“Hukuk, adalete yönelmiş toplumsal yaşama düzenidir.”[1]
Giriş
Abdülhak Kemal Yörük ve hukukun ne olduğu sorusu ile yüzleşen herkesin dile getirdiği gibi, Solmaz Zelyüt de “hukukun tanımı yok tanım teşebbüsleri var”[2] demektedir. Her ne kadar herkesin üzerinde mutabakat sağladığı bir tanım olmasa da girişte alıntıladığımız, Yasemin Işıktaş’ın tanımı anlam çerçevesi ve tarihsel bütünlüğü içerisinde anlaşılır bir tanımlama olduğu söylenebilir. İnsanların toplu hâlde yaşamaları insan-insan ilişkisinde hukuku doğurmuştur. Hukuksuz bir toplum iddiası kavramın doğasına aykırıdır. Hukukun varlığı toplum ile şekillenmiştir. Her ne kadar bazı hukuk teorisyenleri kavramı devlet ölçeğinde ele alarak devletlerin hukukundan bahsetmiş olsa da “hukukun devletle tanımlanması yolundaki yaygın anlayış insanlığın önemli bir bölümünün hukuk dışına atılması anlamına gelir.”[3] Hukuk toplum için vardır ve bundan dolayı da toplum ile birlikte değişmeye mecburdur. Bu değişim örgüsünü sağlayan olgu da eleştirel düşüncedir. Yasin Ramazanın da dediği gibi: “Eleştirel düşünme süreklilik isteyen bir uğraştır, çünkü daha sağlıklı bilgi ve düşünce her zaman mümkündür.”[4]
Hukuk Nedir?
Bugüne kadar hukuk kavramı ile ilgili birçok tanımlama yapılmıştır ve yapılmaya da devam edilmektedir. Bazı kavramlar için canlı olduğu iddia edilir, hukuk kavramı da biraz onu andırmaktadır. Hukuk kavramı ile ilgili birçok tanımlamanın yapılmış olması kavramın anlaşılamadığını göstermemektedir. İnsanların zihninde ve olgular dünyasında hukukun bir anlamı vardır. Hukukun ne olduğunu anlama çalışmaları içerisinde mutabakat sağlandığı gözlemlenen hususlardan biri de hukukun toplumu düzenleme görevidir. Bu bağlamda Yusuf Karakoç: “Hukuk, insanların toplum hâlinde yaşamalarını ve ilişkilerini sağlayan ve düzene koyan ortak bir anlayışın, kavrayışın adıdır”[5] demektedir.
Makalenin girişinde alıntılamış olduğumuz tanımı açacak olursak; “adalete yönelmek”, “toplumsal yaşam” ve “toplumsal düzen” olmak üzere hukukun üç fonksiyonu ön plana alınmıştır. Burayı biraz açacak olursak; hukuk, adalete yönelmek gibi bir temenni ile inşâ edilmeye çalışılmıştır. Dünya ölçeğindeki her devlet hukukunu adalete yönelme temelinde tanımlamaya ve oluşturmaya çalıştığını iddia etmiştir. Stalin’in Rusya’sı da, Hitler’in Almanya’sı da hukuku adalete yönelen bir olgu olarak tanımlamıştır. Sonuç olarak bakıldığında, yapılan eylemler bu söylemin sadece sözde kaldığını göstermektedir.
Hukukun adalete yönelme sebebinin adalet olgusunun yüceliğinden kaynaklandığını düşünmekteyiz. Hukuku adalete yöneltme söylemi aynı zamanda hukukun adalete yetişemeyeceği kabulünü de içerisinde barındırmaktadır. Hukuk toplumun düzenini sağlamak ile mesuldür ancak adaletin öyle bir görevi yoktur. Adalette kişiye hakkını vermektir elzem olan. Bazı durumlar olur ki hukuku işletmek için adaletsizlikler yapılır. Hukuk işletilir, toplumun ihtiyaçları karşılanır ve toplum düzeni sağlanır ancak bu adaletli değildir. Bu yüzden hukukun adalete yönelmek gibi bir temennisi olabilir fakat gerçekliği olamaz. Bu söylemden ‘hukuktan adalet çıkmaz’ anlamı da çıkarılmamalı. Burada ayrılması gereken bir husus var ise: Her hukukî söylem ve olgu âdil değildir! Adalet bir arayışın ve teyakkuzun adıdır. Her ânı, her eylemi yapmadan önce düşünmenin ve tartmanın adıdır. Adaletin bireysel yönü ağır basmaktadır hukuka nazaran. Bundan mütevellit kişiyi her ân muhakemeye iter.
