İnsana dair önde gelen çelişkilerden biridir: Kazanmış olduğu şeyi görmemek ve sürekli kazanmadığına gözünü dikip kahır çekmek. Sağlıklı bedeni öyle ahım şahım variyet değildir, tek şu boğaza nazır köşkte oturma nimetine kavuşabilse! Boğazda köşk kulağa hoş geliyor da, İsviçre’deki torunların on yıldır uğradıkları yok! Torunların sayısını bilmem, adlarını sorsan söyleyemem, hükümet şu tarım teşvikini biraz daha hale yola koysa, yıl boyu boğaz tokluğuna çalıştıktan sonra sıra sıra evlat, sürüsüne torun neme lazım! Neyin ne kadar değerli olduğuna daima yokluk borsası karar veriyor. Sizde yoksa en değerlisi odur, sizde olan çenenizi yormaya değmez!
Çoğunluk bu yola revan olmuşken, başkasının derdine derman olmaya adananların sayısı hiç de az değildir. Arşiv fotoğraflarından görmüştüm, doktor tabelasının altında cuma günleri hali vakti olmayanlara bilabedel bakıldığı yazılıydı. O doktorlar zamanla, sınır tanımayan, yedi yabancıyı öz evladından, ana babasından ayırmayan diğerkâmlık süvarilerine dönüştüler. Birileri düşman dedi, onlar yaralanmış bir insan anladı, ne üniformaları ne de tarafları merak ettiler, hem beyazın hem siyahın şifası için uzanan el oldular.
Bu güzel insanlara birileri çok kızar. Hayır, tezgâhları devrilenlerden bile daha çok kızanlar vardır: Onları en çok sevenler, onları en iyi anlayanlar, onları en çok özleyenler… Bu savaş yeni bitmiş, daha yüz hattını baştan sona tarayamamışken, nereden çıktı şu savaşa şifa için koşturmak? Oğlunun ilk sözcüklerini zaten kaçırmıştın, kızının ilk adımlarını beklesen bari! Yolları gözlemekten, kara haber kollamaktan canımız çıktı, biraz da bize baksan, bizi görsen, en sevdiklerinle ilgilensen, gönül sızılarımızı dindirsen! Bilirler, bilmezden gelirler, gitmesin isterler. Çünkü gidip dönememek de vardır riskler dünyasında, olasılık kuşunun kimin başına nimet, kimin başına külfet kastıyla konacağı belli olmaz.
Ölüm, savaş, özlem, öfke, fedakârlık gibi çok büyük kavramları soğukkanlı bir şekilde, hünerli kalemiyle dile getirenlerin ekserisi kuzey ülkelerinden çıkıyor.
Yıllar önce çok severek okuduğum “geçtigitti geçtigitti geçtigitti” (een kleine kans: küçük bir şans) romanı, yazar Marjolijn Hof’un önce Hollanda çocuk edebiyatına hemen sonrasında da dünya çocuk edebiyatına kıymetli bir armağanı.
“Babam yine bir savaşa gitmek üzere yola çıkıyordu.” cümlesiyle açılan kitap, bir yığın dert tasa, badire sonunda babasının inip kalkan göğüs kafesini ve alıp verdiği nefesi nimet sayan kızın tanıklığıyla kapanıyor.
Kiek’in babası savaşa gidiyor ama can almaya değil; canı alınmayanlara yardıma gidiyor. Cepheden cepheye koşuyor; düşmanları değil yaşatma imkânını kovalıyor. Kitabın anlatıcısı Kiek, yazarın zihnini ödünç alıp birçok zekice söz söylüyor. “Savaşa gittiğinizde aslında yanlış yola sapıyorsunuz” bunların başında geliyor. Baba, yanlış yola; sırf yanlış yola sapmışları koruyup kollamak için sapıyor. Savaşın olmadığı yere gidip ondan mümkün olduğunca uzaklaşmalı babası. Babası bunu bilmiyor değil, dünya savaşa gidiyor, dünyayı savaşa doğru döndürüyorlar, dünyanın savaştan uzaklaşmasını istemiyorlar. Babası da iç dünyasıyla dış dünyayı ancak bu şekilde hizaya getiriyor. Fedakârlık yaparak, uzaklaşarak, risk alarak, babası ölen çocukların sayısını asgaride tutmaya çalışarak.
