Sinemada hayata, hayallere, tahayyüllere ve düşüncelere yolculuğuna çıkan çok sayıda film vardır. Filmler çoğu kez yazılmış, çekilmiş ve kurgulanmış bir eser gibi düşünülmemelidir. İzlendikçe, yeniden gözden geçirildikçe ve bazen filmde kare kare ilerledikçe düşünülmeyeni, ihtimal dahilinde olmayanı akıllara getirmeye başlar. Öteki’nin ne olduğunu, kim olduğunu ve neden orada olduğunu sorguladığımız filmler, izlediğimizi anlamlandırmaya, anlamaya, yorumlamaya davet etmeye devam ediyor, edecek de galiba. Filmlerdeki ötekinin karşısında kurgulanan “biz”, doğal olarak farklı kutuplara atıf yapıyor, bir karşıtlık durumu resmediliyor.
11 Eylül’ün yıldönümü zamanlarında kaleme aldığımız bu yazıda, Mahsun Kırmızıgül’ün New York’ta Beş Minare (2010) adlı filmine yer ayırdık ve filmdeki iki farklı kavrama (Ilımlı İslam-Radikal İslam) nasıl bir vurgu yapıldığı, biz ve öteki katmanlarının nasıl kurgulandığı üzerinde düşündük. Bu sebeple ki yazıya, düşünce dünyamızda yer edinmemiş Batılı aklın öne sürdüğü Ilımlı İslam (Moderate Islam) ve Radikal İslam (Radical Islam) tanımlarını açmakla başlayalım.
11 Eylül olayları sonrasında dünya medyasının odağı El-Kaide’ye ve bu yapı üzerinden İslam coğrafyalarının dört bir yanına çevrilir ve bu coğrafyalardaki yapıların şiddeti besleyen, teröre başvuran yönüne sıklıkla öne çıkarılır. Amerika Birleşik Devletleri’nin terörle savaş söylemi ekseninde “İslamcı Radikalizm, İslam Terörizmi ya da İslamî Terörizm, İslamcı Köktendinciler” etiketleri dünya kamuoyunda dolaşıma sokulur. Bundan böyle İslam ve Müslümanlar çeşitli “click”lere, yaftalamalara maruz bırakılır, bu dünyaya ait olmayan terminolojiler Batılı aklın tahakkümünü bir kez daha gözler önüne serer. 2000’lerin hemen başındaki bu olay (11 Eylül 2001) akabinde, dünyanın farklı yerlerinde şiddete, teröre meyilli topluluklar olduğu haber söylemlerine yansıtılır. Bazı ılımlı-dini örgüt, yapı ve organizasyonlara açıktan ya da gizli desteklerin verilmeye başlandığı duyulur. Çünkü Batı’nın diyalog sürecinin kurulabildiği ötekiler tam da bu dönemde bir furya haline gelen ılımlı İslamcılar, ılımlı İslamî yapılardır. Bazı dini yapılar, Batılı güçlere hizmet eden ve dirsek temasına geçilen “takiyye” tekniğini düşmanı alt etmekle ya da “düşmanın silahıyla silahlanmakla” açıklama arayışına girer.
“Kötü/düşman öteki” için önemli bir olay tarihe geçmiş ve sinemanın ideolojik gücüyle 2001’deki patlamalar, dünyanın çivisinin birileri tarafından çıkarıldığını anlatmaya çalışır ancak çivinin çakıldığı çekicin kimlerin elinde olduğu uzun yıllar tartışılmaya devam eder. Dahası, bu olaylardan sonra İslam Coğrafyalarına operasyonlar çekilmesi liberal demokrasinin öncülerinin ana amacı haline gelir çünkü “düşman öteki tam da orada idi ve oralıydı”, bundan sebep bertaraf edilmesi gerekirdi. Terör eylemlerinin önünü kesmek için önemli bir koz ve başvuru kaynağı “ılımlı İslam savunucuları ve ılımlı İslam” kavramlarının literatüre alınmasıyla başlamasını Büyükkara[1], “Radikal dinî düşünceyi zayıflatmak ve bu düşünceye alternatif oluşturmak için ABD dışişleri, savunma ve istihbarat çevreleri tarafından yeniden tasarlanan ‘Sivil Demokratik İslam’ projesi” ile özetler. Bu projede, halkı Müslüman ülkelerde “ılımlı (moderate) İslam” adı altında, aşırı ve totaliter olmayan, hoşgörülü, insan haklarına saygılı, yer yer modern, dini siyasallaştırmaya hayli mesafeli bir bakış açısı öne çıkarılmaya başlanır. Müslüman camialar içerisinde bazı sivil veya bazı siyasi yapılar emperyalist, postkolonyalist ve liberal güçlerin desteklerini aldığı bir zümreye dönüşmeye başlar.
Ilımlı İslam söylemi gibi Radikal İslam söylemi de 11 Eylül sonrasında daha sık kullanılan kavramlar haline getirilir. İslam dünyasına ait olmayan bu kavramlar, bir süre sonra kamuoyunun belleğinde yer edinir. Tıpkı 28 Şubat sonrasında Türkiye’de sakallı ve başörtülü olanların “gerici, anayasal düzeni bozucu, aşırı İslamcı, köktendinciler” etiketiyle yaftalanması gibi 11 Eylül de, Müslümanların damgalana geldiği bir zorbalık geleneğine dönüşür. Böylece filmlerdeki operasyonların asıl hedefi Müslüman halk değil, onların hayatını tehlikeye atan ve huzuru bozan radikallere dönük mesajları ayyuka çıkmaya başlar.