Hukukun bir diğer fonksiyonu toplumsal yaşam ihtiyaçlarını karşılamaktır. İnsanların tarih boyunca her zaman toplu bir şekilde yaşamış oldukları ve bu toplumun en küçük birimi/yapı taşının aile olduğu ilkokulda öğretilen bir bilgidir. Bu toplu yaşamın uyum içerisinde sağlanması gerekir ve bunu sağlamak adına kurallar icat edilmiştir. Bahse konu bu kural, hukukun temelini oluşturmaktadır. Bugün yaşadığımız toplumun, toplumsal ihtiyaçlarını karşılayan kurallar çoğalmış olmasına rağmen ilk toplumların yapmış olduklarından pek de farklı değildir. Birey sayısı ve ihtiyaçlar çoğaldıkça kural/yasa çoğalmıştır.
Son olarak hukukun toplumu düzenleme fonksiyonuna gelecek olursak; bu fonksiyon bir önceki toplumun yaşam ihtiyaçlarını karşılama uğraşı ile benzerlik göstermektedir. Burada biraz daha ön planda olan toplumların devamlılığı için gerekli olan barış ortamının sağlanmasıdır. Hukukun toplumu şekillendirme fonksiyonlarından biri de toplumsal düzen sağlayıcılığıdır. “Toplumsal yaşamın asgari ölçüde barış ve düzeni gerekli kıldığı aşikârdır. Çünkü belirli davranış standartları olmaksızın insanlar barış ve düzen içerisinde yaşayamazlar. Bu nedenle en ilkelden en gelişmişine kadar sosyolojik bir olgu olarak birlikte yaşamanın kuralları çerçevesinde şekillendiğini görürüz. Bu nedenle Bellamy’nin hukuk, iyi ve adil toplumun niteliği hakkındaki makul anlaşmazlıklar karşısında birlikte yaşamı düzenleme ihtiyacı için ulaşılması gereken ortak kararlar alanı olarak tanımlanabilir.”[6]
Bu tanımlarla birlikte hukuku sadece kurallar bütünü olarak da görmemek gerekir. Yusuf Karakoç’un da değindiği gibi: “Hukuk, kurallar bütünü değildir. Hukuk bir süreçtir. İyiyi kötüden; tehlikeliyi tehlikesizden; haklıyı haksızdan; düzeni düzensizlikten; istikrarı istikrarsızlıktan ayırma sürecidir. Hukuk bu süreç sonucunda oluşandır.”[7] Hukuku pozitivist hukukçular gibi kurala indirgemek haksızlık olacaktır. Hukuk, olan ve olması gerekeni bir bütün olarak irdeler. “Özetle, hiçbir kanun koyucu toplumsal ilişkileri dondurmak, olduğu gibi muhafaza etmek amacıyla hukuk yapmaz.”[8] “…pozitif hukuk biliminin konusu olan yürürlükteki hukuk bile özü itibarıyla olanı göstermez, yani toplumda gözlemlenebilir maddi bir karşılığı bulunmamaktadır.”[9]
Hukuk nedir bölümünü kapatırken Ronald Dworkin’in meşhur eseri olan “Hukukun Hükümranlığı” kitabından bir alıntıyla kapatmış olalım: “Hukuk nedir? Şimdi bu soru için farklı türden bir cevap öneriyorum. Hukuk her biri somut bir davranış alanı üzerinde kendi hâkimiyetine sahip herhangi bir kurallar veya ilkeler kataloğuna indirgenemez. Yaşamlarımızın belli kısımları üzerinde hâkim olan resmi görevliler ile onların güçleri de hukuku tüketemez. Hukuk imparatorluğu egemenlikle, güçle veya usulle değil tutumla tanımlar… Hukukun sergilediği tutum inşâîdir: Geçmişe gerektiği ölçüde duyduğu inancı koruyarak, yorumcu bir ruhla, daha iyi bir geleceğe giden en iyi rotayı göstermek için pratiğe bir ilke kazandırmaya çalışır.”[10]
Eleştirel Düşünme Ne Demektir?
Eleştirel düşünme, bireyin yaşam fonksiyonlarını sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi için gerekli olan su gibi, hava gibi temel bir ihtiyaçtır. Eleştirel düşünmenin olmaması aklın susuz ve havasız kalması demektir.