Evde Kiek’in annesi var, yaşlanmış dişi köpek Mona var ve tuhaf planını işletmek için fare Cik’i de katıveriyor ahaliye. Kiek, ip atlarken yanma örneğiyle durumu çok güzel özetliyor. Babası daha önceki gidişlerinden sağ salim dönmüş olabilir ama her seferinde yeni bir olasılık hesaplanıyor. Babası ölen çok az çocuk tanıyor Kiek, hem babası hem faresi ölen hiç kimse tanımıyor. O halde bir faresi olur da sonra ölürse babasının dönme olasılığı artar. Okuduğunuzda çok saçma geliyor farkındayım ama azıcık kendime ve etrafımdakilere bakınca Kiek’in mantığının çoğu işte bize yarenlik ettiğini görüyorum. Hurafelere, totemlere, safsatalara, tahriflere, örflere, ideolojilere öyle bir sarılmışız ki… Kiek, hesaba katmadığı şekilde bağlanıyor Cik’e. Bağlanmanın kefaretini hasta bir fare ile ödüyor. Hasta fare çok geçmeden ölüyor, mezarını elleriyle kazıyor Kiek, öyle ya da böyle faresi ölmüş oluyor. Faresi öldü, köpeği de ölürse; hem faresi hem köpeği hem de babası ölen hiç kimseyi tanımadığına göre, babasının geliş yollarını döşemiş olacak. Ah be Kiek!
Annesi telefon beklerken geriliyor, telefonlar gelmiyor, bir süre sonra beklemedikleri yerden aranıyorlar “kocanız kayıp” diye. Tamamen mantık silsilesine yaslanarak umut yeşertmek pek kolay değil galiba. Kimileri benim gibi yüce bir merci ile iletişimi kuvvetlendirmeye çabalıyor, kimisi de anlamlı anlamsız tüm tuşlara basarak sonuç elde etmeye çalışıyor. Denetleyemediğimiz, faili olmadığımız bir süreçle sağlıklı ilişki kurmak… Belki de asıl kahramanlık budur. Demem o ki, Kiek’i anlayabiliyorum; miskin Mona’yı köprü kenarından, aşağı bırakır gibi olduğu gelgitin kaynağını sezebiliyorum. Yazar Hof, Kiek’in bu cinayetvari hamlesini deşmek ve ahlâki yüküyle hem kendisini hem de okuru yüzleştirmek için bir adam çıkarıyor karşısına. Kiek’in vicdanı gibi çıkıyor karşısına o adam. Önce azarlıyor, tehdit ediyor, hesap soruyor. Bu aşamaların hiçbirinde adam klasını bozmuyor. “Ya eve gideceğiz (en güvendiklerin) ya da karakola” (kamu güvenliği) diyor adam Kiek’e. Kızın yığılıp kaldığını görünce de, en güvendiği ve en güvenilir merci olan vicdan tarafından suçlanıp yargılandığını anlayıp bu kez destek oluyor (topluma kazandırma), onu dinliyor, yargılamadan, hesap sormadan…
Yazarın soğukkanlı anlatımından dem vurmuştum. Bu tutum, mizahı güçlendiriyor. Kaurismaki filmlerindeki çelik çehreli adamların, yüzlerini zerre gevşetmeden, olabilecek en saçma ve en komik sözü söylemelerine benzer şekilde, acıya ve kaygıya kaptırmış giderken ister istemez gülümsüyoruz. Annesinin babaannesi ile kavgası komik, babaannesinin evi sürekli arayıp annesini çıldırtması komik, annesiyle oynadıkları “ya sen” oyunu komik, arkadaşının yardım için saçma bir aranıyor resmi yapması komik, Mona’nın önden ve arkadan habire ses çıkartması çok komik.
Küçük sorunlara rağmen birbirlerini çok seven bir ailenin merkezde olması okurun empatisini kolaylaştırıyor. Sevdiği kadına, “ben yerimde duramam, başkalarının acılarını dindirmek için yollara düşer dururum, sen en iyisi başka birini bul” diyen adam için “ben başka birini bulmak istemiyordum ki” diyen kadın, bir savaşın bitip diğerinin başladığı dünyada sahip olunacak en iyi anne baba adayı gibi duruyor. Kiek de duygu derinliği ve basiretiyle tam bir sevgi çocuğu.
