Müslümanlar olarak, inşa ettiğimiz bir uygarlık içinde yaşamıyoruz bilakis başkaları tarafından Müslümanca olmayan dinamiklerle inşa edilmiş bir uygarlık içerisinde yaşıyoruz. Yalnızca Müslümanlar değil Batı dışı topluluklar kendilerinin inşa etmediği var edilmiş bir dünyada yaşamaktadırlar. Batı dışı toplumlar, 300 yıldır Batı ontolojisinin ve epistemolojisinin inşa ettiği (ç)ağlara, mekânlara ve olaylara maruz kalmaktadırlar. Tarihsel olarak “güç” ve “iktidar” varlığını çok mühim gören Batı inanç ve düşünce tarihinde Mitoloji (tasavvuri varlıkların hâkim olduğu bakış), Kilise (din adamlarının ve dogmaların hâkim olduğu yapılanma) ve Devlet (seküler aklın inşa ettiği kurumlaşma) son olarak meydana gelen Şirketleşme (rasyonel akıl gücünün bireyselleşme ile buluştuğu kurumlaşma türü) süreçleri yaşanmıştır.
Dinamiklerinde dualiteler bulunan Batı tarihinde mitoloji, din, siyaset ve ticaret çok önemli unsurlardır. Bu unsurlar, varlık, bilgi ve değer ile ilişkin süreçleri etkilemiştir. Gözetleyen-gözetlenen ilişkisi, tarih boyunca her zaman var olagelmiştir. Yunan mitolojisinde; başta Zeus olmak üzere Tanrılar tarafından gözetlenen insanlar/tebaa gerçeği vardır. Mitolojik inanışın yerini alan dinî/Hristiyanlık süreçte ise yeryüzünde insan, Tanrı’nın varlığının halifesi olan Kilise tarafından gözetlenmiştir. Hayal sürecinden inanca, bu süreçten de akılcılaşma sürecine geçilmiştir. Kimi felsefe tarihçilerinin mitostan logosa doğru bir süreç olarak gördüğü zaman diliminde ise gözetleyici mekanizma ve halkları disiplinize eden unsurlar; imparatorluklar ve devletler olmuştur. Sanayileşme ve teknolojikleşmenin gelişmesiyle devletlerin gözetleme işini kitle iletişim araçları almıştır. Gazete, dergi, televizyon son olarak dijital vasıtalarla gözetleme sürecinde devletlerden daha çok şirketler olmuştur.
Mitolojik inanışta Tanrılar; sadece gören değil insanların arasına inerek onlarla yaşayan, tanık olan, gerektirdiğinde onlara haddini/ceza bildiren varlıklardır. Gerek Olympos Dağı’ndan görerek gerekse buradan inip insanların aralarına dâhil olarak insanları sadece gözetlemekle kalmayan Tanrılar, ihtiyaç duyduklarında veya canları istediklerinde onları cezalandırmışlardır. Olympos’tan gözetleme misyonunu alan Kilise ile inancın merkezi tasavvuri bir dağdan alınıp cismani bir kuruma verilmiştir. Cismani bir oluşa tekabül eden ve kutsallığa sahip olan Kilise, insanların üzerinde yeni bir tahakküm aracı olmuştur. Olympostaki tanrılar gibi sadece gözetlemekle ve cezalandırmakla yetinilmemiş tanrının gücü din adamlarına verilmiştir. Gözetleme ve cezalandırma, günah odaları gerçekliğiyle “günah dinleme” bahanesiyle “sorgulama” cihetine de evrilmiştir. Yani gözetleme ve cezalandırmaya sorgulama ilave edilmiştir.