“Düşünme bir hayat olayının nedeni, niçini ve nasılı üzerine kafa yormaktır. Eleştiri, bir durumu, bir olguyu, bir tavrı ya da bir olayı tutarlılık, doğruluk, geçerlilik ve güvenilirlik açılarından inceleme, değerlendirme ve yargılama faaliyetidir. Eleştirel düşünme ise, bir soru ya da sorunu bilimsel, kültürel, sosyal şartlar ve ölçülere göre, tutarlılık ve geçerlilik bakımından değerlendirme ve yargılamada sergilenen tavır, bilgi ve beceri süreçlerinin bütünüdür.”[11] Eleştirel düşünme aktif ve süreklilik isteyen bir eylemdir. Eleştirelliğin olmadığı yerde durağanlık baş gösterir, taklit artar. “Eleştirel düşünme, olaylar ve nesneleri değerlendirirken onlarla ilgili ifadelerin kaynağını sorgular, gücünü başka inanç ve bilgilerle test eder, onların iyi veya kötü yanlarını kendi bağlamları içinde ortaya koyabilmeyi amaçlar.”[12]
Burada ufak bir parantez açmakta fayda olduğu kanaatindeyiz. Her ne kadar ‘eleştirinin olmadığı yerde durağanlığın olacağı’, ‘eleştirinin olmadığı yerde putçuluğun başlayacağı’ söylense de eleştiriyi ele aldığımız kriter biz Müslümanlar için önemlidir. Salt eleştirmek için eleştiri düsturu ile değil, Allah’ın belirlediği ilke ve sabiteler doğrultusunda hareket edilmelidir. Bu konuda Taha Abdurrahman’ın biz Müslümanlara ufak bir uyarısı bulunmaktadır: “Müslümanlar uzun zamandır siyasî, hukukî ve toplumsal kurumlar da dahil olmak üzere kendi miras, tarih ve geleneklerini tam bir eleştiri ve aklîleştirme çabası içerisindedirler. Ancak onların aklîleştirme pratikleri kendi eleştiri ilkelerine dayanmaz, modernitenin ruhunun ilkelerinden de sudûr etmez. Ödünç aldıkları eleştiri araç ve yöntemlerini de hâlâ incelemiş değildirler. Bunun yerine onlar kendilerine söyleneni kabul etmişlerdir; onlara söylenen ise bu yöntemlerin yegâne makul ve makbul yöntemler olduğudur. Bağımsız eleştirinin yokluğu ve Batılı eleştirinin hegemonyacı etkisi Müslümanları kendi tarih ve gelenekleri üzerinde ayrım gözetmeden tahripte bulunmaya götürmüştür ki bu hakikati, onların kendi gelenekleri hakkındaki yanlış ve şüpheli iddiaları göstermektedir.”[13]Bu sese ve ilkelere kulak vermek gerekmektedir.
Hukukta Eleştirel Düşüncenin Yeri
Hukukun ve eleştirel düşüncenin ne olduğunu kısmen de olsa izah edebildikse şu an anlaşılması gereken husus; hukukta eleştirel düşüncenin yeri nedir? Hukuk toplum için vardır, bu herkesin mutabakat sağladığı bir kabuldür. Hukukun amacı toplumsal düzeni sağlamaktır. Bunun en önemli ayaklarından biri de ilerleyen zamana ve değişen topluma karşı ayak uydurabilmektir. Hukuk durağan olamaz, durağan olduğu takdirde hukuk toplum için zulme dönüşür. Hukukun durağan olmaması için de eleştirel düşünceye ihtiyaç vardır. Hukuk, kendisini sürekli işler hâle getirebilecek bir eleştirel düşünceye ihtiyaç duyar. Burada hukuk derken sadece yasaları ve kural/kaideleri kastetmiyoruz. Ahmet İnam’ın da ifade ettiği gibi: “Hukuk, yasa kitapları, yargıevleri, hapishanelerden ibaret değildir. Onları eğip bükmeye çalışan avukatlardan, şekil olarak insanlara dayatmaya uğraşan savcı ve yargıçlardan oluşmaz yalnızca: Hukukta insan vardır, değerleri, kültürü, yaşamı, düşünceleri, duyguları vardır!”[14]
Hukuk, yaşayan bir mekanizmadır. Bu yaşayan mekanizmanın yaşam koşullarını, sağlıklı çalışmasını sağlayan araçlardan biri eleştirel düşünmedir. Hukukun adalete yönelebilmesi için hukuku işletenlerin eleştirel düşünmesi gerekmektedir. Eleştirel düşünme olmadığı takdirde yargıç elindeki yasa metni ile zulme ortak olabilir, hatta zulmü oluşturabilir. Bu yüzden hukuku işler kılan herkesin eleştirel düşünme eyleminden taviz vermemesi gerekmektedir.