Kitaptaki sahici ve anlamlı diyaloglar, az kelimeyle çok şey anlatmanın harika örnekleri. Annesiyle monopoly oynayan Kiek, havadan sudan, rüyalardan, filmlerden, annesinin babası hakkında her şeyi hiç saklamadan anlatmasından dem vuruyor. Ülkemizde ebeveynle konuşmak, başlı başına kan ter içinde bırakan bir ritüelken, babasını, eşini saç baş yolmadan bekleyip arada da bu nitelikte konuşabilen anne kızı görmek beni hem üzüyor hem de sevindiriyor.
Belirsizlik bazen en kötü durumdur; birçok iyi haber alıp sevinemez, karanlığa çekilirsiniz; en yıkıcı haberler gelir, kabullenemez, umut istiflersiniz. Çin’den Maçin’e sık sık yapılan bu duygu yolculuğu sizi tüketir. Belirsizliğin sürmesindense, neredeyse kara haberi arzulamaya başlarsınız. Neyse ki bu kara deliğe sürüklenmiyor Kiek’in ailesi.
Edebiyat, var olmak için kültürel vasata yaslanır, yazar bir yerde o vasatı aşsa bile, okur kitlesiyle çoğunlukla o vasat içerisinde etkileşime geçer. “Geçtigitti…”yi okurken, çocuğun zihninden dökülen son derece gerçekçi, sert şiddet ifadeleri ilk bakışta tedirgin ediyor insanı. Bir fareyi öldürmenin beş yolu: sıcaktan eriyerek ölmesine izin vermek, kafasını kesmek, suda boğmak, pencereden aşağı atmak, bir kediye vermek. Otuz sayfa sonra benzer şekilde bu kez bir köpeği öldürmenin beş yolunu düşünüyor Kiek: Aç susuz bir yere kapatmak, boğmak, pencereden aşağı atmak, kafasını kesmek, saldırgan bir köpeğe parçalatmak. Köpeğin kafasını keserse etrafa çok fazla kan sıçrayacağını düşünecek kadar ileriye gidip düşüncesinden tiksiniyor ve geri dönüyor. Gedikli eğitimciler geliyor gözümün önüne, bilinç abidesi ebeveynler, toplum tasarlayıcı siyasiler, ahlâkçıbaşları ve daha niceleri. Okuma ve anlama eyleminin sosyolojik zemini olsa da, kişinin birikimiyle, anlam kurma stratejileriyle çok yakından ilgilidir. Bu satırlar kimi çocuk için sarsıcıdır, paniğe sevkeder. Kendi ham kötülüğüyle hesaplaşmasını bilen bir çocuk okur içinse, şifalı bir sürecin tetikleyicisidir. Vahşi doğasını inkâr etmeden sınırlarını yoklar ve tıpkı Kiek gibi tiksinip ahlâki kazanımını teyit eder. Kötü değildir, masum bir canlıya elini sürmeyecektir.
Babadan kesin haberler gelmeden önce babaanne, ters köşe yaparak, oğlunun bencilliğinden şikâyet ediyor. Kulak verdikçe haklı buluyoruz babaanneyi. Hep böyleydi diyor, hep başına buyruk, üç tekerlekli bisikletiyle daha beş yaşındayken sırra kadem basan, gecenin bir yarısı kanala yüzmeye giden, canı istedi diye Kalahari çölünde motosiklet süren… Şimdi de savaşın ortasında ve ailesini kahrediyor. Makul tezi annesi dengeliyor, insanlara yardım için gittiğini hatırlatıyor. Babaannesi ısrarlı, birçok doktor tanıdığının, burada kalarak insanlara yardım edebildiğini hatırlatıyor. Ne öyle ne böyle, hem öyle hem böyle! İnsanın formülü olsaydı pek matah bir şey olmazdı galiba.