Krallık (The Kingdom) filmindeki açılış sekansına benzer biçimde başlayan New York’ta Beş Minare, bir gazetecinin aracına bindiği esnada patlama yaşanmasıyla başlar, özellikle İstanbul’da çeşitli bombalama eylemlerine vurgu yapılır. Bu olayın ardından sakallı ve cübbeli bir karakterin bombalama eylemleri hakkında bilgi vermesi, olayın arkasında dini yapılar olduğu mesajını taşır. Polislerin operasyonuyla hücre evine baskın yapılır ve çatışmada isyancı gruplar ortadan kaldırılır. Bu işin arka planını araştırılırken Hacı Gümüş evinde FBI tarafından terör saldırılarından sorumlu kişi olarak alı konulur. Türkiye’de ise durum farklıdır. Fırat Baran (Mahsun Kırmızıgül) ve Acar Aydın (Mustafa Sandal) da Deccal lakaplı Hacı Gümüş’le (Haluk Bilginer) görüşmeye giderler. Deccal lakaplı kişinin bir süredir ABD’de yaşaması acaba Fethullah Gülen’e bir gönderme mi olduğu sorusunu akla getirir ancak yönetmen bu filmde, Gülen’i ve Gülen cemaatini kastetmediğini bazı demeçlerde öne sürer. Hacı Gümüş karakteri, Hristiyan bir kadınla evli olan, ılımlı Müslüman ve hoşgörü söylemini akıllara getirir. Konuyla ilgili Kırmızıgül şunları söyler: “…Filmde Hacı Gümüş karakteri Bitlisli bir Kürt’tür, eşi ise Amerikalı ve bir Hıristiyandır… Hacı Gümüş karakterinin Fetullah Gülen’le hiçbir benzer tarafı da yoktur. O dönemde Fethullah Gülen’in hayatını yaptığımı ima deseydim film 10 milyon gişe yapardı.”[2]
Yönetmenin verdiği demecin aksine filmdeki birçok bağlamın Ilımlı İslama, ılımlı İslamı savunan mekanizmalara işaret ettiği söylenebilir. Çünkü Hacı karakterinin Amerika’da olması, Hristiyan bir kadınla evliliği, Amerika’daki çevrelerle olan güçlü bağı, hoşgörülü ve dindar prototipine bakıldığında filmde birçok işaret olduğu görülür.
Film sadece Gülenvari bir kanaat önderinin mütevaziliği anlatmakla kalmayıp gösterime girdiği yıllarda Türkiye’deki siyasal ve toplumsal meselelere de dikkat çeker.
Bunların başında ise medya mensuplarını hedef alan kişilerin ve bombalama eylemlerinin birçok İslami camiayı töhmet altında bırakması, İslamcı etiketi ile vakıf, dernek, cemaat mensuplarının sorunlu kişiler olarak telakki edilmesi gelmektedir.
New York’ta Beş Minare’de ABD’de üzerinden Batı dünyasındaki İslamofobik söylemlere, demokrasi ve özgürlük anlayışına yönelik itirazlara değinilir. FBI’daki üst düzey yöneticinin “Irak’a özgürlük operasyonu” cümlesine “özgürlük insanlara mı yoksa petrole mi” sorusu ile karşılık verilir. Özellikle 11 Eylül sonrası Irak’taki adaletsizliklere, bölgenin güvenliğini sağlama adına hortlatılan kaosa dikkat çekilir. Diğer taraftan İslamofobik söylem, Irak’taki çatışmanın merkezine Müslümanları oturtarak, yaşananların tek müsebbibinin Müslümanlar olduğunu savunur. Ayrıca terör eylemlerini müslümanların yaptığı tezini merkeze alan bu söylem biçimi, “bizim” (Batı) olumlu yönlerimizi söyle demekte (adaletin savunucusu, özgürlükçü Batı demokrasisi), “onların” (İslam, müslüman) ise sürekli olumsuzluklarını (çatışmacı, adaletsiz, terör yanlısı) esas almaktadır. İslam’ı ve Müslümanları sürekli indirgemeci bir bakış açısıyla yargılayan İslamofobik histeri, kendi oluşturduğu çukurları, parçalanmışlığı görmezden gelen reflekslerle doludur. Bu histerik durumun örneğini camide namaz kılındığında ayakkabılarla oraya giren ajanlarla da görmek mümkündür ki, kendi kutsalı haricinde başka kutsallar tanımayan ya da onları hakir gören zihniyetin, 11 Eylül sonrasında sistematik algı yönetiminde pek çok yöntemi kendisi için mubah gördüğü söylenebilir. Sayılarını henüz bilmediğimiz Irak zindanlarında atılanlar, işkenceye ve zulme maruz bırakılmış kadın ve çocuklar, bu histerinin vardığı yerin neresi olduğunu anlamaya yardımcı olacak hususlardan sadece biridir.