Sonuç
Hukuk, adalete yönelerek toplumun ihtiyaçlarını ve düzenini sağlayan bir araçtır. Bu aracın kullanıcıları topluma adaletli davranmak adına eylemde bulunmalıdır. Bu adalete yöneliş hâlinin devamı için aktif bir düşünme eylemi gerekmekte ve bu düşünme eylemi eleştirel bir zeminde olayı tahkik eder nitelikte olmalıdır. Bilge Terzi Said Çekmegil’in veciz ifadesi ile ‘tenkid bir ibadettir’. Biz Müslümanlar olarak bu ibadeti her daim yerine getirmek ile mükellefiz. Bu ibadeti gerçekleştirirken dikkat etmemiz gereken hususların başında hangi sabiteler ve ilkeler üzerinde hareket ettiğimiz gerçeği bulunmaktadır: “İslâm’daki yapıcı tenkid, cemiyette bir otokritiği işletir ve yüce bir ikaz müessesesi olarak ibadet olur. İbadet olunca da bu salih amele nefsin kötü arzuları karıştırılmamaya çalışılır. Şayet kötü arzular karıştırılırsa; Sû-i niyetle harekete geçerek yalan, iftira, hakaretlerle karıştırılınca tenkid ibadeti bozulur. İbadetini bozmaya razı olan münekkid, artık âbid değil, diğer günahlarından utanmayanlar gibi fasıktır. Ama ne var ki, ikaz mahiyetindeki tenkid gibi bir ibadetten uzak olan toplum, ailesiyle, fertleriyle, bütünüyle hüsrandan kurtulamaz.”[15]
Hukuk, insan davranışlarını düzenlemekte ve topluma şekil vermektedir, bu aracın kullanıcıları dikkat etmeli, eleştirel düşünceden taviz vermemelidir!
Dipnotlar:
[1] Yasemin Işıktaş, “Hukukun Çok Boyutlu Tanımı ve Yarattığı imkânlar”, Pasajlar Dergisi, Sayı: 1, s.15.
Mahremiyet, kişinin kendini güvende ve huzurlu hissetmesi ve toplumun refahının sağlanması için Allah’ın kulları yararına belirlediği yaşama dair sınırlardır. Kişinin sosyo-kültürel yaşantısının da şekillendirdiği mahremiyet sınırları, insanın kendiyle olabilme, kendi olabilme alanını tanımlar. Mahremiyet olgusu, toplumların birbirleriyle etkileşimi ve bu etkileşimin teknolojik gelişmeler ile hızlanması sonucu insanların zihninde zamanla değişime uğramış ve bu değişim hayatın birçok alanına yansımıştır.
Çağdaş dünyada, manipülasyon bireylerin veya toplumların düşünce, duygu ve davranışlarını yönlendirme sanatı olarak ele alınırken; sosyal medya, siyaset ve kültür endüstrisi gibi alanlarda etkisini hissettirir. Zira böylesi bir yönelimi yorumlamak ise felsefenin sınırlarına dahil olan özgür irade, etik ve toplumsal dinamikler üzerine derin sorular doğurur.
. Dijital ve algoritmik zeminler; şahsiyet(!) inşa edici zeminler hâline geldi. İnsan; artık kendisinin mimarı olmayıp -mimari yapısı olan- dijital ve algoritmik zeminlerin belirlediği farklı bir mimari hâline gelmektedir. Veri/data hâline gelen insana ait epistemik ve etik unsurlar; toplanılarak ve analiz edilerek pazarlama stratejilerinin, sosyal ve siyasal mühendisliklerin manipülasyon malzemesi hâline gelmiştir.
Belirli bir zihniyet ya da dünya görüşünden sökün eden toplumsal hareketlere yaklaşırken tek bir çizgi üzerinde seyreden çıkış ve iniş noktaları aramak yanıltıcı olabilir. Doğrusal bir yükselme ya da tek yönlü sabit bir alçalma eğrisi var kabul ederek yapılan okumalar, karmaşık düşünsel ve toplumsal süreçleri anlamak için yeterli olmayabilir.
. İlk olarak, neoliberalizmin mantığının liberalizmin mantığının radikalleşmiş biçimi olduğu söylenebilir. Bu bakış açısı, neoliberalizmin liberalizmle olan bağını muhafaza ettiğini kabul eder. İkinci olarak, neoliberalizmin mantığı liberalizmin mantığının mutasyona uğramış bir biçimi olarak görülebilir.
