İşte iki farklı bakış açısı! Öldüğümüze kuşkumuz mu var? Hayır, ama bazı durumlarda bir kişi için “öldü” demenin anlamı farklı olur! İşte ayet bunu vurguluyor. Ölüm, belki musibetlerin en büyüğüdür. Ama bazı ölümler vardır ki “hayat verirler.” Şehidin ölümü de böyledir!
Somutlaştıralım: Hamas lideri İsmail Heniye’nin veya Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın (son olarak da Yahya Sinvar’ın) ‘ölüm’ü nasıl bir ölümdür? İlk bakışta (ki bu Netenyahu hükümetinin de bakış açısıdır) bu iki örgüte büyük bir darbe vurulmuştur. Peki, gerçekte olan nedir? Netenyahu hükümeti, bu örgütlerin liderlerini öldürmüştür ama aynı zamanda ‘şehid’ de üretmiştir! Ve bu örgütler, bir anlamda, şehidleri ile yaşarlar. Çünkü şehid, dâvanın bağlıları arasında, hedefe ulaşılacağı yönündeki ümitleri besler. Hepimiz biliriz; filmlere de konu olmuştur: devletler, muhaliflerini (eğer örgütlü bir yapının üyeleri iseler) genellikle öldürmek istemezler. Çünkü bunu yaparlarsa ‘kahraman’ yaratmış olurlar. O halde bu durumda Netenyahu hükümeti ne yapmış oluyor? Kendi ayağına sıkmış oluyor! Hamas ve Hizbullah, herkesin bildiği gibi, güçlü örgütsel yapıları olan oluşumlardır. Liderleri öldü diye bağlıları da dâvalarından dönecek değildirler. Evet, her ölüm, zulme direnen güçler için bir kayıptır, fakat Sokollu Mehmet Paşa’nın İnebahtı Deniz Savaşı’ndan sonra dediği gibi, bazı ölümler “sakalın traş edilmesine” benzer. Yani traşın ardından gelen sakal daha gür olur! Bunu sağlayan nedir? Şimdi buna bakalım:
Malum olduğu üzere denizde dalga oluşmasının sebebi rüzgârdır. Rüzgâr ne kadar kuvvetli eserse, dalganın boyu da o oranda büyük olur. Kuvvetli rüzgârın sebebi ise güçlü meteorolojik sistemlerdir. Bu şablonu devletlerin yükseliş ve çöküş süreçlerini izah ederken de kullanabiliriz. Bir devlet yükseliş trendinde ise, bu eğilim devam ederken yaşanan kayıplar geçici olur; devlet güçlendikçe bu kayıplar azalır ve nihayet zirve döneminde devletin kayıpları minimum düzeye iner. Bunun tersi de doğrudur. Bir devlet çöküş süreci yaşıyorsa, bu eğilim devam ederken yaşanan kazanımlar da geçici olur. Devlet zayıfladıkça bu türden kazanımlar azalır ve nihayet çöküş gerçekleştiğinde devlet artık hemen hiçbir sahada başarı kaydedemez ve nihayetinde de yıkılır. Şablonu çağdaş İslami örgütler için kullandığımızda ise karşımıza şöyle bir tablo çıkar: On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından sonra ortaya çıkan ve zaman içerisinde gelişerek çeşitli kazanımlar elde eden İslamcılık akımı, çağdaşı olan diğer ideolojilere nazaran ‘yeni’dir ve gelişme trendi göstermektedir. Bunun kanıtı, İslamcılık akımının özellikle de II. Dünya Savaşı’ndan sonra gösterdiği performanstır. Örneğin, akim kalmasına rağmen, Pakistan’da ‘İslam devleti’ kurulması yönünde büyük çaplı bir girişim olmuş, İran’da ise İslam adına bir ‘devrim’ gerçekleşmiştir. Filistin coğrafyasındaki Gazze tecrübesi de bu kategoride değerlendirilebilir.