Kilise otoritesini burjuva ittifakıyla çökerten Krallıklar, sadece iktidarı değil insanları “gözetim” vazifesini de Kilise’den almıştır. Krallıklar veya devletlerin etkin olduğu dönemde günah odalarının ve nezarethanelerin yerini büyük hapishaneler almıştır. Devletlerin ve şirketlerin ortaklığı ile gelişen sanayileşme sürecinde kitle iletişim araçları yani medya; yasama, yürütme ve yargının dışında 4. güç olarak görülmüştür. Şimdi gelinen nokta itibariyle internet ve sanallaşma süreciyle medya, bu üç gücü de belirleyen etkin bir güç olmuştur. Çünkü sanal âlem, yalnızca adalet algısını oluşturmamakta, aynı zamanda mahkemelerin karar verici rolünü de edinmektedir. Savunmanın da hükmün de verildiği bir alan olan sanal âlemde adaletin, simülatif yani hakikatten yoksun bir sürece doğru evrilmesi söz konusudur. Olympos, Kilise ve Devlet’ten sonra iktidarın gözü artık dijital odaklar olmuştur. Dijital odakların sermaye uzantılı olması sermayenin dinden de siyasetten de daha etkin hâle gelmesine yol açmıştır.
Mekanik panoptikon olan “hapishaneye” ilk dikkat çeken kişi J. Bentham olurken hapishanenin sahibi olan iktidarı, felsefi bir bağlamda “panoptikon” kavramıyla analiz eden kişi ise M. Foucault olmuştur.
1984 yılında ölen Foucault, kitle iletişim araçlarının hususiyetle TV’nin yeni bir panoptikon hâline geldiğini ıskalamıştır. Nitekim Baudrillard, Foucault’nun söylemlerinin iş işten geçtikten sonra söylenen söylemle, kendisinin ise iş bittikten sonra ortaya çıkan bir Mesih olduğunu söyleyerek “onu unutmakta fayda vardır” demiştir. Baudrillard, sanalın veya medyanın bir “gözetim” odağı hâline geldiğine vurguda bulunan metinler yazmıştır.
İktidarın mitolojik, dinî ve siyasi yapılardan ticari yapılara doğru kaydığı bir süreçte hâliyle hukuki ve etik düzlemin de sorunlar yaşaması söz konusudur. Çünkü kâr dürtüsüyle hareket eden dijital enformatik yapılar ve şirketler, yapmakla yükümlü olduğunu düşündüğü “gözetimi” daha önceki yapılar gibi disiplin adına değil maddi kazançlar adına yapmaktadır. Disiplin adına “gözetleme” yapanlar, “devletin mahremiyetinin” ihmal edilmesinin önüne geçmek adına tebaasının mahremiyetini ihmal ederken ticari amaç adına “gözetim” gerçekleştiren dijital tabanlı kurumlar ise kâr adına “tebaası” hâline getirdiği bireylerin “mahremiyetini” ihmal etmekte hiçbir beis görmemektedir.
Neredeyse kendine ait tüm verilerini internete yükleyen bireylerin; mitik, dinî ve rasyonel düzlemden çok uzak ve tüm bu unsurları yutan simülatif bir süreçle karşı karşıyayız. Yalnızca verilerin toplanıp kişinin mahremiyetinin başkalarınca paylaşılması sorunu ile değil kişinin kendi mahremiyetinin ne kadar önemli olduğunun farkındalığını kaybettiği bir süreç ve sorun ile karşı karışayız. Böylesi bir sorun neticesinde mahremiyetini kendi eliyle başkalarının gözlerine ve gözetimine açması insanın içinde bulunmuş olduğu trajik bir hâldir. İnsan, insanlık tarihinde kendine ait özel bilgileri hiçbir zaman böyle cömertçe paylaşmamıştır. Yalnızca gözetlemeyi yeterli bulmayan insan, gözetlenmeyi matah bir şey saymaktadır. Sanallığın tebaası hâline getirilen insan, adeta bilinç kaybına uğrayıp afrodizyak biçimde kendini sanal dünyanın akışına bırakmakta ve orada var olmayı hakiki var olma zannetmektedir.
Sanayileşme süreciyle daha da yaygınlaşan hapishaneler, fabrikalar, okullar ve caddelerde olan gözetlenmeyi yeterli bulmayan “gözetleyici mekanizmalar”, gözetlemeyi teknolojikleşmeyle birlikte üretilen video ve TV’lerle seyirsel bir sürece taşımıştır. İnsanlık, bununla da yetinmeyerek dijitalleşmiş teknolojiyle meydana getirdiği, kişinin kendine dair içerik üretmesine de imkân sağlayan YouTube, Tik Tok, İnstagram, Daily Motion vs. dijital uzantılı uygulamalarla yalnızca gözetleyen değil, gözetlenmeden hoşlanan bir kimliğe bürünmüştür. Gözetleyicilere malzeme sağlayarak kendisinin hem nesneleşmesine hem de ticarileşmesine imkân tanımıştır.