Hukukta Eleştirel Düşünmenin Yeri
“Hukuk, adalete yönelmiş toplumsal yaşama düzenidir.”[1]
Giriş
Abdülhak Kemal Yörük ve hukukun ne olduğu sorusu ile yüzleşen herkesin dile getirdiği gibi, Solmaz Zelyüt de “hukukun tanımı yok tanım teşebbüsleri var”[2] demektedir. Her ne kadar herkesin üzerinde mutabakat sağladığı bir tanım olmasa da girişte alıntıladığımız, Yasemin Işıktaş’ın tanımı anlam çerçevesi ve tarihsel bütünlüğü içerisinde anlaşılır bir tanımlama olduğu söylenebilir. İnsanların toplu hâlde yaşamaları insan-insan ilişkisinde hukuku doğurmuştur. Hukuksuz bir toplum iddiası kavramın doğasına aykırıdır. Hukukun varlığı toplum ile şekillenmiştir. Her ne kadar bazı hukuk teorisyenleri kavramı devlet ölçeğinde ele alarak devletlerin hukukundan bahsetmiş olsa da “hukukun devletle tanımlanması yolundaki yaygın anlayış insanlığın önemli bir bölümünün hukuk dışına atılması anlamına gelir.”[3] Hukuk toplum için vardır ve bundan dolayı da toplum ile birlikte değişmeye mecburdur. Bu değişim örgüsünü sağlayan olgu da eleştirel düşüncedir. Yasin Ramazanın da dediği gibi: “Eleştirel düşünme süreklilik isteyen bir uğraştır, çünkü daha sağlıklı bilgi ve düşünce her zaman mümkündür.”[4]
Hukuk Nedir?
Bugüne kadar hukuk kavramı ile ilgili birçok tanımlama yapılmıştır ve yapılmaya da devam edilmektedir. Bazı kavramlar için canlı olduğu iddia edilir, hukuk kavramı da biraz onu andırmaktadır. Hukuk kavramı ile ilgili birçok tanımlamanın yapılmış olması kavramın anlaşılamadığını göstermemektedir. İnsanların zihninde ve olgular dünyasında hukukun bir anlamı vardır. Hukukun ne olduğunu anlama çalışmaları içerisinde mutabakat sağlandığı gözlemlenen hususlardan biri de hukukun toplumu düzenleme görevidir. Bu bağlamda Yusuf Karakoç: “Hukuk, insanların toplum hâlinde yaşamalarını ve ilişkilerini sağlayan ve düzene koyan ortak bir anlayışın, kavrayışın adıdır”[5] demektedir.
Makalenin girişinde alıntılamış olduğumuz tanımı açacak olursak; “adalete yönelmek”, “toplumsal yaşam” ve “toplumsal düzen” olmak üzere hukukun üç fonksiyonu ön plana alınmıştır. Burayı biraz açacak olursak; hukuk, adalete yönelmek gibi bir temenni ile inşâ edilmeye çalışılmıştır. Dünya ölçeğindeki her devlet hukukunu adalete yönelme temelinde tanımlamaya ve oluşturmaya çalıştığını iddia etmiştir. Stalin’in Rusya’sı da, Hitler’in Almanya’sı da hukuku adalete yönelen bir olgu olarak tanımlamıştır. Sonuç olarak bakıldığında, yapılan eylemler bu söylemin sadece sözde kaldığını göstermektedir.
Hukukun adalete yönelme sebebinin adalet olgusunun yüceliğinden kaynaklandığını düşünmekteyiz. Hukuku adalete yöneltme söylemi aynı zamanda hukukun adalete yetişemeyeceği kabulünü de içerisinde barındırmaktadır. Hukuk toplumun düzenini sağlamak ile mesuldür ancak adaletin öyle bir görevi yoktur. Adalette kişiye hakkını vermektir elzem olan. Bazı durumlar olur ki hukuku işletmek için adaletsizlikler yapılır. Hukuk işletilir, toplumun ihtiyaçları karşılanır ve toplum düzeni sağlanır ancak bu adaletli değildir. Bu yüzden hukukun adalete yönelmek gibi bir temennisi olabilir fakat gerçekliği olamaz. Bu söylemden ‘hukuktan adalet çıkmaz’ anlamı da çıkarılmamalı. Burada ayrılması gereken bir husus var ise: Her hukukî söylem ve olgu âdil değildir! Adalet bir arayışın ve teyakkuzun adıdır. Her ânı, her eylemi yapmadan önce düşünmenin ve tartmanın adıdır. Adaletin bireysel yönü ağır basmaktadır hukuka nazaran. Bundan mütevellit kişiyi her ân muhakemeye iter.
Hukukun bir diğer fonksiyonu toplumsal yaşam ihtiyaçlarını karşılamaktır. İnsanların tarih boyunca her zaman toplu bir şekilde yaşamış oldukları ve bu toplumun en küçük birimi/yapı taşının aile olduğu ilkokulda öğretilen bir bilgidir. Bu toplu yaşamın uyum içerisinde sağlanması gerekir ve bunu sağlamak adına kurallar icat edilmiştir. Bahse konu bu kural, hukukun temelini oluşturmaktadır. Bugün yaşadığımız toplumun, toplumsal ihtiyaçlarını karşılayan kurallar çoğalmış olmasına rağmen ilk toplumların yapmış olduklarından pek de farklı değildir. Birey sayısı ve ihtiyaçlar çoğaldıkça kural/yasa çoğalmıştır.