Hikaye yıllardır ülkesine gelemeyen Hacı Gümüş’ün Türkiye getirilmesini istemeyen gizli bir yapıyla devam eder. Hacı da bu yapının imamı olarak sürekli sakin, hoşgörülü, veciz sözlerle bazende ayetlere, hadislere başvurarak şiddete asla başvurmayan bir anlayışla karşımıza çıkar. Bir yanağına yediği tokada diğer yanağını çeviren Gümüş, evrenselci, barışçıl ve kucaklayıcı bir portre çizerek Gülen’in düşünce dünyasından önemli izler taşır. Hayatın içinde şiddet olmaması ve masumların incinmemesi gerektiğini söyleyen Hacı Gümüş, etrafında korumalarla yaşayan derin bir dünyası olduğu hissiyatını uyandırır çünkü bu karakterin, ülkesinden çok uzaklarda nasıl böyle bir hayat yaşadığı akla gelir. işte bu noktada Gülen-Gümüş bağlantısında farklılıklar azalır benzerlikler ise artmaya başlar. Kendi kızının Hristiyan biriyle evlenmesi ise dinlerarası diyalog ve ötekilerle müzakere yolunun açık olduğunun delilidir. Bu bağlamda film, bir yandan ılımlı İslam söylemini daha fazla öne çıkarır ki, nihayetinde hikâyenin ana odağında Bitlisli Kürt Hacı Gümüş vardır. Bu söylemin düşünce yapısı, idealleri, hayalleri ve yeni bir İslam düşüncesi filmin dilinde yer bulur. Bir nikâh töreni hem kilisede hem de camide yapılır, terör yöntemini uygulayan “İslamcı örgütler” arasında Gülen cemaati ön plana çıkarılır ve bu yapının Batı dünyası için büyük bir örneklik teşkil ettiği dillendirilir. Bu yönüyle film Gülen cemaati ile Ilımlı İslam söylemine daha yakın durmakta, diğer taraftan Selam Tevhid, El-Kaide, Hizbullah gibi yapıları “radikal dinciler” sıfatıyla “Radikal İslam” kategorisine yerleştirir. Bu iki kategori iki farklı dünyaya delalet eder, bunlardan sadece birini seçmekle yükümlüdür seyirdi. Arafta kalamaz, aşırılıkların dünyasından hoşgörünün dünyasına göç etmeye zorlanır. Bunu zorlamaya iten en önemli sahne ise uç fikre sahip bir örgütün lideri ile Gümüş’ün nezarete atıldığı anda görülür. Uç fikirlere sahip kişiler izleyiciye, “Hz. Peygamberi sürekli cihat meydanında kâfirlerle savaşan biri olarak tanıtırken” ılımlı İslam söylemi ve barışı tesis etmeyi düşünen dünyanın insanları “Hz. Peygamberin adaletine, affediciliğine ve merhametine” vurgu yapar.
Ta ki Gümüş’e “terörist” muamelesi yapılana kadar tüm göstergeler İslam’ın yeniden sentezlendiğini destekler ancak hikâyenin ortasından sonra durum değişmeye başlar. Yıllardır ABD’de niçin yaşadığı, faili meçhul cinayetlerin arka planında kimler olduğu Gümüş’e yöneltilse de o, böyle bir anlayışı asla tasvip etmediğini savunmaya devam eder. Asıl cihadın okumak, bağışlamak ve barışı sağlamakta yattığını savunan Hacı Gümüş’ün masum olduğuna artık izleyici de kanaat getirmektedir. Asıl düşman (öteki) başka bir yerdedir, tehlike saçmaktadır, cihadı sadece savaşmakla eşdeğer tutmaktadır. Neticede “Türkiye İslamî bir devlet oluncaya değin” savaşacaklarını söyleyen eden yapıdan söz eder. Kafasına çuval geçirilmiş ve kafasına kılıç dayanmış bir adamın videosunu istihbarata gönderilmesi sonrasında Gümüş’ün suçsuzluğuna açığa çıkar.
Radikal İslamcı bir örgüt çökertilir yani kötüler cezalandırılır ama iyiler ise hep kazanırlar. Filmde iyi-kötü arasındaki savaşın bu kadar keskin ayrımı sonrasında Ilımlı İslamın ve temsilcilerinin daha fazla olumlandığını düşünebiliriz. Ayasofya Camii, orkestral müzik ve sufi müzik eşliğinde farklı inançlara sahip insanların dua ettiği yer olarak karşımıza çıkar. Burada müziğin dinlerarası diyalogu çağrıştırıcı bir etkisi vardır. Sufi müzik ve Batılı orkestra müziği iç içe geçerek çok sesliliğe ve İslam’ın hoşgörüsüne (!) vurgu yapılır.
Dipnotlar:
[1] Büyükkara, M . (2008). Ilımlı İslam Tartışmaları Zemininde Günümüz Türkiye’sinde Laikliğin Anlam ve Sınırları. Usul İslam Araştırmaları, Cilt 9, Sayı 9.
1981 yılında Van’da doğdu. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini Van’da tamamladı. 2003 yılında Fırat Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nü kazandı; 2009 yılında aynı bölüme araştırma görevlisi olarak atandı. Hâlen aynı bölümde doktor öğretim üyesi olarak görev yapmakta ve Sinema Anabilim Dalı Başkanlığı’nı yürütmektedir.