Baba sapasağlam gitmişti, gitmeseydi sağlam kalacaktı. Gitti ve kendisini tehlikeye attı. Gelen haberler hem iyi hem kötü: Babası yaşıyor ama bir kaza geçirmiş, bindiği araç mayını tetiklemiş. Patlamada yaralanmış, bacağı kötü durumdaymış. Doktorlar ampütasyonu olası görüyormuş. Babanın kitabın başında anlattığı ve yer yer yinelenen korkak adam hikâyesi var. Hiçbir yere gitmeyip başıma bir şey gelir endişesiyle evinde oturan korkak adam, evine devrilen ağaç yüzünden ölüyor.
Biçimsel olarak saçma bulunan hikâye, ahlâki niteliğiyle Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar kitabındaki satırlarla örtüşüyor: “Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım, kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.”
Bu ahlâki uyarı ile babaannenin sızlayışı arasında kalıyoruz ister istemez. “Ben onu doğurduğumda sapasağlamdı” diyor.
Sondan başa bir köprü kurmak kastıyla farklı biçimde yeniden söyleyeyim; bütün uzuvlarımız tamam coşkusuyla oynamaya başlamıyoruz hiçbirimiz. Hasbelkader serçe parmağımızdan mahrum kalsak gözümüz, aklımız hep onu arıyor.
Babası dönmüş, yorgun ama gülümsüyor, bacağından mahrum ama teknoloji hızla gelişiyor, birlikteler ve mutlular. Haklısınız, birçok sıkıntılar çekildi, gelin hep birlikte söyleyelim: “geçtigitti geçtigitti geçtigitti”.
Eğitimin sinemayla olan ilişkisinde pek çok konu ve tema öne çıkar. Ancak belki de bunlar içinde çocukların dünyasından eğitimi ve hakikat ilişkisini tefekkür etmek oldukça önemli. Sinema filmlerinin muhatabı çocuklar olunca onlar üzerinden dünya hayatı, bakmak ve görmek, idrak eylemek ve imtihan alanlarını tahayyül etmek de bir o kadar kıymetli hale geliyor. Tüm bu ilişkiyi İranlı yönetmen Mecid Mecidi’nin Kaçakçı (Baduk, 1992) filminden Güneşin Çocukları (Hurşit, 2020) filmine kadar görebileceğimiz birçok eseri var.
Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana ya Rabbi
Taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya Rabbel alemin
tütmesi gereken ocak nerde?
Yol bazen çok uzunmuş gibi gelir insana.
Yapılacak şeyleri yaymışsındır daha yaşayacağını sandığın hayatına.
Kafanda hayata dair kaba taslak bir plan vardır.
Birgün aniden birşeyler oluverir.
Birden yolunun kısaldığını anlarsın.
Her an başka başka nedenlerle seni bulabilecek “son” düşüncesi daha da yakınlaşmıştır sana.
Sığdırmaya çalışırsın kısalan yoluna, uzunca gördüğün yol için düşündüklerini.
Arap edebiyatının önemli ekollerinden biri olan Mehcer Edebiyatına değinmeden evvel “Mehcer” kelimesini tanımlamakta fayda görüyorum. Mehcer; Arapça bir kelime olup hicret edilen yer manasına gelir.Bugün artık Türkçede sıklıkla duyduğumuz göç kelimesi ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Hicret (göç) ve muhacir (göç eden kimse) kelimeleri ile de aynı kökten gelmektedir.
Ümit ederim iyisindir, zira ümit soluk alıp-vermenin niteliğini etkiler… Nicedir yazıyorum, içimden geldiği, dilimin döndüğü, aklımın erdiği kadarıyla… Geçen mektupta “istersen yaz e-mail adresime” dedim. Yazmadın, demek ki istemedin, yoksa yazacaklarını bitirmiş, sebeplerini yitirmiş olamazsın. Yok yok, sitem değil bu, niye sitem edeyim ki yazmak benim kararım ve tercihim, senin için de durum aynı diğer bir ifadeyle. Ama yazsaydın, yazmak kadar okumak da iyi gelirdi bana. Hâlinden haber almak, kafanı yoranları, gönlünü besleyenleri, ümidini destekleyenleri görmek isterdim/isterim. Kapsama alanımda olanlar ilgilendirir beni, yazarken dinliyor ve dinleniyorum ben, öyle düşünüyorum işte, yazmak bana iyi geldiği gibi sana da iyi gelir düşüncesindeyim.