Bu çabaların büyük kısmının sonuçsuz kalması da, İran’daki devrimin giderek mezhebî bir mahiyet kazanması da vs İslamcılık akımının gerilediğine yorulamaz. Bunlar, daha ziyade, gelişme trendini yaşayan devletlerin süreç içerisinde yaşadığı kayıplar olarak görülmelidir. Önemli olan bu tür kayıplar değil, trendin devam edip etmediğidir. Kanaatime göre, Müslüman Dünyası’nda Batılı ideolojiler artık bir ümit vaat etmiyor. Çünkü “ideolojiler öldü” şeklinde ifade edilen tez dünyada genel kabul görmüştür. O yüzden bundan sonraki süreçte Müslüman Dünyası’nda Batılı (veya Doğulu vs) ideolojilerin ürettiği rejimler yerine, rengi şu veya bu tonda olan “yeşil rejimler” hükümran olacaktır. Küresel iktidar, bu tonun “ılımlı” olması için büyük çaba sarf ediyor. Türkiye ve Malezya gibi bazı coğrafyalarda nispeten başarılı olmasına rağmen, Müslüman Dünyası’nın genelinde Batı’nın henüz ciddi anlamda bir sonuç aldığı söylenemez. Mısır, Sudan ve Tunus deneyimleri bunu göstermiştir. Batı, Müslüman Dünyası’nı kendisine eklemlemeye çalışıyor, fakat İslamcılık akımı burada “sorun çıkarıyor.” Teori düzeyinde bu sorunu halledemediği sürece de Batı’nın uzun vadede Müslüman Dünyası’nda tutunması zordur.
İşte Gazze’de Hamas’ın ortaya çıkışı ve halk desteğini arkasına almasını da bu zaviyeden değerlendirmek gerekiyor. Bu, İslamcılık akımı adına bir ilerlemedir. Süreç içerisinde gerilemeler, kayıplar vs elbette olacaktır. Fakat ana trend “gelişme” yönündedir. Bunu sağlayan da arkaplandaki “düşünsel mekanizma”dır. İslamcılık akımı Cemaleddin Afganî, Muhammed Abduh ve Muhammed İkbal gibi sembol şahsiyetlerin başlattığı “uyanış” hareketinin ardından Mevdudi, Seyyid Kutub ve Ali Şeriati gibi sembol şahsiyetlerin ürettiği düşünceler sayesinde siyaset alanında da boy göstermeye başlamıştır. Bu alandaki “kesin zafer” için henüz vakit erkendir.
Batı’da liberal ve sosyalist hareketlerin “devlet aşaması”na ulaşmaları da öyle kolay olmamıştır. Orada da önce ideoloji olgunlaşmış, ardından toplumsal hareket “devlet”e dönüşmüştür. Bunlar asırlık süreçlerdir. Bu tür başarılar birkaç on yılda gerçekleşmez, zaman alır.
Siyasallaşma süreci sancılıdır. Acı doludur. Hem sonra “zahmet olmadan rahmet olmaz.” Zulüm arttığı ve acılar dayanılmaz boyutlara ulaştığında ashab da peygamberimize “Allah’ın yardımı ne zaman?” diye soruyordu ve aldıkları cevap da genellikle “sabredin, Allah’ın yardımı bizimle beraberdir” şeklinde oluyordu. Acılar dayanılmaz boyutlara ulaştığında bile Peygamberimiz yine sabrı tavsiye ediyor ve kimi zamanda şu hatırlatmayı yapıyordu: “sizden önceki devirlerde mü’minler en şiddetli işkencelere maruz kalıyor, etleri demir taraklarla taranıyor, yine de dâvalarından dönmüyorlardı.” Hatta vahyin tebliği gibi ağır bir yükü omuzlayan Peygamberimiz bile bazen daralıyor ve ayetin: “biz bu Kur’an’ı sen güçlük çekesin diye göndermedik” şeklindeki ikazına muhatap oluyordu. Yani “Allah yolunda cihad” kolay iş değildir. Çaba ister, fedakârlık ister, sabır ister.