2014 ve 2015 yıllarında yönetmenliğini üstlendiği Senin Seçimin ve Masumiyetin Düşüşü adlı kısa filmleriyle Türkiye birinciliği ödülü aldı. Çalışmalarını kısa film, senaryo yazımı, film yapımı, film eleştirisi, politik sinema ve Afrika sineması alanlarında sürdürmektedir. Birçok kısa film festivalinde yürütme kurulu üyeliği ve koordinatörlük görevlerinde bulundu. 2015 yılından bu yana Nida Dergisi’nde sinema üzerine yazılar kaleme almaktadır.
On iki kısa filmi bulunan yazar, evli ve üç çocuk babasıdır.
Yazarın yayımlanmış kitapları arasında; Sinematik Söylemler (Mümbit Yayınları) ile Afrika Sineması / Ousmane Sembene Filmografisine Giriş (Afrika Yayınları) yer almaktadır.
Başlıca çalışmaları şunlardır:
Masumiyetin Düşüşü (Kısa Film, 2015)
“Afrika Sinemasının Sömürgecilikle İmtihanından Senegal’de Sinemaya ve Senegalli İlk Yönetmenlere” (Doğu Batı dergisi, 2015)
Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve Medya (Nobel Akademik Yayıncılık, 2015)
Kısa Film Senaryosu Uygulamaları (Agora Kitaplığı, 2016)
Türk Filmlerini Yönetenler-3: Mahmut Fazıl Coşkun Sineması (Türkiye Âlim Kitapları, 2016)
“Postkolonyal Sinema Çalışmaları” (Sinemarmara dergisi, 2016)
“Sahra Altı Afrika Sinemasında İlk Kadın Yönetmen: Safi Faye” (Sinemarmara dergisi, 2016)
Medya ve Siyaset: Sinema, Oryantalizm ve 11 Eylül Olayları (Çizgi Kitabevi, 2019)
İnsanlık tüketmeyi öğrendiğinden beri huzura kavuşamadı. Çünkü tüketmeyi öğrenen insanın kodlarına yok etmenin temel hazları işlendi. Temel sorun yok edilenin de evrende bir yer kaplayacağını düşünmemekti. Sonsuzluk algısında meydana gelen dönüşüm de bu konuda etkili. Ebediyet fikrinde olmuş olan, olacak olan ve olan birbirinden kopmaz bir bütündür ve her şeyin bir yeri vardır bu evrende.
Merhabaların anlamını kaybetmediği hakikatten hareketle, merhabalar diyorum bu mektupta da… Zira Arapça bir kelime olan merhaba “rahaba” kelimesinden türeyen “ferahlıkla” anlamına gelir. Ferahlık ne çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönem, sıkılıyor içimiz, daralıyor yüreğimiz. Nedenleri meçhul, sonuçları malum, kötülük için gayret edenler yordu dünyanın her yerinde hayata tutunmaya gayret edenleri. Adaletsizlik büktü boynumuzu. Ferahlık için fersah fersah yol kat edip hakikate ulaşmaya, hakikatle buluşmaya, hakikatin hayat bulması için çalışmaya ihtiyacımız var. Aslında mecburuz buna. Diyeceğim bunlar değildi aslında ama nedenlice böyle geldi kelam daha başlar başlamaz dertleşmekten çok dert-deşmeye hatta dert-dermeye durdu kalem…
Anneden, babadan uzaklaşan çocukların (ölüm, ayrılık vs.) başat temalardan biri olduğu çocuk edebiyatında, hem yol hikâyesi anlatıp hem de temel ihtiyaçlardan mahrum kalışı duygu sağanağının altında sakince önümüze seren kitaplardan biriyle kesişti yolum.
Kesin bende bir tuhaflık var, bundan eminim. Bir şeyleri yanlış anlıyor, yapayanlış değerlendiriyor olmalıyım. Yoksa insanlık tarihinin baştan aşağı çarpık bir gelişimini; tüm kurumlarının insanlığa rağmen karakter kazandıklarını kabullenmemiz gerekir ki bu pek mümkün gözükmüyor. Adalet kurumunun adalet dağıtmadığını, iletişim kurumunun daha fazla anlaşmazlığı garanti edecek şekilde karmaşıklaştığını, siyaset kurumunun insanların sefaletini temin etmek üzere semirdiğini, eğitim kurumunun cehaleti organize ettiğini, sağlık kurumunun zehir dağıtımı için müşteri profilini geliştirdiğini, din kurumunun, kutsalla ilişki kurulma yollarını tertemiz tutmayı bırakıp gelen geçeni yoldan aşağıya yuvarladığını ancak benim gibi bir aklı evvel iddia eder.
Bir yerler karışıyor ve birileri yollara düşüyor, insanlar doğdukları ülkelerde değil de, rüyalarında bile görmedikleri ülkelerde doyuyor, çoğalıyor ve ölüyor. Rûmi’ye Rûmi dediğim için beni milliyetçi olmakla suçlamıştı Şiraz’da Hafız’ın mezarı başındaki İranlı insandaşım. Belhî, Belhî diye düzeltmişti hatamı. Hassasiyetleri anlayabiliyorum ama gene de anlı şanlı Cibran’a Bostonlı denmesinin onun Lübnan’daki köklerine halel getirmeyeceğine, birilerinin daha sahiplenmesinin dünya adına büyük bir kazanım olacağına inanıyorum.