Video veya TV ile kısmen kurgusal olan veya izlenilen şeyin mantıksal olarak varlığını gerekli kılan ürünler dışında dijital içerik üretme uygulamaları ile gereksiz, anlamsız içerik üretimleri sanal âlemde varlık bulmuştur. Bu söz konusu manasız ve gereksiz denilebilecek içeriklerle insanlar, ifşa edilmiş başka dünyalara şahit olmanın ötesinde kendi dünyasını ifşa edici sanal zeminleri bulmuştur. İnsanlık sanallaşma veya dijitalleşme süreci ile yetinmemiş, Yapay Zekâ gibi uygulamalarla sibernetikleşme süreci ile karşı karşıya kalmıştır.
Hapishaneler, okullar ve caddelerde hem gözetlenen hem de gözetleyen insan; sanal âlemde gözetleyen, gözetlenen, aynı zamanda belirlenebilen bir varlık hâline gelmiştir. İstenilen siyasal, dinî veya içtimai düzleme sevk edilmektedir. Tüm bunlar yetmez gibi insanın, kendi zekâsından ümidini kesmesi yapay zekâlı uygulamalarla örülü bir hayat inşa etmeye çalışması, gözetlenen ve kapatılan insanın daha da dışlanmasına yol açabilir. Çünkü onun yerine ameliyat yapan, hukukî karar veren, randevu alan hatta bir futbol maçında düdük çalacak yapay zekâya dayanan bir varlık türü inşa etme çabası insanı gereksizleştirme çabaları olarak okunabilir.
Gözetleme, veri toplama vb. eylemselliklerin gerçekleştirmeyi daha hızlandıracak bir siber-teknoloji türü olan Yapay Zekâ uygulamalarına bel bağlamak, insanın kendini hayatın dışarısına çıkarması anlamına gelir. Hiper-modern insan, kendisinin dışında var ettiği ikinci zeki varlıkla/YZ dünyanın daha güzel olacağına dair yersiz bir inancı taşımaktadır. Gözetleme kurumları ve vasıtaları ile kendini kapatan insanlık, kendinin dışında ihtiyaç duyduğu ikinci zeki varlıkla yani yapay zekâ ile hayatı birlikte yaşama gereği duymuştur. Kendi türüyle birlikte yaşamayı beceremeyen sürekli kendi türünü dinî, etnik, siyasi veya coğrafi olarak düşman görüp savaşlar, çatışmalar ve rekabet üzerinden kendi türünü tasfiye eden İnsan’ın başka bir zeki türlü yaşama isteği oldukça paradoksaldır. Dinsiz, ideolojisiz, milliyetsiz ve coğrafyasız/vatansız bir zekâ varlığının iyi olacağına dair duyulan inanç kuşkuludur.
Sanal akışın içinde düşündüğünü de söylediğini de yaptığını da çok iyi muhasebe edemeyen İnsan, sanal âlemde -hakiki biçimde- düşünmeden, konuşmadan ve davranmadan, dolayısıyla sorunlu varoluş tarzıyla insana, hayata ve mânâya dair ciddi sorunları da meydana getirmektedir.