Her Şeye Rağmen Hayat Güzel
İnsana dair önde gelen çelişkilerden biridir: Kazanmış olduğu şeyi görmemek ve sürekli kazanmadığına gözünü dikip kahır çekmek. Sağlıklı bedeni öyle ahım şahım variyet değildir, tek şu boğaza nazır köşkte oturma nimetine kavuşabilse! Boğazda köşk kulağa hoş geliyor da, İsviçre’deki torunların on yıldır uğradıkları yok! Torunların sayısını bilmem, adlarını sorsan söyleyemem, hükümet şu tarım teşvikini biraz daha hale yola koysa, yıl boyu boğaz tokluğuna çalıştıktan sonra sıra sıra evlat, sürüsüne torun neme lazım! Neyin ne kadar değerli olduğuna daima yokluk borsası karar veriyor. Sizde yoksa en değerlisi odur, sizde olan çenenizi yormaya değmez!
Çoğunluk bu yola revan olmuşken, başkasının derdine derman olmaya adananların sayısı hiç de az değildir. Arşiv fotoğraflarından görmüştüm, doktor tabelasının altında cuma günleri hali vakti olmayanlara bilabedel bakıldığı yazılıydı. O doktorlar zamanla, sınır tanımayan, yedi yabancıyı öz evladından, ana babasından ayırmayan diğerkâmlık süvarilerine dönüştüler. Birileri düşman dedi, onlar yaralanmış bir insan anladı, ne üniformaları ne de tarafları merak ettiler, hem beyazın hem siyahın şifası için uzanan el oldular.
Bu güzel insanlara birileri çok kızar. Hayır, tezgâhları devrilenlerden bile daha çok kızanlar vardır: Onları en çok sevenler, onları en iyi anlayanlar, onları en çok özleyenler… Bu savaş yeni bitmiş, daha yüz hattını baştan sona tarayamamışken, nereden çıktı şu savaşa şifa için koşturmak? Oğlunun ilk sözcüklerini zaten kaçırmıştın, kızının ilk adımlarını beklesen bari! Yolları gözlemekten, kara haber kollamaktan canımız çıktı, biraz da bize baksan, bizi görsen, en sevdiklerinle ilgilensen, gönül sızılarımızı dindirsen! Bilirler, bilmezden gelirler, gitmesin isterler. Çünkü gidip dönememek de vardır riskler dünyasında, olasılık kuşunun kimin başına nimet, kimin başına külfet kastıyla konacağı belli olmaz.
Yıllar önce çok severek okuduğum “geçtigitti geçtigitti geçtigitti” (een kleine kans: küçük bir şans) romanı, yazar Marjolijn Hof’un önce Hollanda çocuk edebiyatına hemen sonrasında da dünya çocuk edebiyatına kıymetli bir armağanı.
“Babam yine bir savaşa gitmek üzere yola çıkıyordu.” cümlesiyle açılan kitap, bir yığın dert tasa, badire sonunda babasının inip kalkan göğüs kafesini ve alıp verdiği nefesi nimet sayan kızın tanıklığıyla kapanıyor.
Kiek’in babası savaşa gidiyor ama can almaya değil; canı alınmayanlara yardıma gidiyor. Cepheden cepheye koşuyor; düşmanları değil yaşatma imkânını kovalıyor. Kitabın anlatıcısı Kiek, yazarın zihnini ödünç alıp birçok zekice söz söylüyor. “Savaşa gittiğinizde aslında yanlış yola sapıyorsunuz” bunların başında geliyor. Baba, yanlış yola; sırf yanlış yola sapmışları koruyup kollamak için sapıyor. Savaşın olmadığı yere gidip ondan mümkün olduğunca uzaklaşmalı babası. Babası bunu bilmiyor değil, dünya savaşa gidiyor, dünyayı savaşa doğru döndürüyorlar, dünyanın savaştan uzaklaşmasını istemiyorlar. Babası da iç dünyasıyla dış dünyayı ancak bu şekilde hizaya getiriyor. Fedakârlık yaparak, uzaklaşarak, risk alarak, babası ölen çocukların sayısını asgaride tutmaya çalışarak.