New York’ta Beş Minare’de Yükselen Ilımlı-Radikal İslam Sesleri
Sinemada hayata, hayallere, tahayyüllere ve düşüncelere yolculuğuna çıkan çok sayıda film vardır. Filmler çoğu kez yazılmış, çekilmiş ve kurgulanmış bir eser gibi düşünülmemelidir. İzlendikçe, yeniden gözden geçirildikçe ve bazen filmde kare kare ilerledikçe düşünülmeyeni, ihtimal dahilinde olmayanı akıllara getirmeye başlar. Öteki’nin ne olduğunu, kim olduğunu ve neden orada olduğunu sorguladığımız filmler, izlediğimizi anlamlandırmaya, anlamaya, yorumlamaya davet etmeye devam ediyor, edecek de galiba. Filmlerdeki ötekinin karşısında kurgulanan “biz”, doğal olarak farklı kutuplara atıf yapıyor, bir karşıtlık durumu resmediliyor.
11 Eylül’ün yıldönümü zamanlarında kaleme aldığımız bu yazıda, Mahsun Kırmızıgül’ün New York’ta Beş Minare (2010) adlı filmine yer ayırdık ve filmdeki iki farklı kavrama (Ilımlı İslam-Radikal İslam) nasıl bir vurgu yapıldığı, biz ve öteki katmanlarının nasıl kurgulandığı üzerinde düşündük. Bu sebeple ki yazıya, düşünce dünyamızda yer edinmemiş Batılı aklın öne sürdüğü Ilımlı İslam (Moderate Islam) ve Radikal İslam (Radical Islam) tanımlarını açmakla başlayalım.
11 Eylül olayları sonrasında dünya medyasının odağı El-Kaide’ye ve bu yapı üzerinden İslam coğrafyalarının dört bir yanına çevrilir ve bu coğrafyalardaki yapıların şiddeti besleyen, teröre başvuran yönüne sıklıkla öne çıkarılır. Amerika Birleşik Devletleri’nin terörle savaş söylemi ekseninde “İslamcı Radikalizm, İslam Terörizmi ya da İslamî Terörizm, İslamcı Köktendinciler” etiketleri dünya kamuoyunda dolaşıma sokulur. Bundan böyle İslam ve Müslümanlar çeşitli “click”lere, yaftalamalara maruz bırakılır, bu dünyaya ait olmayan terminolojiler Batılı aklın tahakkümünü bir kez daha gözler önüne serer. 2000’lerin hemen başındaki bu olay (11 Eylül 2001) akabinde, dünyanın farklı yerlerinde şiddete, teröre meyilli topluluklar olduğu haber söylemlerine yansıtılır. Bazı ılımlı-dini örgüt, yapı ve organizasyonlara açıktan ya da gizli desteklerin verilmeye başlandığı duyulur. Çünkü Batı’nın diyalog sürecinin kurulabildiği ötekiler tam da bu dönemde bir furya haline gelen ılımlı İslamcılar, ılımlı İslamî yapılardır. Bazı dini yapılar, Batılı güçlere hizmet eden ve dirsek temasına geçilen “takiyye” tekniğini düşmanı alt etmekle ya da “düşmanın silahıyla silahlanmakla” açıklama arayışına girer.
“Kötü/düşman öteki” için önemli bir olay tarihe geçmiş ve sinemanın ideolojik gücüyle 2001’deki patlamalar, dünyanın çivisinin birileri tarafından çıkarıldığını anlatmaya çalışır ancak çivinin çakıldığı çekicin kimlerin elinde olduğu uzun yıllar tartışılmaya devam eder. Dahası, bu olaylardan sonra İslam Coğrafyalarına operasyonlar çekilmesi liberal demokrasinin öncülerinin ana amacı haline gelir çünkü “düşman öteki tam da orada idi ve oralıydı”, bundan sebep bertaraf edilmesi gerekirdi. Terör eylemlerinin önünü kesmek için önemli bir koz ve başvuru kaynağı “ılımlı İslam savunucuları ve ılımlı İslam” kavramlarının literatüre alınmasıyla başlamasını Büyükkara[1], “Radikal dinî düşünceyi zayıflatmak ve bu düşünceye alternatif oluşturmak için ABD dışişleri, savunma ve istihbarat çevreleri tarafından yeniden tasarlanan ‘Sivil Demokratik İslam’ projesi” ile özetler. Bu projede, halkı Müslüman ülkelerde “ılımlı (moderate) İslam” adı altında, aşırı ve totaliter olmayan, hoşgörülü, insan haklarına saygılı, yer yer modern, dini siyasallaştırmaya hayli mesafeli bir bakış açısı öne çıkarılmaya başlanır. Müslüman camialar içerisinde bazı sivil veya bazı siyasi yapılar emperyalist, postkolonyalist ve liberal güçlerin desteklerini aldığı bir zümreye dönüşmeye başlar.