Adalet, özgürlük, yoksulluk ve saadeti sanal âlemde arayan İnsan, insana da tabiata da ve tüm bunları yaratana da yabancılaşmıştır. Allah’ın var ettiklerini görmeyen ve işitmeyen insanların, neredeyse yalnızca sanal akışları görmeleri ve işitmeleri neticesinde İnsan’ın; yaratıcısına, içinde yaşadığı tabiata ve türdeşi olan insana yabancılaşmasını doğurmuştur. Kendi türünden sıkılan İnsan, insanla yaşamanın ve iletişim kurmanın gereksizliğine de inanmaktadır. Sanalın etkin olduğu kent düzeninde İnsan, tabiatı ıskalayarak kedi-köpek çobanı hâline gelmiştir. Kendine mal ederek “mal” hâline getirdiği hayvanlarla hayvanlığa iyilik yaptığını zanneden İnsan, yapma çiçeklerle tabiatı evine taşıdığı yanılgısı içindedir. İnsan, kendine ait olan duygu eksikliğini kendine mal/ettiği kedi-köpek üzerinden gidermeye çalışmaktadır. Yanlış anlaşılmaya yol açmaması için söylemek istediğim şey hayvanlara merhamet edilmesin değildir. İnsan, merhametli olmakla vazifeli bir varlıktır. İnsanın, bırakın hayvana ve bitkiye merhametli olması, eşyaya karşı dahi merhametli olması en önemli vazifesidir. Sorun olan etrafında olan şeyleri “metalaştırıp” kendi varlık dünyasını oluşturmada hayvanları birer dolgu malzemesi olarak kullanmasıdır. Bu pragmatist davranış etik de değildir hukuki de. Gözetlenen, gözetleyen varlık hâline gelen insan tabiatla kurduğu ilişkiyi Robinson’un ilerisine taşıyamamıştır. Kendini kapatılmışlıktan ve kuşatılmışlıktan kurtarırsa bitkiyi de hayvanı da kapatmaktan vazgeçecektir.
Modern şiddetin en belirgin özelliklerinden olan ordu, sağlık, eğitim ve medya gibi organlara müdahale yoluyla muhatapların sindirilmeye çalışılması olgusu , Doğu Türkistan için sıradan bir durum hâline gelmiştir.
Daha önce toplumsal ilişkilerce belirlenen insan modeli, toplumsal ilişkilerin belirlediği, ahlakın belirlediği, dinin belirlediği ya da daha çok böyle pagan toplumlarında da olsa oradaki kabilevi töre ilişkilerinin belirlediği insan modeli Sanayi Devrimi ve hemen sonrasında 19. yüzyılda ise bu defa daha iktisadi içerikle tanınmaya başlanıyor. Burada şöyle bir tartışma ortaya çıkıyor: Acaba insan doğasını nasıl tanımlayabiliriz, bir insan doğası var mı, bu insan doğası gerçekten hani toplumsal ilişkiler tarafından mı belirleniyor yoksa ekonominin merkezde olduğu ve ekonominin diğer tüm toplumsal ilişkileri belirlediği bir insan doğası mı, bu insanı nasıl tanımlayabiliriz?
Gemi batıyor, seyrediyorlar. Bir heyula dolaşıyor, dinliyorlar. Dünya değişiyor, bakmıyorlar. Bir şeyler yaşıyoruz, şahit oluyoruz. Dönüşen sadece nesneler, mekânlar, olaylar, kişiler değil. Yaşadığımız gariplik bizi dönüştürüyor. Hem de dönüşümün ruhuna aykırı bir şekilde. İnsanı yavaş yavaş olgunlaştıran, var eden bir dönüşümden çok, şokla, özüne aykırı şekilde, varoluşunu tamamlamadan olgunlaştıran bir dönüşüm bu yaşadığımız.
Görüleceği gibi Ahbârîler, şer’î hükmün zann-ı galibe dayalı olmasını reddetmişlerdir. Onlara göre şer’î hüküm yalnızca nassa dayanmalıdır. Nas ise nefsu’l-emre(şeyin kendindeliğine/hakikatine) uygun düşen rivayetlerdir. Masum İmamlardan nakledilen rivayetler nefsu’l-emre uygun düştüğü için asıl delil Kur’ân ve İmamlardan gelen hadislerdir.
Peki, esas noktaya gelecek olursak, dini temelden yoksun kalındığında, ahlâki normlar hâlâ bağlayıcılığını koruyabilir mi? İnsanların, kendinden büyük bir otorite olmaksızın, bencillikten ve faydacı hesaplardan arınmış bir etik ilke etrafında birleşebilmesi mümkün müdür?