Evde Kiek’in annesi var, yaşlanmış dişi köpek Mona var ve tuhaf planını işletmek için fare Cik’i de katıveriyor ahaliye. Kiek, ip atlarken yanma örneğiyle durumu çok güzel özetliyor. Babası daha önceki gidişlerinden sağ salim dönmüş olabilir ama her seferinde yeni bir olasılık hesaplanıyor. Babası ölen çok az çocuk tanıyor Kiek, hem babası hem faresi ölen hiç kimse tanımıyor. O halde bir faresi olur da sonra ölürse babasının dönme olasılığı artar. Okuduğunuzda çok saçma geliyor farkındayım ama azıcık kendime ve etrafımdakilere bakınca Kiek’in mantığının çoğu işte bize yarenlik ettiğini görüyorum. Hurafelere, totemlere, safsatalara, tahriflere, örflere, ideolojilere öyle bir sarılmışız ki… Kiek, hesaba katmadığı şekilde bağlanıyor Cik’e. Bağlanmanın kefaretini hasta bir fare ile ödüyor. Hasta fare çok geçmeden ölüyor, mezarını elleriyle kazıyor Kiek, öyle ya da böyle faresi ölmüş oluyor. Faresi öldü, köpeği de ölürse; hem faresi hem köpeği hem de babası ölen hiç kimseyi tanımadığına göre, babasının geliş yollarını döşemiş olacak. Ah be Kiek!
Annesi telefon beklerken geriliyor, telefonlar gelmiyor, bir süre sonra beklemedikleri yerden aranıyorlar “kocanız kayıp” diye. Tamamen mantık silsilesine yaslanarak umut yeşertmek pek kolay değil galiba. Kimileri benim gibi yüce bir merci ile iletişimi kuvvetlendirmeye çabalıyor, kimisi de anlamlı anlamsız tüm tuşlara basarak sonuç elde etmeye çalışıyor. Denetleyemediğimiz, faili olmadığımız bir süreçle sağlıklı ilişki kurmak… Belki de asıl kahramanlık budur. Demem o ki, Kiek’i anlayabiliyorum; miskin Mona’yı köprü kenarından, aşağı bırakır gibi olduğu gelgitin kaynağını sezebiliyorum. Yazar Hof, Kiek’in bu cinayetvari hamlesini deşmek ve ahlâki yüküyle hem kendisini hem de okuru yüzleştirmek için bir adam çıkarıyor karşısına. Kiek’in vicdanı gibi çıkıyor karşısına o adam. Önce azarlıyor, tehdit ediyor, hesap soruyor. Bu aşamaların hiçbirinde adam klasını bozmuyor. “Ya eve gideceğiz (en güvendiklerin) ya da karakola” (kamu güvenliği) diyor adam Kiek’e. Kızın yığılıp kaldığını görünce de, en güvendiği ve en güvenilir merci olan vicdan tarafından suçlanıp yargılandığını anlayıp bu kez destek oluyor (topluma kazandırma), onu dinliyor, yargılamadan, hesap sormadan…
Yazarın soğukkanlı anlatımından dem vurmuştum. Bu tutum, mizahı güçlendiriyor. Kaurismaki filmlerindeki çelik çehreli adamların, yüzlerini zerre gevşetmeden, olabilecek en saçma ve en komik sözü söylemelerine benzer şekilde, acıya ve kaygıya kaptırmış giderken ister istemez gülümsüyoruz. Annesinin babaannesi ile kavgası komik, babaannesinin evi sürekli arayıp annesini çıldırtması komik, annesiyle oynadıkları “ya sen” oyunu komik, arkadaşının yardım için saçma bir aranıyor resmi yapması komik, Mona’nın önden ve arkadan habire ses çıkartması çok komik.
Küçük sorunlara rağmen birbirlerini çok seven bir ailenin merkezde olması okurun empatisini kolaylaştırıyor. Sevdiği kadına, “ben yerimde duramam, başkalarının acılarını dindirmek için yollara düşer dururum, sen en iyisi başka birini bul” diyen adam için “ben başka birini bulmak istemiyordum ki” diyen kadın, bir savaşın bitip diğerinin başladığı dünyada sahip olunacak en iyi anne baba adayı gibi duruyor. Kiek de duygu derinliği ve basiretiyle tam bir sevgi çocuğu.