Ilımlı İslam söylemi gibi Radikal İslam söylemi de 11 Eylül sonrasında daha sık kullanılan kavramlar haline getirilir. İslam dünyasına ait olmayan bu kavramlar, bir süre sonra kamuoyunun belleğinde yer edinir. Tıpkı 28 Şubat sonrasında Türkiye’de sakallı ve başörtülü olanların “gerici, anayasal düzeni bozucu, aşırı İslamcı, köktendinciler” etiketiyle yaftalanması gibi 11 Eylül de, Müslümanların damgalana geldiği bir zorbalık geleneğine dönüşür. Böylece filmlerdeki operasyonların asıl hedefi Müslüman halk değil, onların hayatını tehlikeye atan ve huzuru bozan radikallere dönük mesajları ayyuka çıkmaya başlar.
Krallık (The Kingdom) filmindeki açılış sekansına benzer biçimde başlayan New York’ta Beş Minare, bir gazetecinin aracına bindiği esnada patlama yaşanmasıyla başlar, özellikle İstanbul’da çeşitli bombalama eylemlerine vurgu yapılır. Bu olayın ardından sakallı ve cübbeli bir karakterin bombalama eylemleri hakkında bilgi vermesi, olayın arkasında dini yapılar olduğu mesajını taşır. Polislerin operasyonuyla hücre evine baskın yapılır ve çatışmada isyancı gruplar ortadan kaldırılır. Bu işin arka planını araştırılırken Hacı Gümüş evinde FBI tarafından terör saldırılarından sorumlu kişi olarak alı konulur. Türkiye’de ise durum farklıdır. Fırat Baran (Mahsun Kırmızıgül) ve Acar Aydın (Mustafa Sandal) da Deccal lakaplı Hacı Gümüş’le (Haluk Bilginer) görüşmeye giderler. Deccal lakaplı kişinin bir süredir ABD’de yaşaması acaba Fethullah Gülen’e bir gönderme mi olduğu sorusunu akla getirir ancak yönetmen bu filmde, Gülen’i ve Gülen cemaatini kastetmediğini bazı demeçlerde öne sürer. Hacı Gümüş karakteri, Hristiyan bir kadınla evli olan, ılımlı Müslüman ve hoşgörü söylemini akıllara getirir. Konuyla ilgili Kırmızıgül şunları söyler: “…Filmde Hacı Gümüş karakteri Bitlisli bir Kürt’tür, eşi ise Amerikalı ve bir Hıristiyandır… Hacı Gümüş karakterinin Fetullah Gülen’le hiçbir benzer tarafı da yoktur. O dönemde Fethullah Gülen’in hayatını yaptığımı ima deseydim film 10 milyon gişe yapardı.”[2]
Yönetmenin verdiği demecin aksine filmdeki birçok bağlamın Ilımlı İslama, ılımlı İslamı savunan mekanizmalara işaret ettiği söylenebilir. Çünkü Hacı karakterinin Amerika’da olması, Hristiyan bir kadınla evliliği, Amerika’daki çevrelerle olan güçlü bağı, hoşgörülü ve dindar prototipine bakıldığında filmde birçok işaret olduğu görülür.
Bunların başında ise medya mensuplarını hedef alan kişilerin ve bombalama eylemlerinin birçok İslami camiayı töhmet altında bırakması, İslamcı etiketi ile vakıf, dernek, cemaat mensuplarının sorunlu kişiler olarak telakki edilmesi gelmektedir.
New York’ta Beş Minare’de ABD’de üzerinden Batı dünyasındaki İslamofobik söylemlere, demokrasi ve özgürlük anlayışına yönelik itirazlara değinilir. FBI’daki üst düzey yöneticinin “Irak’a özgürlük operasyonu” cümlesine “özgürlük insanlara mı yoksa petrole mi” sorusu ile karşılık verilir. Özellikle 11 Eylül sonrası Irak’taki adaletsizliklere, bölgenin güvenliğini sağlama adına hortlatılan kaosa dikkat çekilir. Diğer taraftan İslamofobik söylem, Irak’taki çatışmanın merkezine Müslümanları oturtarak, yaşananların tek müsebbibinin Müslümanlar olduğunu savunur. Ayrıca terör eylemlerini müslümanların yaptığı tezini merkeze alan bu söylem biçimi, “bizim” (Batı) olumlu yönlerimizi söyle demekte (adaletin savunucusu, özgürlükçü Batı demokrasisi), “onların” (İslam, müslüman) ise sürekli olumsuzluklarını (çatışmacı, adaletsiz, terör yanlısı) esas almaktadır. İslam’ı ve Müslümanları sürekli indirgemeci bir bakış açısıyla yargılayan İslamofobik histeri, kendi oluşturduğu çukurları, parçalanmışlığı görmezden gelen reflekslerle doludur. Bu histerik durumun örneğini camide namaz kılındığında ayakkabılarla oraya giren ajanlarla da görmek mümkündür ki, kendi kutsalı haricinde başka kutsallar tanımayan ya da onları hakir gören zihniyetin, 11 Eylül sonrasında sistematik algı yönetiminde pek çok yöntemi kendisi için mubah gördüğü söylenebilir. Sayılarını henüz bilmediğimiz Irak zindanlarında atılanlar, işkenceye ve zulme maruz bırakılmış kadın ve çocuklar, bu histerinin vardığı yerin neresi olduğunu anlamaya yardımcı olacak hususlardan sadece biridir.