Bence Gazze halkı da bir anlamda böylesi bir imtihana tâbi oluyor. Bir vesileyle söylediğim gibi, onlar, Ashab-ı Uhdud”un açtığı çukurlarda diri diri yakılan mü’minlere benziyorlar! O mü’minler de “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için ateş çukurlarına atılmışlardı, Gazzeliler de “Yolumuz İslam” dedikleri için İsrail’in (ve onun destekçilerinin) ateş kusan, ölüm yağdıran bombalarına hedef oluyorlar. Evet, öyledir: gâvurlar zulümde sınır tanımazlar. Kendi koydukları “savaş hukuku”na kendileri uymazlar! “Savaşın kuralları vardır: çocuk, kadın, ihtiyar savaşta öldürülmez” derler; ama özellikle de bunları öldürerek, direnişçilerin sabrını denerler. “Savaşta siviller kalkan olarak kullanılmaz” derler, ama rehin aldıkları Filistinlileri öne sürerek mücahitlerin ellerini kollarını bağlamak isterler. Ayetin buyurduğu gibi, bu “taktiği” onlar sanki atalarından miras almışlardır! Tarihimizde savaş sırasında “masum sivilleri savaş meydanının ön safına dizme taktiği”ne başvurmakla ünlü olanlar Moğol istilacılarıdır. Bu mirası onlardan tevarüs eden “aynı zihniyete sahip” İsrailli askerler de benzer bir şeyi yapıyorlar ve “helvadan kendi elleriyle yaptıkları putları” bir güzel yiyorlar! Bundan önce de Nemrut Mezopotamya’da, Firavun Mısır’da, Pol Pot Vietnam’da, Hitler Almanya’da, Saddam Irak’ta vs aynı şeyi yapmışlardı. Hepsi de zulümle abad olunacağını sanıyorlardı. Hepsi de öyle olmadığını bizzat tecrübe ederek gördüler. Günü gelecek, Kızılderili yerlileri katleden, Nagazaki ve Hiroşima’ya atom bombası atan, dünyada “fesadı ve kan dökme”yi yayan ABD vesaire de aynı sonuçla karşılaşacak. Ama yakın, ama uzak gelecekte. Şimdilerde dünyaya korku saldıkları için kitlelerin sesi çıkmıyor. Yarın “çöküşe geçtikleri zaman” bu zulümleri yapanlar da tarih mahkemesi önünde yargılanacaklardır.
Bu vesileyle şunu da ifade etmek isterim ki bunca zulme ve acıya rağmen Hamas’tan desteğini çekmeyen Filistin halkını, göstermiş oldukları “sabır” nedeniyle tebrik etmek gerekir. Gazzeliler, öyle anlaşılıyor ki, iki İntifada sürecinde “çölde kırk yıl dolaşan” İsrailoğulları gibi “pişmişler.” Yoksa “soykırım” denebilecek zulümlere maruz kalmalarına rağmen, bu direnci başka türlü izah etmek zordur. Bu da onlara Allah’ın bir rahmeti olsa gerek. Hatırlayacak olursanız, İran’da devrim olduktan sonra da yönetim kadrolarına yönelik birçok suikast olmuştu. Şu anki lider Hamaney de bombalı saldırı sonucu yaralanmıştı. Ardından da Batı’nın desteğiyle Saddam İran’a savaş açmış ve toplamda bir milyona yakın insan hayatını kaybetmişti. ABD ve destekçileri, bütün bunları, Devrim’i bölgedeki çıkarları aleyhine bir gelişme olarak gördükleri için yapıyordu. Ama İranlılar pes etmediler ve İran İslam Cumhuriyeti onca saldırıya rağmen yıkılmadı. Benzer sıkıntıları şu an Gazzeliler çekiyorlar. Yaşadıkları dayanılmaz acılara rağmen sabrediyorlar ve dolayısıyla da “Allah’ın yardımı”nı hak ediyorlar. Zaten Allah-u Teâla da kendi yolunda yürüyen mü’minlere yardımı bir “borç” olarak gördüğünü beyan buyurmuştur. Fakat düşman tecrübeli ve sinsi! Gazzelilerin bu bilinçte olması lazım. Yarın bir gün çatışmalar durduğunda, Hamas’ı “İsrail’i tanıma şartıyla” barışa zorlayıp “iki devletli çözüm”ü yeniden gündeme getireceklerdir. Batılılar, siyaseten güçlü oldukları için, “sahada kaybettiklerini masada kazanma” konusunda mahirdirler. Yakın zamanda Bosna’da yaşananlar bunun kanıtıdır. Müslümanlar bu türden tehlikelere karşı uyanık olmalıdırlar. İsrail işgalci güçtür ve işgal edilen toprakların sahipleri de topraklarını geri alma hakkına sahiplerdir. Bugün güçlerinin buna yetmiyor oluşu, haklı dâvalarından dönecekleri anlamına gelmez. Hamas, meşru dâvasından vazgeçmediği sürece, isterse bütün üyeleri katledilsin, yine de savaşı kaybetmiş sayılmaz. Ama eğer İsrail’i tanıma şartıyla “iki devletli çözüm”e razı olursa, işte asıl o zaman kaybedenlerden olur! Müslümanın bedenini ortadan kaldırmak mümkündür ama dâvasını terk etmesi olacak şey değildir. Çünkü Hak, kendisini hak bilenlerin varlığıyla değil, bizatihi Hak olduğu için kaimdir. Bugün savunanı kalmasa bile, yarın yeni mücahitler üretir.