Son olarak hukukun toplumu düzenleme fonksiyonuna gelecek olursak; bu fonksiyon bir önceki toplumun yaşam ihtiyaçlarını karşılama uğraşı ile benzerlik göstermektedir. Burada biraz daha ön planda olan toplumların devamlılığı için gerekli olan barış ortamının sağlanmasıdır. Hukukun toplumu şekillendirme fonksiyonlarından biri de toplumsal düzen sağlayıcılığıdır. “Toplumsal yaşamın asgari ölçüde barış ve düzeni gerekli kıldığı aşikârdır. Çünkü belirli davranış standartları olmaksızın insanlar barış ve düzen içerisinde yaşayamazlar. Bu nedenle en ilkelden en gelişmişine kadar sosyolojik bir olgu olarak birlikte yaşamanın kuralları çerçevesinde şekillendiğini görürüz. Bu nedenle Bellamy’nin hukuk, iyi ve adil toplumun niteliği hakkındaki makul anlaşmazlıklar karşısında birlikte yaşamı düzenleme ihtiyacı için ulaşılması gereken ortak kararlar alanı olarak tanımlanabilir.”[6]
Bu tanımlarla birlikte hukuku sadece kurallar bütünü olarak da görmemek gerekir. Yusuf Karakoç’un da değindiği gibi: “Hukuk, kurallar bütünü değildir. Hukuk bir süreçtir. İyiyi kötüden; tehlikeliyi tehlikesizden; haklıyı haksızdan; düzeni düzensizlikten; istikrarı istikrarsızlıktan ayırma sürecidir. Hukuk bu süreç sonucunda oluşandır.”[7] Hukuku pozitivist hukukçular gibi kurala indirgemek haksızlık olacaktır. Hukuk, olan ve olması gerekeni bir bütün olarak irdeler. “Özetle, hiçbir kanun koyucu toplumsal ilişkileri dondurmak, olduğu gibi muhafaza etmek amacıyla hukuk yapmaz.”[8] “…pozitif hukuk biliminin konusu olan yürürlükteki hukuk bile özü itibarıyla olanı göstermez, yani toplumda gözlemlenebilir maddi bir karşılığı bulunmamaktadır.”[9]
Hukuk nedir bölümünü kapatırken Ronald Dworkin’in meşhur eseri olan “Hukukun Hükümranlığı” kitabından bir alıntıyla kapatmış olalım: “Hukuk nedir? Şimdi bu soru için farklı türden bir cevap öneriyorum. Hukuk her biri somut bir davranış alanı üzerinde kendi hâkimiyetine sahip herhangi bir kurallar veya ilkeler kataloğuna indirgenemez. Yaşamlarımızın belli kısımları üzerinde hâkim olan resmi görevliler ile onların güçleri de hukuku tüketemez. Hukuk imparatorluğu egemenlikle, güçle veya usulle değil tutumla tanımlar… Hukukun sergilediği tutum inşâîdir: Geçmişe gerektiği ölçüde duyduğu inancı koruyarak, yorumcu bir ruhla, daha iyi bir geleceğe giden en iyi rotayı göstermek için pratiğe bir ilke kazandırmaya çalışır.”[10]
Eleştirel Düşünme Ne Demektir?