Mekanik Panoptikon’dan Sanal Panoptikon’a: Gözetim
Müslümanlar olarak, inşa ettiğimiz bir uygarlık içinde yaşamıyoruz bilakis başkaları tarafından Müslümanca olmayan dinamiklerle inşa edilmiş bir uygarlık içerisinde yaşıyoruz. Yalnızca Müslümanlar değil Batı dışı topluluklar kendilerinin inşa etmediği var edilmiş bir dünyada yaşamaktadırlar. Batı dışı toplumlar, 300 yıldır Batı ontolojisinin ve epistemolojisinin inşa ettiği (ç)ağlara, mekânlara ve olaylara maruz kalmaktadırlar. Tarihsel olarak “güç” ve “iktidar” varlığını çok mühim gören Batı inanç ve düşünce tarihinde Mitoloji (tasavvuri varlıkların hâkim olduğu bakış), Kilise (din adamlarının ve dogmaların hâkim olduğu yapılanma) ve Devlet (seküler aklın inşa ettiği kurumlaşma) son olarak meydana gelen Şirketleşme (rasyonel akıl gücünün bireyselleşme ile buluştuğu kurumlaşma türü) süreçleri yaşanmıştır.
Dinamiklerinde dualiteler bulunan Batı tarihinde mitoloji, din, siyaset ve ticaret çok önemli unsurlardır. Bu unsurlar, varlık, bilgi ve değer ile ilişkin süreçleri etkilemiştir. Gözetleyen-gözetlenen ilişkisi, tarih boyunca her zaman var olagelmiştir. Yunan mitolojisinde; başta Zeus olmak üzere Tanrılar tarafından gözetlenen insanlar/tebaa gerçeği vardır. Mitolojik inanışın yerini alan dinî/Hristiyanlık süreçte ise yeryüzünde insan, Tanrı’nın varlığının halifesi olan Kilise tarafından gözetlenmiştir. Hayal sürecinden inanca, bu süreçten de akılcılaşma sürecine geçilmiştir. Kimi felsefe tarihçilerinin mitostan logosa doğru bir süreç olarak gördüğü zaman diliminde ise gözetleyici mekanizma ve halkları disiplinize eden unsurlar; imparatorluklar ve devletler olmuştur. Sanayileşme ve teknolojikleşmenin gelişmesiyle devletlerin gözetleme işini kitle iletişim araçları almıştır. Gazete, dergi, televizyon son olarak dijital vasıtalarla gözetleme sürecinde devletlerden daha çok şirketler olmuştur.
Mitolojik inanışta Tanrılar; sadece gören değil insanların arasına inerek onlarla yaşayan, tanık olan, gerektirdiğinde onlara haddini/ceza bildiren varlıklardır. Gerek Olympos Dağı’ndan görerek gerekse buradan inip insanların aralarına dâhil olarak insanları sadece gözetlemekle kalmayan Tanrılar, ihtiyaç duyduklarında veya canları istediklerinde onları cezalandırmışlardır. Olympos’tan gözetleme misyonunu alan Kilise ile inancın merkezi tasavvuri bir dağdan alınıp cismani bir kuruma verilmiştir. Cismani bir oluşa tekabül eden ve kutsallığa sahip olan Kilise, insanların üzerinde yeni bir tahakküm aracı olmuştur. Olympostaki tanrılar gibi sadece gözetlemekle ve cezalandırmakla yetinilmemiş tanrının gücü din adamlarına verilmiştir. Gözetleme ve cezalandırma, günah odaları gerçekliğiyle “günah dinleme” bahanesiyle “sorgulama” cihetine de evrilmiştir. Yani gözetleme ve cezalandırmaya sorgulama ilave edilmiştir.