Hikaye yıllardır ülkesine gelemeyen Hacı Gümüş’ün Türkiye getirilmesini istemeyen gizli bir yapıyla devam eder. Hacı da bu yapının imamı olarak sürekli sakin, hoşgörülü, veciz sözlerle bazende ayetlere, hadislere başvurarak şiddete asla başvurmayan bir anlayışla karşımıza çıkar. Bir yanağına yediği tokada diğer yanağını çeviren Gümüş, evrenselci, barışçıl ve kucaklayıcı bir portre çizerek Gülen’in düşünce dünyasından önemli izler taşır. Hayatın içinde şiddet olmaması ve masumların incinmemesi gerektiğini söyleyen Hacı Gümüş, etrafında korumalarla yaşayan derin bir dünyası olduğu hissiyatını uyandırır çünkü bu karakterin, ülkesinden çok uzaklarda nasıl böyle bir hayat yaşadığı akla gelir. işte bu noktada Gülen-Gümüş bağlantısında farklılıklar azalır benzerlikler ise artmaya başlar. Kendi kızının Hristiyan biriyle evlenmesi ise dinlerarası diyalog ve ötekilerle müzakere yolunun açık olduğunun delilidir. Bu bağlamda film, bir yandan ılımlı İslam söylemini daha fazla öne çıkarır ki, nihayetinde hikâyenin ana odağında Bitlisli Kürt Hacı Gümüş vardır. Bu söylemin düşünce yapısı, idealleri, hayalleri ve yeni bir İslam düşüncesi filmin dilinde yer bulur. Bir nikâh töreni hem kilisede hem de camide yapılır, terör yöntemini uygulayan “İslamcı örgütler” arasında Gülen cemaati ön plana çıkarılır ve bu yapının Batı dünyası için büyük bir örneklik teşkil ettiği dillendirilir. Bu yönüyle film Gülen cemaati ile Ilımlı İslam söylemine daha yakın durmakta, diğer taraftan Selam Tevhid, El-Kaide, Hizbullah gibi yapıları “radikal dinciler” sıfatıyla “Radikal İslam” kategorisine yerleştirir. Bu iki kategori iki farklı dünyaya delalet eder, bunlardan sadece birini seçmekle yükümlüdür seyirdi. Arafta kalamaz, aşırılıkların dünyasından hoşgörünün dünyasına göç etmeye zorlanır. Bunu zorlamaya iten en önemli sahne ise uç fikre sahip bir örgütün lideri ile Gümüş’ün nezarete atıldığı anda görülür. Uç fikirlere sahip kişiler izleyiciye, “Hz. Peygamberi sürekli cihat meydanında kâfirlerle savaşan biri olarak tanıtırken” ılımlı İslam söylemi ve barışı tesis etmeyi düşünen dünyanın insanları “Hz. Peygamberin adaletine, affediciliğine ve merhametine” vurgu yapar.
Ta ki Gümüş’e “terörist” muamelesi yapılana kadar tüm göstergeler İslam’ın yeniden sentezlendiğini destekler ancak hikâyenin ortasından sonra durum değişmeye başlar. Yıllardır ABD’de niçin yaşadığı, faili meçhul cinayetlerin arka planında kimler olduğu Gümüş’e yöneltilse de o, böyle bir anlayışı asla tasvip etmediğini savunmaya devam eder. Asıl cihadın okumak, bağışlamak ve barışı sağlamakta yattığını savunan Hacı Gümüş’ün masum olduğuna artık izleyici de kanaat getirmektedir. Asıl düşman (öteki) başka bir yerdedir, tehlike saçmaktadır, cihadı sadece savaşmakla eşdeğer tutmaktadır. Neticede “Türkiye İslamî bir devlet oluncaya değin” savaşacaklarını söyleyen eden yapıdan söz eder. Kafasına çuval geçirilmiş ve kafasına kılıç dayanmış bir adamın videosunu istihbarata gönderilmesi sonrasında Gümüş’ün suçsuzluğuna açığa çıkar.
Radikal İslamcı bir örgüt çökertilir yani kötüler cezalandırılır ama iyiler ise hep kazanırlar. Filmde iyi-kötü arasındaki savaşın bu kadar keskin ayrımı sonrasında Ilımlı İslamın ve temsilcilerinin daha fazla olumlandığını düşünebiliriz. Ayasofya Camii, orkestral müzik ve sufi müzik eşliğinde farklı inançlara sahip insanların dua ettiği yer olarak karşımıza çıkar. Burada müziğin dinlerarası diyalogu çağrıştırıcı bir etkisi vardır. Sufi müzik ve Batılı orkestra müziği iç içe geçerek çok sesliliğe ve İslam’ın hoşgörüsüne (!) vurgu yapılır.
Dipnotlar:
[1] Büyükkara, M . (2008). Ilımlı İslam Tartışmaları Zemininde Günümüz Türkiye’sinde Laikliğin Anlam ve Sınırları. Usul İslam Araştırmaları, Cilt 9, Sayı 9.