“Düşünme bir hayat olayının nedeni, niçini ve nasılı üzerine kafa yormaktır. Eleştiri, bir durumu, bir olguyu, bir tavrı ya da bir olayı tutarlılık, doğruluk, geçerlilik ve güvenilirlik açılarından inceleme, değerlendirme ve yargılama faaliyetidir. Eleştirel düşünme ise, bir soru ya da sorunu bilimsel, kültürel, sosyal şartlar ve ölçülere göre, tutarlılık ve geçerlilik bakımından değerlendirme ve yargılamada sergilenen tavır, bilgi ve beceri süreçlerinin bütünüdür.”[11] Eleştirel düşünme aktif ve süreklilik isteyen bir eylemdir. Eleştirelliğin olmadığı yerde durağanlık baş gösterir, taklit artar. “Eleştirel düşünme, olaylar ve nesneleri değerlendirirken onlarla ilgili ifadelerin kaynağını sorgular, gücünü başka inanç ve bilgilerle test eder, onların iyi veya kötü yanlarını kendi bağlamları içinde ortaya koyabilmeyi amaçlar.”[12]
Burada ufak bir parantez açmakta fayda olduğu kanaatindeyiz. Her ne kadar ‘eleştirinin olmadığı yerde durağanlığın olacağı’, ‘eleştirinin olmadığı yerde putçuluğun başlayacağı’ söylense de eleştiriyi ele aldığımız kriter biz Müslümanlar için önemlidir. Salt eleştirmek için eleştiri düsturu ile değil, Allah’ın belirlediği ilke ve sabiteler doğrultusunda hareket edilmelidir. Bu konuda Taha Abdurrahman’ın biz Müslümanlara ufak bir uyarısı bulunmaktadır: “Müslümanlar uzun zamandır siyasî, hukukî ve toplumsal kurumlar da dahil olmak üzere kendi miras, tarih ve geleneklerini tam bir eleştiri ve aklîleştirme çabası içerisindedirler. Ancak onların aklîleştirme pratikleri kendi eleştiri ilkelerine dayanmaz, modernitenin ruhunun ilkelerinden de sudûr etmez. Ödünç aldıkları eleştiri araç ve yöntemlerini de hâlâ incelemiş değildirler. Bunun yerine onlar kendilerine söyleneni kabul etmişlerdir; onlara söylenen ise bu yöntemlerin yegâne makul ve makbul yöntemler olduğudur. Bağımsız eleştirinin yokluğu ve Batılı eleştirinin hegemonyacı etkisi Müslümanları kendi tarih ve gelenekleri üzerinde ayrım gözetmeden tahripte bulunmaya götürmüştür ki bu hakikati, onların kendi gelenekleri hakkındaki yanlış ve şüpheli iddiaları göstermektedir.”[13] Bu sese ve ilkelere kulak vermek gerekmektedir.
Hukukta Eleştirel Düşüncenin Yeri
Hukukun ve eleştirel düşüncenin ne olduğunu kısmen de olsa izah edebildikse şu an anlaşılması gereken husus; hukukta eleştirel düşüncenin yeri nedir? Hukuk toplum için vardır, bu herkesin mutabakat sağladığı bir kabuldür. Hukukun amacı toplumsal düzeni sağlamaktır. Bunun en önemli ayaklarından biri de ilerleyen zamana ve değişen topluma karşı ayak uydurabilmektir. Hukuk durağan olamaz, durağan olduğu takdirde hukuk toplum için zulme dönüşür. Hukukun durağan olmaması için de eleştirel düşünceye ihtiyaç vardır. Hukuk, kendisini sürekli işler hâle getirebilecek bir eleştirel düşünceye ihtiyaç duyar. Burada hukuk derken sadece yasaları ve kural/kaideleri kastetmiyoruz. Ahmet İnam’ın da ifade ettiği gibi: “Hukuk, yasa kitapları, yargıevleri, hapishanelerden ibaret değildir. Onları eğip bükmeye çalışan avukatlardan, şekil olarak insanlara dayatmaya uğraşan savcı ve yargıçlardan oluşmaz yalnızca: Hukukta insan vardır, değerleri, kültürü, yaşamı, düşünceleri, duyguları vardır!”[14]
Hukuk, yaşayan bir mekanizmadır. Bu yaşayan mekanizmanın yaşam koşullarını, sağlıklı çalışmasını sağlayan araçlardan biri eleştirel düşünmedir. Hukukun adalete yönelebilmesi için hukuku işletenlerin eleştirel düşünmesi gerekmektedir. Eleştirel düşünme olmadığı takdirde yargıç elindeki yasa metni ile zulme ortak olabilir, hatta zulmü oluşturabilir. Bu yüzden hukuku işler kılan herkesin eleştirel düşünme eyleminden taviz vermemesi gerekmektedir.
Sonuç
Hukuk, adalete yönelerek toplumun ihtiyaçlarını ve düzenini sağlayan bir araçtır. Bu aracın kullanıcıları topluma adaletli davranmak adına eylemde bulunmalıdır. Bu adalete yöneliş hâlinin devamı için aktif bir düşünme eylemi gerekmekte ve bu düşünme eylemi eleştirel bir zeminde olayı tahkik eder nitelikte olmalıdır. Bilge Terzi Said Çekmegil’in veciz ifadesi ile ‘tenkid bir ibadettir’. Biz Müslümanlar olarak bu ibadeti her daim yerine getirmek ile mükellefiz. Bu ibadeti gerçekleştirirken dikkat etmemiz gereken hususların başında hangi sabiteler ve ilkeler üzerinde hareket ettiğimiz gerçeği bulunmaktadır: “İslâm’daki yapıcı tenkid, cemiyette bir otokritiği işletir ve yüce bir ikaz müessesesi olarak ibadet olur. İbadet olunca da bu salih amele nefsin kötü arzuları karıştırılmamaya çalışılır. Şayet kötü arzular karıştırılırsa; Sû-i niyetle harekete geçerek yalan, iftira, hakaretlerle karıştırılınca tenkid ibadeti bozulur. İbadetini bozmaya razı olan münekkid, artık âbid değil, diğer günahlarından utanmayanlar gibi fasıktır. Ama ne var ki, ikaz mahiyetindeki tenkid gibi bir ibadetten uzak olan toplum, ailesiyle, fertleriyle, bütünüyle hüsrandan kurtulamaz.”[15]
Hukuk, insan davranışlarını düzenlemekte ve topluma şekil vermektedir, bu aracın kullanıcıları dikkat etmeli, eleştirel düşünceden taviz vermemelidir!