Kilise otoritesini burjuva ittifakıyla çökerten Krallıklar, sadece iktidarı değil insanları “gözetim” vazifesini de Kilise’den almıştır. Krallıklar veya devletlerin etkin olduğu dönemde günah odalarının ve nezarethanelerin yerini büyük hapishaneler almıştır. Devletlerin ve şirketlerin ortaklığı ile gelişen sanayileşme sürecinde kitle iletişim araçları yani medya; yasama, yürütme ve yargının dışında 4. güç olarak görülmüştür. Şimdi gelinen nokta itibariyle internet ve sanallaşma süreciyle medya, bu üç gücü de belirleyen etkin bir güç olmuştur. Çünkü sanal âlem, yalnızca adalet algısını oluşturmamakta, aynı zamanda mahkemelerin karar verici rolünü de edinmektedir. Savunmanın da hükmün de verildiği bir alan olan sanal âlemde adaletin, simülatif yani hakikatten yoksun bir sürece doğru evrilmesi söz konusudur. Olympos, Kilise ve Devlet’ten sonra iktidarın gözü artık dijital odaklar olmuştur. Dijital odakların sermaye uzantılı olması sermayenin dinden de siyasetten de daha etkin hâle gelmesine yol açmıştır.
1984 yılında ölen Foucault, kitle iletişim araçlarının hususiyetle TV’nin yeni bir panoptikon hâline geldiğini ıskalamıştır. Nitekim Baudrillard, Foucault’nun söylemlerinin iş işten geçtikten sonra söylenen söylemle, kendisinin ise iş bittikten sonra ortaya çıkan bir Mesih olduğunu söyleyerek “onu unutmakta fayda vardır” demiştir. Baudrillard, sanalın veya medyanın bir “gözetim” odağı hâline geldiğine vurguda bulunan metinler yazmıştır.
İktidarın mitolojik, dinî ve siyasi yapılardan ticari yapılara doğru kaydığı bir süreçte hâliyle hukuki ve etik düzlemin de sorunlar yaşaması söz konusudur. Çünkü kâr dürtüsüyle hareket eden dijital enformatik yapılar ve şirketler, yapmakla yükümlü olduğunu düşündüğü “gözetimi” daha önceki yapılar gibi disiplin adına değil maddi kazançlar adına yapmaktadır. Disiplin adına “gözetleme” yapanlar, “devletin mahremiyetinin” ihmal edilmesinin önüne geçmek adına tebaasının mahremiyetini ihmal ederken ticari amaç adına “gözetim” gerçekleştiren dijital tabanlı kurumlar ise kâr adına “tebaası” hâline getirdiği bireylerin “mahremiyetini” ihmal etmekte hiçbir beis görmemektedir.
Neredeyse kendine ait tüm verilerini internete yükleyen bireylerin; mitik, dinî ve rasyonel düzlemden çok uzak ve tüm bu unsurları yutan simülatif bir süreçle karşı karşıyayız. Yalnızca verilerin toplanıp kişinin mahremiyetinin başkalarınca paylaşılması sorunu ile değil kişinin kendi mahremiyetinin ne kadar önemli olduğunun farkındalığını kaybettiği bir süreç ve sorun ile karşı karışayız. Böylesi bir sorun neticesinde mahremiyetini kendi eliyle başkalarının gözlerine ve gözetimine açması insanın içinde bulunmuş olduğu trajik bir hâldir. İnsan, insanlık tarihinde kendine ait özel bilgileri hiçbir zaman böyle cömertçe paylaşmamıştır. Yalnızca gözetlemeyi yeterli bulmayan insan, gözetlenmeyi matah bir şey saymaktadır. Sanallığın tebaası hâline getirilen insan, adeta bilinç kaybına uğrayıp afrodizyak biçimde kendini sanal dünyanın akışına bırakmakta ve orada var olmayı hakiki var olma zannetmektedir.
Sanayileşme süreciyle daha da yaygınlaşan hapishaneler, fabrikalar, okullar ve caddelerde olan gözetlenmeyi yeterli bulmayan “gözetleyici mekanizmalar”, gözetlemeyi teknolojikleşmeyle birlikte üretilen video ve TV’lerle seyirsel bir sürece taşımıştır. İnsanlık, bununla da yetinmeyerek dijitalleşmiş teknolojiyle meydana getirdiği, kişinin kendine dair içerik üretmesine de imkân sağlayan YouTube, Tik Tok, İnstagram, Daily Motion vs. dijital uzantılı uygulamalarla yalnızca gözetleyen değil, gözetlenmeden hoşlanan bir kimliğe bürünmüştür. Gözetleyicilere malzeme sağlayarak kendisinin hem nesneleşmesine hem de ticarileşmesine imkân tanımıştır.