Kitaptaki sahici ve anlamlı diyaloglar, az kelimeyle çok şey anlatmanın harika örnekleri. Annesiyle monopoly oynayan Kiek, havadan sudan, rüyalardan, filmlerden, annesinin babası hakkında her şeyi hiç saklamadan anlatmasından dem vuruyor. Ülkemizde ebeveynle konuşmak, başlı başına kan ter içinde bırakan bir ritüelken, babasını, eşini saç baş yolmadan bekleyip arada da bu nitelikte konuşabilen anne kızı görmek beni hem üzüyor hem de sevindiriyor.
Belirsizlik bazen en kötü durumdur; birçok iyi haber alıp sevinemez, karanlığa çekilirsiniz; en yıkıcı haberler gelir, kabullenemez, umut istiflersiniz. Çin’den Maçin’e sık sık yapılan bu duygu yolculuğu sizi tüketir. Belirsizliğin sürmesindense, neredeyse kara haberi arzulamaya başlarsınız. Neyse ki bu kara deliğe sürüklenmiyor Kiek’in ailesi.
Edebiyat, var olmak için kültürel vasata yaslanır, yazar bir yerde o vasatı aşsa bile, okur kitlesiyle çoğunlukla o vasat içerisinde etkileşime geçer. “Geçtigitti…”yi okurken, çocuğun zihninden dökülen son derece gerçekçi, sert şiddet ifadeleri ilk bakışta tedirgin ediyor insanı. Bir fareyi öldürmenin beş yolu: sıcaktan eriyerek ölmesine izin vermek, kafasını kesmek, suda boğmak, pencereden aşağı atmak, bir kediye vermek. Otuz sayfa sonra benzer şekilde bu kez bir köpeği öldürmenin beş yolunu düşünüyor Kiek: Aç susuz bir yere kapatmak, boğmak, pencereden aşağı atmak, kafasını kesmek, saldırgan bir köpeğe parçalatmak. Köpeğin kafasını keserse etrafa çok fazla kan sıçrayacağını düşünecek kadar ileriye gidip düşüncesinden tiksiniyor ve geri dönüyor. Gedikli eğitimciler geliyor gözümün önüne, bilinç abidesi ebeveynler, toplum tasarlayıcı siyasiler, ahlâkçıbaşları ve daha niceleri. Okuma ve anlama eyleminin sosyolojik zemini olsa da, kişinin birikimiyle, anlam kurma stratejileriyle çok yakından ilgilidir. Bu satırlar kimi çocuk için sarsıcıdır, paniğe sevkeder. Kendi ham kötülüğüyle hesaplaşmasını bilen bir çocuk okur içinse, şifalı bir sürecin tetikleyicisidir. Vahşi doğasını inkâr etmeden sınırlarını yoklar ve tıpkı Kiek gibi tiksinip ahlâki kazanımını teyit eder. Kötü değildir, masum bir canlıya elini sürmeyecektir.
Babadan kesin haberler gelmeden önce babaanne, ters köşe yaparak, oğlunun bencilliğinden şikâyet ediyor. Kulak verdikçe haklı buluyoruz babaanneyi. Hep böyleydi diyor, hep başına buyruk, üç tekerlekli bisikletiyle daha beş yaşındayken sırra kadem basan, gecenin bir yarısı kanala yüzmeye giden, canı istedi diye Kalahari çölünde motosiklet süren… Şimdi de savaşın ortasında ve ailesini kahrediyor. Makul tezi annesi dengeliyor, insanlara yardım için gittiğini hatırlatıyor. Babaannesi ısrarlı, birçok doktor tanıdığının, burada kalarak insanlara yardım edebildiğini hatırlatıyor. Ne öyle ne böyle, hem öyle hem böyle! İnsanın formülü olsaydı pek matah bir şey olmazdı galiba.
Baba sapasağlam gitmişti, gitmeseydi sağlam kalacaktı. Gitti ve kendisini tehlikeye attı. Gelen haberler hem iyi hem kötü: Babası yaşıyor ama bir kaza geçirmiş, bindiği araç mayını tetiklemiş. Patlamada yaralanmış, bacağı kötü durumdaymış. Doktorlar ampütasyonu olası görüyormuş. Babanın kitabın başında anlattığı ve yer yer yinelenen korkak adam hikâyesi var. Hiçbir yere gitmeyip başıma bir şey gelir endişesiyle evinde oturan korkak adam, evine devrilen ağaç yüzünden ölüyor.