İlgili Yazılar
Eleştiriye Dair
Eleştiri, insan ve yaşamına değer katan bir kavramdır. Eleştiri ile varlığımızın konumunu ve söylemlerimizin işlerliğini test etme imkânına kavuşuruz. Test etme, ilk bakışta oldukça sevimsiz bir kelime. Fakat bu sevimsizlik algısını, kendimizi yoklamak, tanımak ve bu minvaldeki olumluluklara ulaşmak açısından tersine çevirebiliriz. Bu açıdan eleştirilmek, çoğunun kaçındığı şekilde varlığımızı, söylemlerimizi, kültürel ve düşünsel sermayemizi tehlikeye atan veya şüpheli kılan bir muamele değildir.
Yeniden Başlamak Üzerine: Varoluşsal, Psikolojik ve Toplumsal Bir İnceleme
İnsan, sabit bir eksen etrafında dönen mekanik bir yapıdan çok, her adımda kendini yenileyen ve dönüşüm içinde olan dinamik bir varlıktır. Bu dinamizm, kimi zaman sarsıcı bir farkındalıkla, kimi zaman da sessizce ve derinden ilerler. Bu nedenle “yeniden başlamak”, basit bir karar olmaktan ziyade insanın hem içsel hem de toplumsal gerçekliğinde yaşadığı bir eşik durumudur.
Adl’e Boyun Eğmek
Adalet, hakk kavramından bağımsız ele alınabilir bir kavram değildir. Hakk; gerçek, sabit ve tutarlı, doğruluğu teyit edilmiş olandır. Zıddı olan bâtıl ise sahte, tutarsız, varlığı sabit olsa da hükümsüz olandır. Adl için dile getirilen tanımlarından en bilineni ve önemlisi: eşyayı yerli yerine koymak, hakkı sahibine vermek demektir. Adaleti talep etmek söz konusu olduğundaysa, hakkın olana razı olmak, münasip ve gerekli olanı, gerekli olduğu kadar almaktır diyebiliriz.
“Mutlakçı Dil ” Etrafında Birkaç Söz
Mutlakçı dil ile ilgili tanımlamaların, modernlik içinden yapıldığının altını çizmek gerekir. Gelenek ve modernlik arasında yapılagelen ayrımların Türk düşünce tarihi açısından özel yerinin olduğu açıktır. Tanzimat ile birlikte yüzünü Batı’ya çeviren Osmanlı, Batı ile karşılaşmasında bir ‘medeniyet krizi’ yaşar. Söz konusu kriz çok yönlüdür. Örneğin Batılılaştığını sanan aydının bilinçli ya da bilinçsiz geleneğin diliyle konuşması, bu krizin yıllarca sürecek işaretlerini barındırır. Esasen bunda farkında olunsun ya da olunmasın, geleneğin, hayatın en küçük parçasına dek sirayetinin etkisi vardır. Çünkü zihniyetler, değişimlere karşı dirençli yapılardır ve zihniyet değişimleri de bu nedenle tarihte yavaşlığın tarihi olarak adlandırılırlar.
Neden Atölye Ortamında Düşünmek?
“Ben ötekime (yekdiğerime ) karşı sorumluyum. Ben yekdiğerime dair “iyiyi” istiyorum. Her tek kişinin diğerine dair “iyiyi” istemesini arzuluyorum. Erdemli davranışlarda bulunmaktan zevk alıyorum.” Bu şekilde bir bilinç düzeyi, felsefeyi bilmenin ötesinde atölye ortamında “Felsefe yapmakla” mümkün olur. Şöyle ki atölye ortamında felsefe yapmakla, artık birtakım ödüllendirmelerle erdemleri öğretmek yerine öğrencilerin içlerindeki erdemleri kendilerinden itibaren keşfettirmeye yönelik bir sürece girilmiş bulunulmaktadır. Ödüllendirmelerle dışarıdan bir etkiyle erdemler öğretilmeye çalışılmıştır oysaki erdemler çocukların içlerindedir ve erdemler açığa çıkmayı beklemektedir.