[2] https://www.hurriyet.com.tr/kelebek/magazin/aa-40335330
Yazar
1981 yılında Van’da doğdu. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini Van’da tamamladı. 2003 yılında Fırat Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nü kazandı; 2009 yılında aynı bölüme araştırma görevlisi olarak atandı. Hâlen aynı bölümde doktor öğretim üyesi olarak görev yapmakta ve Sinema Anabilim Dalı Başkanlığı’nı yürütmektedir.
2014 ve 2015 yıllarında yönetmenliğini üstlendiği Senin Seçimin ve Masumiyetin Düşüşü adlı kısa filmleriyle Türkiye birinciliği ödülü aldı. Çalışmalarını kısa film, senaryo yazımı, film yapımı, film eleştirisi, politik sinema ve Afrika sineması alanlarında sürdürmektedir. Birçok kısa film festivalinde yürütme kurulu üyeliği ve koordinatörlük görevlerinde bulundu. 2015 yılından bu yana Nida Dergisi’nde sinema üzerine yazılar kaleme almaktadır.
On iki kısa filmi bulunan yazar, evli ve üç çocuk babasıdır.
Yazarın yayımlanmış kitapları arasında; Sinematik Söylemler (Mümbit Yayınları) ile Afrika Sineması / Ousmane Sembene Filmografisine Giriş (Afrika Yayınları) yer almaktadır.
Başlıca çalışmaları şunlardır:
İlgili Yazılar
Baumanın Iskarta Hayatlar Kavramı Üzerinden ‘İsraf Atık Ve Getto’
İnsanlık tüketmeyi öğrendiğinden beri huzura kavuşamadı. Çünkü tüketmeyi öğrenen insanın kodlarına yok etmenin temel hazları işlendi. Temel sorun yok edilenin de evrende bir yer kaplayacağını düşünmemekti. Sonsuzluk algısında meydana gelen dönüşüm de bu konuda etkili. Ebediyet fikrinde olmuş olan, olacak olan ve olan birbirinden kopmaz bir bütündür ve her şeyin bir yeri vardır bu evrende.
Mektup VI
Merhabaların anlamını kaybetmediği hakikatten hareketle, merhabalar diyorum bu mektupta da… Zira Arapça bir kelime olan merhaba “rahaba” kelimesinden türeyen “ferahlıkla” anlamına gelir. Ferahlık ne çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönem, sıkılıyor içimiz, daralıyor yüreğimiz. Nedenleri meçhul, sonuçları malum, kötülük için gayret edenler yordu dünyanın her yerinde hayata tutunmaya gayret edenleri. Adaletsizlik büktü boynumuzu. Ferahlık için fersah fersah yol kat edip hakikate ulaşmaya, hakikatle buluşmaya, hakikatin hayat bulması için çalışmaya ihtiyacımız var. Aslında mecburuz buna. Diyeceğim bunlar değildi aslında ama nedenlice böyle geldi kelam daha başlar başlamaz dertleşmekten çok dert-deşmeye hatta dert-dermeye durdu kalem…
Kaybolmamak İçin Yola Çıkanlara; Hiç Durmayanlara
Anneden, babadan uzaklaşan çocukların (ölüm, ayrılık vs.) başat temalardan biri olduğu çocuk edebiyatında, hem yol hikâyesi anlatıp hem de temel ihtiyaçlardan mahrum kalışı duygu sağanağının altında sakince önümüze seren kitaplardan biriyle kesişti yolum.
Asla Süper Kahraman Olmayan Bir Çocuğun Dünyaya Tutunma Macerası
Kesin bende bir tuhaflık var, bundan eminim. Bir şeyleri yanlış anlıyor, yapayanlış değerlendiriyor olmalıyım. Yoksa insanlık tarihinin baştan aşağı çarpık bir gelişimini; tüm kurumlarının insanlığa rağmen karakter kazandıklarını kabullenmemiz gerekir ki bu pek mümkün gözükmüyor. Adalet kurumunun adalet dağıtmadığını, iletişim kurumunun daha fazla anlaşmazlığı garanti edecek şekilde karmaşıklaştığını, siyaset kurumunun insanların sefaletini temin etmek üzere semirdiğini, eğitim kurumunun cehaleti organize ettiğini, sağlık kurumunun zehir dağıtımı için müşteri profilini geliştirdiğini, din kurumunun, kutsalla ilişki kurulma yollarını tertemiz tutmayı bırakıp gelen geçeni yoldan aşağıya yuvarladığını ancak benim gibi bir aklı evvel iddia eder.
Yine Yoldayız: İnsanlık Ne Zaman Çıkıyor Yola?
Bir yerler karışıyor ve birileri yollara düşüyor, insanlar doğdukları ülkelerde değil de, rüyalarında bile görmedikleri ülkelerde doyuyor, çoğalıyor ve ölüyor. Rûmi’ye Rûmi dediğim için beni milliyetçi olmakla suçlamıştı Şiraz’da Hafız’ın mezarı başındaki İranlı insandaşım. Belhî, Belhî diye düzeltmişti hatamı. Hassasiyetleri anlayabiliyorum ama gene de anlı şanlı Cibran’a Bostonlı denmesinin onun Lübnan’daki köklerine halel getirmeyeceğine, birilerinin daha sahiplenmesinin dünya adına büyük bir kazanım olacağına inanıyorum.