Bu ahlâki uyarı ile babaannenin sızlayışı arasında kalıyoruz ister istemez. “Ben onu doğurduğumda sapasağlamdı” diyor.
Sondan başa bir köprü kurmak kastıyla farklı biçimde yeniden söyleyeyim; bütün uzuvlarımız tamam coşkusuyla oynamaya başlamıyoruz hiçbirimiz. Hasbelkader serçe parmağımızdan mahrum kalsak gözümüz, aklımız hep onu arıyor.
Babası dönmüş, yorgun ama gülümsüyor, bacağından mahrum ama teknoloji hızla gelişiyor, birlikteler ve mutlular. Haklısınız, birçok sıkıntılar çekildi, gelin hep birlikte söyleyelim: “geçtigitti geçtigitti geçtigitti”.
İlgili Yazılar
Mecidi Sinemasında Eğitim, Çocuk ve Hakikati Arayış
Eğitimin sinemayla olan ilişkisinde pek çok konu ve tema öne çıkar. Ancak belki de bunlar içinde çocukların dünyasından eğitimi ve hakikat ilişkisini tefekkür etmek oldukça önemli. Sinema filmlerinin muhatabı çocuklar olunca onlar üzerinden dünya hayatı, bakmak ve görmek, idrak eylemek ve imtihan alanlarını tahayyül etmek de bir o kadar kıymetli hale geliyor. Tüm bu ilişkiyi İranlı yönetmen Mecid Mecidi’nin Kaçakçı (Baduk, 1992) filminden Güneşin Çocukları (Hurşit, 2020) filmine kadar görebileceğimiz birçok eseri var.
Üzerimde Kalan Yaşamak Suçu mu?
Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana ya Rabbi
Taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya Rabbel alemin
tütmesi gereken ocak nerde?
Yolun Sonu Görününce!
Yol bazen çok uzunmuş gibi gelir insana.
Yapılacak şeyleri yaymışsındır daha yaşayacağını sandığın hayatına.
Kafanda hayata dair kaba taslak bir plan vardır.
Birgün aniden birşeyler oluverir.
Birden yolunun kısaldığını anlarsın.
Her an başka başka nedenlerle seni bulabilecek “son” düşüncesi daha da yakınlaşmıştır sana.
Sığdırmaya çalışırsın kısalan yoluna, uzunca gördüğün yol için düşündüklerini.
Mehcerde Bir Hayat Ozanı Cibran Halil Cibran
Arap edebiyatının önemli ekollerinden biri olan Mehcer Edebiyatına değinmeden evvel “Mehcer” kelimesini tanımlamakta fayda görüyorum. Mehcer; Arapça bir kelime olup hicret edilen yer manasına gelir.Bugün artık Türkçede sıklıkla duyduğumuz göç kelimesi ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Hicret (göç) ve muhacir (göç eden kimse) kelimeleri ile de aynı kökten gelmektedir.
Mektup V
Ümit ederim iyisindir, zira ümit soluk alıp-vermenin niteliğini etkiler… Nicedir yazıyorum, içimden geldiği, dilimin döndüğü, aklımın erdiği kadarıyla… Geçen mektupta “istersen yaz e-mail adresime” dedim. Yazmadın, demek ki istemedin, yoksa yazacaklarını bitirmiş, sebeplerini yitirmiş olamazsın. Yok yok, sitem değil bu, niye sitem edeyim ki yazmak benim kararım ve tercihim, senin için de durum aynı diğer bir ifadeyle. Ama yazsaydın, yazmak kadar okumak da iyi gelirdi bana. Hâlinden haber almak, kafanı yoranları, gönlünü besleyenleri, ümidini destekleyenleri görmek isterdim/isterim. Kapsama alanımda olanlar ilgilendirir beni, yazarken dinliyor ve dinleniyorum ben, öyle düşünüyorum işte, yazmak bana iyi geldiği gibi sana da iyi gelir düşüncesindeyim.