Video veya TV ile kısmen kurgusal olan veya izlenilen şeyin mantıksal olarak varlığını gerekli kılan ürünler dışında dijital içerik üretme uygulamaları ile gereksiz, anlamsız içerik üretimleri sanal âlemde varlık bulmuştur. Bu söz konusu manasız ve gereksiz denilebilecek içeriklerle insanlar, ifşa edilmiş başka dünyalara şahit olmanın ötesinde kendi dünyasını ifşa edici sanal zeminleri bulmuştur. İnsanlık sanallaşma veya dijitalleşme süreci ile yetinmemiş, Yapay Zekâ gibi uygulamalarla sibernetikleşme süreci ile karşı karşıya kalmıştır.
Hapishaneler, okullar ve caddelerde hem gözetlenen hem de gözetleyen insan; sanal âlemde gözetleyen, gözetlenen, aynı zamanda belirlenebilen bir varlık hâline gelmiştir. İstenilen siyasal, dinî veya içtimai düzleme sevk edilmektedir. Tüm bunlar yetmez gibi insanın, kendi zekâsından ümidini kesmesi yapay zekâlı uygulamalarla örülü bir hayat inşa etmeye çalışması, gözetlenen ve kapatılan insanın daha da dışlanmasına yol açabilir. Çünkü onun yerine ameliyat yapan, hukukî karar veren, randevu alan hatta bir futbol maçında düdük çalacak yapay zekâya dayanan bir varlık türü inşa etme çabası insanı gereksizleştirme çabaları olarak okunabilir.
Gözetleme, veri toplama vb. eylemselliklerin gerçekleştirmeyi daha hızlandıracak bir siber-teknoloji türü olan Yapay Zekâ uygulamalarına bel bağlamak, insanın kendini hayatın dışarısına çıkarması anlamına gelir. Hiper-modern insan, kendisinin dışında var ettiği ikinci zeki varlıkla/YZ dünyanın daha güzel olacağına dair yersiz bir inancı taşımaktadır. Gözetleme kurumları ve vasıtaları ile kendini kapatan insanlık, kendinin dışında ihtiyaç duyduğu ikinci zeki varlıkla yani yapay zekâ ile hayatı birlikte yaşama gereği duymuştur. Kendi türüyle birlikte yaşamayı beceremeyen sürekli kendi türünü dinî, etnik, siyasi veya coğrafi olarak düşman görüp savaşlar, çatışmalar ve rekabet üzerinden kendi türünü tasfiye eden İnsan’ın başka bir zeki türlü yaşama isteği oldukça paradoksaldır. Dinsiz, ideolojisiz, milliyetsiz ve coğrafyasız/vatansız bir zekâ varlığının iyi olacağına dair duyulan inanç kuşkuludur.
Adalet, özgürlük, yoksulluk ve saadeti sanal âlemde arayan İnsan, insana da tabiata da ve tüm bunları yaratana da yabancılaşmıştır. Allah’ın var ettiklerini görmeyen ve işitmeyen insanların, neredeyse yalnızca sanal akışları görmeleri ve işitmeleri neticesinde İnsan’ın; yaratıcısına, içinde yaşadığı tabiata ve türdeşi olan insana yabancılaşmasını doğurmuştur. Kendi türünden sıkılan İnsan, insanla yaşamanın ve iletişim kurmanın gereksizliğine de inanmaktadır. Sanalın etkin olduğu kent düzeninde İnsan, tabiatı ıskalayarak kedi-köpek çobanı hâline gelmiştir. Kendine mal ederek “mal” hâline getirdiği hayvanlarla hayvanlığa iyilik yaptığını zanneden İnsan, yapma çiçeklerle tabiatı evine taşıdığı yanılgısı içindedir. İnsan, kendine ait olan duygu eksikliğini kendine mal/ettiği kedi-köpek üzerinden gidermeye çalışmaktadır. Yanlış anlaşılmaya yol açmaması için söylemek istediğim şey hayvanlara merhamet edilmesin değildir. İnsan, merhametli olmakla vazifeli bir varlıktır. İnsanın, bırakın hayvana ve bitkiye merhametli olması, eşyaya karşı dahi merhametli olması en önemli vazifesidir. Sorun olan etrafında olan şeyleri “metalaştırıp” kendi varlık dünyasını oluşturmada hayvanları birer dolgu malzemesi olarak kullanmasıdır. Bu pragmatist davranış etik de değildir hukuki de. Gözetlenen, gözetleyen varlık hâline gelen insan tabiatla kurduğu ilişkiyi Robinson’un ilerisine taşıyamamıştır. Kendini kapatılmışlıktan ve kuşatılmışlıktan kurtarırsa bitkiyi de hayvanı da kapatmaktan vazgeçecektir.