Dipnotlar:
[1] Yasemin Işıktaş, “Hukukun Çok Boyutlu Tanımı ve Yarattığı imkânlar”, Pasajlar Dergisi, Sayı: 1, s.15.
[2] Solmaz Zelyüt, “Hukuk Nedir? Sorusu”, HFSA, Sayı: 11, s. 39.
[3] Cemal Bali Akal, Hukuk Nedir?, s. 176-177.
[4] Yasin Ramazan, Eleştirel Düşünme, s.131.
[5] Yusuf Karakoç, “Eleştirel Düşünme ve Hukuk”, HFSA, Sayı: 20, s.193.
[6] Işıktaş, a.g.e., s. 20.
[7] Karakoç, a.g.e., s. 198.
[8] Ali Şafak Bali, Hukuk Toplum Siyaset Üzerine Söyleşiler, s. 24.
[9] Bali, a.g.e., s. 25.
[10] Ronald Dworkin, Hukukun Hükümranlığı, s. 513.
[11] Karakoç, a.g.e., s. 193.
[12] Ramazan, a.g.e., s. 131.
[13] Weal B. Hallaq, Modernitenin Reformu, s. 146.
[14] Ahmet İnam, “Anlam Sağlığı Açısından Hukuk”, HFSA, Sayı: 11, s. 37.
[15] M. Said Çekmegil, Tenkid ve Tetkiklerde Metod, s. 93.
İlgili Yazılar
Mahremiyet Algısının Dönüşümü ve Mimariye Etkisi
Mahremiyet, kişinin kendini güvende ve huzurlu hissetmesi ve toplumun refahının sağlanması için Allah’ın kulları yararına belirlediği yaşama dair sınırlardır. Kişinin sosyo-kültürel yaşantısının da şekillendirdiği mahremiyet sınırları, insanın kendiyle olabilme, kendi olabilme alanını tanımlar. Mahremiyet olgusu, toplumların birbirleriyle etkileşimi ve bu etkileşimin teknolojik gelişmeler ile hızlanması sonucu insanların zihninde zamanla değişime uğramış ve bu değişim hayatın birçok alanına yansımıştır.
Çağdaş Dünyada Manipülasyonun İnşası
Çağdaş dünyada, manipülasyon bireylerin veya toplumların düşünce, duygu ve davranışlarını yönlendirme sanatı olarak ele alınırken; sosyal medya, siyaset ve kültür endüstrisi gibi alanlarda etkisini hissettirir. Zira böylesi bir yönelimi yorumlamak ise felsefenin sınırlarına dahil olan özgür irade, etik ve toplumsal dinamikler üzerine derin sorular doğurur.
Yönetilen Algı, Kaçak/Homodijitus ve Sığınak/Metaverse
. Dijital ve algoritmik zeminler; şahsiyet(!) inşa edici zeminler hâline geldi. İnsan; artık kendisinin mimarı olmayıp -mimari yapısı olan- dijital ve algoritmik zeminlerin belirlediği farklı bir mimari hâline gelmektedir. Veri/data hâline gelen insana ait epistemik ve etik unsurlar; toplanılarak ve analiz edilerek pazarlama stratejilerinin, sosyal ve siyasal mühendisliklerin manipülasyon malzemesi hâline gelmiştir.
Zihniyet Manzaramız: Bir Bilanço Taslağı
Belirli bir zihniyet ya da dünya görüşünden sökün eden toplumsal hareketlere yaklaşırken tek bir çizgi üzerinde seyreden çıkış ve iniş noktaları aramak yanıltıcı olabilir. Doğrusal bir yükselme ya da tek yönlü sabit bir alçalma eğrisi var kabul ederek yapılan okumalar, karmaşık düşünsel ve toplumsal süreçleri anlamak için yeterli olmayabilir.
Neoliberalizm
. İlk olarak, neoliberalizmin mantığının liberalizmin mantığının radikalleşmiş biçimi olduğu söylenebilir. Bu bakış açısı, neoliberalizmin liberalizmle olan bağını muhafaza ettiğini kabul eder. İkinci olarak, neoliberalizmin mantığı liberalizmin mantığının mutasyona uğramış bir biçimi olarak görülebilir.