Doç. Dr. Ahmet Dağ, Bursa Uludağ Üniversitesi.
İlgili Yazılar
Gazze’den Doğu Türkistan’a: Şiddet ve Acının Görünmezliği
Modern şiddetin en belirgin özelliklerinden olan ordu, sağlık, eğitim ve medya gibi organlara müdahale yoluyla muhatapların sindirilmeye çalışılması olgusu , Doğu Türkistan için sıradan bir durum hâline gelmiştir.
Hayatın Merkezine Oturan Kaygı: Ekonomik Kaygılı İnsan Çağı
Daha önce toplumsal ilişkilerce belirlenen insan modeli, toplumsal ilişkilerin belirlediği, ahlakın belirlediği, dinin belirlediği ya da daha çok böyle pagan toplumlarında da olsa oradaki kabilevi töre ilişkilerinin belirlediği insan modeli Sanayi Devrimi ve hemen sonrasında 19. yüzyılda ise bu defa daha iktisadi içerikle tanınmaya başlanıyor. Burada şöyle bir tartışma ortaya çıkıyor: Acaba insan doğasını nasıl tanımlayabiliriz, bir insan doğası var mı, bu insan doğası gerçekten hani toplumsal ilişkiler tarafından mı belirleniyor yoksa ekonominin merkezde olduğu ve ekonominin diğer tüm toplumsal ilişkileri belirlediği bir insan doğası mı, bu insanı nasıl tanımlayabiliriz?
Bir Garip Dünyada Çocuklara Seslenmek
Gemi batıyor, seyrediyorlar. Bir heyula dolaşıyor, dinliyorlar. Dünya değişiyor, bakmıyorlar. Bir şeyler yaşıyoruz, şahit oluyoruz. Dönüşen sadece nesneler, mekânlar, olaylar, kişiler değil. Yaşadığımız gariplik bizi dönüştürüyor. Hem de dönüşümün ruhuna aykırı bir şekilde. İnsanı yavaş yavaş olgunlaştıran, var eden bir dönüşümden çok, şokla, özüne aykırı şekilde, varoluşunu tamamlamadan olgunlaştıran bir dönüşüm bu yaşadığımız.
Şii Fıkıh Geleneğinde İctihadın Anlam Değişimi ve kabulü: Masum İmamlara Rağmen İctihad Mümkün mü?
Görüleceği gibi Ahbârîler, şer’î hükmün zann-ı galibe dayalı olmasını reddetmişlerdir. Onlara göre şer’î hüküm yalnızca nassa dayanmalıdır. Nas ise nefsu’l-emre(şeyin kendindeliğine/hakikatine) uygun düşen rivayetlerdir. Masum İmamlardan nakledilen rivayetler nefsu’l-emre uygun düştüğü için asıl delil Kur’ân ve İmamlardan gelen hadislerdir.
Seküler Bir Ahlâkın İmkânı Nedir?
Peki, esas noktaya gelecek olursak, dini temelden yoksun kalındığında, ahlâki normlar hâlâ bağlayıcılığını koruyabilir mi? İnsanların, kendinden büyük bir otorite olmaksızın, bencillikten ve faydacı hesaplardan arınmış bir etik ilke etrafında birleşebilmesi mümkün müdür?